Paşa’ya eteklik giydirenler şimdi demokrasi kahramanı

26 Şubat 2010

Silahlı Kuvvetler ağır bir saldırı altında. Belli ki bugüne kadar ülkeyi gerçekten kendilerinin yönettiğine o kadar inanmışlar ki, bu saldırılar karşısında ne yapacaklarını bilemez haldeler.Bu nedenle emekli komutanlar itilip kakılıyor, polis merkezlerinde çekyatlarda sabahlatılıyor, saatlerce sorgulanıp tutuklanıyor.Bunları büyük bir sevinçle karşılayan, “Artık Türkiye eski Türkiye değil, diktatörlük bitti” naraları atanlar yapılanların “demokrasi ve hukukun nihayet Türkiye’ye gelmesinin müjdesi” olduğunu söylüyorlar.Oysa demokrasi ve hukuk askerin aşağılanması değildir. Tam tersine askerin de demokrasi ve hukuk düzenine tamamıyla sadık kalması ve yüceltilmesi demokrasi ve hukukun olduğunun müjdesidir.AKP ile birlikte içlerindeki Türkiye sevgisizliğini ortaya çıkaran maskeli kesime hatırlatmak istediğim bir nokta var. Şimdi “asla darbe olmayacağını” bildikleri için kahramanlığa soyunanlar 1990’lı yıllarda yakalanan fırsatı acaba neden ellerinin tersiyle ittiler?1994 yılında Başbakan Tansu Çiller’di. Beğenelim beğenmeyelim, onun döneminde iktidar-asker ilişkileri hiç de kötü değildi. Gerçi Başbakan Tansu Çiller askerle iyi ilişkilerini, onlarla kötü olmama ilkesi üzerinden yürütüyordu ama sonuçta asker “sivil otoriteye itaat” konusunda hayli önemli mesafe almıştı.Tabii Turgut Özal’ın yarattığı iklimi de unutmamak gerek burada.Çiller döneminin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş bir sohbet sırasında ordunun sivil otoriteye olan bağlılığını ve saygısını dile getirmek için “Sayın Bayan Başbakan tak diye emir veriyor biz de şak diye yerine getiriyoruz” demişti.Güreş, belki amacı aşan ve espri dozu yüksek bir söz söylemişti ama asker-siyaset ilişkileri göz önüne alındığında bu çok önemli bir gelişmeydi.Peki Paşa’nın bu sözlerine karşı, şimdi demokrasi kahramanı kesilen, kendilerine liberal maskesi takan faşistler ne yaptı?Önce “Tak-şak Paşa” lakabı taktılar Doğan Güreş’e. Türkçe’nin “elastikiyetinden” yararlanarak Güreş’e “ağır hakaret” ettiklerini düşündüler bu lakapla.Ama şimdinin demokrasi kahramanları, o tarihlerde bununla da yetinmediler Doğan Güreş’e “etek” giydirdiler. Bir tür “travesti” yaptılar Genelkurmay Başkanı’nı.Ama o Genelkurmay Başkanı büyük olgunlukla karşıladı, aslında son derece “aşağılık” olan bu tahrikleri. Emekli olunca da “Madem öyle, siyasete gireyim” dedi. DYP’den milletvekili oldu. Kendi görüşüyle partisinin görüşü ters düşünce de, ne askerliğine, ne de siyasete hiç zarar vermeden sessizce çekilmesini bildi.Şimdi “normalleşme” çığlıkları atan sözde liberal faşistler, eğer bundan neredeyse 20 yıl önce, beğenmedikleri Başbakan’la demokratik uyum içinde olan Genelkurmay Başkanı’na saldırmasalardı, muhtemelen 28 Şubat bile olmazdı. *** Polis yakalarsa terör yakalamazsa adi olayAntalya’dan bir okurum aradı, başından geçeni anlattı. PKK’nın bir ara çok moda haline getirdiği “molotoflu saldırılar” sırasında arabası ağır hasar görmüş okurumun. Diyor ki “3 Ocak’ta Yeşilyurt 4374 no’lu sokakta 6 araç molotof kokteylleri ile yakıldı. Benim arabamın sol ön göğüslüğünde Türk Bayrağı var. Burası tuğla ile kırılmış ve içine benzin akıtıldıktan sonra ateşe verilmiş.” Okurum, doğal olarak, hasar gören aracının zararını nasıl tazmin edebileceğini düşünmeye başlamış. Terörden oluşan zararların devlet tarafından karşılandığını öğrenince valiliğe başvurmuş.Komisyon durumu emniyete sormuş. Buradan gelen yazıda olayın bir terör eylemi olup olmadığının anlaşılamadığı belirtilmiş.Kısacası aracı ağır hasar gören vatandaş tazminat hakkından yararlanamıyor. Tabii aynı sokaktaki diğer 6 aracın sahipleri de bu durumda.Sordum, bu olaydan sonra eylemi yapan PKK’lılar kaçmışlar. Yani yakalanan yok. Bu durumda emniyet kimseyi yakalayamadığı için, olay raporlara “terör” değil “adi olay” olarak geçiyor.O zaman aklıma şu geliyor: Çocukların ve gençlerin katıldığı bu tür eylemlerde genellikle yakalanan pek olmuyor. Belki de polis bunları yakalayıp terör derdiyle uğraşacağına dosyaları “çözülmemiş adi şiddet olayları” klasörüne koyup bundan kurtuluyor.*** Fenerbahçe Stadı her yağmurda neden oynanamayacak hale geliyor? Fenerbahçe Stadı için kulüp milyonlarca dolar harcadı. Her şey mükemmel, bu stat sayesinde futbol seyircisi de nihayet adam yerine konmuş oldu, saygı gösterildi. Nitekim Fenerbahçe Stadı’ndan sonra yapılan statlarda bu ilke korundu.Ama ya Fenerbahçe Stadı’nın zemini... Kuru havada müthiş bir görünüşü var. Yağmur yağınca ise bir felaket oluyor. O güzel çim zemin gidiyor 40 yıl önceki Dolmabahçe haline geliyor.Stat zeminlerinin çimlenmesinde uzman bir dostum aradı geçen hafta. “Biliyor musun” dedi, “Çim sahalarda en önemli faktör drenajdır. Eğer yağan yağmurun suyu anında tahliye edilemezse ortam futbol oynanamaz hale gelir. Drenaj da kullanılan çimle ve altındaki toprakla ilgilidir. Bilmem kaç milyonluk Fenerbahçe Stadı’ndaki çimler buna elverişsiz, onun için yağmurda mahvoluyor.” Uzmanın söylediği şu: “Spor yapılacak çim kalıplarının altında en az 3 santim yüksekliğinde kumlu toprak olması gerek. Oysa bizimkiler çimin altına killi toprak ya da az kumlu toprak koyuyor. Birkaç yağmurdan sonra killi toprak çimin altında kalın bir muşamba etkisi yapıyor ve sahalar bu hale geliyor.” Peki bunun çaresi ne? Uzmana göre çaresi çok basit. Çimlerin altındaki toprağın yüzde 80’inin kumlu olması gerek. Ancak başta Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü bunu bilmediği için saha çimleme yönetmeliklerinde belirtmiyor. Denetimler de bu yönetmeliğe göre yapılınca teknik olarak sorun çıkmıyor.Bu işin maliyeti de yaklaşık 50-60 bin lira arasında değişiyor. Yani Fenerbahçe, büyük ihtimalle bilgi eksikliği yüzünden, 50 bin liralık yatırımdan sanki kaçmış gibi görünüyor ve yağmurda kulübe asla yakışmayacak bir saha sunuyor. Kulüp yetkililerinin bu noktayı dikkate almasında yarar görüyorum.***AKP’li bir milletvekili, “40 yıl bizi onlar fişledi, şimdi de biz onları fişliyoruz” demiş. Fişlemeyi anladık, bari Cumhuriyet’in fişini çekmeseler! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Türkiye bölündü de taraflar kimler peki?

24 Şubat 2010

Son zamanlarda canımı en çok sıkan söylemlerden biri; “Türkiye iyice bölündü. Herkes takım tutar gibi bir tarafı tutuyor, ortasının bulunması lazım.” Bu söylemi öncelikle AKP ve yandaşları yayıyor.Bu tuzağa düşen pek çok kişi Türkiye’nin ikiye bölündüğüne inanıyor.Suya sabuna dokunmayan ve kim gelirse gelsin avantasına bakan bir kesim ise kendisini bunun dışında tutarak güya akıl vermeye çalışıyor.Çok açık ve kesin biçimde görüşümü söyleyeyim: Türkiye’nin ikiye bölündüğü koca bir yalandır.Evet, Türkiye’de bir ayrım vardır. Bir tür bölünmeden söz edebiliriz.Ama bu bölünme iktidarın yarattığı “benden olan ve olmayan” ayrımından başka bir şey değildir.İktidar ve payandası sözde liberal özde faşistler kendi emellerini gizlemek adına Türkiye’yi bölünmüş gibi göstermektedir.Oysa güya bölünmüş Türkiye’de taraflardan biri iktidar ve yandaşlarıdır ve amaçları Türkiye’de rejimi dönüştürmektir.Güya bölünmüş Türkiye’nin öte tarafı ise, bu dönüşüme karşı çıkanların tamamıdır. Bu kesim kendi içinde bir birlik sağlayamadığı gibi pek çok konuda da görüş ayrılığı içindedir. Ki demokrasinin de gereği budur.Ancak iktidar için mevcut tehlike, herkesin ortak değeri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, Atatürk devrim ve ilkelerinin tamamen değiştirilmesi olunca, buna karşı çıkan tüm kesimlerde ortak bir refleks oluşmakta.İşte bu ortak refleksten korkan iktidar ve yandaşları, kendileri dışında kalan herkesi aynı kefeye koymakta ve sanal olarak böldükleri Türkiye’de asıl güç sahibinin kendileri olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Burada bana göre çok tehlikeli bir kesim daha var. O da, kendilerini toplumdan soyutlayan ve bölünmeden şiddetle rahatsız olduğunu beyan eden ve hemen her gelişmeyi “Onlar böyle yapıyor, bunlar da böyle” diyerek sulandıranlardır.Bu kesimin tehlikesi şudur: Medyada da sesleri çok çıkabilen bu kesim Türkiye’nin içine düşmek üzere olduğu derin uçurumu yok saymakta, bu iktidarın rejimi değiştirme operasyonunu ciddiye almamakta ve güya aklı selimin sesi gibi davranmakta.Oysa bu belkemiksiz tutum nedeniyle Türkiye’nin dönüştürülmesi hızlanacaktır. Artık herkesin düne göre daha da uyanık olması gerekir. *** Hal komisyoncuları güvence istiyorlarÖnceki hafta gazetede üç ziyaretçim vardı. Biri Türkiye Meyve Sebze Komisyoncuları Federasyonu Başkanı Yüksel Tavşan, diğerleri de İstanbul Yaş Sebze Meyve ve Bostan Komisyoncuları Derneği yöneticileri Sedat Toktürk ile Muhittin Baran.Aslında sorunlarını anlatmak ve Meclis’te görüşülecek olan Haller Yasası hakkında bilgi vermek istiyorlardı.Önce hal ve komisyoncuların konumunu konuştuk. Halin bir borsa gibi olduğunu, fiyat istikrarının sağlandığını ve üreticinin hakkının da burada korunduğunu anlattılar.Ama asıl sıkıntıları Haller Yasası’na konan bir madde ile ilgili. Bu maddeye göre haller tahsisten çıkarılıp kira usulüne dönüştürülüyor. Halciler buna karşı değil. Ama yasanın bu maddesinde kiralamanın en fazla 12 yıl olabileceği, bu süreden sonra yeniden ihaleye çıkarılacağı ve bu işi yapan esnafın kazanılmış bir hakkı olmayacağı hükme bağlanıyor.Halciler diyor ki “Eğer bu böyle olursa kimse bu mesleği sürdüremez. 12 yıl göz açıp kapayana kadar geçip gider. Bu mesleği çok uzun yıllardır yapanlar, bir anda işsiz ve sermayesiz kalır. Ayrıca bu meslek aklına her gelenin yapabileceği bir meslek değil. Parası olan herkes ‘Biraz da komisyonculuk yapalım’ diyerek buraya girerse bundan en büyük zararı önce üretici sonra da son tüketici görür.” İşin özeti, halciler bu mesleğin zamanla sınırlanmasına şiddetle karşı. Yasanın diğer pek çok maddesine, kendi aleyhlerine de olsa karşı çıkmıyorlar, ama güvencelerini de yitirmek istemiyorlar.Anladığım kadarıyla başta iktidar partisi olmak üzere siyasilerle görüşmeler sürüyormuş. Bu da benden bir uyarı olsun. Hal üzerine sohbet koyulaşınca “Bu konuşma burada olmaz, asıl ben sizi ziyaret edeyim, bana her şeyi yerinde anlatın” dedim.İki gün sonrası için sözleştik ve sabahın erken saatlerinde İstanbul Sebze Meyve Hali’ne gittim. Onu da diğer yazıda anlatayım.*** ‘Hal’in hâli çok ilginçmişSedat Toktürk’e “Ben oraya geleyim” deyince “Perşembe günü kahvaltıya bekliyoruz o zaman” dedi. “Saat kaçta?” diye sorunca “Kaçta isterseniz, 08.00, 09.00?” karşılığını verdi. Gecenin üçünden önce yatmadığım için 08.00 pek cazip gelmedi, 09.00’da karar kıldık.09.00’a beş kala halden içeri girdim. İnanılmaz bir manzara. Her taraf sebze meyve dolu. Kamyonlar sıra sıra bekliyor, bir hareket bir hareket...Dernek binasında bir kahvaltı hazırlamışlar sormayın, kuş sütü eksik. En güzeli de taze meyve ve sebzelerin bolluğu. Tam cennetinde olunca farklı oluyor tabii.Derneğin yöneticileri beni beklemişler. Beklemişler diyorum, çünkü benim gittiğim saatlerde meğer halde işler de bitiyormuş. Yani ben “erken” bile geldim diye düşünürken, meğer orası için çok geç bir saatmiş.Halde işler gece yarısına doğru başlıyormuş. Alıcılar o saatlerde hali dolduruyor ve mal seçiyormuş. Sabaha karşı ise alınan mallar kamyon ve kamyonetlere yüklenip gidiyormuş. Benim orada olduğum saatlerde ise herkes işini bitirip gidiyormuş.“Peki beni niye bu saatte çağırdınız, keşke daha erken gelseydim” dedim. Kıyamamışlar güneş bile doğmadan çağırmaya.Şimdi bana bir ziyaret olanağı daha çıktı. Bu kez halin en kalabalık ve hareketli olduğu saatte gideceğim. Bana her şeyi anlattılar ve gezdirdiler ama asıl merakım o pazarlıkların yapılması, fiyatların belirlenmesi anları.Bir dahaki sefere artık.*** Buna eğitim diyoruzMilli Eğitim Bakanlığı lise son sınıf öğrencilerine üniversite sınavlarına hazırlanmaları için 25 gün izin vermiş. 20 günlük devamsızlık hakkını da kullanabilecek öğrenciler 45 gün okul yerine dershanelere gidecekler.Ve biz de buna eğitim diyeceğiz. Yok katsayıydı, yok kontenjandı diyerek saçma sapan tartışmalar yapacağız.Milli Eğitim’in bu kararı bir utanç belgesidir. Liselerde doğru düzgün eğitim verilemediğinin, ancak dershanelere giden çocukların sınavda başarılı olma şansı yakalayabileceğinin itirafıdır.Çocuklarımız ancak dershanelerde eğitim gördükten sonra üniversiteye girebileceklerse bunca yıl okumanın ne anlamı var! Verin eğitimi dershanelere, onlar da çocukları daha kısa sürede üniversiteye hazırlasınlar.

Devamını Oku

Atatürk halka sorsaydı

23 Şubat 2010

Önceki günden başlayarak TV’leri izledikten, dünkü gazeteleri okuduktan sonra insan tek bir şey düşünüyor: “Türkiye’de rejim değişiyor.” Hatta daha da ileri gidebiliriz: “Aslında rejim değişti, şimdi alıştırma ve son rötuşlar yapılıyor.” Artık görünen o ki, “Tehlikenin farkında mısınız?” faslını çok geride bıraktık. O gün bu söyleme gülenler şimdi “Tehlikenin farkında olsak bile ne fayda, tehlike gerçeğe dönüştü bile” diyorlar da...Dikkat ediyor musunuz, artık hak hukuk konuşmaları bile çok azaldı. Artık “eski Türkiye-yeni Türkiye” veya “eski Cumhuriyet-yeni Cumhuriyet” söylemi revaçta.Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti bir diktatörlük olarak tanımlayan, diktatörlüğün AKP iktidarına kadar sürdüğünü söyleyenler, artık bu sürecin bittiğini, demokrasi ve hukukun zafer kazandığını ileri sürüyorlar.Artık konu Cumhuriyet, ilkeleri, devrimleri değil. Sorulan şu: “Atatürk Cumhuriyeti kurarken halka mı sordu?” Ya da “Atatürk halka sorsaydı acaba ne cevap alırdı?” Sahi Atatürk Cumhuriyeti kurarken halka sorsaydı “Biz demokrasi istiyoruz” cevabını mı alacaktı?Bugünün sözde liberalleri, ama özünde faşistleri, adeta kudurmuş gibi Atatürk’e, devrimlerine, Cumhuriyet’e, Türkiye’ye saldırıp, tüm değerleri ayaklar altına alıp, çağdaş, olumlu, iyi, geleceğe açık her şeyi karalarken adeta bir zafer sarhoşluğu yaşıyorlar.Atatürk’ün “kul” olan bir milleti “vatandaş” yapabilmek için verdiği mücadeleyi yok sayanlar, şimdi hiç çekinmeden “Türkiye’de rejimin değiştiğinin” müjdesini(!) veriyorlar.Artık rejimin değiştiğine o kadar inanıldı ki, TV ekranlarından “Anayasa’nın ikinci maddesi değişmezse ne demokrasi ne hukuk gelebilir” diye bağıranlar bile fark edilmiyor.Anayasa’nın ikinci maddesi aynen şöyle: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.Anayasa’nın ikinci maddesini bile değiştirmeyi göze alan bir zihniyet bugün ülkenin kaderini belirliyor. Bunda payı olan herkesin artık çok iyi düşünmesi gerekir. ***Özden Örnek az daha tıraş olamıyorduEski Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Özden Örnek’in kapısı önceki gün sabah saat 08.00’de çalınmış. Kapıdaki görevli polis Örnek’e “gözaltına alınacağını ve emniyete götürüleceğini” tebliğ etmiş.Örnek de “Biraz bekleyin, tıraş olayım” demiş. Polis ise “Gerek yok gittiğiniz yerde olursunuz” cevabını vermiş. Ama Örnek polisi tersleyerek “Tıraş oluyorum, bekleyin” diye sert konuşmuş.Polis durumu amirlerine bildirdikten sonra “Bırakın tıraş olsun” talimatını alınca emekli paşayı beklemek zorunda kalmış. *** Asıl vahim olan konuBir sabah balyoz gibi başlayan operasyonla pek çok emekli generalle bazı muvazzaf general ve subaylar gözaltına alındı. Herkesin kafasındaki soru şu: “Ne oluyor?” Durumu vahim olarak niteleyen de var.Bence asıl vahim durum başka yerde. Balyoz diye bir plan ortaya atıldığında Genelkurmay Başkanı kürsüyü yumruklayarak yaptığı konuşmada, bunun bir darbe planı olmadığını söyledi. Ardından “Düşmana Allah Allah diye saldıran bir ordu nasıl kendi camisini bombalar?” diye sordu.İktidar Genelkurmay Başkanı’nın sözlerini hiç ciddiye bile almadı. Yani Paşa’nın “yalan söylediğine” inanılıyor ki, balyoz denen planda adı geçen ne kadar general varsa bir anda toparlandı.Bir Genelkurmay Başkanı’nın sözlerinin ciddiye bile alınmamasından daha vahim bir şey olabilir mi? *** Vay canına adliyeye bakın!Bundan 10 ay önce Bostancı’da yaşanan bir terör olayından sonra gazetemiz internet sitesi yayın müdürü Aylin Duruoğlu tutuklanmıştı. Hepimizi şoke eden bu tutuklamanın “söylenen” gerekçesine göre Duruoğlu, terör örgütüne üye olmakla suçlanıyordu. Bunun dışında elimizde hiçbir bilgi yoktu.Duruoğlu tam 10 ay hapis yattıktan sonra nihayet dün ilk kez mahkemeye çıkarıldı. Bizler de Aylin’e moral vermek, yanında olduğumuzu hissettirmek için Beşiktaş’taki Ağır Ceza Mahkemesi’nin önündeydik.Benim neredeyse hiç davam yok. Adliye koridorlarını pek bilmem. Bu nedenle ilk gittiğim andan itibaren meraklı biçimde etrafı gözlemeye çalıştım.Beşiktaş Adliyesi, Bahçeşehir Üniversitesi’nin neredeyse içinde. Üniversiteden geçmeden adliyeye varamıyorsunuz. Kapı önünde çok sayıda cezaevi aracı var. Buradaki tüm davalar ağır cezalık olduğu için hep tutuklu sanıklar ve onlar da bu araçlarla getiriliyor.Tutuklular araçlardan indiriliyor, hepsi kelepçeli. Askerlerin oluşturduğu koridordan geçerek binaya sokuluyor.Duruşma saati olarak 10.00 denmişti. Ancak 11.00 olduğunda hâlâ tutuklular indirilmemişti araçlardan. Bu böyle olurmuş hep. Usulen davanın saatini yazarlarmış. Pek uyulmazmış.Dışarıdan bakınca kocaman bir bina gibi görünen adliyenin, duruşma yapılan yeri daracık bir yer. İnsanlar birbirini ezerek içeri girebiliyor. Orada hüviyetinizi verip bir kart alıyorsunuz.Küçücük duruşma salonunun ortasına sanıkları koyuyorlar hâkimin tam karşısına. Sonra jandarmalar etraflarında bir duvar örüyor, kimse kimseyi göremiyor, avukatlar bile. Çünkü bir ara avukatın biri “Sanıkları görmek istiyoruz” diye seslendi hâkime.Duruşma salonunda yarım saat kadar hiç kıpırdayamadan ve nefes alırken önümdekini iterek ayakta durdum.Sonra duruşma başladı. Kimlik saptamasından sonra ara verildi. Bu koşullarda adalet nasıl sağlanır anlamak gerçekten çok zor. *** O da gazeteci bu daToz duman içinde canımı sıkan bir konuyu paylaşmak istiyorum. Ortada kimilerinin gazeteci dediği, ama sonuçta kendisine verilen bilgileri yayınlayan genç biri var. Bu genç kişi kendisine verilen bir bavulu sırtladığı gibi savcıların kapısına dayandı ve “suç duyurusunda” bulundu.Medyamız bu genç kişiyi önce yılın gazetecisi seçti, şimdi de fotoğrafları baş sayfalarda, yedeğindeki bavulla birlikte.Bir başkası, gerçek bir gazeteci ise Erzincan Savcısı’na yönelik operasyonu çalıştığı kanalda yayınlarken, “Savcıya abluka” deyimini kullandı. Sen misin bunu diyen? O gerçek gazeteci anında kapı önüne konuverdi.Medyanın çok işi olduğu için bununla pek ilgilenmedi. Olan gerçek bir gazeteciye oldu, her zamanki gibi. Çakmalar ise revaçta.

Devamını Oku

Bunlar nasıl general?

22 Şubat 2010

Lafı uzatmanın, orasından burasından dolanmanın hiç gereği yok. Türk Silahlı Kuvvetleri asla darbe yapmaya kalkmamalı. Bunu düşünce olarak bile içinde barındırmamalı. Siyasete asla bulaşmamalı ve belirleyici olmaya çalışmamalı. Kendisini ülkenin gerçek ve tek sahibi zannetmemeli. Bütün gücünü ülke savunmasına ve teknolojilere yöneltmeli. Batı ülkelerinde olduğu gibi hiyerarşik olarak Savunma Bakanı’na bağlı olmalı, Genelkurmay Başkanı’nın protokolün en önünde olmasına son verilmeli. Ve hatta Milli Güvenlik Kurulu da kaldırılmalı.Bütün bunları yıllardır yazıyorum ve bu konudaki görüşlerimin değişmesine olanak olmadığını da açıkça söylüyorum.Ancak bu saydıklarım Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çirkin ve aşağılık saldırılara uğramasına, ısrarla darbeci olduğunun söylenmesine, ordu mensuplarının savcılıklarda, hapishane kapılarında itilip kakılarak rezil edilmeye çalışılmasına da neden olamaz.Bunu dile getirmek, karşı çıkmak ve Türkiye’nin dönüştürülme çabalarında Ordu’nun meze gibi kullanılmaya çalışıldığını anlatmak da darbecilik, demokrasiye karşı çıkmak, hukuk ilkelerini ayaklar altına almak değildir.Bunu öncelikle herkesin bilmesi gerek.Diğer yandan; Türk Silahlı Kuvvetleri de artık kendisine bir çekidüzen vermeli. Ordu’nun şerefini korumalı, makamların gereğini yerine getirmelidir.Örneğin, şüpheli olarak nitelenen bir ordu komutanı savcıya gitmemek için çırpınmaz, GATA’ya koşup rapor almalara kalkmaz. Ne yapar? Gider Genelkurmay’a “Eğer ordu komutanı olarak terörist şüphelisiysem derhal görevden alın beni, bana bunu söyleyenlerle adalet karşısında hesaplaşayım” der.Haydi ordu komutanının aklına bu gelmedi. Ya Genelkurmay Başkanı? Hiç mi aklına bu durumu Cumhurbaşkanı ile Başbakan ile konuşmak, belgeleri inceleyip eğer gerçekten ciddi bir suçlama varsa orgenerali açığa almak gelmez?Yine bir koramiral savcının karşısında 7.5 saat oturmaz. İfade vermek için 8 saat adliye koridorunda tahta sıra üzerinde beklemez. Kendisine sorulan özel hayat sorularına cevap vermez. Bir Genelkurmay Başkanı “Benim de bildiklerim var” demez. Demek zorunda kalırsa bunları açıklar. Açıklamazsa da Türk Ordusu’nu yerle bir etmek isteyenler tarafından dinlenir, kayda alınır ve deşifre edilir.Bir Genelkurmay Başkanı görevi aldıktan sonra irticadan, laiklikten, Atatürk’ten söz etmediği için demokrasiye ve hukuka bağlı ilan edilmez.Bir dönem kuvvet komutanlığı yapan orgeneral hafızasını yitirmez, bir başka orgeneral karaciğeri yüzünden tahliye istemez, bir başkasının etini bakteriler yemez.Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir subayı suç işlemiş olsa bile ezilip bükülüp kendisini kurtarmaya çalışmaz. Amerika’daki “Yarbay North” gibi çıkar “Bunları ülkemin esenliği için yaptım, suçsa cezamı verin” der.Hiçbir emekli Genelkurmay Başkanı dönem arkadaşlarının darbe yapmaya kalktıkları yönünde şüphe yaratmaz, biliyorsa açıklar, yoksa da onları şerefiyle savunur.Kısacası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onurunu bizzat kendi komutanları korur. Korumazlarsa işte bugünkü gibi asimetrik masimetrik her türlü saldırıyla karşı karşıya kalır.*****Genelkurmay biliyordurAslında dünkü gözaltılar (tutuklamaya dönüşmesi muhtemeldir) çok da garip değil. Ergenekon adı verilen örgüt dün gözaltına alınan komutanların “darbe hazırlığı yapması” iddiaları üzerine ortaya çıkmıştı. Birçok gazeteci, akademisyen, bilim adamı, aydın ve emekli-muvazzaf subay bu nedenle tutuklandı.Bu kadar kişi içeride tutulurken, dayanak yapılan isimlere hiç dokunulmaması zaten dikkat çekiyordu. Şu anda yapılan operasyon budur.Bu da büyük ihtimalle Genelkurmay’ın bilgi ve onayı çerçevesinde devam ediyor. Birkaç gün önce yapılan MGK toplantısında konunun konuşulmaması ve karara bağlanmamış olması düşünülemez bile.Genelkurmay ya “Bakalım daha neler olacak, bir görelim” sabrı ile sesini çıkarmıyor ya da iddialar gerçekten çok ciddi, bu nedenle ağzını bile açamıyor.Ama bütün bu olanlardan sanki Genelkurmay’ın bilgisi ve onayı yokmuş gibi davranılırsa yanlış olur. Tabii bir de madem bir dönem komutanlarının üzerine gidiliyor, o günlerin Genelkurmay Başkanı bunun dışında tutulabilir mi? Burada hukuk bilgim yetersiz kalıyor. *****Başbakan için, tanesi 12 bin dolarlık kurşun geçirmez gömlek sipariş edilmiş. Vergilerin nereye gittiğini gördükçe Ecevit mavisine özlem artıyor! (Gani Yıldız) *****Ordu’nun yeni imajıLafa gelince hemen herkes “Ordumuz göz bebeğimizdir” der. Güya laf söyletmek istemez. Şimdi yine bu değişmez gerçeği yaşıyoruz. Silahlı Kuvvetler’e yönelik operasyonları neredeyse “zil takıp oynayarak” karşılayanlar “Biz ordumuzu seviyoruz. Ama arada çürükler var, onların temizlenmesi gerek” diyorlar.Elbette orduda da çürük olanlar vardır da, manzaraya baktığınızda çürüklerin ayıklanmadığını, tüm ordunun zan altında bırakıldığını görüyoruz. “Cunta” diyorlar örneğin ama, ortaya atılan iddiaların tamamı emir komuta içinde gerçekleşmiş. Bu durumda ordunun tamamı “cunta” sayılıyor.Özellikle 12 Eylül neslinin zihninde oluşturulmaya çalışılan “ordu” tanımı bana göre şöyle:1- Türk Ordusu kendisini ülkenin sahibi zanneder.2- Ordu’nun en önemli işi darbe yaparak ülkeyi yönetmektir.3- Türk Ordusu Ermenileri katletmiştir.4- Türk Ordusu Kürtleri yok etmek için katliamlar yapmıştır.5- Jandarma kendi halkını öldürmüş sonra üzerine asit döküp gömmüştür.6- Türk ordusunun ahlaki yapısı çökmüştür. Subaylar birbirlerinin eşleriyle ilişkidedir.7- En üst komutanlar bile bir demet maydanoza tamah eder.8- Türk Ordusu demokrasiye karşıdır.9- Türk Ordusu Avrupa Birliği’ne girmek istemiyor.Maddeleri çoğaltmak mümkün tabii. Ama gördüğüm kadarıyla esas olan ortalama Türk halkının zihnine bunların kazınmasıdır. Ordu’ya olan güven ve inancın sıfırlanmasıdır.Bunlar sağlandığında, artık açıkça dile getirdikleri gibi “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin lağvedilmesi, yerine yeni ve iktidarın zihniyetine uygun yeni bir ordu kurulması, bu ordunun da yeni kurulacak rejimin koruyucusu olması” aşamasına geçilecektir.

Devamını Oku

Hukukla boğulmayalım oyunu görelim

21 Şubat 2010

Sevgili okurlar; her hafta başı geçen haftanın ne kadar heyecanlı ve garip geçtiğini belirterek başlıyorum yazıya. Bu, bir anlamda “Umarım artık işler durulur, bu çirkin oyunlar sona erer” temennisinden başka bir şey değil sizin de anladığınız gibi. Ama geçen hafta galiba tüm haftaların üzerine tuz biber ekti. Sanki saatin zembereği tümüyle attı.Bundan sonrası zor Her ülkede politik çekişmeler olur. Komplolar düzenlenir. Kendisini devletin sahibi zannedenlerin kendi çıkarlarına alet etmeye çalıştıkları devlet çarkının içinde ezildikleri olur. Ama eğer bir ülkede adaletin temeli olan yargı siyasi iktidarın bu kadar ağır baskısı altında kalırsa işlerin çözülmesi neredeyse olanaksız hale gelir. Çözüm gerçekten zorlaşır.Hukuku kim biliyor?Televizyonlarda, yazılı basında son birkaç gündür inanılmaz bir hukuk tartışması sürüyor. Ve bu tartışma o kadar üst düzeyde sürdürülüyor ki, sıradan vatandaşlar hatta hukuk alanında olmasa da iyi eğitim görmüş olanlar bile söylenenlerin çoğunu anlamıyor. Kendimi de bu kategoride görüyorum. Hukukçu değilim, meslek gereği hukukla ilgili pek çok şey bilmeme rağmen son günleri analiz etmeye bilgim de yetmez haddim de değildir.Büyük oyunu görmek Bu nedenle geçen haftadan başlayan olayları irdelerken, gazeteci ve yazarların, hukukçu olmayan akademisyenlerin ve siyasetçilerin konuya salt hukuk açısından bakmak yerine oynanan büyük oyunu dikkate almaları gerekir. Aksi takdirde kimsenin anlayamayacağı bir hukuk tartışması içinde boğulur ve iktidarın Türkiye’yi getirdiği eşiği göremeyiz.Olayların başlangıcı Kamuoyunda Erzincan-Erzurum olayı olarak bilinen gelişmeler 2 Kasım 2007’de başladı. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, İsmailağa Cemaati olarak bilinen bir dini gruba yönelik bir irtica operasyonu başlattı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 şüpheli hakkında araştırma başlatıldı, 9 kişi tutuklandı.Kamuoyu habersizdi Neredeyse 2.5 yıl önceki olay aslında örneğine çok sık rastlanan bir irtica operasyonuydu ve kamuoyunun fazla da ilgisini çekmedi. Ancak iktidarın adeta yerinden hoplamasına neden oldu. Cemil Çiçek’in devreye girdiği, tutukluların serbest bırakılmasını istediği ileri sürüldü. Erzincan Başsavcısı ile Erzurum Özel Yetkili Savcısı arasında müthiş bir çekişme başladı.Amerika’dan gelen ses2009 yılının başlarında halen Amerika’da yaşayan bir dini cemaat önderi televizyonlarda banttan yayınlanan bir konuşmasında “herkesin dikkatli olması gerektiğini, karanlık güçlerin kendilerine yakın isimlerin evlerine silah, patlayıcı koyabileceğini, haklarında dedikodu üretebileceklerini ve soruşturmalar yapabileceklerini” söyledi.Kimse anlamadı bile Amerika’daki zatın neden böyle bir konuşma yaptığı anlaşılamadı. Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin genel yayın müdürü anlamlandıramadığı bu konuşma için “Niye böyle bir şey söylemeye gerek duydu acaba?” diye yazı bile yazdı. Buna rağmen kimse bu konuşmanın anlamını çözemedi. Kimileri de “Türkiye’de bu tür işler oldu, sadece bir uyarı olabilir” yorumunu yaptıİrticayla mücadele planı Tarihler 12 Haziran 2009’u gösterirken iktidar payandası bir gazete “AKP ve Gülen’i bitirme planı” manşeti ile çıktı. Bu plana göre irtica bahanesiyle AKP ve Fethullah Gülen Cemaati’ne yönelik bir dizi operasyon yapılacağı, Gülencilerin ev ve iş yerlerine silah, bomba konacağı, bunların bulunarak cemaatin bir silahlı terör örgütü sınıfına sokulacağı ileri sürülüyordu. Plan Genelkurmay’da hazırlanmıştı ve altında bir deniz albayının imzası vardı.Islak-kuru tartışmasıİlk anda pek çok kimsenin aklına kısa bir süre önce Amerika’daki zatın yaptığı açıklama gelmedi bile. Herkes planının doğru olup olmadığını, albayın imzasının gerçekliğini tartışıyordu. Ergenekon savcıları planı çok önemsediler. Bununla ilgili başta deniz albayı olmak üzere pek çok emekli ve muvazzaf subay gözaltına alındı. Ardından varlığı ileri sürülen başka benzer planlarla birçok subay tutuklandı.Gözler Erzincan’daKamuoyunda imzanın ıslak mı kuru mu olduğu tartışmaları yapılırken, her zaman olduğu gibi yine ilk önce iktidar payandası medya gözünü birden Erzincan’a çevirdi. 2.5 yıl önce başlamış olan irtica soruşturmasının “AKP ve Gülen’i bitirme planına” çok uygun olduğu, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu planı satır satır uyguladığı ileri sürülmeye başlandı. Bununla ilgili olarak MİT bölge müdürlüğüne polis baskını yapıldı, bazı MİT görevlileri tutuklandı, konu subaylara da uzandı.Başsavcı’ya kuşatmaDarbe paranoyası yaratanların asker üzerindeki operasyonları sona ererken bu kez işin ucu Erzincan Başsavcılığı’na uzatıldı ve operasyonları başlatan Başsavcı İlhan Cihaner hakkında soruşturma açıldı. Önce elindeki dosyalara el konan Cihaner daha sonra gözaltına alındı, evi ve makamı arandı, sonra da tutuklandı. Bu, Türkiye’de ilk kez oluyordu. Bir Cumhuriyet Başsavcısı irtica ile ilgili soruşturma yaptığı için “terörist” sıfatıyla tutuklanıyordu.Müthiş hukuksal oyunlar Ondan sonrası hafızalarımızda çok taze. HSYK tutuklamayı isteyen Özel Yetkili Erzurum Savcılarının yetkilerini elinden aldı. Bu savcılar alelacele ellerindeki dosyayı İstanbul’daki Ergenekon savcılarına gönderdi. Başsavcının tutuklanmasına itiraz bir üst mahkeme tarafından reddedildi. Ve kendimizi bir anda pek de anlamadığımız üst düzey bir hukuk tartışmasının içinde bulduk.Hiçbirisi ilgilendirmiyor Sevgili okurlar; geldiğimiz aşama; açık söyleyeyim, Erzurum Özel Yetkili Savcısı’nın yetkilerinin elinden alınması, dosyanın İstanbul’a gönderilmesi, bu dosyaya Ergenekon savcılarının bakıp bakamayacağı konusundaki hukuksal tartışmalar beni hiç ilgilendirmiyor. HSYK’nın yapısı, yetkileri, seçilme biçimleri de ilgilendirmiyor. Çünkü tüm bunlar hukuksal detaylar ve bilgimin buna yetemeyeceğini başta da söyledim.Oyunu ortaya koymak Burada, bizlere düşen görev bu detaylara boğulmak yerine oynanan oyunu ortaya koymaktır. Türkiye Cumhuriyeti ve kuruluş ilkeleri, Atatürk ilke ve devrimleriyle hesabı olanlar Türkiye’yi dönüştürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu uğurda evrensel hukuk kurallarını da altüst ederler, insan hak ve hukukunu da çiğnerler, ahlaki ve vicdanı kuralları da paspas yaparlar. Ki yapıyorlar bunu. O halde sözde hukuk tartışarak bir yere varılmaz.Olayın özeti nedir?İşte tüm yazdıklarımdan sonra şunu söylemek istiyorum: Siz oynanan oyuna bakın. Bir dizi hukuk kuralının arkasına sığınılarak Türkiye dönüştürülmeye, laik ve demokratik ilkeler yok edilmeye, Türkiye bir din devletine dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu yola taş koyan kim olursa olsun başı ezilir. Plan budur ve anlayamayacağım hukuksal tartışmalarda galip gelmeye çalışmak yerine bu korkunç oyunu görmemiz gerekir. Başbuğ’un dinlenmesiOrduya ise en son darbe Genelkurmay Başkanı’nın dinlenmesi ile vuruldu. Türkiye’yi dönüştürmeye çalışanlar “Elimde bilgi var” diyen İlker Başbuğ’u “Fazla diklenme, seni istediğimiz an dinler, kaydeder sonra da açıklarız” diye tehdit ediyor. Zor durumdaki asker ise hiç olmazsa karargâhın dinlenmediğini göstermek için “Yurt dışındaki bir konuşma” açıklamasıyla durumunu kurtarmaya çalışıyor.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Pazar fıkralarına buyurun

20 Şubat 2010

Geçen hafta Yıldırım Tuna’dan sadece bir fıkra vardı. Amanın, bir tepki bir tepki... “Her pazar alıştık, bu hafta niye böyle” diye soran o kadar okur oldu ki... Ama söz verdiğim gibi bu hafta bol bol fıkra sunuyorum Yıldırım Tuna’dan sizlere... Tanrının ordusu John kiliseden çıkarken herkesin tek tek elini sıkan rahip onu görünce sıktığı eli bırakmayıp onu kenara çekmiş ve “Tanrı’nın ordusuna katılsana John” demiş. “Ben zaten Tanrı’nın ordusundayım efendim?..” diye cevap vermiş John. “Ama sizi Noel’in dışında kilisede göremiyorum ki” demiş rahip. “Şşşşştt!” diyerek fısıldamış John, “Ben gizli servisteyim!” Patlak lastikDelİkanlI motosikletiyle giderken yolun sağında lastiği patlamış bir araba görmüş. Lastiği onarmaya çalışan yaşlı adamın çamura bulanmış ayakkabılarını, kravatını, gömleğini ve kıpkırmızı olmuş yüzünü görünce “Yardım etmemi ister misiniz efendim?” demiş nazikçe. “Çok sevinirim” diye cevap vermiş yaşlı adam yerden zorlukla doğrulmaya çalışırken “Karım bu konuda da müthiş bir uzman.. Eğer bu lastiğin nasıl değiştirilmesi konusunda kendisiyle şu açık camdan bir mücadele verebilirseniz ben de başladığım şu kirli işe konsantre olur, işi iki dakikada bitirebilirim!..”İdrar örneği Jill doktorunun muayenehanesinde test sonuçlarını beklerken doktor içeri girip “Jill bu getirdiğin idrar örneği değil kızım” demiş, “Bu elma suyu!” Jill “Ama Tanrım!” diye yerinden zıplamış “Acilen telefon edebilir miyim? Sanırım asıl şişe kocamın öğle yemeği kutusunda!..” Dördüncü koca Tom Cruise kadar yakışıklı bir adam kaldırımda bir kadına yanlışlıkla çarpınca hemen özür dilemiş. “Önemli değil” demiş kadın bakışlarını ondan ayıramadan, “Dördüncü kocama benziyorsunuz!” Yakışıklı “Gerçekten mi?” demiş “Kaç kere evlendiniz ki?” Kadın cevaplamış: “Üç!” Yarı fiyatınaKarI-koca alışverişe gitmişler. Adam bir kutuda ikili paketlenmiş rakı şişelerini raftan alıp sepete koyunca “Ne yaptığını zannediyorsun?” diye atılmış karısı. Adam “Bunlarda bugün kampanya var karıcığım.. İkisi 26 liraya inmiş” diye yanıtlamış. Kadın “Yerine bırak” demiş, “Şu anda onları alamayız!..” Birkaç raf sonra bu sefer kadın raftan yüz kremi alıp sepete koyunca “Hey, ağır ol bakalım” demiş adam, “Ne aldın öyle?” Kadın “Yüz kremi” demiş “55 liraya inmiş kaçıramam, beni güzelleştiriyor.” Adam “Pöh!” demiş, “Benim rakılar da öyle.. İçince seni aynen bir fıstık gibi görüyorum, hem de yarı fiyatına!”Kontakt lensGenç kız okuldan dönerken yolda kontakt lensini kaybetmiş, aramış, bulamamış. Eve dönünce olayı annesine anlatmış. Annesi hemen işini gücünü bırakıp okul yoluna fırlamış ve yarım saat sonra elinde kızının kontakt lensi ile dönmüş eve. “Aa” demiş kızı şaşırarak, “Anne nasıl bulabildin onu?” Annesi “Sen yolda küçük bir plastik parçası arıyordun kızım” demiş, “Ben ise tam 150 dolar!”Kayıp viski Adam tren garındaki “Kayıp Eşya” bürosuna gitmiş, “Dün gece geldiğim trende bir şişe viski unutmuşum acaba onu size getiren oldu mu?” diye sormuş. “Hayır” diye cevap vermiş ilgili memur, “Ama o şişeyi bulan adamı getirdiler!”*****Sahnede nişanGeçen pazar. Sevgililer Günü. Ali Poyrazoğlu “İyi günde kötü günde” adlı oyununu bitiriyor, sanatçılar izleyiciyi selamlarken biri fırlıyor sahneye. Ali Poyrazoğlu’nun yanında durup elindeki “tek taş” yüzüğü gösterip “Bu anlamlı günde nişan yüzüğümüzü takar mısınız?” diyor.Ali Poyrazoğlu adama bakıyor sonra dönüp seyircilerin arasındaki “nişanlı adayını” süzüyor ve soruyor: “Senin haberin var mı bundan?” Genç kız kızararak “Hayır yok” diyor. Bunun üzerine Poyrazoğlu, “O zaman buyrun sahneye” deyince genç kız “Böyle olmaz ama, bana henüz teklif bile etmedi” cevabını veriyor ve yerine oturuyor.Ali Poyrazoğlu “Ne yapması lazım yani?” diye sorunca genç kız cevaplıyor: “Gelsin, diz çöksün ve evlilik teklif etsin.” Genç adam sevgilisinin yanına gidiyor, diz çöküyor ve evlenme teklif ediyor. Sonra el ele sahneye çıkıyorlar, Ali Poyrazoğlu yüzükleri takıyor. Sonra damat adayına dönüp “Nikâhına da çağıracaksın ama” diyor. Genç adam dünden razı “Tabii olmaz mı” der demez Ali Poyrazoğlu darbeyi vuruyor. “Bütün salonu ama.” Genç adam dehşet içinde “Yooo, o kadarına yetemem ki batarım” diyor.*****Bir bilgeye sormuşlar - Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz? - Terzimi severim. - Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı?- Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler. Bir bilgeye sormuşlar...- Dünyada en güzel şey ne? - Sevmek.- Peki sonra?- Sevilmek.- Neden sevmek sevilmekten önce geliyor? - İnsan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir. Bir bilgeye sormuşlar...- Nasıl insan oluruz? - Üç adım atlama gibi. - Yani?- Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir. İnsanlığa attığın ilk adım budur... Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın. Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insan olursun...Bir bilgeye sormuşlar...- Nasıl bu kadar doğru kararlar alabiliyorsunuz?- Deneyim.- O deneyimi nasıl kazandınız?- Hatalarımla...Bir bilgeye sormuşlar...- Canınız ne istiyor?- Canım hiçbir şey istememeyi istiyor. Bu ruh halinin adı gönül yorgunluğudur...Bir bilgeye sormuşlar...- Bir insanın zekâsını nereden anlarsınız? - Konuşmasından.- Ya hiç konuşmazsa?- O kadar akıllı insan yoktur ki!..Bir bilgeye sormuşlar...- En mutlu insan kimdir?- Dağdaki çobandır. - Neden?- Çünkü insan bildikleriyle yaşar, onun bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı, kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.

Devamını Oku

Yeni bir kapatma davası söylentisini AKP çıkarıyor

20 Şubat 2010

İktidarın yargıyla müthiş bir kavgaya girmesinin ardından, son zamanlarda konuşulan “AKP’ye yeni bir kapatma davası gelecekmiş” söylentisi de harareti artırdı. Yargı ile didişmeyi “demokratikleşme” olarak sunan iktidar ve yandaşı maskeli liberaller, “Bunun altında yatan yeni bir kapatma davasına zemin hazırlamak” propagandası yapıyorlar.İşin aslına bakılırsa, bu çok kasıtlı bir söylenti ve bunun bizzat iktidar kanadı tarafından çıkarılıp yayıldığını düşünüyorum.Çünkü Arınç’ın deyimiyle “KUTLU BİR YÜRÜYÜŞ” olan ve sözde demokrasi adına yapılan bu didişmeden çıkış yolu AKP’nin yeni bir seçim zaferi kazanmasıdır.Ve AKP yeni bir seçim zaferini “mağduriyet” üzerine bina etmenin en geçerli yol olduğunu düşünüyor.Kısacası, AKP kurmayları ve yandaşlar, açılacak bir “kapatma davasının” zafer yoluna gül dökmek olduğunu düşünüyor.Eğer bir kapatma davası gerçekten açılırsa hiç kuşkunuz olmasın Meclis hemen toplanır ve AKP oylarıyla bir “baskın seçim” kararı alınır. Eğer Meclis erken seçim kararı alırsa 3 ay sonra genel seçime gidilir. Ancak Meclis özel bir kanun çıkararak bu süreyi kısaltabilir de. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçimlere hazırlık koşulları dikkate alınarak 60 gün içinde seçime gidilebilir.Şimdi tekrar gelelim ana konuya. Eğer Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı AKP hakkında yeni bir kapatma davası açarsa AKP derhal seçime gider. Seçim propagandası olarak da tek konu işlenir: “Görüyorsunuz demokrasi ve hukuk karşıtları, statükocular, postal yalayıcılar millet iradesini ayaklar altına almak için neler yapıyorlar?” 2007 genel seçimlerinden önce dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bir gece yarısı yazdığı muhtırayı açıklamış ve iktidar bunu hiç ciddiye almamıştı. Buna karşın muhtıra seçime kadar bir mağduriyet karinesi olarak kullanılmış ve muhtemelen AKP oylarında bir artışa neden olmuştu.Tabii bu kez aynı şey tekrarlanır mı bilemem. Kamuoyunun görüşü o günden bu yana sanki çok değişti. AKP ve yandaşlarının sandığı gibi “millet kendi iradesine bir saldırı” olarak yorumlamıyor son gelişmeleri.Yani; evet, kapatma davası açılırsa AKP bunu kendi lehine kullanarak hemen baskın seçime gidebilir ama sonuç tam istediği gibi çıkar mı? Şüpheli.***** Metin Uca’dan Muzik Turka Geçen hafta Borusan Flarmoni Orkestrası’nı yöneten Cem Yılmaz’ın yıllar önce ünlü şovmen Danny Kaye’in yaptığı türden bir “çocuklara yönelik klasik müzik gösterisi” yapmasını önermiştim.Cem Yılmaz ne yapar bilemem tabii ama televizyonların çok sevilen isimlerinden Metin Uca benzer bir projeyi hayata geçirmek üzere olduğunu söyledi.Metin Uca “Muzik Turka” adını verdiği bir gösteri için 30 kişilik bir orkestra oluşturmuş. Şef Serdar Yalçın. Opera’dan 4 solistin de görev aldığı gösteride Metin Uca sunuculuk yapıyormuş.Peki ne anlatacakmış bu gösteride Metin Uca?Sadece klasik müzik değil, bütün müzik türlerinin Türkiye’de kullanılmasından, halkın bu konudaki tutum ve davranışlarına kadar her şey bu gösteride “esprili” biçimde anlatılacakmış.“Örneğin” diyor Metin Uca, “Çok ünlü bir klasik müzik parçası bir reklam filminin müziği olarak kullanılıyor ve milyonlarca kişi bu müziğe hayranlık duyuyor.” Sonra “Ya da” diyor, “Dünya klasiği bir eser Kumkapı’da zurnayla çalınıyor ve halkımız bununla göbek atıyor.” Metin Uca “Aslına bakarsan bu halkın klasik müzikle çok ilginç bir bağı var. Yoksa sakatlanan rakip takım futbolcusu sedyeyle sahayı terk ederken 40 bin kişi birden ünlü cenaze marşını nasıl okur?” Uca’nın gösterisini heyecanla bekliyorum.***** Ah Güiza ah! Fenerbahçe Lille’e karşı çok kötü oynadı. Pasların yüzde 90’ı yerini bulmadı. Buna rağmen iyi direndi ve İstanbul için bir avantaj yakaladı.Dün spor sayfalarına bakıyorum, çoğunda “Ah Güiza” türü başlıklar var. Neden? Çünkü Güiza öyle akıl almaz hatalar yaptı, goller kaçırdı ve kaçırttı ki belli ki spor yazarları da saçını başını yolmuş.İyi de Güiza sadece bu maçta böyle değil ki. Her maçı böyle bu futbolcunun. Ama o koca Fenerbahçe Güiza’nın yerine adam bulamıyormuş. Bulmaya gerek yok ki, hiç koyma, 10 kişi oyna, bundan kötüsü olmaz.Ben yazmaktan sıkıldım artık Güiza’yı, Fenerbahçe kollamaktan bıkmadı. ***** Başbakan Yardımcısı Arınç, “Siyaset yapacak olan cübbeyi çıkarsın” demiş. Güzel de, “Siyasetteki cübbelilere ne demeli?” diye sormadan edemiyor insan! (Gani Yıldız) ***** Vay bedelliciler vay! Bedelli askerlik isteyen ve bunu bir mail kampanyasına dönüştürenlerle ilgili yazdığım yazıya inanılmaz tepkiler aldım.Üç kuruş paraları olduğu için askerlik yapmaktan kaçmaya çalışan bu güruhtan öyle ağır hakaretler içeren mesajlar aldım ki şaşarsınız.Bu kampanyayla ilgili görüşlerimi yazmıştım. Tekrarlayayım: “Bedelli askerlik bir dönem çıkarıldı. Genelkurmay şu anda hem ihtiyaç olmadığı hem de eşitsizlik yarattığı için bu yasaya karşı. Hükümetin de yanaşacağı yok. Ayrıca askerlik görevi neredeyse tüm dünya ülkelerinde zorunlu. Sadece süreleri farklı olabilir. Şu dönemde parası olduğu için askerlikten kaçmaya çalışmak en azından ahlaki değil.” Vay sen misin bunları söyleyen. Bu güruh “Bedelli askerliğe karşı çıkanlar vatan hainidir” diye kampanya açabiliyor ve utanmadan bunu eleştireni küfür bombardımanına tutabiliyor.Bunun yanı sıra bedelli isteyenlerin dayanakları da çok zayıf. Öncelikle Türkiye ekonomisine katkı olacağını söylüyorlar. Askerliği tümden kaldırsak ekonomi daha iyi olur.Popçuların, futbolcuların bedelli askerlik yaptığını söylüyorlar, bu yalan. Bir dönem bazı kişiler yurt dışında çalışıyor gibi görünüp dövizli askerlikten yararlandı. Ama artık kimse buna cesaret edemiyor.Paşaların çocuklarının askerlik yapmadığını yayıyorlar sürekli. Babası paşa diye askerlik yapmayan kim var onu da açıklamak gerek.“Bedelli yoksa oy da yok” diyor bu güruh. İşe bakın AKP’ye oy vermişler besbelli, şimdi de tehdit ediyorlar. Adama “Vermezsen verme” derler olur biter.Ama en komik olanı ise şu: “Okulu bitirdik, iş bulduk, evlendik, tam hayatımızı düzene sokmuşken bizi askere göndermeyin.” Peki hangi Türk erkeği farklı şartlarda gitti ki askere?Sonuç olarak, ahlak ve vicdan yoksunu bir güruh, hayasızca bir kampanya sürdürüyor. Konuyu gündeme getirip bunun olmayacağını anlatmaya çalıştım. Artık yazmam. Ama bana mesaj da göndermesinler, bilgisayarım kirleniyor.

Devamını Oku

Şimdi bunun adı yargıya saygı mı oluyor?

18 Şubat 2010

AKP ve yandaşları, gerekçesi bile açıklanmadan aydınlar, gazeteciler, akademisyenler, bilim adamları, ordu mensupları hapse atılırken “Neler oluyor?” diye soranlara hemen “Konu yargıya havale edildi, bırakın kararı yargı versin, sabırlı olun” diye akıl veriyor.Yine ülke güvenliği konusunda çok hassas görevleri olan kimi yüksek düzey komutanlar “şüpheli” ilan edilirken de aynı söylem geçerli.Bu operasyonlar “başarıyla” sürdürülürken “yargıyı etkileme” faktörünü hiç düşünmeden sürekli yayın yapan bu çevreler, kazara aksi bir karar çıktığında ise hep birlikte ayağa kalkıp ortalığı toz duman içinde bırakıyor.Erzincan Başsavcısı’nı tutuklayan Erzurum Özel Yetkili Savcısı hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir tür “açığa alma” kararı verince de aynı yöntem devreye girdi ve AKP ile birlikte yandaşı liberal maskeliler ayağa kalktılar.Bu konuyla ilgili bilgileri derlemeye çalışırken DP Genel İdare Kurulu üyesi ve eski bakanlardan Bahattin Yücel aradı. Yücel aynı konuya değinerek “Lafa gelince yargının işine karışmayız diyorlar, peki Adalet Bakanı’nın Başbakan’ın yanında işi ne, hani yargıya hiç müdahale yoktu?” diye sordu.Bahattin Yücel AKP’li Bekir Bozdağ’ın HSYK’yı suçlayan açıklamasını da çok yadırgadığını belirterek “Bu, yargı kararına müdahale anlamına gelir. Demek AKP canı istediğinde yargıya müdahale etme hakkını kendinde görüyor” dedi. “Ama asıl dikkat edilmesi gereken bir konu daha var” diyerek devam eden Yücel şöyle konuştu: “Başkası söz konusu olunca ’Yargı halletsin’ diyenler nedense sıra Meclis’e gelince korumacı oluyorlar. Şu anda Meclis’te pek çok milletvekili için 609 suç dosyası var. Ama dokunulmazlık zırhının arkasına saklananlar bunun yargı tarafından çözülmesini asla istemiyor. Herkese gösterilen duyarlılık sıra şüpheli milletvekiline gelince neden gösterilmiyor.” *** İsrail’le tehlikeli toplantı Pazartesi günü Antalya’da üç gün sürecek uluslararası bir panel düzenleniyor. Panelin tarafları Türkiyeli ve İsrailli arıcılar. Her nedense Dışişleri Bakanlığı, Tarım Bakanlığı’na böyle bir toplantı için tavsiyede bulunmuş, Tarım Bakanlığı da toplantıyı düzenlemiş.Panelde Türkiye Arıcılar Birliği ile İsrail Arıcılar Birliği bir araya geliyor. Ancak alelacele düzenlenen bu toplantının öğrenilmesiyle birlikte bazı üreticiler ayağa kalkmış.Konuştuğum bir arıcı “Türkiye dünyada arıcılığın en önemli kaynağı olan bitki genetiğinin yüzde 35’ine sahip. İsrail’in amacı bu genetik bilgileri almak” dedi. Arıcılar ayrıca “İsrail Türkiye’ye hibrit ana arı yani damızlık arı satmak istiyor. Bu tıpkı tohumda olduğu gibi bir kullanımlık. Arıcılığımız da bağımlı hale getirilmek isteniyor” iddiasını dile getirdi. Komplo teorisi gibi gelebilir belki bunlar ama, durup dururken Dışişleri Bakanlığı’nın böyle bir talebinin olması da şüphe yatarmıyor değil. *** Genelkurmay Başkanı bildiklerini açıklayana kadar “şüpheli” ilan edilirse şaşırmayın. (C.A.) ***Dijital kabloÖzellikle büyük kentlerde milyonlarca evde kablolu TV var. Şimdi bu sistem dijital sistemle değiştiriliyor. Okurlarımdan biri de dijital kabloya geçmiş. Gerçekten dijitalde kanal sayısı çok fazla. Ama okurum diyor ki; “Pek çok programını izlediğim Kanal B bu platformda yok. Açıp sordum. Yetkili kişi ’Canım ne var bunda, bir süre sonra o da eklenir’dedi. Buna çok kızıp tekrar eski sistemi taktırdım, çünkü Kanal B orada var.” Okurum bununla da yetinmemiş Kanal B’yi aramış. Kanal yetkilisi bir ayda 4 kez başvurduklarını ama cevap bile alamadıklarını belirtmiş.İktidarın kontrolündeki tüm kurumlarda bu tür küçük oyunlar oynanıyor. Neyse ki Kanal B eski sistemde yer alabiliyor. Biraz muhalif görünen kanallar hiç yer alamıyor bile. *** ‘Bedelli’ciler iyice azıttıDaha önce de yazmıştım, bedelli askerlik yasası çıkmasını isteyen bir kesim birkaç aydır tüm gazetecilerin elektronik postalarını bombardımana tutuyor. Çoğu aynı kalemden çıkmış yüzlerce mesaj yüzünden çoğu kez mesaj kutuları doluyor ve birçok başka mesaj geri dönüyor.Bu kampanyanın yanlış olduğunu, bedelli askerlik istemenin yanlışlığını yazmıştım.Ama şimdi görüyorum ki istedikleri yasayı bir türlü çıkartamayan bu kesim işi iyice azıttı. Bedelli yasasını çıkarmayanları ve buna destek vermeyenleri “vatan haini” ilan etmeye başladılar.Son gelen mesajlarda “çalışan, vergi veren insanların askere gimekten çok daha önemli işleri olduğunu!” vurgulayanlar “yüz binleri askerlik adı altında boşa yatırmak vatan korumak değildir, vatan hainliğidir” diyorlar.Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakaretin artık iyice serbest hale geldiği ülkemizde, askerlikten kaçmak isteyenlerin işi zıvanadan çıkarması da herhalde ibretlik bir olaydır. *** Andy Warhol, “Herkes bir gün 15 dakikalığına şöhret olacak” demişti. Memlekette, “herkes bir gün 15 dakikalığına gözaltına alınacak!” (Gani Yıldız)

Devamını Oku