Başbuğ istifa ederse kimler sevinir?

16 Mart 2010

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ manşetlerden inmiyor. Sanki “gazeteleri kapıştırmak” adına ardı ardına röportajlar veriyor. Gazeteciler de işi gücü bıraktı “Hangi gazeteye daha uzun süre verdi?” türü tartışmalar bile yapıyor bu röportajlarla ilgili.Tabii paşa ne diyor bu konuşmalarında anlamak mümkün değil pek. Hukuka uyduğunu mu anlatmaya çalışıyor, demokrat olduğunu mu vurgulamak istiyor, yoksa yargıyı mı etkilemeye çalışıyor veya hükümetle ne kadar uyum içinde olduğunu mu açıklamaya çalışıyor? Anlayan varsa anlatsın, dinlerim.Paşa gazete röportajlarından sonra bir de resepsiyonda konuştu bol bol. Kahkahalar attı, alt kesime gözdağı verdi, sanki 100 yıl daha bu görevi yapacakmış gibi çalıştığını söyledi. Oysa şunun şurasında ağustosa ne kaldı? İçinden “Hayırlısıyla bitse de kurtulsam ben de” diye geçiriyordur belki de.Paşa son günlerde o kadar çok konuştu ki, açıkçası söylediklerinin çoğu hafızamızdan da uçup gidiyor ama benim en ilgimi çeken “İstifa edip de kimseyi sevindirmeye niyetim yok” cümlesi oldu.İlker Paşa’nın istifası kimi sevindirir acaba?HÜKÜMET: Pek sevindireceğini sanmıyorum. Ne güzel uyum içindeler, paslaşıyorlar, küslük yaşamıyorlar. İstifaya asla sevinmezler.CHP: Baykal, İlker Paşa’nın kişiliğini değil, makamı hedef alarak, bu duruma düşen bir komutanın istifa etmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle Genelkurmay Başkanı istifa etmelidir dedi. Baykal, durum saptaması yaptı, sevinmesi için bir sebep yok.MHP: Askere yönelik MHP Genel Başkanı’nın da eleştirileri var. Ama istifa karşısında sevineceğini hiç sanmıyorum.YARGI: Savcı ve hâkimler kendi işleriyle meşgul. Paşa Çankaya’daki yemekte ayran tokuştururken onlar başka paşaları tutukluyordu. Başbuğ’un istifasını istemezler, gelecek olanın ne çıkacağını bilmiyorlardır.EMNİYET: Emniyet de gayet rahat çalışıyor. Askerle ilgili kim olursa olsun biri ihbarda bulundu mu polisler çöküveriyor. Askerin namusu olan silahına bile el koyuyorlar da kimsenin gıkı çıkmıyor. Niye paşanın istifasından sevinsinler.MASKELİLER: Onlar hiç sevinmezler. Canlarının istediğini yazıyorlar, istedikleri gibi hakaretler yağdırıyorlar, en küçük bir tepkiyle karşılaşmıyorlar. İstifaya sevinip de başlarına iş mi alsınlar?BEN: Geriye sadece ben kalıyorum galiba. Askerin bu kadar itibar ve güven yitirmesini eleştiriyorum. Genelkurmay Başkanı’nın ağırlığını gösteremediğini söylüyorum. Kim bilir belki de paşa “İstifa ederek kimseyi sevindirmem” derken beni kastediyordur. *** DP’de çok ciddi sorun var Seçimlerde bir merkez partisinin de varlık göstermesinin ve barajı aşmasının demokrasimiz açısından çok daha iyi sonuçlar vereceğini son zamanlarda birkaç kez yazdım biliyorsunuz. Bunun için de en doğru adresin DP olacağını da belirttim.Ancak geçen günler DP’nin buna pek de sıcak bakmadığını gösteriyor. DP’de “yaprak kımıldamıyor” desem yanlış olmaz. Gerçi dışa dönük “yaprak bile kıpırdamazken” içeride ciddi sıkıntılar olduğunu duyuyorum.DP, eski ANAP ile DYP’nin birleşmesinden oluştu. İkisi de tükenmiş partinin arta kalmış gidecek yer bulamamış sözde örgütleri şimdi partiye egemen olmaya çalışıyor. Anladığım kadarıyla seçimde varlık göstermekten ziyade partiye hâkim olmak daha geçerli bir anlayış.Bu arada partinin başının fena halde dertte olduğunu da öğrendim. Şöyle: İki parti birleşirken, ANAP ve DYP’den gelen 50’şer kişiden bir Genel İdare Kurulu oluşturulmuştu. Ancak Yargıtay yaptığı incelemede “ANAP’tan gelen üyeler, henüz partilerinden istifa etmeden bir başka partinin yönetiminde yer almışlar” saptaması yaparak DY’yi uyarmış.DP şimdi bu teknik hatayı gidermek zorunda. Aksi takdirde ikinci uyarıdan sonra kapatma davası açılabilir. Ancak parti yönetimi anladığım kadarıyla bu teknik aksaklığı bir tür “hile-i şeriye” ile gidermeye çalışıyormuş. Olur mu böyle şey? *** Kamyon izlenebilirdi Ankara polisinin “kimliği belirsiz” bir e-mail’e inanarak bomba yüklü bir kamyonu durdurup saatlerce elinde tutması üzerindeki sis perdesi dağılmıyor.Genelkurmay ne kadar açıklama yaparsa yapsın, malum çevreler ısrarla “bu işin içinde bir iş olduğunu” ileri sürmeye ve şüphe bulutlarını koyulaştırmaya devam ediyor.Bu konudaki görüşlerimi yazmıştım. Bir nokta daha var dikkatimi çeken:Polis ve savcılar “ihbar üzerine” bu bombaların Nevruz sırasında bir yerlerde patlatılacağına ve yaratılacak kaos ortamından yararlanan askerin darbe yapacağına inanmışlar ki kamyona el koydukları gibi durumdan askeri de haberdar etmediler.Merakım şu: Neden kamyon görüldüğü yerde durduruldu ve emniyete götürüldü? Oysa mantıken kamyonun durdurulmaması ve izlenmesi daha doğruydu.Kamyon ya bir askeri bir birliğe gidecekti ya da eğer gerçekten kullanılacaksa başka bir yerde saklanacaktı.Eğer kamyon izlense ve başka bir adrese gitseydi, bir oyun varsa ortaya çıkarılabilecekti. Böyle yapılmamış olması benim zihnimde “Bu tamamen bir düzmece bir operasyon” fikrinin ağır basmasına neden oluyor. *** Oy sandıklarımız artık şeffaf olacakmış. Esas çöp kutuları şeffaf olmalı, böylece çöpteki oyları daha rahat görürüz! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Ermeni konusunda çok sakin olmalıyız

16 Mart 2010

Cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi’nin senato salonunda küçük bir grupla Ermeni konusunu konuştuk. Zeynel Abidin Erdem ve Burak Küntay’ın öncülük ettiği toplantıya Prof. Ersin Kalaycıoğlu, emekli büyükelçi Özdem Sanberk, Prof. İlter Turan ile Fehmi Koru katıldı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde akademik çalışma yapan birkaç genç de dinleyici olarak toplantıda hazır bulundu.Konumuz, Amerikan Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu’nda ve İsveç Meclisi’nde birer oy farkla kabul edilen Ermeni soykırımı kararlarının üzerine yapılması gerekenlerdi.Benim için hayli bilgi dolu ve ufuk açıcı olan mini toplantıda konuşmalar genel olarak “sağduyulu ve sakin davranılması” üzerine yapıldı.Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk, Türkiye’nin “dünya kamuoyunu kaybettiğini” söyleyerek “Artık dünyada eksen ülkelerin kamuoylarına kaydı. Kamuoyları hükümetlerden bile daha önemli hale gelebiliyor çoğu kez. Türkiye bunu görmek zorunda” dedi.Sanberk klasik diplomasi ile bu sorunun çözülemeyeceğini belirterek “Soykırım, tarihi değil siyasi bir tanımdır. Türkiye’de gerçek anlamda bir fikir özgürlüğü sağlanmalı. Bu konunun dünya kamuoylarına anlatılması için uzun soluklu bir program hazırlanması ve kadroların yetiştirilmesi gerekir” diye konuştu.Prof. İlter Turan Türkiye’nin genel bir zaaf içinde olduğunu söyleyerek “Hrant Dink’in ölümü göz göre göre geldi. Katil yakalandı belki ama sonrasında detayların içinde boğulduk ve kendimizi anlatamadık. Ne yazık ki bu detaylar nedeniyle dışarıda hükümet azınlıkların yok edilmesine çalışılan bir politika içinde görülüyor” dedi.Turan, ABD ve İsveç’e gösterilen tepkilerin doğru olduğunun altını çizdikten sonra “Ama” dedi, “Başbakan’ın ağzına da biber sürmek gerek. İsveç’e yapılacak resmi ziyareti iptal etmek iyi de, bir daha gitmem demek ne oluyor, işte bu fazla öfke zarar verir” diye sürdürdü.Fehmi Koru son kararların rahatsız edici olduğunu ABD’de her yıl yaşanan oylama sırasında soğuk politikaların esiri olmamızın yararı olmadığını belirtti.Ben de bu konuda hükümetin temel politikasının ne olduğunu kamuoyunun bilmediğini, politikaların öfkelerle belirlenmesinin yanlışlığını dile getirmeye çalıştım. Ayrıca iktidarın her dış konuyu iç politikada kullanmasının da sonuç alınmasına yararı olmadığını belirttim.Mini toplantı sırasında Türkiye’nin ABD’deki elçisini de 24 Nisan’a kadar Ankara’da tutmasının yanlış olduğu vurgulandı. Prof. Ersin Kalaycıoğlu “Namık Tan ABD’yi çok iyi bilen, yıllarını Washington’da geçirmiş. Beyaz Saray ilişkileri iyi olan bir diplomatımız. Burada olması değil orada olması çok daha yararlı. Kaçarak bir sorun çözülmez” dedi. ***** Yıldırım Acar göndermiş: Temel soyunma odasındayken kapı çalınmış. “Cirme, çirilçiplağum” diye bağırmış Temel. Kapının arkadasındaki kadın “Afedersiniz” deyince Temel’in cevabı gecikmemiş: “Affettum, cir.”*****Soykırım kararı ile ilgili yanlış bildiklerimiz Mini toplantımızın başında Burak Küntay, kısa bir sunum yaptı. Küntay her yıl Türk-Amerikan ilişkilerini geren “soykırım kararı” konusunda kamuoyunun olduğu kadar kanaat önderlerinin de yanlış bildiği bazı bilgileri sıraladı.Örneğin “Bu karar şimdiye kadar Temsilciler Meclisi’nden hiç geçmedi” konusu yanlış. Çünkü 8 Nisan 1975’te Temsilciler Meclisi 1915 olayları konusunda “soykırım” tanımını geçirmiş. “ABD Başkanları şimdiye kadar Ermeni soykırımı demedi” tezi de yanlışmış. Çünkü 1981’de Başkan Reagan “Yahudi soykırımından önceki Ermeni ve sonraki Kamboçya soykırımları” diyerek bu tanımı kullanmış. 10 Eylül 1984’teki Meclis kararında ise 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni’nin soykırıma tabi tutulduğu belirtilmiş.“Son toplantıya kadar Ermeni soykırımı kararı alt komisyondan geçmemişti” bilgisi de yanlış. Çünkü 2005, 2006 ve 2007’de karar bir oyla da değil çok daha fazlasıyla alt komisyonlardan geçmiş. Ama Temsilciler Meclisi’ne gelmemiş.Peki bu karar geçerse ne olur? Elbette dünyanın sonu değil, ama birincisi konu tescillenmiş oluyor. Hukuken Türkiye’ye yönelik dava açılması mümkün görülmüyor ama bu kararın başka kararlarla desteklenmesi halinde bu yolun açılması kolaylaşıyor. En önemlisi Türkiye’nin itibarı zedeleniyor ve tezleri bir daha belki de dinlenmemek üzere rafa kaldırılmış oluyor. *** Türk ve Ermeni halklarının acılarından siyasal ve parasal çıkar sağlayan bir soykırım endüstrisi var. Diaspora lobisi oldu diasPARA lobisi! (Gani Yıldız)***Eyvah paşa konuştu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ iki büyük gazeteye özel demeç verdi. Dün de Ankara’da toplanan Küresel Terörizm içerikli askeri toplantıda açış konuşması yaptı. Bu konuşma neredeyse tüm haber kanalları tarafından canlı yayınlandı.Paşa son üç günlük konuşmalarında yine önemli bir şey söylemedi. Biraz yakındı, biraz şikâyet etti. Hiçbir soruya da cevap vermedi aslında.Örneğin, Genelkurmay’da görevli bir deniz albayının “İrtica ile mücadele eylem planı” hazırlayıp hazırlamadığını bir türlü öğrenemiyoruz. Neredeyse bir yıldır soruşturuluyor ama Genelkurmay bir şey diyemiyor. Olacak iş mi bu?İşin şaka yanı ise şu: Paşa’nın her konuşmasından sonra orduya yönelik bir eylem yapılıyor biliyorsunuz. Üst üste yapılan son konuşmalardan sonra ordunun başına bakalım bu kez ne gelecek? *****Generallerin maaşı kesilmiş Merak ettiğim bir konu vardı. Tutuklanan ya da haklarında dava açılan muvazzaf subaylarla ilgili ordudan bir destek geliyor mu? Birkaç tutuklunun ailesi ile konuştum. Hiçbir destek gelmiyormuş. Tutuklu ya da hakkında dava açılmış subaylar avukatlarını kendileri bulmuşlar.Sınırlı maaşları olanlar için uzun sürmesi beklenen davalarda avukat tutmak çok masraflı ve zordur. Üstelik Genelkurmay, kurallar gereği “tutuklu oldukları için çalışmayan” general ve diğer subayların maaşlarında da yüzde 58’lik bir kısıntı yapmış. Dahası da var. Askerler maaşlarını peşin alıyorlar. Bu nedenle maaşını aldıktan sonra tutuklanan subaylardan bir ay önceki maaşları da hak etmedikleri için kesilmiş.Böylelikle son dönemde tutuklanan subayların aileleri Mart ayında yüz lira bile alamamışlar. Genelkurmay Başkanı ise bu subaylara her türlü desteğin verildiğini söylüyordu gazetelere. Aileler farklı konuşuyor ama...

Devamını Oku

Bu Türkiye sevgisizliğinin sebebi nedir?

14 Mart 2010

Sevgili okurlar, bu hafta çok uzun zamandır benim olduğu kadar sanıyorum sizin de aklınıza takılan önemli bir konuyu dile getirmek istiyorum. İktidarın yarattığı iklimden olacak, kendilerine aydın diyen bir kesim ısrarla Türkiye’ye olan kin ve sevgisizliklerini anlatıyor.Cumhuriyetin kuruluşuKendilerine aydın diyen ama benim liberal maskeli faşistler diye nitelediğim bu kesim, iktidarın zihniyetindeki Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerine olan nefretinin de ötesinde bir tavırla Türkiye’yi hemen her gece bir kanalda karalıyor, gazetelerdeki köşelerinde yazıyor.Her şey çok kötüymüşBu maskelileri dinlediğiniz ya da okuduğunuzda Türkiye’nin geçmişinin ne kadar kötü olduğunu düşünüyorsunuz belki, hatta birçok genç bundan utanç bile duyuyor. Çünkü yeni nesil gençlerin Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinden öğrendikleri hep kin, vahşet, savaş, intikam, eziyet, katliam olduğu.Sadece Cumhuriyet dönemiMaskelilerin konuşmalarına ve yazdıklarına dikkat edin, ele aldıkları tek konu Cumhuriyet dönemi ve Atatürk. Bunlara göre Atatürk Cumhuriyet’i kurmakla Türkiye’ye en büyük kötülüğü yapmıştır. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşunda demokrasi yoktur, her şey asker eliyle yapılmıştır, Atatürk ülkeyi diktatörce yönetmiştir, insanları asmıştır, kesmiştir.Kabaca doğrusu varElbette herkes Cumhuriyet’in tam bir demokrasi ve özgürlük ortamında kurulmadığını biliyor. Ama şunu unutmamak gerekir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Avrupa ya da dünyanın diğer bölgelerinde ne kadar demokrasi vardı ve hukuka saygı ne boyuttaydı? Cumhuriyet’in kurulduğu sırada dünyada yaşananları ıskalarsak söylenen yalanlara inanma katsayımız da artar.Resmi tarih palavrasıBu maskeli faşistlerin en çok dile doladıkları konuların başında, “resmi tarih” olarak niteledikleri okullarda öğretilen tarihi karalamak, öğretilen tarihin tamamen yalanlarla dolu olduğunu gerçeğin ise çok farklı geliştiğini anlatmak geliyor. Bunlara göre bugüne kadar anlatılan her şey yalan, bunların söylediği doğru.Resmi tarih nedir?Her devlet kuruluşundan itibaren dirlik ve düzenini sağlamak için tarihini de belli bir temele oturtmak zorundadır. Resmi tarih denilen şey, yalandan oluşmaz, ama herkesin kabul edeceği, bundan da en azından utanmayacağı, hatta gurur duyacağı gelişmelerin bütünüdür. Her devlet kendi tarihini yazarken elbette öncelikle düzenini koruyacak bilgi ve olayları içermesine özen gösterir.Batılılar ne yapıyor?Bugün Türkiye’de geçmişimizi yerden yere vurmaya çalışan maskeliler acaba çok özendikleri “demokrasi ve hukukun tam anlamıyla uygulandığı” Batı ülkelerindeki duruma bakmışlar mıdır? ABD’de okutulan tarih kitaplarında İnka, Aztek, Maya medeniyetlerinin yok edilmesi, Kızılderililerin katliama uğraması, zencilere uygulanan ırkçı tutum hangi boyutta yer alır.Kabul ederler amaElbette ABD’de saydığım kötü geçmiş kabul edilir, ama okul kitaplarında bunların ballandıra ballandıra anlatıldığını göremezsiniz. Çünkü geçmiş geçmiştir, önemli olan bir devlet çatısı altında bütünleşmiş olan halkların huzur ve mutluluğudur. Kimse bunu çözmek pahasına geçmişini kötüleyerek ilerlemeye kalkışmaz.Geçmişimizle hesaplaşmakİşte bu noktada maskeliler özellikle az gelişmiş beyinli ve eğitimsiz kitleleri etkilemek için “geçmişimizle yüzleşmemiz gerek” gibi absürd bir mantığa sığınıyor. Resmi tarih denilen, yanlış olmayan ama eğitim aşamasında daha fazla detaya girilmesinin de bir anlamı olmayan tarihi silip, sadece kötüleri sergilemek istiyorlar.Aslında herkes biliyorŞurası ihmal edilmesin ki, Türkiye’de biraz okuma yazmayı seven herkes, resmi tarih dışında kalan detayların bir kısmını biliyor. Çünkü hemen herkesin bu konularda mutlaka bir anısı ya da anılara sahip büyükleri vardır. Bu nedenle sanki Türkiye’de her şey saklanmış da şimdi bu maskeliler konuşuyor diye yeni bir şey öğrenmiyor insanlar. Kime ne faydası varAyrıca “yüzleşeceğiz” adı altında doğruluğu da tam kesinleşmemiş ya da yorumu farklı olan bir takım olayları her gece anlayan anlamayan herkesin önünde tartışmanın bir anlamı olduğunu da sanmıyorum. Çünkü her ne kadar tarih gerçek bir bilim olsa da, bazı olayların yorumları çok farklı olabilir. Bakış açınıza göre örneğin Vahdettin’e hain de diyebilirsiniz, büyük kahraman da.Sadece düz tarihi yazmakO halde, özellikle yeni yetişen nesle, yoruma açık olayları öğretmeye kalkmak yerine, kronolojik olarak bir devletin kuruluşunu vermek, ancak bu bilgiler alındıktan sonra araştırmaya açık olarak özgürce detayların da sunulması en doğrusudur. Gelişmiş Batı ülkelerinde yapılan da budur.İsteyen öğrenebiliyorResmi tarih diye küçümsenen tarihten genel bilgileri alan herkes, özgürce tüm detayları öğrenebilmektedir bugün. Tarihimizle ilgili binlerce kitap var piyasada satılan. Ve bu kitaplarda resmi tarih dışında yer alan on binlerce detay var. Yani Türkiye’de tüm detayları öğrenmek isteyen herkes öğrenebiliyor, bu konuda hiçbir yasak veya sansür yok.İlle de cumhuriyetTabii maskeli Türkiye sevgisizlerinin taktığı tek dönem Cumhuriyet ve Atatürk önemi. Bu sevgisizlerden daha önceki tarihle ilgili tek cümle duyamazsınız. Cumhuriyet tarihi resmi tarihse ondan öncekiler de mi resmi tarih oluyor? Bu maskeliler Atatürk’ün neredeyse cinsel hayatını bile didik didik ederken Osmanlı dönemi ile ilgili hiç mi olumsuzluk bulamıyorlar.Her dönem kötülük vardırSevgili okurlar, Cumhuriyet tarihine nasıl bakıyorsam ondan önceki tarihe de aynı gözle bakıyorum. Osmanlı ve daha önceki Türk devletlerini irdelediğimizde ortaya bir yığın olumsuzluk, kötülük bulabilirsiniz. Ama aslolan Türklerin en az 1000 yıldır devlet düzenini bildikleri ve kendi kuralları içinde yaşadıklarıdır.Hep ileri giden TürklerBu engin tarih içinde belki yüzlerce olumsuzluk olmasına rağmen Türkler Orta Asya’dan bu yana hep gelişmeye ve ileri gitmeye çalışmışlar, genel olarak yeniliklere açık durmuşlar ve hep ayakta kalmayı başarmışlardır. Genel tanım budur. Detaya arzu eden girer ama bunu bir karalama aracı olarak kullanmaya kalkmamalıdır.Bu hıncın anlamıKendilerine aydın diyen maskeli faşistlerin ısrarla Türkiye’yi kötü göstermeye çalışmasının anlamını açıkçası ben çözemiyorum. Bu işten çok kazançlı çıktıkları, yaptıkları işe ve kazandıkları paraya bakınca insanın aklına bir gerekçe geliyor tabii. Ama sırf para için de bir ülke bu kadar karalanmaz ki.Ve hiç anlamadıklarıSon olarak şunu belirtmek istiyorum: Kendilerine aydın süsü veren bu maskeliler, demokrasi ve hukuk arkasına sığınıp ortaya serdikleri Türkiye sevgisizliğine bahane bulmaya çalışıyorlar. Anlamadıkları ise şu: Türkiye’yi sürekli kötüleyerek, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’i kötüleyerek, bugünkü iktidarın Türkiye’yi dönüştürme çabalarına destek veriyorlar.Altında kalacaklarOysa, anlamıyorlar ki, iktidar bugün kendi arabasını yürütmek için bu maskelilerin desteğinden güç alıyor. Ama tıpkı İran’daki gibi gerçek dönüşüm sağlandığı an ilk harcanacak olanlar da bu maskelilerdir. Nasıl İran’da Mollalar aynı bizim maskeliler gibi davranan TUDEH üyelerini meydanlarda sallandırdılarsa, bizimkiler öyle olmasa da aynı beter sona hazırlıyorlar kendilerini.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Haydar Dümen’den vecizeler

13 Mart 2010

Cinsel hayatla ilgili Türkiye’nin en tanınmış ismi kuşkusuz Haydar Dümen. Yıllardır hiç bıkmadan usanmadan cinsel konulardaki yanlış bilgileri düzeltmek, en akıl almaz sorulara cevap vermek için çırpınan Haydar Dümen son kitabını göndermiş. Adı: “Best Of Haydar Dümen-Gülerek Öğrenelim” Adından da anlaşılacağı gibi yıllardır gazetelerde yazan Dümen, bunlardan oluşan bir derlemesini fıkra, Mehmet Duru’nun sorulardan esinlenerek yaptığı karikatürler ve bilimsel yazılarla desteklemiş. Fıkraların bir kısmı da Yıldırım Tuna’ya ait, onu da bilin.Açık söyleyeyim, kitabı ister bilgi almak, ister mizah için okuyun, ikisi de geçerli. Bu arada Haydar Dümen her sayfanın altına kendi yazdığı cümlelerden birini koymuş ki o başlıbaşına ayrı bir kitap niteliğinde. Sizlere bugün kimi komik, kimi çok derin anlamlı, kimi düşündüren “Haydar Dümen vecizelerinden” bir demet sunmak istiyorum:- Hayal karın doyurmaz ama iştah açar.- Aşk boş kadehlerin altında aranmaya başlandığında çoktan bitmiş demektir.- Nankörlük onulmaz bir ruh çarpıklığıdır.- Derin aşağılık kompleksi olanlar daha çok yüce değerlere saldırmayı yeğlerler.- Disipline edilmeyen akıl dümensiz gemi gibidir.- Bilgi diken gibidir. Sadece yalınayak takımını rahatsız eder.- Alkışların fazlası sağanak yağmur gibidir. Ayağa düşünce sel olur. Önüne geleni sürükler.- 5 parmak bir değildir ama hepsinin cana ihtiyacı vardır. Hepsi aynı derecede acır.- Hayatı dünya güzel diye sevmeyin. Onu ben güzel yapıyorum diye sevin.- Dürüstüm demek kolaydır, zor olan onu taşımaktır.- Umut kuşun kanadında uçup gitmişse onu yakalamak için kuşu vurmayın.- Umut kuş gibi hareketlidir. Tek kusuru daldan dala uçmasıdır.- Romantizm su gibidir. İçmeden olmaz, ama karın doyurmaz.- Aklını doyur, insanlığı kayır, yüreğine de pay ayır, gerisi teferruat.- Fazla özveri düşmanlıkla geri döner.- Paranın azı, kadının nazı, Mardin’in yazı, erkeğin kazı çekilmez.- Rüyalara umut bağlamak, kanatsız uçmayı düşlemek gibidir.- Duygulara yalan lekesi düşmüşse yemin onu temizlemez.- Açlık kapıyı çalınca evde yokum diyemezsin.- Nankör ona bir bağ bağışlasanız neden bir taşı eksik der.- Sevgilinize yaranacağım diye fazla şaklabanlık yapmayın, güven duygusunu yerinden oynatmayın.- İhanet en büyük bedeli, yapana ödetir. *** Kelimeyi bilmeyinceOkurlardan Erhan Tığlı’dan iki fıkra geldi. İkisi de “bilmediği bir kelime ile karşılaşanların” içine düştüğü komik durumla ilgili: MevaşiBürokraside Arapça, Farsça sözcüklerin çok kullanıldığı devirlerde kaymakamlığa yukarıdan, “İlçenizdeki mevaşi adedinin bildirilmesi” diye bir emir gelmiş. Kaymakam mevaşinin ne olduğunu bilmiyormuş. Sorup soruşturmuş, bilen çıkmayınca, “Herhalde maaşlı yazacakken yazıcı yanlışlık yapmış olacak” diye düşünmüş ve devletten maaş alan memurların listesini göndermiş. Zehir zemberek bir yanıt gelmiş. Mevaşi, büyükbaş hayvan demekti.Anüsten alınacakKöylü doktora gitmiş. Doktor ilaç yazmış ve nasıl kullanacağını tarif etmiş. Köylü köyüne dönmüş ancak ilaçları nasıl kullanacağını tam öğrenemediği için doktora telefon edip sormuş. Doktor, “Sana supozituar yazdım. Makattan alacaksın” deyip telefonu kapatmış. Köylü yine anlayamamış. Gidip muhtara sormuş. O da bilemeyince doktora tekrar telefon etmiş. Doktor homurdanarak: “Anüsten alınacak” demiş. Köylü yine anlamamış ve bir daha sormuş. Doktor öfkelenmiş: “Kıçına sok kıçına!” Köylü telefonu kaparken “Tüh! Sonunda doktoru kızdırdım. Cahillik zor şey” demiş. *** NASIL OLDU DA OLDU? Dünkü “Duygulandıran ödül töreni” yazısında Artvinlilerin en sevdiği sanatçılar arasında Selçuk Yöntem’in de olduğunu yazdım. Daha doğrusu yazdığımı sandım. En az üç kere okudum yine fark etmemişim. Sabahın ilk saatlerinde yazıma bakarken bir de ne göreyim; Selçuk Yöntem diye yazdığım isim Ertürk Yöntem değil mi? Ne diyeceğimi bilemiyorum, sevgili sanatçı arkadaşımdan ve sizlerden çok özür dilerim... *** Yıldırım Tuna’dan pazar fıkralarıİşte bu haftanın fıkralarından bir demet...Kilisedeki çocukKüçük oğlan çocuğu Pazar günleri kilisede verilen din dersine geç katılınca rahip “Neden geç kaldın?” diye sormuş kızarak. Çocuk balık avlamaya gitmek istediğini ama babasının onu kiliseye gitmesi için zorladığını söylemiş. Babasının böyle davranmasından çok mutlu olan rahip “Sana nedenini de izah etti mi?” diye saçlarını okşamaya başlamış oğlanın. “Evet” demiş çocuk, “Babam ‘Oğlum ikimiz için yeterli yemimiz vallahi yok, bu hafta idare et’ dedi!”Pokere dördüncüDoktorun ev telefonu çalmış, hattın ucunda hastaneden mesai arkadaşı “Pokere 4’üncü lazım gelir misin?” diye sormakta. “Hemen geliyorum” demiş doktur. Paltosunu giyerken “Ciddi bir şey mi?” diye sormuş karısı, “Mmmm..” diye cevap vermiş doktor “Sana gerçeği söylemem gerekirse halihazırda 3 doktor daha şu anda orada!” İlkokul erkek çocuklarda menfi etkiler yaratmakta.. Okul hayatınız boyunca orta yaşlı bir kadın tarafından sürekli azarlanmaya alışırsınız.. İleriki yaşlarda da bu alışkanlığınızı devam ettirebilmek için evlenirsiniz!..Eleman aranıyor mu? Kadının biri giyim mağazasının müdürüne gidip “Eleman arıyor musunuz?” diye sormuş. “Hayır” demiş müdür sertçe “Yeterli elemanımız var!” Kadın “Peki o zaman” demiş “Konfeksiyon bölümünde yarım saattir bekliyorum ilgilenen bir kişiyi bile yok.. Hemen bana yardımcı olacak bir eleman gönderirseniz sevinirim!..” Kız “Anne, hamileyim” demiş. “Nee?” diye çıldırmış annesi, “Babası kim?” Kız “Ne bileyim” demiş, “Babamın memuriyeti sebebiyle hiçbir yerde 4-5 aydan fazla kalamıyoruz ki isimlerini aklımda tutayım!” Mualla 6 yaşındaki oğlan süpermarketin koridorlarında “Mualla.. Muallaaa!..” diye annesinin adını bağırırken “Şşşştt!” diye yanında bitivermiş annesi, “Ayıp. İnsan annesini ismi ile çağırır mı? Anne desene..!” Oğlan “Tamam da” demiş, “Seni hayatta bulamazdım ki, etraf anneden geçilmiyor...” Kaç yıl?- Doktor ben kaç yaşına kadar yaşayacağım?- 80’ine kadar yaşarsın.- Fakat doktor ben 80 yaşındayım?- Eee, biz ne diyoruz ki? Üçüzİki kadın üçüz doğurmuş ortak arkadaşlarından bahsederken “Biliyor musun?” demiş biri, “Üçüz doğurmak 12 bin kerede bir oluyormuş.” Diğeri “Yuh!” demiş, “Kardeşim bunlar ne zaman yemek yediler, işe gittiler, uyudular da vakit buldular anlamak mümkün değil!..”

Devamını Oku

Üçlü zirve yeni bir Dolmabahçe miydi?

12 Mart 2010

Önce eski Genelkurmay Başkanı’nda gördük bu tavrı. Henüz Genelkurmay Bakanı bile olmamıştı ki yayılan söylenti şuydu: “Büyükanıt Paşa Atatürk ilkeleri ve laik Cumhuriyet konusunda çok hassastır. İktidar önünü kesmek için çok çaba harcıyor.” Sonra Paşa göreve geldi. Bir iki irtica çıkışı yaptı. Sonra ünlü 27 Nisan bildirisini yayınladı. Ardından Başbakan kendisini Dolmabahçe’de bir görüşmeye çağırdı. 2.5 saat süren görüşmeden sonra her ikisi de çok gizli görüştüklerini, konuşulanların ikisi arasında kalacağını tek tanığın ise Allah olduğunu açıkladılar.Bu görüşmeden sonra Paşa’nın süngüsü düştü, Ergenekon adı altında orduya yönelik eylemler hız kazandı.Ardından İlker Başbuğ göreve geldi. Başbuğ’un Büyükanıt’a benzemediği, sıkı bir asker olduğu ve laik Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerinden asla taviz vermeyeceği söylendi.Paşa da önce buna yönelik bir iki çıkış yaptı. Ama bunların hiçbirini ciddiye almayan iktidar, hemen her konuşmadan sonra orduya yönelik operasyonların dozunu artırdı.Paşa en son “Benim de bildiklerim var, açıklarım” dedi. Başbakan tıpkı eski paşaya yaptığı gibi Başbuğ’u görüşmeye çağırdı. Bu kez işe daha bir ciddiyet kattı ve toplantı Cumhurbaşkanı’nın huzurundaki bir zirveye dönüştü.Toplantıya Başbakan da Paşa da ellerinde içi dosya dolu çantalarla geldiler. Görüşmeler bitip yemek yendiği sırada gözaltında olan 30’un üzerinde üst rütbeli subay tutuklanıyordu.Şimdi merak ettiğim nokta şu: Başbuğ da tıpkı Büyükanıt gibi bir Dolmabahçe toplantısına mı zorlandı?Bu toplantıda neler konuşuldu, zabıt tutuldu mu? Bu görüşmede üçlü arasında sır olarak mı kalacak yoksa kısmen de olsa açıklanacak mı?Bu toplantıdan sonraki gelişmeler hayli kuşkulandırıcı. Çünkü, ordu birden tavır değiştirdi ve “içinde bir darbe hazırlığı yapılmış olabileceğini” açıkladı. Ama burada çok önemli bir ayrıntının üzerinde fazla durulmadı.Bir binbaşı Balyoz olayını inceledikten sonra “Bu bir darbe hazırlığıdır ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı’na bilgi verilmemiştir” sonucuna vardı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’dı. Onun kurmay başkanı ise İlker Başbuğ. Yanisi şu ki, bir darbe hazırlığı varsa bile bundan Başbuğ’un haberi yok.Kısacası, gizli zirveden sonra Başbuğ’un işin içinden sıyrılmasına, ama diğerlerinin yakılmasına mı karar verildi? İnsanın aklını kurcalamıyor mu bunlar?***Kamyon olayı trajikomik Muğla’dan Ankara’ya askeri mühimmat getiren kamyonun bir ihbar üzerine aranması, savcıların saatlerce inceleme yapması gerçekten çok komik bir olay. Ama olayın bir de öteki yüzü var. Bu olaydan anladık ki asker silah ve mühimmatını hiçbir bir güvenlik almadan sivil kamyonlarla taşıyormuş. Eğer bu kamyonlarla ilgili polise bu kadar ayrıntılı ihbar yazılabiliyorsa demek ki ciddi bir gizlilik ihlali var.O halde bu gizli bilgi polis yerine bir terör örgütüne de gidebilir ve teröristler kamyon kamyon patlayıcıyı rahatlıkla çalabilirler.İkincisi ise, çoluk çocuk içinde olduğunuz bir araç kırmızı ışıkta bu kamyonla yan yana durabilir. Düşünebiliyor musunuz, yanınızdaki kamyon her an patlalayabir, üstelik üzerinde hiçbir tehlike işareti de yok. Haberlere göre olay günü 10 sivil kamyon silah dolu olarak yollardaymış.Ya bir kaza olsa ve siz de tesadüfen orada olsanız. “Şehit” mi diyecekler size de.Ordunuz bu kadar mı çaresiz durumda?*** İddia haberciliği TRT silah yüklü kamyonla ilgili haberi yaparken “Bulunan el bombalarının seri numaraları silinmiş” dedi. Oysa o sırada kamyon henüz Emniyet’e çekiliyordu ve içindekilerin ne olduğu bile tam bilinmiyordu.TRT yetkilileri bu konudaki eleştirilere karşı kendilerini savunurken “Biz ısrarla iddia olduğunun altını çizdik” diyorlar.Yandaş medyanın ortak bir özelliği bu. İstediğini söyle sonra da “Ama iddia diyoruz” diye savun.Bu durumda, örneğin tanınmış biri için “Küçük çocukları şekerle kandırıp sonra tecavüz ettiği iddia ediliyor” diye bir haber yaparsak, aynı gerekçe ile kendimizi kurtarabilir miyiz?Gazeteciliğin canına okuyanlar, ne yazık ki bütünü de kirletiyorlar ve bu mesleği namuslarıyla yapanlar da her seferinde kendilerini aklamak zorunda kalıyorlar.Yazık ki ne yazık...***Duygulandıran ödül töreniÖnceki hafta gazeteye geldiğimde masamda “Artvinliler Hizmet Vakfı” antetli bir zarf buldum. Vakıf Başkanı Recai Delibaşıoğlu imzalı mektupta “İlimizde yapılan anket sonucu en çok okunan ve sevilen üç yazardan biri seçildiniz” yazıyordu.Delibaşıoğlu ile konuştum ve ödülü sordum. Dedi ki “Artvin ilinde çok ciddi bir anket yaptık. En sevdikleri yazarları ve gazetecileri sorduk, sizin adınız en çok oy alan üçüncü isim oldu. Bu nedenle düzenlediğimiz Artvin gecesine bekliyoruz.” İlk kez tamamen anket yoluyla yapılan bir değerlendirmede ilk üç isim arasına girmek elbette beni çok sevindirdi. Sonuçta şu gerçeği unutmamak gerek: Yazarların okunma oranı tirajlarla doğru orantılıdır. 500 bin satan gazetede yazmakla 200 bin satan gazetede yazmak arasında ciddi fark vardır.Diğer iki ismin (Cüneyt Ülsever ve Yalçın Bayer) Vatan’ın neredeyse iki kat fazla satışı olan Hürriyet’ten seçilmelerine de dikkatinizi çekerim.Demek tirajı daha az olsa da Artvinliler bir Vatan yazarını “en çok okudukları ve sevdikleri yazar” kategorisine sokmuşlar. Ne kadar teşekkür etsem azdır.Geçen hafta pazar gecesi Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen Artvinliler gecesine gittim. Koca salon tıklım tıklım. Müthiş bir coşku.Ben bilmiyordum meğer İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Artvinliymiş. Dikkatimden kaçmış demek. Tekfen’in ortaklarından, TEMA Başkanı Nihat Gökyiğit de Artvinli. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da öyleymiş.Sanatçılar Ertürk Yöntem ve Oktay Kaynarca, gazeteciler Cüneyt Ülsever ve Yalçın Bayer ile birlikte ödüllerimizi Artvin Valisi Mustafa Yemlihanoğlu’ndan aldık. Gösterilen yakınlık ve sevgi ise gözlerimizi yaşarttı.Gece boyunca Artvin’le ilgili pek çok bilmediğim konu öğrendim. Örneğin yapılmak istenen ve doğayı katledecek barajlarla su konusundaki iddialar çok ilgimi çekti. Onları da önümüzdeki günlerde yazarım. *** Başbakan her yere jammer denilen frekans karıştırıcıyla gidiyor. Vatandaşın kafa karışıklığı da bu cihazın marifeti olmasın sakın! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Paşalar da eşleri kadar cesur olabilirdi

10 Mart 2010

Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir grup kadın Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret etti. Kadınların başında Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un eşi Sevil Başbuğ ve çok sayıda subay eşi vardı.Sevil Başbuğ ziyaretten sonra Atatürk özel defterini gözyaşlarını tutamayarak imzalarken “Bizi bu günlere sen getirdin” diyordu. Haberi izlerken düşündüm ve “Acaba başta Başbuğ’un eşi olmak üzere subay eşleri, kocalarının cesaret edemediği bir eylemi mi gerçekleştiriyor” dedim kendi kendime.Sonra bir şey daha geldi aklıma. Yine “Acaba” dedim kendi kendime “Kocalarının yüzü olmadığı için, eşler mi bir anlamda günah çıkartıyorlar?” Çünkü, o generaller arkadaşlarının birer birer evlerinden alınmalarına, aranmalarına, poliste hiç gereği olmadığı halde günlerce küçük bir odada tutulmalarına, savcının karşısında ifade vermek için saatlerce beklemesine ve sonunda tutuklanmalarına karşı hiç sesini çıkaramadı. Şimdi, sanıyorum bazılarınız hemen “Ama hukuk var, herkes eşit, yargıya güvenelim” gibi sözler söylüyordur bu satırları okurken. Kesinlikle katılıyorum ama ben Türkiye’nin en önemli kurumunun bu kadar hassas bir konudaki tavrından söz ediyorum. Elbette hukuk önünde herkes eşit ve konuyu yargının hassas kollarına bırakmak gerek. Ancak bütün bunların imzasız ihbar mektuplarıyla, ne oldukları bilinmeyen gizli tanıklarla, telefon ve ortam dinlenmeleriyle başlamış olması, askerin neredeyse bütün sırlarının işportaya düşmesi, aklına esen herkesin askere hakareti adeta adet haline getirmesi askerleri hiç mi rahatsız etmiyor?Bir genelkurmay başkanının, eğer gerçekten bir darbe teşebbüsü varsa, bunu çok üst düzeyde konuşup bir kerede halledebilecek ve en ağır cezaların verilmesini sağlayacak kadar gücü ve itibarı yok mu?Anladığım kadarıyla eşler generallerimizden daha erkek çıktı. Dünya Kadınlar Günü’ne damgalarını vurdular. *** DSP de çok iddialıDSP Genel Başkanı Masum Türker’le konuştum. Her ne kadar erken seçim olmayacağı yolunda beyanlar varsa da Türkiye’nin artık bir seçim ortamına girdiğini belirterek “DSP bu seçimde ne yapmayı düşünüyor?” diye sordum.Türker sorumdan “bir ittifak arayıp aramadıklarını merak ettiğimi” anlayarak “Hemen söyleyeyim, belki sessiz ama çok hızlı gidiyoruz, kimseyle birlikte olmaya niyetimiz yok, çünkü DSP’nin yüzde 14’lere çıkabileceğini görüyoruz” dedi.Türker “yüzde 14” deyince “Bu hiçbir araştırmada çıkmadığı gibi yakınlarına bile gelmiyor, siz nasıl buluyorsunuz bu oranı” dedim. Masum Türker “bir kere” dedi ve “Türkiye’nin her il ve ilçesinde varız. Pek çok saygın isim partiye geri döndü, sokak sokak çalışıyoruz ve halkın ilgisini görüyoruz” diye ekledi.Ben de “Bunları her parti söylüyor, sizin bu iddianız nasıl gerçekleşecek?” diye üsteleyince Türker cevapladı:“1999’da yüzde 22 oy aldık. Ama bir seçim sonrası yüzde 2’ye indik. Oyların büyük bölümü AKP’ye gitti. Şimdi AKP’ye giden oylar pişmanlık duyuyor, bunların çoğunun bize döneceğini görüyoruz. Çünkü kimsenin haberi yok belki ama gençlik kollarımız, kadın kollarımız faaliyete geçti ve çok çalışıyorlar, tabandan aldığımız bilgi de bu yönde.” *** Kızsam ırkçı diyeceklerSevan Nişanyan, Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı. Tabii Türk vatandaşı tanımından çok rahatsız olduğunu tahmin ediyorum, tercihi Türkiye vatandaşı tanımının kullanılmasından yanadır. Olabilir, kendi düşüncesi böyledir. Şimdi bu kişi Zülfü Livaneli’nin Veda filmi üzerine görüşlerinin sorulması üzerine aynen şu cevabı veriyor: “Zülfü Bey’in yaptığı çağını kapatmış, yalan ve efsaneyle örülmüş bir hikâyeyi canlandırma çabasından ibarettir. Elbette yönetmen bir hikâyeyi istediği gibi yorumlayabilir ama Livaneli’nin yaptığı akıntıya kürek çekmekten ibarettir, haybeye bir uğraştır.” (Star Gazetesi, 9 Mart 2010.)Bu kişinin “yalan ve efsaneyle örülmüş hikâye” dediği Atatürk’ün yaşam öyküsü. Şu işe bakın ki bir Ermeni vatandaş Atatürk’e, Cumhuriyet’e, kuruluş ilkelerine her fırsatta saldıracak ama örneğin ben çıkıp da “Git işine be” dersem “Vay ırkçı” diye üzerime saldıracaklar. Hiçbir şeye yanmıyorum ama hain eller tarafından katledilen Hrant Dink için neredeyse tüm ülke tek vücut olmuşken, bu adamın çıkıp da Atatürk’e, kurduğu Cumhuriyet’e, bu ülkenin temiz kalpli insanına bu kadar aşağılayıcı biçimde saldırmasına, üstelik buna da demokrasi, fikir özgürlüğü denmesine çok yanıyorum. ***İslamiyet’e hizmet Başbakan Erdoğan’a, Suudi Arabistan’ın Nobel’i denilen “Kral Faysal ödülü” verildi. Ödül el yazması sertifika, 24 ayar değerinde hatıra madalyası, 200 gram altın madalyon ve 200 bin dolar paradan oluşuyor. Yanılmıyorsam Erdoğan 200 bin doları hayır işleri için harcayacak, diğerlerini ise hatıra olarak saklayacak. Ödülün verilme gerekçesi ise “Erdoğan’ın İslamiyet’e yaptığı hizmet” olarak açıklandı.Merakım şu: Erdoğan bu kadar önemli bir ödülü alacak kadar İslamiyet’e ne hizmet yaptı? Gerçi ödül töreni konuşmalarında Orta Doğu barışı için sürdürülen çabalar vurgulandı ama bunların direkt İslamiyet’e hizmet ile ilgisi pek yok. Biz Erdoğan’ı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak biliyoruz, demek ki Suudi Arabistan’dan bakınca aynı Erdoğan “İslam’a hizmet eden bir lider” olarak görünüyormuş. Ya da Türkiye’nin hızla dönüştürüldüğünün Suudi Arabistan’dan gelen mesajıdır bu belki de. *** Turizm Bakanı’na göre ideolojik dönemler bitmiş ve yaşayan tek “izm” turizm olacakmış. Haklı, zira artık Kemalizm’e turist gibi bakıyoruz! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İşte anlatmak istediğim buydu, şimdi gördünüz mü?

9 Mart 2010

İktidar “Kürt açılımı” diye bir kavramı ortaya attığında doğal olarak “Bunun içine ne koydunuz?” diye sormuştum. Tabii ki sadece ben değil, pek çok kişi aynı soruyu yöneltmişti.Ancak iktidar ve yandaşları bu soruları soranları “ırkçı, faşist, darbeci” ilan ederek “Savaştan yana mısınız, anaların ağlamasını mı istiyorsunuz?” gibi abuk sorularla yargılamaya kalkıyordu.Oysa, kendi hesabıma Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğunu, ancak bunun çözümünün popülist tutumlarla olmayacağını, iktidarın yapmak istediklerini maddeler halinde ortaya koyması gerektiğini söylüyordum.Ama beni asıl korkutan şey şuydu: “Elbette kimse Kürt realitesini inkâr edemez. Buna karşın Türk-Kürt sorunu olarak PKK’nın terör eylemleri görülüyor. Kimsenin Kürt kökenli kardeşleriyle bir alıp veremediği yok. Arada bir düşmanlık, husumet yok ama böyle içi boş Kürt açılımı ülkede bir düşmanlık ve husumet yaratabilir. Kimsenin bu barışı bozmaya hakkı yok.” Bu görüşümü pek çok yazımda olduğu gibi televizyonlarda katıldığım programlarda da dile getirdim, örnekler verdim. AKP ve payandası liberal maskeli faşistlerin buna tek cevabı hakaret oldu.Cumartesi gününden beri Türkiye Diyarbakır’da oynanan bir futbol maçında yaşananları konuşuyor. Ligin ilk yarısında Bursa’da Diyarbakır seyincisine yönelik “PKK dışarı” sloganlarının atılmasına karşılık Diyarbakır’daki maçta ise sahaya taşlar yağdı. Bursalılar canlarını zor kurtardı.Nedeni ne olursa olsun hiç önemli değil. Türkiye ilk kez böyle bir olayı yaşadı. Güvenlik kuvvetlerinin aldığı önlemler ve fedakârca çalışması sonucu kimseye bir şey olmaması olayın ciddiyetini hafifletmiyor. Kürt açılımı başladığı günden beri uyarmaya çalıştığım tehlike buydu, sonunda patlak verdi. Konu Türk halkının Kürt konusuna “terör” açısından bakmasından çıkıp, halklar arası şiddete dönüştü. İktidar 30 yıldır süren terör olaylarına rağmen iki halk arasında tek bir çatışmanın bile yaşanmadığı gerçeğini görmezden gelip, sırf bölgedeki Kürt kökenli vatandaşların oylarını AKP’ye kaydırmak için düşmanlık tohumlarının atılmasına seyirci kaldı. Bunun vebalinin altından kalkabilmek için çok meşakkatli bir çaba gerekiyor artık.Tabii bu olaylarda belki teselli ve çıkış bulacağımız bir nokta da var: Olaya “Diyarbakırlıların bölgede yaşayan herkes teröristtir, PKK’nın emrindedir” gibi bir görüşe isyan ettiğini düşünebiliriz. Bu belki benim gibi iyi niyetlileri biraz teselli edebilir.*** Depremde, Batı’daki vatandaş betonun, Doğu’daki kerpicin altında ölüyor. Galiba malzemede olduğu kadar bizi yönetenlerin seçiminde de hata yapıyoruz! (Gani Yıldız) *** Veda görülmesi gereken bir filmHemen söyleyeyim: Veda bir film. Belgesel gibi algılanabilir, çünkü Atatürk’ün hayatını çocukluktan itibaren anlatıyor ama bir film. Bu nedenle Veda’yı sırf çatışma çıksın diye Can Dündar’ın Mustafa belgeseli ile tokuşturmaya çalışanları ciddiye bile almayın. İkisi çok farklı.Tabii bir de film üzerinden Atatürk’e dil uzatmayı marifet sayanların gayretlerine ise hiç aldırmayın.1- Veda, uğruna kendisini öldürecek kadar dostluk duyguları güçlü arkadaş gözüyle anlatıyor Atatürk’ü. Bu nedenle tarihi hata aramaya kalkışmak en azından sinema sanatına saygısızlık.2- Veda, Atatürk’ün hayatını çok güzel aktarıyor. Tabii Atatürk’ü hiç tanımayanlar biraz sıkıntı çekebilirler. Yani filmi izlerken Atatürk’le ilgili asgari bilgi de gerekli.3- Veda’da sahneler tablo gibi. Renkler, açılar, kurgu, (uzman olmasam da) büyük bir seyir keyfi veriyor.4- Müzik olağanüstü. Zülfü Livaneli tabii.5- Giysiler belki hiçbir Türk filminde görmediğim kadar özenli. Özellikle Atatürk’ün şıklığı, kitaplarda anlatılanın da ötesinde.6- Aksiyon sahneleri sanki Hollywood’dan fırlamış gibi. Savaş sahnelerinde sanki cephede hissediyorsunuz kendinizi.Özetle Veda filmini herkes görmeli diyorum. Özellikle, artık milli değerlerimiz konusunda neredeyse hiçbir duyarlılıkları kalmayan, adeta beyinleri yıkanarak sözde değişime ayak uydurtulan çocukların bu filmi görmeleri ve şimdi yaşadıkları güzellikleri hangi fedakârlıklara borçlu olduklarını öğrenmeleri gerek.Filmle ilgili eleştirilerim yok mu? Var tabii. Ama bunlar, sadece bir sinemasever olarak hissettiklerimden öte değil ki bunlar gerçekten çok subjektif kaçabilir. *** Atatürk’ün nasıl anlatılmasını istersiniz?Veda filminin eleştirilerini gazetelerden okuyor ve televizyonlardan izliyorum. Genellikle olumlu bulunan Veda’yı bahane eden sözde dincilerle onlara payandalık yapan liberal maskeli faşistler Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine olan kinlerini kusuyorlar.Neymiş, bu film resmi tarihin bir tekrarından başka bir şey değilmiş. Adam yazıyor köşesinde ya da çıkmış televizyonda gevrek gevrek sırıtarak “Okullardaki ders kitaplarında okutulandan farkı ne bu filmin?” diye soruyor.Peki ne var okullarda okutulan Atatürk’te? Nesi rahatsız ediyor sizi?“Efendim bu resmi tarihtir, Atatürk’ü her yönüyle anlatalım artık...” Anlat o zaman kardeşim Atatürk’ü. Yaz senaryonu, kur bir film ekibi ve çek. Ama maksat o değil ki. Ne söylemek istiyorsun Atatürk hakkında? Atatürk ne yapmış da “resmi tarih” bunu farklı yorumlamış.Atatürk ulusal kurtuluş savaşını verdikten sonra Cumhuriyet’i ilan etmiş, yaptığı devrimlerle çağdaş Türkiye’nin temelini atmıştır. 1000 yıl kul olarak yaşamaya alışmış bir milleti vatandaş yapmış, özgürlüğünü, kimliğini ve karakterini vermiştir.Bunların anlatılması mı rahatsız ediyor bu gerici ve faşist çevreleri?Tamamen öyle. Çünkü bu zihniyet Türkiye’yi götürmek istediği karanlık dünyanın yolunda Atatürk’ü, devrimlerini, demokrasi ve özgürlük anlayışını en büyük engel olarak görüyor.Atatürk’ün kurduğu çağdaş dünyanın özgürlük anlayışı ile kitleleri koyun gibi gütmenin zorluğunu görenler Atatürk’e saldırmaktan başka bir çare göremiyorlar.Atatürk okullarda yanlış mı anlatılıyor? Türk halkı Atatürk hakkında neyi hiç bilmiyor?Atatürk’ün Cumhuriyet’i halka sormadan ilan ettiğini, sorsaydı durumun çok farklı olacağını bile söyleyecek kadar kendinden geçenleri bu halk bir gün tükürüğü ile boğacaktır. Bunu da böyle bilin.

Devamını Oku

Sayın Başbakan’a demokrasiyi nasıl anlatacağız?

8 Mart 2010

Her zaman söylüyorum: “Ben demokratım, hukukun üstünlüğüne inanıyorum” demekle ne demokrat olunur ne de hukuka saygı duyduğunuz kesinleşir. Bu kavramlar “beyanla” savunulmaz, tutum ve davranışlarla gösterilir.Başbakan neredeyse günün 24 saati sadece demokrasi ve hukuktan söz ediyor ama iş uygulamaya gelince demokrasi ve hukuku ara ki bulasın.Erdoğan cumartesi günü öyle bir konuşma yaptı ki, bundan sonra ağzıyla kuş tutsa gerçekten demokrasi ve hukukun üstünlüğüne inanan hiç kimseyi kendisine inandıramaz.Gerçi bu tür ilk konuşması değil ama, bu seferki çok net ve çok anlaşılırdı. Çünkü Başbakan yürütmenin çıkardığı bazı kanun ve uygulamaların yargı tarafından durdurulmasını “yargının yürütmeyi kuşatması” olarak niteledi.Bu yargıyı “kendine bağlı devlet memurları” statüsünde görmektir ve Başbakan’ın “tek parti-tek lider” anlayışının kaba bir yansımasıdır.Böyle bir yansıma varken, Başbakan ve yandaşlarına demokrasi ve hukuku anlatmak çok zorlaşır. Zorlaştığı gibi bu tür çıkışlar, kavramlar konusunda çok cahil olan geniş kitlelerin düz mantığına hitap ettiğinden hayli kalabalık bir taraftar kitlesi de bulur etrafında.Demokrasinin temelini oluşturan “kuvvetler ayrılığı” ilkesini yok sayıp aklı ve zekâsı en düşük kesime düz mantıkla durumu “411 oyla kabul edilen bir yasanın yok sayılması yürütmenin kuşatılmasıdır” olarak anlatmak gerçekten seçim bile kazandırabilir. Ama demokrasi de katledilir.Başbakan demokrasiyi sayısal çoğunluğa güvenerek ülkeyi canının istediği gibi yönetmek olarak varsayıyor göründüğü kadarıyla. Hiç yoktan darbe söylentileri çıkarıp aydınları, gazetecileri, bilim adamlarını, askerleri hapse atmayı ise demokrasinin yerine oturtulması ve özgürlüklerin sağlanması olarak kabul ediyor.Devlet yönetiminin ciddiyetini bir kenara bırakıp, demokrasinin kurum ve kurallarını sadece işine geldiği gibi kullanan ve bu kavramları, bunları hiç anlamayan kitlelerin duygularını okşayarak çarpıtan bir zihniyetle başa çıkmak, doğruyu göstermek çok zordur. *** Bankalardan şikâyet Geçenlerde bir okurdan gelen mesajı paylaşmıştım sizlerle. Yılbaşında bazı bankaların “Kredi yazın, şu numaraya gönderin, 5 bin liranız hazır” türünden reklamlarından etkilenerek başvuru yapan okurum, “Kredi almanız uygun görülmedi” mesajı gelmesi üzerine çok rencide olduğunu anlatıyordu.Haklıydı. Şimdi benzer bir durum benim başıma geldi. O halde onları da yazmalıyım.Kullandığım Wings kartının borcunu öğrenmek için aradığım çağrı merkezindeki nazik görevli, istersem ailemden birine ek kart çıkartabileceğimi söyledi. Ben de olur verdim, ancak çok küçük tuttuğum limitin ana kartın limitine eklenmesini istedim.Bir gün sonra bankadan “Limit artırma talebiniz uygun bulunmamıştır” mesajı geldi. Limit artırım talebini ben istemedim, sadece ek kart vermek isteyen bir görevliyi kırmamak adına “peki” dedim. Bu bir. “Olur” dediğim limit artırımı toplam limitimin sadece yüzde 6’sı. Bu iki. Ama banka kendi talebini benim üzerimden ve beni kırarak reddetti.Lafı gelmişken bir şikâyetimi daha aktarayım: Wings kartı ile uçak bileti alabiliyorsunuz. Ama garip olan şu ki uçak biletini ancak kendinize veya aynı soyadı taşıyan kişi için kullanabiliyorsunuz.“Neden?” diye soruyorum, usul böyleymiş.Düşünebiliyor musunuz, harcamayı yapan benim, mil’leri toplayan da benim, yani bu mil’ler bir anlamda benim kendi param, ama banka nasıl isterse öyle kullanabiliyorum. İşin garibi bu yöndeki soru ve taleplerinizi dinlemiyorlar bile. *** Semahat Hemşire’ye onur ödülüSemahat Hemşire, Koç ailesinin en büyük üyesi Semahat Arsel. Peki nereden çıktı Semahat Hemşire? Anlatayım.Geçenlerde sevgili arkadaşım Fatıman Yücel “Semahat Arsel’e Meslek Onur Ödülü verdik, hem geceye gelmedin hem de hiçbir şey söylemedin” deyiverdi.Hatırladım ki, beni de Rotary International’in 105’inci kuruluş gecesini haber vermişti. İşte o gece, her yıl verilen Meslek Onur Ödülü için Semahat Arsel seçilmiş. İşin hoş yanı ödül Fatima’nın elini simgeleyen bir telkâriymiş ve bunu da Fatıman Yücel vermiş.Aslında Meslek Onur Ödülü, her yıl bir mesleği başarıyla yapan kişilere veriliyormuş. Semahat Arsel ise hemşire olmadığı halde hemşire olarak ödül almış.Çünkü Semahat Arsel, lise yıllarında geçirdiği hastalıktan sonra yüksek öğrenimini sürdürememiş ve hastalığı sürekli bakım gerektirdiği için için hemşirelerle çok yakın olmuş.Semahat Arsel yüksek öğrenim göremeyince, çok kutsal olan hemşirelik eğitiminin gerektiği gibi yapılması ve hakettiği biçimde bir yüksek eğitim hakkı alması için yoğun çaba harcamış.Kısacası bugün yüksek hemşirelik eğitimi görenler bunu Semahat Arsel’in ısrarlı çabalarına borçlu. ***Korkmak gerek Elazığ’da can alan depremden sonra herkesin aklına yine “İstanbul’da bir deprem olup olmayacağı” takıldı. Son günlerde, herhalde herkes fark ediyor ama bütün deprem uzmanları, Şili kadar olmasa bile İstanbul ve çevresini büyük bir depremin beklediği alarmını veriyor.Kentin büyük bölümünde hasara yol açacak depremde birkaç on bini bulacak insan kaybından da söz ediliyor. Peki İstanbul böyle bir depreme hazır mı? Viyadüklerde, köprülerde çalışmalar olduğunu görüyoruz, bazı binalar da takviye edildi. Bunlar yeterli mi? Belediye geniş bir brifingle en kısa zamanda halkı bilgilendirmeli ve deprem duyarlılığı sürekli canlı tutulmalı.Bu arada Elazığ depreminde halkın yardımına ilk koşanlar jandarma askerleriydi. Hani şu kendi halkını kurşunlayan, yakan, sonra kuyulara atıp üzerine asit döken jandarma askerleri.Her nasılsa, bunları iddia edenlerden önce gitmişlerdi enkaz altındaki vatandaşları kurtarmaya.***Başbakan, Meclis’in Anayasa değişikliği yapabileceğini, “Olur olur, bal gibi olur” şarkısıyla açıkladı. Muhalefetin istek parçası, “Olmaz olmaz, bu iş olamaz” olsa gerek! (Gani Yıldız)

Devamını Oku