Artık ister benim yazımdan ister “aklın yolu bir” olduğundan, hiç fark etmez, CHP anayasa konusunda ciddi bir hazırlık yaptığını açıkladı. Eğer CHP bu hazırlığı kamuoyuna da iyi anlatırsa, AKP’nin müthiş bir güçle sürdürdüğü “tek demokrat biziz” propagandasını da kırabilir.Perşembe günü yazdığım yazının özü şuydu: AKP tamamen kendine yarayan bir tür anayasa değişikliğini kamuoyuna “demokratikleşme, sivilleşme ve hukuk reformu” olarak anlatıyor. CHP ve muhalefet ise bu oyunu bozmak yerine sadece karşı çıkmayı tercih ediyor. Oysa muhalefet sadece karşı çıkmak yerine alternatif bir taslak hazırlamalı ve AKP’nin “sadece biz demokrasiye inanıyoruz” söylemini bozmalı.Bu yazı gördüğüm kadarıyla hayli ilgi çekti ve tartışıldı. Dün de CHP bir açıklama yaparak 6 maddelik anayasa değişikliği öngördüklerini kamuoyuna bildirdi.O halde Başbakan “Görüşmeye açığız, getirsinler önerilerini, bir uzlaşma sağlamak için yol arayalım” sözlerinin arkasında durmalıdır. Yangından mal kaçırır gibi pazartesi günü sadece “tek partinin” daha doğrusu sadece “hükümetin” olan değişiklik tasarısı yeniden ele alınmalıdır.Eğer AKP buna rağmen “Ben süre verdim, o da doldu” diyerek tasarıyı Meclis’e gönderirse, bunun dayatma olduğu gerçeği de açığa çıkacaktır.Ayrıca AKP ve özellikle Başbakan, toplumda kendilerine yakın olan kimi isimlerin ve kurumların da eleştirilerini dikkate almak zorundadır. AKP istediği kadar “Yargıya müdahale yok, eskisinden daha iyi hale geliyor, bu sivilleşmedir, demokrasinin genişlemesidir” dese de toplumda kuşku bulutları oluşmuştur. O da şudur: “İktidar öncelikle kapanma tehlikesine karşı tedbir almak istiyor. Tek başına aldığı ama hukuka özellikle Anayasa’ya hiç dikkat etmeden çıkardığı kanunların geri dönmesinden rahatsız. Bu nedenle yargı kurumlarına kendine yakın kişiler doldurmaya çalışıyor. Bu anayasa hukusal değil AKP’sel bir anayasa olacak.” AKP muhalefetten gelen talepleri ciddiye almalı, Türkiye’nin önündeki yılları karartacak kargaşa ve gerilimden kurtarmalıdır.Tüm bunların ötesinde, seçime bir yıl kala bir anayasa gerginliği ile toplumu tamamen ikiye bölecek ve tüm işlerin durmasına neden olacak bir seçim havası yaratmak, toplumu anlamayacağı bir konuda oy vermeye yöneltecek referandum macerasının da beklenmedik sonuçlara varması da dikkate alınmalıdır.*****Alman Lisesi Alman okulu değilBaşbakan Erdoğan, Merkel’in gelişinden önce bir Alman Dergisi’ne verdiği demeçte “Almanya’da Türk lisesi açılsın” demiş. Bunu söylerken de “Bizde Alman Lisesi var. Almanya’da neden bir Türk lisesi olmasın” diye de kanıt göstermiş.Erdoğan’ın bu sözleri maskelileri belli ki pek sevindirmiş. “Almanya’da ana dille eğitim istedi, Türkiye’de de olmalı” diyorlar.Bu maskelilerin çoğu “okumuş” çocuklardır. Hatta çoğu da Başbakan’ın söylediği gibi Alman Lisesi’nden, Fransız Lisesi’nden falan mezun olmuşlardır. Ama iş çıkara dayanınca gerçekleri altüst etmekten hiç sakınmıyorlar.Türkiye’deki Alman Lisesi veya Saint-Joseph Fransız Lisesi, İtalyan Lisesi, Başbakan’ın Almanya’da istediği gibi “ana dilde eğitim yapan” okullar değildir. Ayrıca örneğin Alman Lisesi “Almanlar” için de değildir. Tam tersine Türkler için açılmıştır. Almanlar da okurlar elbette ama Türk Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına göre. Başbakan herhalde adından dolayı bu okulları “o ülkelerin ana dilinde ve o ülkelerin eğitim müfredatına uygun olarak kurulduğunu” zannediyor. Oysa bu okullarda eğitim Türk Milli Eğitim müfredatına göre yapılır. Eğitim dili Türkçedir. Ağırlıklı olarak dil eğitimi verilir, bazı fen dersleri ise yabancı dildedir.Öğretmenlerinin çoğunluğu Türk’tür, dil öğretmenleri ile bazı fen dersleri için yabancı öğretmenler gelir. Müdürleri yabancı olabilir ancak Türk Milli Eğitim müfredatı dışına çıkamazlar.*****Bülent Arınç, “Anayasa paketi oylamasında AKP de birkaç fire verir” demiş. 337 kişiden sağduyu sahibi birkaç kişi çıksın bir zahmet! (Gani Yıldız)*****Haklı değil mi? Tuncay Özkan Silivri’den mesaj göndermiş. Okuyun ve karar verin, haksız mı? “Ben tutuklanalı 1 yıl 7 ay oldu. Burada günler hâlâ 24 saat, ne zor geçiyor bilsen. Ama bakıyorsun aylar gitmiş. Ergenekon’da gelinen noktayı iletmek istedim. Dava çıkmaz sokak. Yargılamalarda Mustafa Balbay ve benim gazeteciliğimiz, hayatımız sorgulandı. Mesleğimizi içimiz acıyarak savunduk. Yaşamımızın öyküsünü anlattık. Anayasal ve yasal haklarımızı kullandığımız için suçluyuz. Niye sivil toplumda yer almışız, niye siyaset, ben niye cumhuriyet mitingi yapmışım, muhalif olmuşum, AKP karşıtlığı yapmışım. Evimde çıkan “Bursa Nutku” terör üyeliği delili. Olabilir mi? Oldu. Oysa biz yargılanmak istiyoruz. Balbay da, ben de. Ama: Adil, Hızlı, Tutuksuz yargılanmak istiyoruz.Soruyorum: Suçum ne? Deliller ne? Yanıt: Suçunun söylenmemesine!Sen biliyor musun, söyler misin, bütün muhaliflerime soruyorum, savcıların söylemediği, delil göstermediği suçum ne? Ben iki kez ağırlaştırılmış hapis cezasıyla yargılanıyorum. Niye? Muhalifsin o yüzden derlerse, tamam diyeceğim ve bir daha sormayacağım. Tuncay Özkan.”***** Merkel’e “One Minute” beklentisiAlmanya Başbakanı Merkel, Türkiye’ye geliyor. Ama rüzgârı, hatta fırtınası daha önceden geldi bile. Çeşitli gazetelere verdiği demeçler hiç de iç açıcı değil. Çünkü Merkel, Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini, vizenin uzun süre kalkmayacağını, limanların Rumlara açılmasını, Kıbrıs konusunda adım atmamızı isteyeceğini söylüyor.Belli görüşmeler çok çetin geçecek. Başbakan Erdoğan’ın Merkel’le yapacağı görüşmelerde nasıl tavır alacağını da açıkçası çok merak ediyorum. Bir “One Minute” de Merkel’e çeker mi, hep birlikte göreceğiz.Tabii Başbakan kızıp “Ülkemizde yaşayan pek çok Alman var. Onları kapı önüne koyarım haa” der mi, diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Üstelik Merkel buna karşı “Bu nasıl bir demokrasi ve hukuk anlayışı” derse Erdoğan’ın üstüne bir de fırça çekmesi ihtimalini de unutmamak gerek.
İktidar her zaman başardığı gibi yine gündemi elinde tutuyor ve olayları istediği gibi yönlendiriyor. Şimdi kalkıştığı Anayasa değişikliği ile neredeyse önümüzdeki bir ayın tüm gündemini de belirledi.Aklı başında herkes biliyor ve görüyor ki, ortaya konulan Anayasa değişikliği paketi demokrasi ve özgürlüklerin artırılması, hukukun üstünlüğünün sağlanmasını amaçlamıyor. Bu değişikliğin tek amacı var: İktidarın gücünü artırmak, hukuk yoluyla gelebilecek tehditleri ortadan kaldırmak.Peki buna karşı ana muhalefet partisi CHP ne yapıyor? Hiçbir şey. “Bu taslakla gelirseniz sadece çay içer gidersiniz” demekten başka bir şey yapmıyor.Bu muhalefet olmamanın sonucudur. Daha da önemlisi tembelliktir.Oysa AKP’nin Türkiye üzerine oynadığı en büyük oyunu hem bozma hem de iktidarın maskesini düşürme fırsatı geçti CHP’nin eline.CHP ise bunu yapmak yerine adeta AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor. Açıkça söylemeliyim ki, CHP’nin sadece “Bu anayasa değişikliğine karşıyız, bu nedenle müzakere bile etmeyiz” deme lüksü olamaz. Tam tersine CHP’nin kendilerini iknaya gelecek AKP temsilcilerine “gerçek bir anayasa değişikliği paketi sunmaları” gerekir.Her ne kadar sanki hiç değişmemiş gibi bu Anayasa’ya “asker anayasası” desek de, yüze yakın maddesi değişmiş bir Anayasa var elimizde. Ancak böyle olması bu Anayasa’nın iyi ve yeterli olduğu anlamına gelmiyor. Elbette özellikle birey hakkını öne çıkarmayan bölümlerinin değişmesi, demokrasi, hukuk ve özgürlükler alanındaki eksiklerin giderilmesi gerekir.AKP’nin “kurnaz” politikası şöyle: “Biz demokrasi ve hukuku geliştirmek için AB normlarını esas alarak anayasayı sivilleştirmek istiyoruz. Ama muhalefeti aşamıyoruz.” Bu söylemin kamuoyunda puan topladığını görmemek yanlış olur.CHP anayasa değişikliğine karşı çıkacağına tam tersini yapmalı ve örneğin demeli ki “Yolsuzluk suçlamaları ile ilgili konularda dokunulmazlık kalkmalı, seçim barajı düşürülmeli, Siyasi Partiler Kanunu’nda değişiklikler yapılmalı.” AKP’nin asıl amacı demokratikleşmek olmadığı için bu maddelere karşı çıkacaktır. Ne yazık CHP bu kadar basit bir gerçeği ve siyaseti göremiyor, toplumda yine “taş koyan” olarak algılanıyor. *** Hiç unutmayacağım bir beyefendiÖzhan Canaydın’la Galatasaray’a başkan olmadan iki gün önce tanışmıştım. Daha önceden hiç tanımıyordum. O sırada rahmetli Ufuk Güldemir Habertürk’ü kurmuştu. Ben de ilk günden itibaren gece saat 22.00’de ekrana çıkıp en az 3 saat ekranda kalıyordum.Galatasaray kongresinden önce iki başkan adayını ekrana davet etmiştim. Canaydın kabul etmişti. Rakibi Mehmet Cansun ise belki de Habertürk çok yeni bir kanal olduğu için gelmek istememişti. Sonunda programa sadece Özhan Canaydın geldi. Kendisine “Sayın Mehmet Cansun gelmedi. Çok ısrar ettim ama olmadı, sadece sizinle konuşacağız” dediğimde “Zararı yok. Ama bilin ki kendisiyle ilgili tek söz söylemem. Mehmet Bey rakibim, ama onun olmadığı yerde onunla ilgili konuşmam, lütfen siz de Sayın Cansun’la ilgili soru sormayın” karşılığını verdi.Çok saygı duyduğum bu isteğine aynen uydum. O da yaklaşık 1 saat 15 dakika boyunca Cansun’la ilgili tek kelime bile söylemedi. Sadece kendi yapacaklarını anlattı.İşte Özhan Canaydın böyle bir beyefendiydi.Bu programdan sonra Özhan Canaydın’la çok sıcak ve dostane bir ilişkimiz oldu. Onun başkanlığı döneminde Galatasaray’ın bazı etkinliklerine bile katıldım, hatta o topluluklardaki tek Fenerbahçeli oldum. Özhan Bey her karşılaşmamızda, Habertürk’teki programı anımsatarak “Can Bey bana uğurlu gelmişti. Gazeteci olarak en son onunla konuştum ve başkan seçildim” diye takılırdı.Galatasaray unutulmaz bir başkanını, Türkiye ise çok düzgün bir insanını kaybetti. Hepimizin başı sağolsun. *** Deniz Baykal, Anayasa paketi için, “Bu bir AKP prodüksiyonudur. Made by AKP” demiş. Doğrudur, hatta bağımsız yargı için “THE END!” (Gani Yıldız) *** Saygıyı ölmeden önce de göstermeliyiz Özhan Canaydın’la ilgili yazıları okuyorum. Herkesin ortak fikri Canaydın’ın dürüst, namuslu, ilkeli bir beyefendi olduğu yolunda. Başkan’ın ölümünden sonra herkes saygısını gösteriyor. Ama diyorum ki, hepimiz gerçek duygularımızı kişilerin ölümünden sonra gösteriyoruz, oysa bunu ölümlerden önce de yapmalıyız.İnanıyorum, Özhan Canaydın’a Galatasaraylı olmayanlar da büyük saygı duyuyordu. Ama belki pek çoğu bunu onun sağlığında gösteremedi. Sonra hepimiz üzülüyoruz. Özellikle spor dünyasında bu saygı çok önemli. Dostluk ve kardeşlik sembolü spor, ne yazık ki çoğu kez taraftarlık adı altında zedeleniyor. Kulüp başkanları hiç hak etmedikleri hakaretler altında kalabiliyor. O halde önerim şu: Bir ilke edinelim ve maçlarda rakip takımın başkanları stada girdiğinde hep birlikte ayağa kalkarak alkışlayalım. Sonra yine kendi takımımız için tezahürat yapalım. Ama işin içine başkanları, yöneticileri, futbolcuları katmayalım. Elbette karşı tezahürat da yapalım ama içinde küfür, hakaret olmasın.Ve bu gelenek bu hafta yapılacak Galatasaray-Fenerbahçe maçında başlatılabilir. Galatasaray taraftarının Aziz Yıldırım’ı 30 saniye için bile olsa ayakta alkışlaması, sonra da kendi tezahüratına dönmesi herhalde çok zor olmaz. Üstelik bu yüzyıllık rekabetin aynı zamanda büyük bir zarafetle de sarmalandığının kanıtı olur.NOT: Dün gece Fenerbahçe Stadı’ndaydım. 10 binlerce Fenerbahçe seyircisi Özhan Canaydın için 1 dakikalık saygı duruşu yaptı ve alkışladı.
İktidarın anayasa paketi açıldı ve tartışılmaya başlandı. “Siviller değil, askerler yapmıştı” denilen Anayasa değiştirilerek gerçekten sivilleşiyor mu? Hayır. Sivilleşmiyor, sadece iktidarın istediği şekile büründürülüyor.Konuya geçmeden önce bir değerlendirmemi daha yapmak istiyorum. Her konuda bilgisiz ama aklı karıştırıldığı için her konuda fikri olan halka yutturulmak istenen “sivil anayasa” tanımı palavradan ibarettir. Bu Anayasa’nın 100’e yakın maddesi zaten değiştirilmiştir. Ama sanki ilk kez “demokrat bir iktidar” Anayasa’ya el atmış havası yayılmaya çalışılıyor.Şimdi gelelim değişikliklere. Elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, “Ne değişiyor?” “Sivil değil” diye şikâyet edilen maddeler aynen duruyor ama iktidarın kontrolüne geçiriliyor:* ANAYASA MAHKEMESİ: Sözde demokratlar, iktidar ve yandaşları Anayasa Mahkemesi’nin bir “vesayet organı” olduğunu söylüyorlar. Buna karşın Anayasa Mahkemesi kaldırılmıyor, üye yapısı değiştiriliyor. Böylelikle muhtemel bir kapatma davasında “üyeler bizden olduğu için” tehlike ortadan kalkıyor. Aynı şekilde Meclis’ten parmak hesabı ve talimatla geçirilen yasaların artık Anayasa’ya uygun bulunmayıp iptali riski de ortadan kaldırılıyor. Nasıl olsa iptal davalarına bakacak olanlar da “bizden.” * HSYK: Bu anayasal kurum da “vesayetin” kanıtı gibi sunuluyor. Ama kimsenin aklına yeni bir hukuki tanım gelmiyor. Yapılan, kurulun oluşumunu değiştirmek. Böylelikle yargının bir arıza çıkarmasının önüne geçiliyor.* PARTİ KAPATMA: İktidar ve yandaşları “parti kapatmaya” hep karşılar. Ama kimsenin aklına “Bir siyasi parti kapatılamaz” demek gelmiyor. Parti kapatma yerinde dursun ama biz kapatılmayalım. Mantık bu. Ayrıca gözden kaçan ayrıntı da şu: Parti kapatma tabii ki olsun ama biz istersek kapatalım. Bu nedenle de Meclis izni getiriyorlar. Demek ki artık sadece iktidar hangi partiyi istiyorsa onu kapatabilecek.* YAŞ KARARLARI: İktidar zihniyetinin “demokrasi” diye tutturduğu konulardan biri de ordudan çıkarılanlarla ilgili YAŞ kararları. Amaç “bizden olan” hiçbir şekilde ordudan çıkarılmasın. Ama “biz” orduya da hâkim olunca çıkarılacaklara karar verebilelim.* YARGITAY- DANIŞTAY: İktidar ve yandaşlarının kafayı taktıkları diğer iki anayasal kurum da Yargıtay ve Danıştay. Lafa gelince “vesayet kurumları” diyorlar ama uygulamada kendilerine de lazım bunlar. O halde üye yapıları değiştirilsin ve “bizden” olanlar çoğunlukta olsun. O zaman sorun kalmayacak.* GEÇİCİ 15. MADDE: Değişikliğin en komik maddesi. Darbelere şiddetle karşı olan ama AKP’ye hiç güvenmeyen çevreleri güya kandırmak için yapılmış bir düzenleme. Hani CHP “Getirin bu maddeyi” diyor ya. Ona karşı gösteri. İyi de o zaman maddeler neden tek tek oylanmıyor da, tek parça haline getiriliyor?Sonuç olarak iktidar belli ki artık ortamın hazır olduğuna ve dönüşünün en büyük adımının atılması aşamasına hazır olduğunu düşünüyor. Yani hem üzüm yemek hem de bağcıyı (eşek sudan gelinceye kadar) dövmek istemektedir.Bunu da kimi biat kültürüyle donatılan, kimi kafası karıştırılmış ve demokrasi, hukuk ahlakı yozlaştırılmış kitlelerin desteğiyle “en büyük dayatmayı” ortaya koyuyor.Eğer “sivil” diye yutturulmaya çalışılan bu dayatmada başarılı olunursa Türkiye başka bir ülke olacaktır. Bu ülkede yaşamanın zorluklarını ise öncelikle bunlara destek verenler görecektir. Herkes aklını başına toplamak zorundadır. ***** Kayıkçı kavgası İktidara başından beri gururlarını bile ayaklar altına alarak destek verenlerden bazıları Başbakan’ı eleştirdi. Başbakan da sert cevap verdi. Şimdi hepsi çocuklar gibi ağlaşarak “Bu bize yapılır mı?” diyorlar ve güya “demokrasi” adına Başbakan’a hakaretler yağdırıyorlar.Kimileri bunu “AKP cephesinde çatlama” gibi sunmak istiyor. Tabii ki yok böyle bir şey. Bu tam bir “kayıkçı kavgasıdır” o kadar. Ne bu sözde liberal maskeliler iktidarın sağladığı olanakları sırf ilkeleri (var mı ki) gereği terk ederler ne de iktidar bu takımı dilediği gibi kullanmaktan vazgeçer.Ama bu maskelilerin tabii ki başka bir hesapları daha var. Bu iktidarın artık iyice inişe geçtiğini görüyorlar. Muhtemel bir değişiklikten sonra yine ortaya atılıp “Bizim demokrasi ve hukuk mücadelemiz sonucu oldu bu” çığlıkları atacaktır. Ve ne yazık ki bu oyuna inanan sersemler yine olacaktır ve bu takımın bir kısmı yine su üstünde kalmayı başaracaktır. ***** ODTÜ yine öncü Ankara’da belediye otobüsleri fiyatlarıyla ilgili en büyük mücadeleyi ODTÜ öğrencileri veriyor. Danıştay’ın bilet fiyatlarındaki zammı geri aldıran kararına uymayan Ankara Belediyesi’ni protesto eden ODTÜ öğrencileri otobüslere bilet atmadan binerek bir tür gösteri yapmışlardı. Ancak bu protesto gösterisi polisin çok sert müdahalesiyle sonuçlanmış ve 99 öğrenci dövülerek gözaltına alınmıştı.ODTÜ öğrencileri bugün yine protesto gösterilerini sürdüreceklerini açıkladılar. Saat 13.00’te A1 kapısı önünde toplanacak öğrenciler hem yaşadıkları baskıyı hem de belediyeyi protesto edecekler.Öğrencilerin eylemi nedeniyle öfkeye kapılan Melih Gökçek bu üniversiteye sefer yapan otobüsleri servisten kaldırmıştı.
Geçen hafta izlediğim “Yüreğine Sor” filmi ve Atatürk düşmanlarının “Cumhuriyet dönemine yönelik” yalanlarla dolu saldırıları Türk tarihi konusundaki bazı bilgileri yeniden ortaya koyma hissi uyandırdı bende.* MALAZGİRT SAVAŞI: 1071 Malazgirt Savaşı Türkler’in Anadolu’ya “resmen” girişi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı Alparslan 50 bin kişilik ordusuyla Malazgirt’te, Bizans İmrapatoru Romen Diyojen’in 200 bin kişilik ordusunu yenmiş ve Anadolu’da dağılmaya başlamıştır.* ÖNCE DE VARDI: Daha önceleri bazı Türk aşiretleri Anadolu’ya girmiş ve kendilerine yeni yaşam alanları bulmuşlardır. Nitekim Orta Asya’nın giderek kuraklaşan ve verimsizleşen topraklarından uzaklaşmaya çalışan Selçuklular da Anadolu’ya daha önce akın eden Türk boylarından aldıkları bilgiler nedeniyle rotalarını Anadolu’ya çevirmiştir.* İÇ İÇE BİR YAŞAM: İşte resmen bu tarihten sonra Anadolu’ya yerleşen Türklerle bu coğrafyada yaşayan çok çeşitli ırk ve dine sahip olanlar arasında ilişki başlamıştır. Türkler bir taraftan hızla çoğalırken diğer taraftan da diğer dinlerle özellikle Hristiyanlarla iç içe yaşamaya başlamışlardır.* MÜSLÜMANLAŞTIRMA: Türkler sayıca çoğaldıkları yerlerde başka dinlerden olanları Müslümanlığa geçmeye ikna etmişler, güzellikle ikna olmayanların bir bölümüne de şiddet uygulamışlardır. * GAYRİMÜSLİM OLANLAR: Buna rağmen çok uzun yıllar İslam dışındaki dinler de yaşam alanı bulmuşlar ve dinlerini yaşayabilmişlerdir. Türk tarihini yorumlayanların bir bölümü bunu Türkler’in tüm dinlere olan saygılarının bir sembolü olarak gösterseler de, işin aslı bu değildir. Önce Türk devletleri sonra en büyüğü Osmanlı, diğer dinlere saygı göstermiş olmakla birlikte her fırsatta Müslümanlaştırma operasyonları yapmışlardır. * ZORLAMA ÖRNEKLERİ: Buna rağmen Müslüman olmayan toplumlara kimi zaman ağır vergiler koyarak, kimi zaman eşit vatandaş saymayarak, kimi zaman da tehcir uygulayarak Müslümanlığı dayatmıştır.* MÜSLÜMAN GÖRÜNMEK: Bu nedenle, yüzyıllar içinde Türklerle kaynaşmış başka din ve ırklara bağlı toplumlardan bazıları tamamen Müslümanlığı seçerken, bir kısmı da çareyi “Müslüman görünmekte” bulmuşlardır. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar “Müslüman görünmeyi” başaran ve kendi dinlerinin kurallarını gizlice uygulayanlar olmuştur. Şu anda bunun örnekleri galiba yok.* KİM BİLİYOR? Ataları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayanların pek çoğu şu anda “Müslüman kaynaklı bir aileden mi yoksa gayrimüslim bir kaynaktan mı geldiğini” eğer çok ince bir araştırma yapmadıysa bilemeyebilir. Bugün kendini “hep Müslüman bir aileden geldiğini” sananlar, aslında gayrımüslim bir kökene sahip olduklarını öğrenirlerse herhalde şoke olacaklardır.***Aşkın inancı, inancın aşkı sorgulamasıYusuf Kurçenli’nin “Yüreğine Sor” filmi geçen hafta vizyona girdi. Gidip izledim ve gerçekten çok beğendim. İki nedenle; birincisi hem dönem hem de köy filmi. Köy filmi denince hep Güneydoğu konulu filmlere alışkın olanlar benim gibi şaşıracaklardır, çünkü bu film Doğu Karadeniz’de geçiyor.İkincisi, çok önemli bir gerçeği ve bunun ruhlarda yarattığı derin acıyı anlatan bir film.Yıl 1856. Bu tarihten 30 yıl önce imzalanan Tanzimat Fermanı gerektiği gibi uygulanamamış. Bunun üzerine bir “Islahat Fermanı” hazırlanmış.Giderek zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’na tıpkı şimdiki gibi “Eğer Batı ittifakı içinde olmak istiyorsanız bunları yapmak zorundasınız” deniliyor. Batı’nın üzerinde önemle durduğu konu “Müslüman olmayan toplumlara baskı yapılmaması ve eşitlik verilmesi.” Islahat Fermanı “Artık Müslüman-gayrımüslim ayrımı yoktur. Herkes eşit vatandaştır, Müslüman olmayanlar zorla Müslüman yapılmayacak, herkes dinini özgürce yaşayacaktır” diyor. Filmdeki Doğu Karadeniz Köyü’nde Ortodokslar da var. Ama daha önemlisi bir de kendilerini saklayan ve “Müslüman görünen” Ortodokslar yaşıyor. Bunlar Müslümanlardan daha fazla uyuyorlar dini kurallara. Cuma namazlarında ön saflardalar. Beş vakit namazın tamamını camide kılıyorlar.Ama evlerinin altında kendi kiliseleri var. “Affet bizi İsa” diyerek her namazdan sonra bu gizli kiliselerini ziyaret ediyorlar.Herkesin çok sevdiği Hacı Süleyman ve ailesi, köyün en Müslümanı gibi görünüyor ama aile aslında Hristiyan. Bu ailenin küçük oğlu Müslüman bir kıza tutulmuş kız da ona.Islahat Fermanı’nın ilanı ile halka “Herkes kendi dinini açıklayabilir, kimse baskı görmeyecek” müjdesi veriliyor.Peki bu Karadeniz köyünde yaşayan “Müslüman görünümlü Hristiyanlar” ne yapacaklar? Kimi “Biz açıklayacağız kimliğimizi” diyor, kimi de “Deli misiniz, bugüne kadar bizi Müslüman bildiler, şimdi yaşatmazlar ki.” Ve bu olayın ortasındaki bir aşk. Açıklasan dert açıklamasan dert. Gerisini gidin filmde izleyin. 150 yıl öncesinin gerçeğini de görün.
Sevgili okurlar; gerçekten çok karışık, ilginç ve karamsar günler yaşıyoruz. İktidar önündeki tüm engelleri devlet gücünü sonuna kadar kullanarak kaldırıyor ve neredeyse tüm kurumlarda oluşturduğu kadrolaşmanın da yardımıyla büyük dönüşümü sağlamaya çalışıyor. Eğer istediği anayasa değişiklikleri de geçebilirse bir iki yıl içinde bambaşka bir Türkiye ile karşı karşıya kalacağız.Hep hukuk hep demokrasiİktidarın dönüşümü sağlamak için kullandığı en önemli argüman demokrasi ve hukuk. Bu iki kavramı, içini doldurmadan ama sihirli birer sözcük gibi kullanan iktidar, yoksullaştırılmış ve yardıma bağlanmış geniş halk kitlelerini de bilmedikleri bu kavramlarla kandırıyor. İşin en kötü yanı da durumun farkına varan-varmayan sözde aydınların aynı kervana katılması.Kavramları alet etmekÇok uzun yıllardır demokrasi ve hukuk mücadelesini sürdüren milyonlarca kişi var bu ülkede. Ancak iktidar ve yandaşları demokrasi ve hukuk kavramlarını öylesine fütursuzca kendi emeline alet etti ki, ülkenin gerçek demokratları ne yapacaklarını bilemez haldeler. Yıllardır büyük kararlılıkla savunulan bu değerler neredeyse savunanın başına dert açar hale getirildi.Eğer eleştiriyorsan...İktidarın ve yandaşlarının içini boşaltıp sihirli anahtarlar gibi her kapıyı açmaya çalıştıkları demokrasi ve hukuk kavramları sadece bu kesimin tekeline alınmak isteniyor. Eğer iktidara ya da yandaşlara yönelik bir eleştiride bulunursanız anında “demokrasi düşmanı, darbeci” ilan edilivermeniz mümkün. Tabii bu da ister istemez bir “savunma sistemini” harekete geçiriyor ki, çok zaman yitiriyorsunuz.Halkın anladığıDemokrasi ve hukuk herkes için geçerli olmakla birlikte bu kavramların içini doldurmak ve içe sindirmek sanıldığı kadar kolay değil. Özellikle yoksulluğun çaresizliği içinde kıvranan kitlelerin demokrasi ve hukuk kavramlarını anlaması ve buna göre tavır alması çok zor. İşte iktidar ve yandaşları bu zayıf noktayı bilerek oy deposu olan kitleleri yanlış bilgilendirerek etkiliyor.‘Aç kalıyorsun çünkü’Başbakan Erdoğan bugün “tek adam” rolü oynuyor ama ağzından demokrasi ve hukuk kavramlarını hiç düşürmüyor. Çünkü tek adamlığı, “en çok oy almış partinin lideri” olarak istediğini yapabilecek seçilmiş kişi olarak değerlendiriyor ve yoksullaştırılmış oy deposu kitlelere “Her adımımız engelleniyor, bu nedenle sen de aç kalıyorsun” mesajı gönderiyor.Hangi demokrasi bu?Oysa Başbakan’ın neredeyse hiçbir tutum ve davranışı demokrasi ve hukuka uymuyor. Sadece söylem olarak çok kullanılan bu kavramlar asla hayata geçirilmediği gibi bunu talep edenler de “halka karşı olmakla” suçlanabiliyor. Her şeyin kararını tek başına veren Başbakan başta Anayasa’ya olmak üzere hukuka aykırı kararların engellenmesini “demokrasi düşmanı darbeciler” olarak tanımladığı kesimlerin suçu olarak gösteriyor.Kafa tutma politikasıİktidarın en temel politikalarından biri “kabadayı” görünmek. Generallerden, aydınlara, gazetecilerden bilim adamlarına hatta Tarkan gibi dünyaca ünlü kişilere uygulanan gözaltı ve tutuklamaların altında yatan gerçek bu. Atılan her adım, her uygulama “Türkiye’de bir ilk” gibi takdim edilerek kavramlardan haberi olmayan oy deposu kitleler “kahramanlık, yüreklilik” sıfatlarıyla baskı altında tutuluyor.Ordu’ya yönelik eylemlerSevgili okurlar; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik planlı ve etkin operasyonlar elbette herkesin dikkatini çekiyor. Bu gelişmeleri izlerken, ısrarla ve altını çizerek bugünkü Silahlı Kuvvetler komuta konseyinin acz içine düştüğünü ve çaresizlik içinde çırpındığını yazmaya çalışıyorum. Bu, özellikle yandaş çevrelerde “darbecilik” gibi sunulmak istense de bundan vazgeçecek değilim.Tasfiye gerçekleşiyorBir yandaş profesörün ilk başlarda gülümseten “Türk Silahlı Kuvvetleri lağvedilmeli, yerine yenisi kurulmalıdır” önerisinin giderek gerçeğe dönüştüğü de bir gerçektir. Bunun böyle sürmesi halinde çok yakın bir gelecekte Türk Silahlı Kuvvetleri yeniden düzenlenecek ve böylelikle iktidar fikren de tamamen kendisine bağlı bir ordu yapısına geçecektir. Şu anda bu oyunu fark edenlerin ordudan tasfiye edildiğine tanık oluyoruz.Ancak ne pahasınaTabii burada bir noktaya daha dikkat çekmek isterim. Bu büyük tasfiye, aynı zamanda Türkiye’nin sırlarının da ortaya dökülmesi pahasına sürdürülüyor. Örneğin bomba nakleden kamyon olayında, kamuoyunun asla fark edemeyeceği bir devlet sırrı açığa çıktı. Aldığım bilgiye göre, bu bombalar bir komşu ülkenin saldırısına karşı özellikle numarasız olarak saklanıyormuş. Halk bilmiyor ama o devlet şimdi bunu biliyor artık.Neden Deniz Kuvvetleri?Yine örneğin, darbe planı diye ortaya atılan bir belgenin aslında bu kez başka bir ülkenin saldırısına karşı hazırlanmış “mayın döşeme” planı olduğunu duydum. Kamuoyuna bu bir darbe planı gibi sunuluyor ama, ilgili ülkeler bu sırrı da öğrenmiş oldular. Peki Türkiye’nin çok gizli kalması gereken bazı plan ve stratejilerinin bu şekilde ortalığa yayılmasının anlamı var mı?Komuta konseyi sessizBu bilgiler ortalıkta dolaşırken başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere komuta konseyinin son derece sessiz olması da çok manidar. Milli Güvenlik Kurulu’nda, haftalık olağan görüşmelerde, askeri şûra toplantılarında neler konuşuluyor çok merak ediyorum. Demek ki iktidar artık öyle bir hale gelmiş ki, askeri hiç ciddiye almadığı gibi söylediklerine de hiç inanmıyor. Ya da komutanlar sıkı bir işbirliği içinde.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla hepinize neşeli pazarlar diliyorumŞans taşıYAŞLI kadınları gezdiren turizm firmasının rehberi onların şikâyetlerinden bıkmış, usanmış. Yok otobüsün koltukları rahatsız, vay yemekler kötü, yok oteller berbat derken delikanlı hayatından bezmiş. Üstüne üstlük programda yazılı olan, kadınların merakla bekledikleri Açıkhava Müzesi’ndeki “Öpüldüğü zaman tutulan dileğin gerçekleştiğine” inanılan “Şans Taşı”nı ziyarete gittiklerinde müzenin o gün kapalı olması işin tuzu biberi olmuş. Kadınlar resmen kazan kaldırmışlar. “Önemli değil bayanlar” demiş sinirden delirmek üzere olan rehber “O taşı daha evvel öpen birini de öpseniz dileğiniz yerine gelir.” Kadınlar “Yok ya” demişler homurdanarak, “Sanırız sen şimdi taşı daha önce öptüğünü söyleyeceksin.” Rehber “Hayır” demiş öfkesinden titreyerek, “Ama daha önce üzerine oturmuştum!”Ayakkabının tekiADAM geç saatlere kadar birlikte çalıştığı sekreterini bir jest yaparak evine bırakmış. Ama bundan aşırı kıskanç karısına asla bahsetmemiş. Aynı gece karısını evden alıp birlikte yemek yemek üzere giderlerken karısının oturduğu koltuğun altındaki ince uzun topuklu ayakkabıyı fark edince heyecandan eli ayağı titreyerek yeni bir kıskançlık krizine yol açmamak için karısı dışarıyı seyrederken ayakkabıyı usulca oradan alıp kendi penceresinden olanca gücüyle dışarı fırlatmış. Restoranın park yerine gelmişler. Biraz önce yaşadığı, atlattığı korkunç olayın hâlâ tesirinde arabadan inmiş, uzun süre karısının da inmesini beklerken “Hayatım” demiş karısı, “Ayakkabımın tekini bulamıyorum da!..”FidyeEVLİ adam sevgilisi ile romantik bir restoranda yemek yemiş. Daha sonra kızın evine gitmişler. Gece birlikteliklerinden sonra içtiği şarabın da etkisiyle adam uyuya kalmış. Sabahın üçünde kendine gelince karısının ortalığı ayağa kaldırıp onu parçalayacağının bilincinde yataktan zıplamış, fırlamış sokağa. Dalmış bir telefon kulübesine “Karıcığım.. Tanrıya çok şükür, inanamayacaksın ama benim” demiş titreyerek, “Bir telefon kulübesinden arıyorum.. Fidye istedilerse kesinlikle ödemeyin tamam mı? Tamam mı? Şimdi ellerinden kaçtım, geliyorum birtanem!” ‘İğrençsin’ Doktor karısına “Hastalarımdan birisine âşık oldum, üç senedir aşk yaşıyoruz!..” diye itirafta bulunmuş.. “İğrençsin iğrenç!..” demiş karısı, “Senin insanlığın da beş para etmez, veterinerliğinde!..”DersCİMRİ bir adam geç saatlerde gece kulübünden ayrılırken bahşiş vermeden kapıdan çıkmış. Yine de kapı görevlisi kendisine taksiye kadar eşlik etmiş, taksinin kapısını açıp nazikçe “İyi geceler” derken “Olur ya..” diye eklemiş, “Yolda cüzdanınızı kaybedip evinize gidince bulamazsanız, onu burada hiç çıkartmadığınızı şimdiden hatırlatmak isterim!..”Damat“KIZIM mükemmel bir düğün oluyor” demiş gelinin annesi, “Paranın, pulun hesabı yapılmamış, 24 kişilik bir orkestra mükemmel doğrusu, her masada resmen bir şampanya çağlayanı yaratılmış, havyarlar enfes, gerçekten hiçbir şey esirgenmemiş.. Bir de sana bakıp bakıp yutkunarak etrafta dolaşan şu azgın şişko file benzeyen damat olmasa.”Tavır ve davranışlar * Genç kız bir delikanlıya gülümserse delikanlı hangi tarafının kızı etkilediğini keşfetmek için koşar aynaya bakar.* Genç kadın 50’li yaşlarda bir erkeğe gülümserse, erkek etrafında yakışıklı başka bir erkek olduğunu düşünüp etrafına bakar...* Her hangi yaştaki bir kadın seksenli yaşlarda bir erkeğe gülümserse, adam hemen ‘Acaba açılmış mı?’ diye pantolonunun fermuarına bakar...MaybachMERCEDES’in yaptığı en lüks ve pahalı araç Maybach. Süper lüks bu Mercedes’e dünyanın en zenginleri binebiliyor çünkü fiyatı 1 milyon euroyu geçiyor.Merakım şu: Türkiye önemli bir devlet büyüğüne emekliliğinde rahat etmesi için bu arabalardan bir tane almayı düşünüyor mu?Araba yapmakKÜÇÜK Temel arkadaşına babasının nasıl araba yaptığını arkadaşına anlatıyormuş. “Seninki bir Cadillac’ın 4 jantını almış, bir Ford’un radyatörünü ve olduğu gibi ön göğsünü sökmüş, bir Renault’un direksiyon gurubunu ve radyosunu almış.” Arkadaşı “Eee, sonuç?” diye sormuş “Valla” demiş Temel, “Tam 4 yıl vermişler!”Yüzdeki isADAM sabah ofisine girer girmez onu gören sekreteri kıkırdamaya başlamış. “Hayrola?” demiş adam, “Neden gülüyorsun?” Sekreteri “Suratınız” demiş, “İs olmuş da...” Adam “Ha, o mu?” demiş “Karım bu sabah 1 aylığına annesine gitti, kendisini istasyondan yolcu ettim de...” Sekreteri hayretle “Ama ben yüzünüzdeki isten bahsediyorum.” Adam yüzündeki isi temizlemeye çalışarak “Şeyy” demiş “O binip tren hareket ettiğinden emin olunca sevinçten lokomotife sarılıp yumulmuştum da!..” Kime söylüyor?Adamın biri ameliyatından önce hastanenin koridorlarında tekerlekli sandalyesi ile hızlı hızlı kaçarken hemşirenin biri “Hayrola? Ne oluyor?” diye onu durdurmuş. Adam korku ve heyecan ile “Hemşirenin biri ‘Korkmanıza gerek yok, bu basit bir ameliyattır, göreceksiniz iyi olacak’ dedi” demiş. “Bu tamamen sizi rahatlatmak için söylenmiş sözler” demiş hemşire “Ne var bunda?” Hasta “İyi de” diye cevap vermiş “Bunları bana değil, benim ameliyatı yapacak doktora söylüyordu!” Arsenik- Karım için arsenik istiyorum..- Reçeteniz var mı?- Yok ama fotoğrafı var. Olur mu?..
Amerikan Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu’nda Ermeni soykırımı kararının geçmesi “hayal kırıklığı” olarak nitelendi. Bunun üzerine ABD’ye yönelik öfke gösterileri ise gözlediğim kadarıyla tam bir şov niteliğinde.Çünkü, şurası çok iyi biliniyor ki, en azından bu yıl bu kararın Temsilciler Meclisi’nin gündemine alınması çok zor. Başkan Obama bu kararın ele alınmasını, daha önceki başkanların yaptığı gibi engelleyecektir.İktidar da bunu bildiği için tamamen iç politikaya yönelik olarak “ABD’ye kafa tutma” şovu yapıyor. Elçinin geri çekilmesi ve 24 Nisan’a kadar da gönderilmeyecek olması bunun en güzel kanıtı.Bu arada Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker bir mesaj gönderdi. Toker, Amerika’da siyaset yapma yöntemlerinin bilinmemesi nedeniyle pek çok yanlışlar yaptığımızı ve bunun sonunda da küçük düştüğümüzü söylüyor.250 yıllık sürecin Türkiye’nin hatırı için değiştirilmeyeceğini söyleyen Toker, sistemin nasıl işlediğini bakın şöyle anlatıyor:- Dar bölge seçim sistemini anlamadan ABD milletvekillerinin hangi zihniyetle ve neden soykırım tasarısı lehine oy kullandıklarını anlamak imkânsızdır.- Dar bölge seçim sisteminde milletvekili genel başkana değil, kendisini seçen seçmene sorumludur. Seçmen, milletvekilini muhtarını, belediye başkanını tanıdığı gibi tanır. - Milletvekili kendisini seçen birkaç yüz bin seçmene sorumlu olduğundan, ABD yasama organında ne parti disiplini, ne grup kararı rezaleti, ne de genel başkan diktatörlüğü vardır.- Milletvekili için en önemli konu, seçim bölgesindeki halkı, yerel basını, çıkar çevrelerini memnun edecek yasa tekliflerini vermek ve bunların yasalaşması için çalışıyor görünmektir. (Bu nedenledir ki, Ermenilerin yoğun yaşadıkları California, Massachusetts, New Jersey eyaletlerinin milletvekilleri bu konunun bayraktarlığını yapmaktadırlar.)- ABD Kongresi’nde yapılan siyasi pazarlıklar “Sen benim eyalette yapılacak baraj için ödenek desteği ver, ben senin soykırım teklifine destek vereyim” şeklinde yürütülür.Beğensek de beğenmesek de, 250 senelik sistem böyledir. *** İstifaya sevinecekler listesinde atlamadığımBu köşede yazdığım “Başbuğ istifa ederse kim sevinir?” başlıklı yazıya “Peki atladığın bir kesim yok mu?” mesajları geldi.“Atlamakla” eleştirildiğim kesim bizzat Silahlı Kuvvetler’in kendisi.Hayır atlamadım, bilerek yazmadım.Başbuğ’un istifasına “Silahlı Kuvvetler dışında sevinen olup olmayacağını” mercek altına almak istedim.Oysa Başbuğ istifa ederse Silahlı Kuvvetler içinde pek çok sevinecek kişi olduğunu gözlemliyorum. Çünkü bu kesimden gelen mesajlar hayli fazla.Genellikle görüşler şu doğrultuda yoğunlaşıyor: “İlker Paşa yerini dolduramadı. Silahlı Kuvvetler çok ağır bir hakaret, sindirme ve istiskal bombardımanı altında. Buna karşı hiçbir şey yapılamıyor, ordu sinmiş, pusmuş bir görüntü altına sokuluyor. Bu da biz ordu mensuplarını çok üzüyor.” Bu arada “İlker Paşa istifa ederse, arkasından gelen ve bazı makamlara erken kavuşacak olanlar çok sevinir. Paşa belki de onları kastetmiştir” diyenlerin sayısı da hiç az değil. *** Gazeteciliğe saygıya bakınKüçük ve belki çok kişisel bir olay ama meslek açısından ve içinde bulunduğumuz durum bakımından anlatmadan geçemeyeceğim.Gazetemizde işe bana yardımla ve stajyer olarak başlayan ama kısa sürede başarısıyla yazıişlerinin de dikkatini çekerek asli kadroya geçen ve şimdi artık bana “fahri” olarak yardım eden Mert Civeleker’in başından geçen bir olay bu.Salı günü gazeteye geliyormuş. Çok iyi giyimli bir adam “... Bankası’nın genel müdürlüğünü arıyorum, biliyor musun?” diye sormuş. Mert son derece nazik biçimde “Bu sırada bir yerde ama bilemiyorum, şuradaki bankanın güvenlik görelisine soralım, o bilir” demiş.Adam bankaya doğru yürürken Mert’e “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. Mert “Öğrenciyim” cevabını verince adam bu sefer “Çalışıyor musun?” sorusunu yöneltmiş. Mert de “Evet, çalışıyorum, gazeteciyim” demiş.O ana gülümseyen adamın yüzü birden asılmış. Mert’e dönmüş “Haydi canım sağol” demiş ve yürümüş gitmiş. Adamın kendisine yardım eden bir gencin gazeteci olmasına bile tahammül gösterememesi acaba kimin suçu? *** GDO’lar konusunda ilginç bir şikâyet Bizler “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” olarak biliyoruz. Kısaca GDO deniyor.Tabii GDO konusunda çok tartışma da yaşanıyor ki bunların en başında GDO’lu ürünlerin uzun yıllar içinde güçlü yan etkileri olduğu geliyor.Tarım Bakanlığı GDO’lu ürünlerle ilgili bir yönetmelik yayınladığında kıyametler kopmuştu. Çünkü denetimsiz GDO’lu ürünlerin piyasayı sarmasından ve bunların gizlenmesinden kuşkulanılıyordu.Prof. Dr. Fuat İnce Bakanlığın bu konuda hazırladığı yasa tasarısında, bizlerin pek anlamayacağı bir başka notaya dikkat çekiyor. İnce diyor ki “Taslak, bilimsel araştırma ile ithal, üretim ve satışı aynı kefeye koyuyor. Hepsine aynı yasaklayıcı engeller getiriliyor. Bu da bilimsel çalışmaları engelliyor.” Prof. Dr. İnce tasarının araştırmaları resmen yasaklamadığını ama çok zorlaştırdığını ileri sürerek “Bu dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bu uygulama” diyor. Bilimsel çalışma yapılmamasının sonuçlarını ise şöyle sıralıyor: 1- Moleküler biyoloji ve genetik mühendisliğinde araştırma yapmak ülkemizde mümkün olamayacak. 2- Bu konularda çalışan değerli bilim adamlarımız ülkeyi terk edecekler.3- GDO’lu ürünler izin alınarak da olsa ithal edilebilecek, fakat o tür ürünler ülkemizde geliştirilemeyecek. Böylece örneğin endüstriyel bitkiler konusunda Monsanto gibi firmalara ilelebet bağımlı ve muhtaç kalacağız.Prof. İnce ciddi üniversitelerimizdeki moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği bölümleri olduğunu belirterek “Tarım Bakanlığı’ndaki bürokratlar ithal veya üretim ile araştırma yapmanın farkını bilmiyorlar. Hepsini bir torbaya koyarak bu ülkeye çok zarar vereceklerinin acaba ne kadar farkındalar?” diye soruyor.Konu bence de çok önemli. Türkiye tarımda da çok önemli bir ülke olarak kamuoyunun belki fazla bilemeyeceği bu konuda hassas olmalı.
Başbakan Erdoğan İngiltere’de “bir suçun itirafı” gibi açıklama yaptı ve dedi ki, “Türkiye’de 170 bin Ermeni var. 70 bini vatandaş. 100 bini kaçak, idare ediyoruz, ama onları sınır dışı edebiliriz.” Neden söyledi bunları? Ermenistan’ı korkutmak için. Ana fikri şu: “Bak, senin 100 bin vatandaşın bende, kafamı attırma, hepsini sınır dışı ederim.” Şimdi gelelim işin suç tarafına. Türkiye’de, sayısını Başbakan söyledi, kaç kaçak Ermeni olduğunu bilmiyorum. Ama hepimizin bildiği bir gerçek var: Şu anda Türkiye’de dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş yüz binlerce kişi var. Hepsi kaçak olarak Türkiye’de kalıyor ve kaçak işlerde çalışıyor.Zaten Türkiye’ye gelme nedenleri bu. Kendi ülkelerinde karınlarını doyuramıyorlar. Türkiye’de ise çok düşük ücretlerle hiç olmazsa hayatlarını kurtarıp ilerisi için hayal görüyorlar.Peki Türkiye’de kaçak yaşamak, daha da önemlisi kaçak olarak çalışmak suç mu? Suç.Aynı şekilde kaçak gelmiş birini kaçak olarak çalıştırmak suç mu? Suç.Başbakan aslında bir suça ortak oluyor.Suça ortak olduğu gibi daha da beterini yapıyor ve ülkemizde milyonlarca “işsiz” varken, kaçak olarak gelen yüz binlerce kişinin yine kaçak olarak çalışmasını “idare” ediyor.Başbakan, Türkiye’de yaşayan ve çalışan kaçakları “idare etmek” konumunda değil, tam tersine bu yasa dışı durumun giderilmesini sağlamak zorunda.Oysa Başbakan bir suçu ortadan kaldırmak yerine, kaçakların durumunu bir “koz” gibi kullanıyor ve bir başka ülkeyi de bu kozla tehdit ediyor. İşin en kötü yanı da bu uygulama “onurlu ve kararlı bir dış politika” gibi sunuluyor kamuoyuna.Kaçak yabancıların kendi işlerini ellerinden aldığının farkına varamayan kitleler ise “Helal olsun böyle başbakana, olay adam vallahi, Ermenileri nasıl da dize getiriyor” diye seviniyor. *** Marmaris ‘bal’ı sembol yapmalıİki hafta önce Marmaris’teydim biliyorsunuz. Marmaris Ticaret Odası’nın düzenlediği “Marmaris’in dünü, bugünü, yarını” konulu “arama” toplantılarına katılmıştım.Bu toplantılarda Marmaris’in başta turizmi olmak üzere daha da gelişmesinin nasıl sağlanacağı üzerine görüşler ortaya atılmıştı.Orada da kısaca söyledim, Marmaris’in “bal” konusunu neden öne çıkarmadığını anlayamıyorum. Çünkü “Çam balı” Marmaris’in bir sembolü olarak tüm dünyaya lanse edilebilir. Gerçi Marmaris’in balı elbette biliniyor ama, bunun bir doğa harikası olduğu, dünyada sadece Marmaris’te üretildiği anlatılırsa, dünya çapında bir ilgi odağı haline gelebileceğini düşünüyorum.Türkiye’nin hemen her yerinde bal üretimi yapılıyor. Doğu Karadeniz’in eşsiz çiçekleri, Kars’ın, Adıyaman’ın, Sivas’ın dağlarındaki flora Türkiye’de birbirinden güzel balların üretilmesini sağlıyor.Ancak Marmaris balının başka özelliği var. Çünkü Türkiye’de sadece Marmaris’te “çam balı” üretiliyor. Yunanistan’ın küçük bir bölgesindeki azıcık üretim dışında da dünyanın hiçbir yerinde “çam balı” yok.Böyle bir özellik Marmaris’in tanıtımı için çok önemli olabilir.Ama ne fayda? Nedense Marmaris bunun pek farkında gibi davranmıyor. Biliyorsunuz arıcıların sorunlarını dinlemek için de Marmaris’in çam ormanlarına, arı kovanlarının yanına gitmiştim.Orada tonlarca “çam balı” üretilirken, ne yazık ki Marmaris ve çevresindeki 200’ün üzerindeki otelin sadece 4’ünün “gerçek bal” sunuluyor otel müşterilerine. Gerisi “bal şurubu”ndan yapılan sahte balları kullanıyor. Çünkü ucuzmuş.Oysa Marmaris otelleri, tıpkı Türk köşeleri gibi “bal köşeleri” yapabilir. Burada hem o eşsiz bal sunulur tüm konuklara hem de bu balla ilgili bilgi verilir.Marmaris belki de hiç beklemediği “ballı turizm” geliri sağlar. Hem de hiç azımsanmayacak biçimde. *** THY yeni starını bulacak mı?Türk Hava Yolları ilginç ataklar yapıyor. Her ne kadar kalitesinde ve özellikle personel niteliğinde ciddi düşüşler olsa da tanıtım konusunda önemli aşama kaydedildi son zamanlarda.Dünyanın en ünlü takımlarından Barcelona’dan sonra Manchester United’ın da sponsorluğunu üstlenen THY şimdi de yeni bir Hollywood starı ile yeni bir reklam kampanyasına hazırlanıyor.Daha önce Kevin Costner’la başarılı bir dış tanıtım yapan THY’nin düşündüğü iki isim var. Biri Charlize Theron diğeri ise Nicole Kidman. Daha önce Türkiye ziyareti sırasında Kevin Costner’ın, dünya markası olan bir Türk şirketinin uluslararası medyada yayınlanacak reklamlarda oynamasını önermiştim. Costner, THY reklamlarında oynadı. Başarılı da oldu. O halde iki dev takıma sponsorluğun yanı sıra bir de dünya çapında bir starla reklam filmi tekrar çekilmeli. İki isimden hangisini tercih ederim. Bilemiyorum ama ikisi de çok ses getirir. *** Bir karar verinLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker dün bir mesaj göndermiş. Başbakan Erdoğan’ın aynı konuda ama üç farklı olay nedeniyle yaptığı açıklamaları yan yana getirmiş. Üçünü birden okuyunca doğal olarak “Sayın Başbakan bir karar verin, hangi söyleminiz doğru” demekten kendinizi alamıyorsunuz:- “Uygur Türklerinin Çin polisince gösteriler sırasında öldürülmesi bir soykırımdır, bu ifadeyi bilerek kullanıyorum.” Recep Tayyip Erdoğan, Temmuz 2009- “Gittim gördüm, Darfur’da soykırım olmamıştır. Bir Müslüman soykırım yapmaz.” Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2009- “Soykırımlara siyasetçiler karar vermezler. Bu tarihçilerin işidir.” Recep Tayyip Erdoğan, Mart 2010 *** Bugünü unutmaBugün kahraman Mehmetçiğin, Türk Devletini ortadan kaldırmak için yapılan topyekûn saldırıyı Çanakkale’de püskürttüğü günün yıldönümüdür.Bugünün ruhuyla “yeniden diriliş” kararı alan bir avuç vatansever, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı yapmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atmıştır.Eğer bugün bütün melanetlere rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsak bunu borçlu olduğumuz tarihimizi sakın unutmayalım. *** İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ıslak imzada parmak izi aranmasına izin vermemiş. Keşke verseydi; bu işte kimlerin parmağı var, öğrenirdik! (Gani Yıldız)