Artık ister benim yazımdan ister “aklın yolu bir” olduğundan, hiç fark etmez, CHP anayasa konusunda ciddi bir hazırlık yaptığını açıkladı. Eğer CHP bu hazırlığı kamuoyuna da iyi anlatırsa, AKP’nin müthiş bir güçle sürdürdüğü “tek demokrat biziz” propagandasını da kırabilir.
Perşembe günü yazdığım yazının özü şuydu: AKP tamamen kendine yarayan bir tür anayasa değişikliğini kamuoyuna “demokratikleşme, sivilleşme ve hukuk reformu” olarak anlatıyor. CHP ve muhalefet ise bu oyunu bozmak yerine sadece karşı çıkmayı tercih ediyor. Oysa muhalefet sadece karşı çıkmak yerine alternatif bir taslak hazırlamalı ve AKP’nin “sadece biz demokrasiye inanıyoruz” söylemini bozmalı.
Bu yazı gördüğüm kadarıyla hayli ilgi çekti ve tartışıldı. Dün de CHP bir açıklama yaparak 6 maddelik anayasa değişikliği öngördüklerini kamuoyuna bildirdi.
O halde Başbakan “Görüşmeye açığız, getirsinler önerilerini, bir uzlaşma sağlamak için yol arayalım” sözlerinin arkasında durmalıdır. Yangından mal kaçırır gibi pazartesi günü sadece “tek partinin” daha doğrusu sadece “hükümetin” olan değişiklik tasarısı yeniden ele alınmalıdır.
Eğer AKP buna rağmen “Ben süre verdim, o da doldu” diyerek tasarıyı Meclis’e gönderirse, bunun dayatma olduğu gerçeği de açığa çıkacaktır.
Ayrıca AKP ve özellikle Başbakan, toplumda kendilerine yakın olan kimi isimlerin ve kurumların da eleştirilerini dikkate almak zorundadır. AKP istediği kadar “Yargıya müdahale yok, eskisinden daha iyi hale geliyor, bu sivilleşmedir, demokrasinin genişlemesidir” dese de toplumda kuşku bulutları oluşmuştur.
O da şudur: “İktidar öncelikle kapanma tehlikesine karşı tedbir almak istiyor. Tek başına aldığı ama hukuka özellikle Anayasa’ya hiç dikkat etmeden çıkardığı kanunların geri dönmesinden rahatsız. Bu nedenle yargı kurumlarına kendine yakın kişiler doldurmaya çalışıyor. Bu anayasa hukusal değil AKP’sel bir anayasa olacak.”
AKP muhalefetten gelen talepleri ciddiye almalı, Türkiye’nin önündeki yılları karartacak kargaşa ve gerilimden kurtarmalıdır.
Tüm bunların ötesinde, seçime bir yıl kala bir anayasa gerginliği ile toplumu tamamen ikiye bölecek ve tüm işlerin durmasına neden olacak bir seçim havası yaratmak, toplumu anlamayacağı bir konuda oy vermeye yöneltecek referandum macerasının da beklenmedik sonuçlara varması da dikkate alınmalıdır.
Alman Lisesi Alman okulu değil
Başbakan Erdoğan, Merkel’in gelişinden önce bir Alman Dergisi’ne verdiği demeçte “Almanya’da Türk lisesi açılsın” demiş. Bunu söylerken de “Bizde Alman Lisesi var. Almanya’da neden bir Türk lisesi olmasın” diye de kanıt göstermiş.
Erdoğan’ın bu sözleri maskelileri belli ki pek sevindirmiş. “Almanya’da ana dille eğitim istedi, Türkiye’de de olmalı” diyorlar.
Bu maskelilerin çoğu “okumuş” çocuklardır. Hatta çoğu da Başbakan’ın söylediği gibi Alman Lisesi’nden, Fransız Lisesi’nden falan mezun olmuşlardır. Ama iş çıkara dayanınca gerçekleri altüst etmekten hiç sakınmıyorlar.
Türkiye’deki Alman Lisesi veya Saint-Joseph Fransız Lisesi, İtalyan Lisesi, Başbakan’ın Almanya’da istediği gibi “ana dilde eğitim yapan” okullar değildir. Ayrıca örneğin Alman Lisesi “Almanlar” için de değildir. Tam tersine Türkler için açılmıştır. Almanlar da okurlar elbette ama Türk Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına göre. Başbakan herhalde adından dolayı bu okulları “o ülkelerin ana dilinde ve o ülkelerin eğitim müfredatına uygun olarak kurulduğunu” zannediyor.
Oysa bu okullarda eğitim Türk Milli Eğitim müfredatına göre yapılır. Eğitim dili Türkçedir. Ağırlıklı olarak dil eğitimi verilir, bazı fen dersleri ise yabancı dildedir.
Öğretmenlerinin çoğunluğu Türk’tür, dil öğretmenleri ile bazı fen dersleri için yabancı öğretmenler gelir. Müdürleri yabancı olabilir ancak Türk Milli Eğitim müfredatı dışına çıkamazlar.
Bülent Arınç, “Anayasa paketi oylamasında AKP de birkaç fire verir” demiş. 337 kişiden sağduyu sahibi birkaç kişi çıksın bir zahmet! (Gani Yıldız)
Haklı değil mi?
Tuncay Özkan Silivri’den mesaj göndermiş. Okuyun ve karar verin, haksız mı?
“Ben tutuklanalı 1 yıl 7 ay oldu. Burada günler hâlâ 24 saat, ne zor geçiyor bilsen. Ama bakıyorsun aylar gitmiş. Ergenekon’da gelinen noktayı iletmek istedim. Dava çıkmaz sokak. Yargılamalarda Mustafa Balbay ve benim gazeteciliğimiz, hayatımız sorgulandı. Mesleğimizi içimiz acıyarak savunduk. Yaşamımızın öyküsünü anlattık. Anayasal ve yasal haklarımızı kullandığımız için suçluyuz. Niye sivil toplumda yer almışız, niye siyaset, ben niye cumhuriyet mitingi yapmışım, muhalif olmuşum, AKP karşıtlığı yapmışım. Evimde çıkan “Bursa Nutku” terör üyeliği delili. Olabilir mi? Oldu. Oysa biz yargılanmak istiyoruz. Balbay da, ben de. Ama:
Adil, Hızlı, Tutuksuz yargılanmak istiyoruz.
Soruyorum: Suçum ne? Deliller ne?
Yanıt: Suçunun söylenmemesine!
Sen biliyor musun, söyler misin, bütün muhaliflerime soruyorum, savcıların söylemediği, delil göstermediği suçum ne? Ben iki kez ağırlaştırılmış hapis cezasıyla yargılanıyorum. Niye? Muhalifsin o yüzden derlerse, tamam diyeceğim ve bir daha sormayacağım. Tuncay Özkan.”
Merkel’e “One Minute” beklentisi
Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’ye geliyor. Ama rüzgârı, hatta fırtınası daha önceden geldi bile. Çeşitli gazetelere verdiği demeçler hiç de iç açıcı değil. Çünkü Merkel, Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini, vizenin uzun süre kalkmayacağını, limanların Rumlara açılmasını, Kıbrıs konusunda adım atmamızı isteyeceğini söylüyor.
Belli görüşmeler çok çetin geçecek. Başbakan Erdoğan’ın Merkel’le yapacağı görüşmelerde nasıl tavır alacağını da açıkçası çok merak ediyorum. Bir “One Minute” de Merkel’e çeker mi, hep birlikte göreceğiz.
Tabii Başbakan kızıp “Ülkemizde yaşayan pek çok Alman var. Onları kapı önüne koyarım haa” der mi, diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Üstelik Merkel buna karşı “Bu nasıl bir demokrasi ve hukuk anlayışı” derse Erdoğan’ın üstüne bir de fırça çekmesi ihtimalini de unutmamak gerek.

