Cesur diye diye övdükleri savcıyı şimdi Ergenekon üyesi olmakla suçluyorlar

16 Şubat 2010

Önümde bir kitap duruyor. Adı: JİTEM-Türkiye’nin Faili Meçhul Tarihi. Yazarı, Ecevit Kılıç. Aynı zamanda Taraf Gazetesi yazarı da olan Ecevit Kılıç her yazısında darbeden söz ediyor.Bu kitabın 210’uncu sayfasında bir bölüm başlığı var. Aynen şöyle: JİTEM’i keşfeden cesur savcı.Ecevit Kılıç’ın “cesur savcı” olarak nitelediği kişi İlhan Cihaner. 1998 yılında İdil Cumhuriyet Savcısı olan Cihaner, bu tarihten 9 yıl önce işlenen üçlü bir cinayetin dosyasını yeniden açıyor.1987’de Cizre Nusaybin karayolu üzerinde başlarına kurşun sıkılmış halde cesetleri bulunan üç kişinin JİTEM olarak bilinen birimin ilk cinayeti olduğu ileri sürülüyor. Cihaner yaptığı araştırmalar sonunda cinayeti Binbaşı Cem Ersever ve ekibinin işlediği sonucuna varıyor.Ancak “cesur” savcı Cihaner ne kadar uğraşsa da önündeki engelleri aşamıyor. Kırklareli Cezaevi’nde yatan itirafçı İbrahim Babat’ın ifadesini almak için verdiği çabalar da boşa çıkıyor.Savcı Cihaner bunun üzerine itirafçı Babat’a sorulmak üzere 60 soru hazırlıyor. Ancak Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı bu soruların hiçbirini Babat’a sormuyor.Çaresi kalmayan Cihaner hazırladığı dosyayı Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderiyor ve hazırladığı raporda adını vermeden JİTEM örgütünü tanımlayarak şu anda Ergenekon sanığı olan emekli Albay Arif Doğan’ın da adını vererek, örgütün bir çete olduğunu belirtiyor.Savcı İlhan Cihaner bununla da kalmayıp JİTEM’i açığa çıkarmak için Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne de bir yazı gönderiyor. Savcıların çok ender başvurdukları bir yöntem olan ve “değerlendirme yazısı” olarak nitelenen bu mektupta Cihaner, olayları tarihleriyle birlikte sıralayarak bu örgütün pek çok kanlı olaya imza attığını belirtiyor.Cihaner bu konuda belge istenilen kurumlardan cevabın çok geç geldiğini ya da hiç gelmediğini de belirterek bu durumda bağlantıları ortaya çıkarmanın mümkün olmadığını söylüyor. Sonuç olarak savcı Cihaner’in bundan 12 yıl önce başlattığı soruşturma hiçbir ilerleme kaydetmeden bugüne kadar geliyor.Şimdi bütün bunları neden yazdım. Dikkatli okurlar sanıyorum “Cesur Savcı İlhan Cihaner” adını ilk okuduklarında anlamışlardır. Çünkü Taraf yazarının “cesur” olarak nitelediği savcı Cihaner şu anda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı.Cihaner bir süredir hakkında yürütülen soruşturma nedeniyle dün gözaltına alındı. Evi ve makam odası didik didik arandı. Kendisine yöneltilen suçlama ise “Ergenekon Terör Örgütü üyesi” olmak.Yani Ergenekon’a temel teşkil ettiği ileri sürülen JİTEM’in üzerine ilk giden savcı Cihaner bugün Ergenekon sanığı.Cihaner düne kadar “cesur”du. Oysa aynı savcı bir dini cemaatin üzerine aynı cesaretle yürüyünce “Ergenekoncu” oluverdi.İşte görüyor musunuz Türkiye’nin halini. Sonra ben “liberal maskeli faşistler” deyince kızıyorlar. *** Anlayana yeni fıkraBu köşeden dün belki bilinen ama günümüze uygun bir fıkra aktarmıştım. Bugün de okurlardan Murat S.’den gelen bir fıkrayı yazmak istiyorum. Bu fıkra da tıpkı dünkü gibi “anlayana” yönelik. Okurum fıkranın sonuna “gericiliğin kötü kokusunu hissetmeyenlere ve çirkin sesini duymayanlara ithaf olunur” demiş. Bence de:“Doktor Bey” der yaşlı kadın “Gaz sorunum var ancak çok şikâyetçi de sayılmam. Gaz çıkardığım zaman ne ses çıkıyor ne de kötü kokuyor. Mesela geldiğimden beri en az yirmi kez gaz çıkardım ama siz farkına bile varmadınız.” Doktor, “Bu hapları alın bir hafta sonra sizi tekrar göreyim” der. Bir hafta sonra yaşlı kadın kontrole gelir. “Doktor Bey bana ne halt verdiniz bilmiyorum” der, “Gaz çıkardığım zaman hâlâ ses çıkmıyor ama müthiş kötü kokmaya başladı.” Doktor “Çok iyi” der, “Burnunuz düzelmiş, şimdi sıra kulaklara geldi.” *** Yine çocuklar yargılanacak ve kızacağızMedya olarak da çok suçumuz var kabul etmek gerek. PKK biliyorsunuz birkaç yıldan beri sokak çatışmalarında küçük çocukları kullanıyor. Çocuklar ellerinde taşlar ve molotof kokteylleri ile polise saldırıyorlar.Polisin müdahalesi sonunda da ezilen, ıslanan, dayak yiyen ve gözaltına alınan da bu çocuklar oluyor.Ancak her şer örgütünün yaptığı kurnazlık gibi PKK da yaşı küçük çocuklara yasal olarak ağır cezalar verilemeyeceğini bildiği için bu oyunu oynamaktan kaçınmıyordu.Medya olarak biz de hemen her seferinde “Yine çocukları öne çıkardılar” diye şiddetli yayınlar yaptık. Sonunda çıkarılan yasalarla sokaklarda taş atan bu çocuklar da terörist kapsamına alındı ve art arda cezalar yağmaya başladı.Bu kez de başka feryat başladı. “Küçücük çocuklara bu kadar ceza verilir mi?” diye soruldu. Kesinlikle katılıyorum. Parmak kadar çocuklar taş attıkları için 15-20 yıla mahkûm edilemez.Ama bizde yasalar belli tepkilerden sonra çıkarıldığı için hep bu geliyor başımıza. Şimdi bu yasanın düzeltilmesi için yine kollar sıvandı.Ceza ağır olur olmaz, farklı bir konu, ama sonuçta taş atan çocuklar yine olacak. Bu durumda yasalara ana-babaların sorumluluğu eklenebilir. Taş atan çocuk konusunda elbette bir yasal işlem yapılır ama asıl yargılama bu çocukların ana-babasına yönelik olur.Böylelikle çocukları ateş hattına iten ana-babalar önce durup düşünürler. Bunu önermek istedim.

Devamını Oku

Genç DP’liden uyarı ve öneriler

15 Şubat 2010

Adından size çok söz etmiştim. Burak Küntay, rahmetli babası eski AP’li bakanlardan Barlas Küntay’ın siyaset geleneğini sürdürmek niyetinde. Bahçeşehir Üniversitesi akademisyenlerinden Burak Küntay, siyaseti DP içinde yapmak istiyor ve buna da hayli hazırlıklı.Nitekim çok genç yaşta olmasına rağmen adı genel başkanlık için bile geçiyor. Şu anda başkan olabilir mi bilemem ama içinde bulunduğu Merkez Sağ Hareketi’nin genç üyeleri adına bazı görüşlerini göndermiş.Bir süredir merkezde başka bir alternatif daha oluşması doğrultusundaki yazılarımı ilgiyle okuduğunu söyleyen Küntay, bakın partisi için hangi uyarı ve önerileri yapıyor: “Birçok kişinin düşündüğünün aksine Demokrat Parti belli bir yaş üzerindeki kimseler tarafından desteklenen bir parti değildir. Ancak Demokrat Parti’nin siyasi yelpazede hak ettiği noktaya gelebilmesi için bazı önemli noktaları doğru kavraması gerekmektedir.1) 1946’da Demokrat Parti ile başlayan merkez sağ ekolü tarihinde hiçbir zaman marjinal ve radikal bir hareket olmamış, aksine her zaman bir ideoloji, bir vizyon ve bir gelecek projesi üzerine oturmuş bir hareket olmuştur. Maalesef 1990’lardan sonra merkez sağ ekolünün en büyük eksiği vizyon ve hedef koymada yaşanmıştır. En acil konu, merkez sağın ve Demokrat Parti’nin fikrini ve ideolojisini zamanın şartlarına göre yeniden tarif etme gerekliliğidir.2) Nüfusun ekseriyeti 1980 ve üstü doğumludur. Demek ki Türk seçmeni için ‘Biz size elektrik getirdik, su getirdik, zamanında şunu yaptık’ söylemleri artık kâfi gelmemektedir. Dolayısıyla topluma 1940’lardan bahsetmek ve geçmişe saplanmak yerine gençliği heyecanlandıracak bir gelecek vizyonu ortaya konmalıdır.3) Halkın önüne kurtarıcı olarak konulan kadroların, halkı buhrana sokan ve kriz günlerini hatırlatan isimler olmaması gerekmektedir. 4) Demokrat Parti bir demokrasi projesidir. Bu demokrasi projesinin her aşamasında halka vaad edilenlerin Türkiye’yi daha da demokratikleştirmek üzere programlanması gerekmektedir. Kuvvetler ayrılığı prensibinin gerçek anlamında işlemesi sağlanmalıdır.5) Demokrat Parti’de yıllardır süre gelen seçilmiş teşkilatların Genel Merkez değiştikçe görevden alınması, ön seçimsiz merkez atamaları, kişilerin fikir ve vizyon sahibi olmadan makam sahibi olmaya başlaması, küçük olsun benim olsun mantığı içerisinde koltukları korumak pahasına partinin büyümesinin önüne set çekilmesi, gençlerin ve kadınların değerlerinin vitrinde tutulmak dışında algılanamaması parti içi demokrasi anlayışını yıllar içerisinde kökten zedelemiştir.” *** Kaç kişiydiler?Bir okurumdan gelen “ibretlik” bir fıkrayı sizlerle de paylaşmak istedim. Son günlere uyarlamak isteyenler bu konuda özgürdür:Anadolu’nun orta halli bir kasabasından 40-50 kişi, yakındaki büyük kente alışverişe gitmiş. Hayvanlara yüklemişler nohutu, buğdayı; onları satıp kumaşlar, tencereler almışlar. Dönüşte 3 kişi, kervanın yolunu kesmiş. Çekmişler silahları, “Yatın, kıpırdamayın” derken hepsini soymuş, yarı çıplak yollamışlar. Kasabanın girişinde durumu görenler şaşırmışlar, sormuşlar: “Ne oldu size, ne bu haliniz?” Kervandakiler “Soyulduk” deyince ahali art arda sormaya başlamış: “Kim soydu, nerede soydu, kaç kişiydiler?” İçlerinden biri durumu özetlemiş: “Onlar 3 kişi beraberdi, biz 40 kişi yalnızdık!” *** Silah Yasa Tasarısı’na göre, ruhsat alımı kolaylaşıyormuş. Duyarlı devletimiz, vatandaşının kim vurduya gitmesini istemiyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Peki darbeleri kim önledi o zaman?

15 Şubat 2010

Sevgili okurlar; yeni bir haftaya başlıyoruz da, sadece adı yeni, yeni hiçbir şey yok. Aslında gelişmeler ciddi ve önemli ama konu açısından yine bildiklerimizi tekrarladık bu hafta da. İktidar darbe paranoyasıyla aldığı gıdaya, tekrar sarıldığı türban ve katsayı konuları ile ekleme yapmaya çalışıyor.Darbe paranoyası Neredeyse son iki yılımızı “darbe” söylentileri ile geçirdik. AKP yandaşı liberal maskeli faşistler her gün yeni bir darbe planı açıklamaktan, bu yolla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “halk düşmanı” ilan etmekten asla bıkmıyorlar. Akıllarına gelen her şeyi “darbeye” mal ederek paranoyanın büyümesini sağlamaya çalışıyorlar.Kaçıncı darbe planı? Açıkçası ben saymayı unuttum, bugüne kadar kaç darbe planı ortaya çıkarıldı. Ama hepsinde ortak bir yan var. O kadar darbe planı hazırlanmış(!) ama nedense hiçbiri uygulamaya sokulmamış. Ve her nedense kimse bunu merak etmiyor. Darbe planlarını ortaya saçanlar “Neden bunlar olmadı?” diye sormuyor.Engelleyen var demek Bu kadar darbe planı yapılıyor ve hiçbiri eyleme geçemiyorsa demek ki bunu engelleyen de bir irade var. Bu, bir kişi ya da kurum mudur, konjonktürel durum mudur, yoksa aklımıza gelmeyen bir şey midir? İşte o araştırmacı, demokrat, hukuktan yana sözde liberaller bu soruları hiç sormuyor.Bunu çözemeyiz Anlaşıldığı kadarıyla hep “darbe planları” ile yetineceğiz. Bu darbelerin nasıl önlendiğini öğrenemeyeceğiz. Zaten buna gerek de yok. Çünkü amaç darbe olsun olmasın insanların kafasında bir korku yaratmak, bundan sağlanacak mağduriyetle oy toplamak. Nasıl olsa işin teorisyeni liberal maskeli faşistler de tıpkı İran’daki gibi emre amade.Yargı ne yapabilir? Son zamanların en etkili ama içi en boş söylemlerinden biri de şu: “Her şey yargıya intikal etti, artık rahat bırakalım, karar verilsin.” Bu aldatmacaların en büyüğü. Hep planı yapılmış ama hiçbiri başlatılmamış bile olan darbeler konusuna yargı nasıl bir çözüm bulacak açıkçası çok merak ediyorum.Genelkurmay Başkanı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ çok mu konuşuyor? Galiba. Üstelik her konuşmasından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik ağır saldırılar daha da artıyor. Türk halkına düşman ilan edilen Türk ordusu muz cumhuriyeti ordularıyla kıyaslanıyor. Ama Genelkurmay Başkanı hiçbir şey söylemeden sadece konuşuyor.Nedir bu bilgiler? Cumartesi günü de sormaya çalıştım. Genelkurmay Başkanı “ellerinde bilgiler olduğunu” söylüyor ve “bunları sakladıklarını” itiraf ediyor. Birileri Türk ordusunu halkına düşman ilan edecek, bu kurum için “fesat yuvası” diyecek, ama o kurumun başı “Her şeyi biliyoruz” demekle yetinecek. Bu, en azından Türk halkına saygısızlıktır.Derhal açıklanmalıdır Genelkurmay Başkanı, eğer Türk ordusunun Türk halkına düşman olmadığını, fesat yuvasına dönüşmediğini kanıtlamak ve hem ordunun hem halkın moralini yükseltmek istiyorsa bu bilgileri sanki bir şantaj malzemesi gibi kendine saklamayıp açıklamak zorundadır. Aksi takdirde adı tarihe başka türlü geçecektir.Başbakan’ın tavrıGenelkurmay Başkanı “elinde bilgiler olduğunu” belirtiyor ama Başbakan ekranlara çıkıp “Bunu ciddiye bile almadığını” söylüyor. Elbette bir Başbakan ile Genelkurmay Başkanı medya üzerinden haberleşmez ama, Başbakan’ın konuyu “ciddiye almadığını” söylemesi çok ilginçtir. Belli ki bir iki gün içinde askerle ilgili çok çarpıcı yeni iddialar ortaya çıkacak.Muhalefet ne yapar?Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarına muhalefetin tepkisi ise insanı gülümseten cinsten. Baykal “Komutanın feryadına kulak verin” diyor. Oysa muhalefetin eline müthiş bir koz geçmiş, Genelkurmay Başkanı “elinde bilgiler” olduğunu söylüyor ve kimi olduğunu pek anlamadığımız bir hedefi açıkça tehdit ediyor, muhalefet bunu açığa çıkarmak bile istemiyor.Sonra da kızıyorlarBiliyorsunuz, muhalefete karşı haksızlık yapıldığını yazıyorum sık sık. Ama böyle yapınca benim bile savunma şansım kalmıyor. Türkiye’nin son yıllarında yaşanan gerçeklerin ortaya çıkması olasılığı beliriyor ve muhalefet susuyor. Olacak şey değil. Kim bilir belki de Genelkurmay Başkanı’nın “açıklarım” dediği konular muhalefeti sıkıntıya sokacaktır da bu tereddüt oradan kaynaklanıyordur.İddianameler doğru mudur? Son zamanlarda aklıma en çok takılan konulardan biri de, maskeli faşistlerin darbe iddianamelerini ele alarak diledikleri herkesi karalama kampanyalarının malzemesi yapmaları. Hukuken şunu bilmek zorundayız: İddianameler kesin doğruları göstermez. İddiaların doğru olup olmadığını ortaya çıkaracak olan mahkemelerdir.Hedef saptırmaları Oysa Türkiye’de iddianamelerde yazan her şey kesin doğru kabul ediliyor ve hiçbir tartışma yapılmadan bu iddialarla insanların hayatları karartılıyor. İşte Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alan kız öğrenciler için ileri sürülen iddialar bunun en çarpıcı ve ibret verici örneği.Hiç mi vicdan yok Bir nottan yola çıkanlar “ÇYDD’nin burs verdiği üniversiteli kızlarla genç subaylar tanıştırılsın, bunlar kaynaşsın, kızlar da örgüte sempatizan olsun” demiş. Bu da iddianameye girmiş. Bunun Türkçe’deki karşılığı kimsenin tanımadığı bu kızları fahişe durumuna sokmaktır. Bu nasıl vicdandır ki, biri bunu söyler, biri de iddia diye ortaya atar.Senden benden ayrımı Ama oyun çok ortada değil mi? Çağdışı ve gerici zihniyetleri ile Türkiye’yi dönüştürmeye çalışanlarla bunlara payanda olan maskeli faşistler ahlaki ve vicdani olarak da hiçbir sınır tanımamakta, gencecik kızlarımızın iffetleriyle oynamayı bile göze almaktadır. Ve bütün bunlar “demokrasi ve hukuku yerleştirmek” adına yapılıyor ki insan utanç duyuyor.Bursa’daki ahlak dersi(!)Genç bir okurumun sevgilisine sarılmasına polislerin “uygunsuz davranış” diyerek engel olmalarını yazmıştım geçen hafta. Olayın geçtiği Bursa’nın Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya telefonla aradı ve “Evet, polis müdahale etmiş ama megafonla uyarı yok. Polisler gencimizin onurunu zedelemeden müdahale etmişler” dedi. Sarılmıyor öpüşüyor Çatalkaya “Aslında bu tür şeyler polisimizin görevi değil, ama o gençler de sadece sarılmıyormuş, öpüşüyorlarmış. Bizim toplumumuzda bu pek kabul edilmiyor. Polisler onun için uyarmışlar sadece” dedi. Müdür Bey ayrıca “Arkadaşlarımı da uyararak, bu tür konularda daha dikkatli olmalarını, daha tolerans göstermelerini istedim” diye de konuştu.Buna hakkı var mı? Emniyet Müdürü’ne “Peki polis kendi ahlak anlayışını toplumu yönlendirmede kullanabilir mi?” diye sordum. Çatalkaya ise “Ahlak bekçiliği yapmıyoruz ama o çocuklar öpüşmeyi fazla uzatmışlar” diye savundu kendisini. Artık nezaket gösterip aradığı ve olayı doğruladığı için tartışmayı gereksiz buldum.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Cem Yılmaz, Danny Kaye gibi şov yapmalı

14 Şubat 2010

Dünyanın en ünlü komedi sanatçılarından Danny Kaye, bir dönem tıpkı Cem Yılmaz gibi büyük bir orkestrayı yönetmişti. Ancak Kaye’in şovu sadece bir konser için orkestrayı yönetmekten çok daha ileriydi ve çok önemli bir anlamı vardı.Danny Kaye, New York Filarmoni Orkestrası ile çocuklara yönelik bir “klasik müzik” şovu hazırlamıştı.Amaç, çocukların klasik müzik hakkında bilgi sahibi olmaları ve bu müziği sevmelerini sağlamaktı.Müthiş bir komedyen, sinema ve tiyatro sanatçısı olan Kaye, aynı zamanda şarkı da söylüyordu. Ama müzikle ilgisi bu kadardı. Buna karşın düzenlediği şovla klasik müziğin bütün özelliklerini çocukların anlayacağı bir dille ve kırıp geçiren esprilerle süsleyerek anlatıyordu.Bu şovlar televizyonlarda da yayınlanıyordu ve bu sayede tüm dünyada milyonlarca çocuk klasik müzikle tanışmış ve bu müziğe ilgi duymaya başlamıştı.Danny Kaye’in şovlarını ilk izlediğimden beri hayalimde hep bunun yerli versiyonunu yapmak gelirdi. Ama açıkçası Cem Yılmaz’ın şovuna kadar bunu yapabilecek kimse aklıma gelmemişti.Cem Yılmaz hem olağanüstü sevilmesi hem de görüldüğü kadarıyla klasik müziğe yatkınlığı ile çocuklar için böyle bir şov hazırlayabilir. Bunun maddi desteğini sağlamaya istekli pek çok reklamveren de çıkar.Bu şovlarla Cem Yılmaz hem klasik müziğin sihriyle çocukları tanıştırır hem de çok sesliliğin güzelliğini anlatır.Sanıyorum böyle bir çalışma Cem Yılmaz’ın çok başarılı sanat hayatında çok önemli bir “kalite abidesi” olur. ***** Klasik müzikle demokrasi nasıl anlatılır? Cem Yılmaz’a Danny Kaye’in çocuklara klasik müziği anlatan ve sevdiren şovlarını önerirken, çok sesli müzikle demokrasinin daha iyi anlatılabileceğini düşünüyorum.Ne yazık ki ülkemizdeki müzik kültürü “çok sesli” müzikle pek bağdaşmıyor. Elbette Türk müziğinin değeri de tartışılmaz ama “çok sesli” müziğin gerçek değerinin anlaşılması sanıyorum insanların “demokrasi” konusundaki görüşlerini de daha sağlamlaştırabilir.Bakın çok sesli müzikle demokrasiyi nasıl anlatabiliriz:Bir senfoni orkestrası 95-110 sanatçı ve enstrümandan oluşur.Bir senfoninin ana teması vardır. Zaman zaman tüm müzik aletleri aynı temayı seslendirir.Ancak bir senfonide her enstrüman için aynı müzik yazılır.Bu müzikler aslında ana temaya uygundur ama farklı seslerle icra edilir.Senfoninin güzelliği nota olarak birbirinden farklı olan seslerin olağanüstü uyumudur.Bir senfonide bütün sesleri kısıp sadece bir enstrümanın sesini duyarsanız, bu kulağa kötü gelebilir. Sadece o sesi duyarsanız senfoninin kötü bir şey olduğunu zannedebilirsiniz.Ve hemen her senfoni kreşendo denilen tüm enstrümanların seslerini giderek yükseltmesi ve finalde müthiş bir tempoya ulaşmaları ile sona erer.İşte Cem Yılmaz bir klasik müzik programıyla demokrasiyi, çok sesliliği bu yolla anlatabilir.Senfoninin ana teması, demokrasideki asgari ortak payda.Senfonideki çok seslilik demokrasideki farklı fikirler.Senfonideki çok sesliliğin olağanüstü uyumu, demokraside uzlaşma kültürü olarak çocuklara anlatılabilir.Sadece bir tek sesin dinlenmesinin vereceği rahatsızlık ise demokrasi dışı yollara sapılarak baskıyla tek fikrin kabul ettirilmesi olarak tanımlanır.Ve senfonilerin sonundaki kreşendo ise iktidarların seçimle değişmesi ve bu değişimdeki coşku olarak sunulabilir.*****Tek fıkra Bu hafta Yıldırım Tuna’dan tek fıkra var. Tuna, Cezayir’de, aslında fıkra gönderdi ama bu haftalık saklıyorum. Hatfaya bol bol var ama:Anaokulunda öğretmen çocuklara boya kitabını açtırmış ve elinde şemsiye tutan ördeğin bulunduğu sayfayı buldurup “Hadi çocuklar” demiş, “Şimdi ördeği sarıya, şemsiyeyi yeşile boyayacaksınız!” Sıraların arasında gezerken Alihan’ın ördeği itfaiye arabası gibi kıpkırmızı boyadığını görünce “Alihan” demiş hafif kızarak, “Sen kaç kere kırmızı ördek gördün bakayım?” Alihan “Öğretmenim” diye ayağa kalkmış, “Siz elinde şemsiye ile gezen ördeği kaç kere gördüyseniz o kadar!”***** Tekel Kendisini “AlterLATİF yazar” olarak tanıtan Ömür Eyüpkurum kendi yazdığı bir dolu esprili yazı göndermiş. Bu hafta “güncelliği” nedeniyle Tekel ile ilgili olanını sizlerle paylaşıyorum; * TEKELİN merhemi olsa başına sürer.* TEKEL TEKEL gelin ulen.* AKP takkasi düştü teKEL göründü.* TEKEL işçisi patlama noktasında “4C”likten “C4”lüğe.***** Anadolu’dan manili fıkralar Okurlardan Erhan Tığlı göndermiş. İçinde şiir duygusu olan Anadolu insanı, söylemek isediği bazı şeyleri manilerde dile getirir. İşte bunlardan üç örnek...Bahçelerde kayısıKız çiftlik sahibi zengin bir delikanlıyla nişanlanmıştı. Genç onu görmeye geldi. Kız nişanlısını heyecanla karşıladı. Genç, getirdiği paketi masaya koydu, gülerek:“Sana kendi ellerimle kayısı toplayıverdim bahçemizden” dedi.Onun çiçek getireceğini sanan kız bozuldu ama belli etmedi. Bizimki tatlı sözler edeceğini uman kıza tarla bahçe işlerinden, havadan sudan söz etti. Kız onun için süslenmiş, kuaförde saçını yaptırmıştı ama delikanlı bunları ya görmedi ya da görmezlikten geldi.Biraz sonra nişanlısı gitmek için ayağa kalktı. Kız bir şeyler yazdı, delikanlıya verdi, “Bunu evde aç” dedi. O da “Peki” deyip sevinçle evine gitti. Evde annesi babası ne olduğunu sordular. Delikanlı sevinçle, “Buluşmamız çok güzel geçti. Kız beni çok beğendi, hatta bana şiir yazdı” diyerek cebinden kızın yazdığı yazıyı çıkardı. “Aç oku” dediler. Delikanlı açıp okudu. Notta şunlar yazılıydı: “Bahçelerde kayısıHaber verdi dayısıHiç mi ağız bilmezsinBe Allah’ın ayısı!” Ev sahibi ile konukEve konuk gelmişti ama bir türlü gitmek bilmiyordu. Ev sahibi yüzüne karşı söylemeye çekindi. Bir kâğıda şunları yazıp onun görebileceği bir yere koydu.“Konuk birinci gün baldır,İkinci gün olur şeker,Üçüncü gün gitmezseOdur eşekten beter.” Bir süre sonra konuktan şöyle bir yanıt geldi: “Ey eşekten olma katırHiç bilmezsin gönül hatırKonuk, gittiği yerdeİstediği kadar kalır.” Kahveciyle müşteriKahveci kahveye zam yapacaktı ama bu kararını onların yüzüne karşı söylemeye çekindi. Bir kâğıda şu dizeleri yazıp duvara astı:“Kahve Yemen’den gelirGeldiği yol çok ırakOn lira yetmiyorOn beş lira bırak” Bir süre sonra müşterilerden bir yanıt geldi. Orada şöyle yazılıydı:“Kahve Yemen’den gelirYolları çok sapaOn lira yetmiyorsaKahveni hemen kapa!”

Devamını Oku

Başbakan’la gurur duymalıyız

12 Şubat 2010

Vatan’ın dünkü iki özel manşeti de çok ilginçti. “Yeğenini korumadı” başlıklı haberden, Erdoğan’ın yeğeni Mehmet Erdoğan’ın “uyuşturucu kaçakçılığı yaparken yakalandığını” öğrendik.İkinci manşette ise Sultanbeyli’de Alevilere yönelik baskıları Başbakan talimat vererek bizzat durdurmuş. İki yararlı haber yani.Ancak bu haberleri biraz irdelediğimizde ortaya müthiş bir gerçek çıkıyor, bunu da “teğet” geçmemek gerek.Başbakan Erdoğan’ın kaybettiği ağabeyi Mehmet Erdoğan’ın 47 yaşındaki oğlu Mehmet Erdoğan narkotik polisinin yaptığı bir operasyonda 50 kilo esrarla yakalanmış.Polis bu kişinin Başbakan’ın çok yakın akrabası olduğunu anlayınca şaşırmış elbette. Ve müdürler durumu kendisine aktarmışlar. O da “Gereğini yapın” demiş. Mehmet Erdoğan da tutuklanmış.Peki Başbakan “Aman duyulmasın” dese ne olacaktı?Polis Başbakan’a sorduğuna göre, demek ki alacağı talimat gereği uyuşturucu kaçakçılığından yakalanmış birini serbest de bırakabilir olayı örtbas da edebilirdi.Tabii bu olayda bence asıl dikkat çekici konu şu: Tayyip Erdoğan 7 yıldır başbakan. Bu makamın gücünü de çok iyi kullanıyor.Böyle bir durumda neredeyse evladı ya da kardeşi sayılacak bir akrabası nasıl oluyor da uyuşturucu gibi olabilecek en kötü suçlardan birine bulaşabiliyor.Kimse bu konuda Erdoğan ailesini sorumlu tutamaz. Ama bu güç ve ihtişama rağmen yakın bir akrabanın böyle bir suça bulaşmasının nedeni de ortaya çıkmalıdır.İkinci manşette ise Sultanbeyli’de Alevilerin oturduğu mahallenin adının Başbakan talimatıyla değiştirilmesi var. Aleviler oturdukları mahalleye Yavuz Sultan Selim adının verilmesinin kasıtlı olduğunu söylüyorlar. Başbakan da bu adın değiştirilmesi talimatı veriyor. Mahallenin adı Pir Sultan Abdal oluyor.Ama iş bununla da bitmiyor. Başbakan Belediye Başkanı’ndan kaçak cemevi yapıldığı gerekçesiyle Alevi Dernekleri hakkında açılan davaların da geri çekilmesini istiyor.Demek ki birileri hakkında dava açılması ya da bunun geri çekilmesi için Başbakan talimat verebiliyor. Bu da şu sonucu getirir: AKP için hak hukuk önemli değil. Birini yıpratmak istiyorsa dava açabilir, şirin gözükmek için de davaları geri çekebilir. *** Güzel TürkçemizTürkçe’de kişi anlamına gelen ve yabancı bir dilden devşirme “zat” kelimesi kullanılırdı. Hâlâ da kullanan var. Zat kelimesinin çoğulu “zatlar” değil, “zevat”tır. Bu nedenle bir kişiden söz edilirken “zevat” denmez. “Adının önünde profesör unvanı da olan bir zevat” demek yanlıştır.Ama belki bu “zat”ın 7 dili, üstelik argo ve aksanlarıyla bilmesi kafa karıştırmış ve “Bu herhalde bir kişi değil” zannına neden olmuştur. ***İstanbul’a gökten çamur yağdı. Rüzgâr, Ankara’daki çamur siyasetini Batı’ya taşıyor! (Gani Yıldız) *** Sabır taştı mı?Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ “Sabrımız taşıyor” sözlerine açıklık getirmiş. Diyor ki “Kastım hukukidir. Her şeyin perde arkasını biliyoruz, elimizde bilgiler, bunları açıklarız.” Çok garip bir durum.Demek ki Genelkurmay Başkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik yıldırma operasyonlarının perde arkasını biliyor. Bunları kimlerin tezgâhladığından haberi var. Üstüne bir de ellerinde bilgi bulunuyor.Ama devlet adamlığının gereğini yerine getirdiğini belirterek “Bunları açıklamadık” diyor.Bilgi eldeyse “Bunları açıklarım” demek ne anlama gelir? Genelkurmay Başkanı kime mesaj veriyor? “Ok yaydan çıktı” diye çok güzel bir ata deyişimiz vardır. Genelkurmay Başkanı “Çok şey bildiklerini” söyleyerek okun yaydan çıkmasını sağlamıştır. Bundan sonra beklemek devlet adamlığına yakışmaz.Hele bunun için pazarlıklar yapmak hiç yakışmaz.Genelkurmay Başkanı’na yakışan elindeki bilgileri hiç zaman yitirmeden kamuoyu ile paylaşmaktır.Yoksa, iktidar ve yandaşları ondan önce davranıp, hiç beklenmedik yeni operasyonlara başlayacaklardır. Üstelik Genelkurmay Başkanı da bir tür “şantajcı” ilan edilecektir. *** Büyükelçilere mi yoksa seçmene mi?Başbakan Erdoğan’ın Avrupa Birliği ülkelerinin Ankara Büyükelçileri’ne verilen yemekte yaptığı konuşmayı dinledim. Son derece gergin olan Başbakan büyükelçilere karşı öfkeli konuştu ve adeta onları çocuk gibi azarladı.Oysa çok haklı olduğu bu konuşmayı daha diplomatik yolla yapabilirdi. Büyükelçileri azarlamak, onlara “öfkenin de bir hitabet sanatı olduğunu” göstermek bir yarar sağlamaz. Tam tersine o büyükelçiler ülkelerine rapor gönderirken Başbakan’ın bu ruh hali ve diplomasi dışı davranışının altını çizerler.Sanıyorum Başbakan da bunu biliyordur. Kendisini hayret dolu gözlerle izleyen Egemen Bağış da bunun kanıtıdır. O halde Erdoğan neden böyle davranıyor?Anladığım kadarıyla o konuşma büyükelçilere değil Türk halkına yönelik yapıldı. AB ülkelerinin büyükelçilerini azarlayan, onlara haddini bildiren Başbakan doğal olarak eğitimsiz seçmenlerin gözünde prim yapacaktır.Nitekim daha konuşmadan hemen sonra “yeni one minute” yorumları başladı bile. Kamuoyuna aktarılmak istenen çok basit: “Artık öyle bir başbakanımız var ki, ne Amerika, ne İsrail ne AB tanır. Gerektiğinde hepsine ayar verir. Bugüne kadar hep pısırık kalırdık, şimdi süper ülkeyiz, başbakanımız da dünya lideri.” Halkın bir bölümü bu propagandanın etkisi altında kalır, ama dünya bu numaraları pek yemez.

Devamını Oku

Yine aynı oyun

10 Şubat 2010

Kim ne derse desin, AKP doğrultusunda hareket eden kişi ve kurumların gözleri çok kara. YÖK inat ve ısrarla hem hukuka, hem eşitliğe hem de mantığa aykırı üniversitelere giriş sınavında uygulanan katsayıyı kaldırmak konusunda direniyor.Bunun tek amacı var. Eğitim sistemini imam hatip düzeyine çekmek, eğitim, bilim ve kültür alanını daraltarak bağımlı, biat etmiş bir nesil yetiştirmek.Zaten “her ile üniversite” adı altında yüksek eğitim lise düzeyine çekildi. Artık üniversitede okumak bilimsel alanda ilerlemek, geçerli bir iş alanı yaratmak değil.Gençler “okumuş olmak” ve “bir diplomaya sahip olmak” istiyor. Aileler de çocuklarının yüksek eğitim gördüğünü sanarak kendilerini avutuyorlar. Anadolu illerinde ise “Alın size üniversite” uyutmacılığı ile oy avcılığına çıkılıyor.Asıl olan yüksek eğitimin giderek kalitesizleşmesidir. Bu durum İmam Hatiplilere yol açmak, bilgisiz ve yeteneksiz olsalar bile devlet erkinde bir yer edinmelerini sağlamaktan başka işe de yaramıyor. İşin komik tarafı da “Söz konusu olan İmam Hatipler değildir, mesleki eğitimin önünü açmak istiyoruz” diyorlar ve yandaşlarını konuşturuyorlar. Onlar da herkesi aptal yerine koyarak “Sanayinin önü tıkanıyor” yakınmasında bulunuyorlar.Peki söyler misiniz, Türkiye’nin ihtiyacı mühendise mi yoksa teknik elemana mı?Binlerce işsiz mühendis geziyor sokaklarda, ama bizim biat etmiş sanayicimiz “Meslek liselerinden çıkanlara üniversiteyi engelliyorlar, eleman bulamıyoruz” yalanını söylemekten çekinmiyor.İktidar giderek düşüş eğilimine giren oy potansiyelini kurtarmak için yine bildik, tanıdık oyunlara başvuruyor. Türban, imam hatip, kuran kursları gibi konular pişirilip tekrar servis ediliyor. Bu süre içinde Türkiye patinaj yapmış, gerginlik yaşanmış, kaos olmuş, umurlarında bile değil.Çünkü nasıl olsa elde, “demokrasi, eşitlik, hukuk” gibi asla uymadıkları “sihirli” süzcükler var. *** Kozmik Oda’dan liste alındı mı?Önceki hafta katıldığım bir TV programında konuklardan biri, AKP’ye destek veren görüşleriyle tanınan ve yazdığı pek çok “garip” iddia bir süre sonra manşetlere yansıyan bir akademisyendi.Reklam aralarında sohbet ederken “Bir konuda artık çok haklısınız, çünkü Türkiye’de darbe olma ihtimali iyiden iyiye azaldı, daha doğrusu yapılan son operasyonlarla bu hale getirildi” dedi.Anlattıkları gerçekten çok ilginç olduğu buna karşı konuşmamızı yazmam konusunda izin almadığım için adını vermemeyeceğim.Bu akademisyen dedi ki, “Kozmik büroya hakimin girmesiyle birlikte, Türkiye’deki tüm illerde kaos yaratmak, eylem yapmak ya da eylemlerde kışkırtıcılık görevi üstlenmek için derin devletin talimatını bekleyen tüm kadronun listesi elde edildi.” Ben de “Ne listesi bu, bu listenin ele geçmesinin önemi nedir?” diye sorunca şu cevabı verdi: “Önemli olmaz mı? Artık devlet hangi ilde kimin ne yapmak üzere istihdam edildiğini biliyor. Şimdi bu isimlerin tamamı etkisiz hale getirildi. Bu durumda kaos yaratmak için hazırlanan bütün planlar da elde kaldı.” Anladığım kadarıyla, eğer doğruysa, Kozmik Oda’daki aramada kontrgerilla olarak bildiğimiz Özel Harp Dairesi’nin bir düşman işgali halinde devreye sokulacak olan yeraltı direniş hareketinin elemanlarının listesi bulunmuş.Şimdi bu listeye “darbe yapmak için kaos çıkaracakların listesi” gözüyle bakılması ne kadar gerçekçi olabilir. Akademisyenin “devlet” dediği ama sanıyorum kastettiği hükümet bundan siyasi bir medet umacak mı, bunu da yakında göreceğiz.Kısacası yakında mahallemizin bakkalını, berberini, üst kattaki tapu dairesindeki memur arkadaşımızı ya da tekstilcilik yapan bir arkadaşımızı “kaos çıkaracaklar” listesi içinde görebiliriz bazı gazetelerde. *** Doğru olabilir mi?17 yaşındaki bir öğrenci okurumdan çok ilginç bir mesaj aldım. Adı bende saklı bu öğrenci okurum İstanbul’daki ünlü bir okulda yatılı olarak okuyor. Tatil için gittiği kentinden dönerken otobüs garında kendisini geçirmeye gelen kız arkadaşına sarıldığı sırada hemen yanlarındaki 16 A 7343 polis otosunun megafonundan yükselen sesle irkilmiş.Polis “Toplum içinde uygunsuz davranmayın, yoksa ceza keseriz” demiş. 17 yaşındaki öğrenci “Uygunsuz bir hareketim yok” dediğinde polisler bu kez “Fazla uzatma, ceza yiyeceksin, haydi git” demişler.Tabii çok korkmuş bu öğrenci. Çaresiz otobüse atmış kendini.Sadece yazıyorum ve merakla Bursa Emniyeti’nden gelecek cevabı bekliyorum. Bursa polisi gerçekten sokakta birbirine sarılan gençleri “uygunsuz davranmakla” suçluyor ve ceza yazmakla tehdit ediyor mu? *** Ufuk Söylemez: Cindoruk Başkan olarak kalmalı Salı günü “Herkes şikayetçi kimse kılını kıpırdatmıyor” başlıklı yazımdan sonra DP Genel başkan yardımcısı Ufuk Söylemez’den yazılı bir mesaj aldım. Söylemez Türkiye’nin olağanüstü bir dönem yaşadığını belirterek “Bu olağanüstü koşullarda demokratik merkezin güven verecek, tecrübe ve dürüstlüğü ile inandırıcı olacak bir ağabeye ihtiyacı var” diyor.Seçimlerde değişik genel başkanlarla üst üste yaşanan hayal kırıklıklarına dikkat çeken Söylemez partinin hazine yardımı bile almadığı dönemde özveri göstererek kolları sıvayan ve partiyi ayağa kaldıran Hüsamettin Cindoruk’a destek verilmesi gerektiğini söyleyerek “Tam bu sırada kerameti kendinden menkul bazı malum isimlerin kendilerini lider adayı olarak lense etmeleri yersizdir, yakışıksızdır, zamansızdır” ifadesini kullanıyor.Söylemez yazılarımda isimlerini geçirdiğim herkesin DP içinde yer bulabileceğini de söyleyerek şöyle diyor; “Ancak anketle, pazarlamayla lider olunmaz. DP seçimlere Sayın cindoruk’un liderliğinde ve ağabeyliğinde girmelidir.” BENİM NOTUM: Ufuk Söylemez, yazımda ismi geçenleri “kendilerini pazarlıyorlar” diye tarif etmiş. Bu haksızlık olur. Çünkü bu konuda kimse kendini lanse etmeye çalışmıyor. Bu isimler tamamen benim kamuoyundan gelen talepler ve aldığım izlenimler doğrultusunda yazılmıştır. ***YÖK’ün katsayılarda nasıl bir oynama yapacağı bilinmez ama belirsizliğin yüz binlerce öğrencinin sinir katsayısını yükselttigi kesin! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İş dünyası da şaşkın

10 Şubat 2010

Geçen hafta bir tören öncesi hayli kalabalık bir iş adamı sohbetine tanıklık ettim. Gözlemlerimi size de aktarmak istiyorum. Sonra da bana sorulan bir soru üzerine verdiğim cevabı yazacağım.1- Bir yıl öncesine kadar iktidarın politikalarını beğenen ya da en azından eleştirmeyenler sıkı muhalifler gibi olmuş.2- Daha önceleri eleştirilere burun kıvıranlar şimdi mutlaka kendi yaşadıklarından örnekler vermeye çalışıyor.3- Geçen yıla kadar iktidarın hışmına uğrayan iş adamlarına sırtını dönenler şimdi kendi başlarına gelenleri üzüntülü sözlerle anlatıyor.4- 2007 seçimlerinden önce CHP-MHP koalisyonuna “felaket” diye bakanlar şimdi “Neden olmasın?” demeye başlamış.5- Eskiden “Yok canım Türkiye’de hukuk var” diyenler şimdi iktidarın gücünü nasıl kullandığının farkına varmış gözüküyor.6- Eskiden siyasi tartışmalarda sessiz kalanlar şimdi ateşli birer hatip gibi.Bu konuşmaları izlerken iş adamlarından biri bana dönerek “Sizi ilgiyle okuyor ve televizyonlarda izliyoruz” dedi ve şöyle devam etti: “Doğruları hiç eğip bükmeden söylüyorsunuz. Ama çare ne, bu kaostan nasıl çıkacağız?” Ben de şu cevabı verdim: “Söylediğiniz tavrımı kim bilir kaç yıldır sürdürüyorum ama bugüne kadar pek dinlemiyordunuz bile. Şimdi çıkış yolu arıyorsunuz. Bunun tek yolu var, o da taşın altına elinizi koymanızdır.” Tabii soru anında geldi: “Ne yapacağız yani, siyasete mi gireceğiz?” Ben de “O da mümkün ama kastım o değil” dedim ve devam ettim: “Yüzde 10 barajı çoğunluğu temsil etmeyen siyasi partilere tek başına iktidar yolu açıyor. Bugün bu yolla AKP iktidarda, yarın belki başkası olacak. Ama küçük oyla büyük güç sağlayan her parti iktidarda böyle davranacak.” Biraz soluklanıp sözlerimi sürdürdüm: “Örneğin, barajın altında kalmaları muhtemel partileri, sadece bir seçim için birlik olmaya zorlayabilirsiniz. Nasıl zamanında Erdoğan’a evlerinizde yemekler verdiyseniz, şimdi de bunu yapabilir ve birlik için ikna edebilirsiniz. Sonuçta bir parti daha barajı aşarsa küçük oylarla tek başına iktidar dönemi sona erer. Durum normalleşince herkes tekrar kendi yoluna gider.” ***** Çiçek bile giremiyor Televizyonda Sırrı Sakık, Mehmet Ali Birand’ın sorularını yanıtlarken “GATA’ya bırakın türbanlıyı, çiçek bile giremiyor” dedi. Birand da espri yaparak “Herhalde renklerinden ötürüdür... Çiçeklerde hâkim renk sarı-kırmızı-yeşil ya...” karşılığını verdi.Sırrı Sakık’ın derdini anlayamadım ama Mehmet Ali Bey’e de şaşırdım. Çünkü en azından pek de hoş olmayan o espriden sonra “Artık hastanelerin çoğuna çiçek alınmıyor, çünkü çiçekler ve yaprakları hijyenik kurallara uygun olmayabilir, ayrıca çiçeklerdeki polenler pek çok hastaya da zarar veriyor” demesi gerekirdi.Mehmet Ali Bey’in bunu bilmemesi mümkün değil, çünkü daha geçenlerde bir hasta ziyareti için Amerikan Hastanesi’ndeydi ve bu hastane çiçeği hasta yanına çıkarma yasağını ilk başlatan hastane. ***** Para Türkiye’de kalsın istiyorduk Free shop’lardaki satın alma sınırlaması yurt dışından gelen birçok kişiyi çok rahatsız ediyor. Bu arada hemen yaptığım bir maddi hatayı düzelteyim, free shop’lardan iki değil ancak bir şişe içki alabiliyorsunuz.Yurt dışından gelen bir okurum yazısında diyor ki, “Biz bindiğimiz havalimanlarından da içki, sigara veya başka şeyleri alabiliriz ama hiç olmazsa parayı bizim ülkemizin insanı kazansın istiyoruz.” Gerçi satılan mallar ithal ama sonuçta kârı bizde kalmış oluyor.Yine söylemek istiyorum. Bu dükkânlarda satılan mallara bu kadar kısıtlama getirmenin anlamı yok. Sonuçta kimse mal depolamıyor, alt tarafı birkaç eşin dostun gönlünü almak istiyor. ***** Melekler uçar mı? Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Küçük kız annesine sormuş “Anne, melekler uçar mı?” diye. “Evet yavrum, uçarlar” diye cevap vermiş annesi:- Bütün melekler mi?- Evet yavrum.- Bizdeki hizmetçi kız neden uçmuyor o zaman?- Aaa, ne alaka? Neden o uçsun yavrum?- Ama babam ona her zaman “Meleğim” diyor.- O zaman birazdan nasıl uçuyor göreceksin yavrum. *****Eflatun’dan Okurlardan Erol Fıçıcı, Eflatun’un aslında bilinen bir sözünü göndermiş. Bilen için de bilmeyen için de ders dolu bir söz: “İnsanlarda gözlemlediğiniz ve sizi en çok şaşırtan davranışlar nelerdir?” Eflatun şöyle yanıtlar:“Çocukluktan sıkılırlar, büyümek için acele ederler; sonra çocukluklarını özlerler...Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, ardından sağlıklarını geri almak için para öderler...Yarından endişe ederken bugünü unuturlar, dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar.Böylece hiç ölmeyecek gibi yaşarlar; ama hiç yaşamamış gibi ölürler!..” ***** Etin en pahalı olduğu ülke Türkiye’ymiş. Yani; koyun, kuzu, dana vatandaşın mutfağını TEĞ-ET geçiyor! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Herkes şikâyetçi kimse kılını bile kıpırdatmıyor

8 Şubat 2010

İktidarın politikalarından ve uygulamalarından rahatsız çok büyük bir kesim var. Nitekim bu zaten anketlerde AKP oylarının düşüş eğiliminde olmasından da anlaşılıyor.Buna karşın; tercihini CHP veya MHP yönünde kullanmaya şimdiden karar vermiş pek çok kişi “ne yapacağını” bilemez halde. Herkesin ortak sorusu şu: “Peki kime oy vereceğiz?” Aslında bunu soranların önemli bir bölümünün siyasi görüşü ya da ilgi duyduğu bir parti var. Sorun bu partilerin yüzde 10 barajını aşabileceğine inanmamaktan kaynaklanıyor.Vatandaş diyor ki, “Oyum boşa gidecek bunu biliyorum, ama şu anda Meclis’teki partilerden hiçbirine de gönlüm oy vermeye razı değil.” Birkaç hafta önce “alternatif” önermiştim, biliyorsunuz. “Barajı aşma konusunda ciddi sorunları olan partiler bir araya gelebilmeli. Bunun için de adres Demokrat Parti olabilir. Ancak bu partinin de başına herkesin kabul edebileceği, ittifakı sağlayabilecek nitelikte bir ismin gelmesi gerek” demiştim.Buna bir örnek olması için de İlhan Kesici’nin adını vermiştim. Ayrıca eski DYP teşkilatlarının Tansu Çiller’i istediğini, yeni isimlerden Rifat Hisarcıklıoğlu, Süheyl Batum, Gökberk Ergenekon, Burak Küntay gibi isimlerin de öneri olarak bana ulaştığını yazmıştım.Burada bir yanlış anlamayı da düzeltmek istiyorum. Çünkü bazı kişiler İlhan Kesici adını önermem üzerine “Başbakan seçmek sana mı kaldı?” dediler. Anladığım kadarıyla “bir alternatif daha” önerisi, seçimi kazanacak ve tek başına iktidara gelecek bir parti olarak algılanmış.Oysa benim önerim pek çok siyasi görüşün sırf kişisel hırslar ya da yanlış değerlendirmeler yüzünden Meclis dışında kalmamasına yöneliktir. Diyorum ki “Eğer baraj sorunu altında kalan partiler ittifak yapabilirse, barajı aşacak oy potansiyeline ulaşırlar. Bu durumda hiçbir parti yüzde 30’lardaki oyuyla Meclis’in çoğunluğunu tek başına ele geçiremez.Türkiye normalleşir.” Bu yöndeki eleştirilerim normal vatandaşlar tarafından büyük destek görüyor. Gelin görün ki, siyasi arenada adeta tık yok. Meclis dışındaki hangi lidere sorarsanız sorun “Baraj sorunumuz yok, iktidara geliyoruz” diyor, diyebiliyor.Gerçeğin bu olmadığını kendileri de biliyorlar ama “küçük olsun benim olsun” mantığı her daim ağır basıyor.Meclis dışındaki partiler önümüzdeki seçimlere birlikte katılmazlarsa, meydan yine üç partiye kalır ve birinci olan parti de tek başına iktidar olur. Kazanan da yüzde 30’luk oyunun boyuna b osuna bakmadan “işte milli irade” der.Konuya yarın da devam edeceğim. Bazı iş adamları ile yaptığım sohbeti sizlere aktaracağım. *** Milletvekilleri, mevcut odalarının küçüklüğünden şikâyet etmişler. Haklılar zira Genel Kurul kavgalarına küçük odada hazırlanmak zor olsa gerek! (Gani Yıldız) *** Sezer-Gül farkı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül rektör atamaları nedeniyle yine gündemde. Çünkü Gül YÖK’ten önüne gelen adaylar arasında seçimde birinci olanları değil hep onun ardından gelen birilerini tercih etti.Bu tavır aynen YÖK’e de sirayet ettiği için onlar da dekan seçimlerinde sonuçlara pek bakmadılar ve diledikleri kişileri atadılar.Bu konu gündeme gelince AKP ve yandaşları koro halinde “Sezer de böyle yapıyordu” diyorlar.Yanlış bir ifade değil. Ama bir fark var. Sezer, Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim ve ilkelerine bağlı kalarak tek bir kriter uyguluyordu. Önüne gelen listedeki isimler Cumhuriyet ilke ve devrimlerine bağlı olarak mı tanınıyor yoksa her fırsatta aleyhine mi çalışıyor.Gül’ün tercih kriteri ise farklı. Belli ki Cumhurbaşkanı bu kriteri uygulamak yerine “Bize yakın mı değil mi” diye bakıyor.Denilebilir ki “İkisi arasında ne fark var?” Çok fark var hem de çok.Cumhuriyet ilke ve devrimleri büyük bir savaştan sonra kurulan yeni devletin esaslarıdır. Bu esasları değiştirmek veya tersine uygulamak bir kişi ya da kurumun hakkı da haddi de değildir. Eğer değişim adı altında asıl değiştirilmek istenen bu ilke ve devrimlerse, bunun için başka bedeller ödenmesi gerekir. *** THY yazısıCumartesi günü THY ile ilgili başımdan geçen iki olayı anlatmıştım. İkisi de iyice değişen THY kadrosunun yetersizliği ve kalitesizliği üzerineydi.Yazım üzerine o kadar çok mesaj aldım ki inanamazsınız. Yüzlerce okur başından geçen olayları ayrıntılı olarak anlatmış. Hepsinin ortak tarafı THY personeli ile ilgili.Güler yüz ve anlayış olmaması, bilgi almakta çekilen sıkıntılar, rötarlar, kaybolan bavullar yaşanılanların ana hatlarını oluşturuyordu.Gelen olayları yazmaya kalksam günlerce sürecek bir dizi çıkar ortaya.Türkiye’nin dünyadaki bayrağı Türk Hava Yolları’nı bu kadar küçültmeye kimsenin hakkı olmamalı.Büyük kârlar elde etmek tek başarı olarak kabul edilirken, tasarruf adına personel eğitiminden vazgeçmek ya da ciddiye almamak bu kurumu giderek daha da zayıflatacaktır.THY yönetiminin hiçbir komplekse kapılmadan, bu şikâyetleri “kasıtlı” bir planın parçası diye nitelemeden iç konularına daha özenle eğilmesi sanıyorum yapılacak en iyi iştir. Çünkü THY hepimizin.

Devamını Oku