Sevgili okurlar; geçen haftayı hareketli ama hiçbir derinliği ve ciddiyeti olmayan tartışmalarla geçirmek zorunda kaldık. Artık sapla saman iyice birbirine karıştı. Popülizm öyle bir hal aldı ki, başta iktidar olmak üzere pek çok kişi olayların içeriğine değil, halkta nasıl etki yaratacağına bakıyor.Peygamber tartışmasıHaftanın en popülist tartışması kuşkusuz “peygamber” konusu oldu. Eski AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in iki yıl önce söylediği bir söz bugüne taşınınca olay yarattı. Meselenin özü şu: Bu AKP’li iki yıl önce “Tayyip Erdoğan bizim için peygamber gibidir” demişti.MHP tekrar edinceBu sözler iki yıl boyunca hiç tartışılmadı. MHP’li Osman Durmuş Meclis kürsüsünden bu sözlere gönderme yaparak “Sizi gidi beyaz yakalılar sizi. Nasıl olur da peygamber olarak sayılan bir Başbakan’ın eşini GATA’ya sokmazsınız?” diye sorunca Başbakan öfkeye kapıldı. Ve işin özü gözlerden kaçırılarak konu istismar edildi. Başbakan ve AKP yandaşları sanki benzetmeyi MHP’liler yapmış gibi üste çıktılar.Eşe laf söyletmemeAynı tartışma sırasında bir de “en sığ biçimde” ve tamamen Türk halkının geleneklerine yönelik bir polemik daha yapıldı. Başbakan eşinin üç yıl önce GATA’ya girememesini sanki kendi açıklamamış da başkası söylemiş gibi konuşarak “Eşime laf söyletmem” diyerek popülizmin şaheserini yaratmaktan çekinmedi.Doğru olmayanlarHerkes şimdi üzülmüş gibi yapıyor, başta Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere. Koca koca makam sahiplerinin kamuoyu önünde şirin gözükmek adına kendilerini küçük düşürmelerini anlamak çok zor. Sadece doğruyu söyleseler yeter ama, basiretler bağlanmış belli ki. Türkiye bu mantıkla yol alabilir mi?GATA gerçeğiİşin doğrusu şudur: Yakınları askeri hastanelerde tedavi görenler kıyafetleri ne olursa olsun içeri girebiliyor. Bu hep böyleydi ve böyle de devam ediyor. Ayrıca hiçbir vicdan veya ideoloji, terörle mücadelede ayağını, kolunu, gözünü yitirmiş oğlunu ziyaret etmek isteyen bir anneye “Başın kapalı, giremezsin” diyemez, dememiştir de. Yasak nerede varAskeri yönetmeliklere göre başörtülü olanlara da herhangi bir yasak yok. Bir, sadece bir türban gibi dini bir simge olarak kullanılan örtünme biçimi; iki, devrim kanunları ile kaldırılmış olan kara çarşaf ile sarık cübbe gibi giysili olanlar resmi törenlerde yer alamıyor, orduevlerinden hangi nedenle olursa olsun yararlanamıyor.Asker bilmiyor mu?Bu durumu elbette asker de biliyor. Ama Genelkurmay Başkanı doğruyu söylemek ve “Nereden çıkarıyorsunuz bunları” demek yerine lafı dolandırma yoluna saptı. Anladığım kadarıyla Başbakan’ın önceki hafta yaptığı “Biz aramızda paslaşıyoruz” sözlerine doğruluk ve haklılık payı katmak istedi. Başka türlü izahı yok bunun.İşin gerçeği nedir?Ayrıca bu olayda yine saptırılan bir nokta var. Başbakan’ın eşi sanatçı Nejat Uygur’u ziyaret etmek isteyip de kapıdan çevrilmemiştir. Sayın Bayan Erdoğan, Uygur’un eşine “Ziyarete gelmek istiyorum” demiş, Uygur’un eşi ziyareti hastane yönetimine söylediğinde “Sorun olabilir” cevabıyla karşılaşmıştır.Neden müdahale edilmedi? Bunun üzerine Bayan Uygur, Başbakan’ın eşini aramıştır ve ziyaretten vazgeçilmiştir. Oysa durum anında ilgili komutanlara iletilmiş olsa böyle bir yasağın olmadığı ve olamayacağı kendisine bildirilir, konu bugünkü gibi istismar edilmeden hallolurdu. Ayrıca bu görevlinin kim olduğu da neden açıklanmamaktadır?Başbakan da hatalıBunun da ötesinde; Başbakan hâlâ sadece şikâyet ederek mağduru oynamaya çalışıyor. Kendilerine yönelik “neler yapıldığını” gizemli biçimde söylemeyip “Anlatmaya kalksam ülkem kaldırmaz” diyerek şüphe bulutlarını daha da kalınlaştırıyor. Böylelikle hem mağduru ama aynı zamanda hem de mağruru oynuyor. Oysa yapacağı çok basittir.Verirsin bir talimatBaşbakan, böyle ya da benzeri durumlarda yetki ve sorumluluğunu kullanmak yerine topu taca atmaya çalışıyor. Bu mağduriyeti oynamak yerine çağırır Genelkurmay Başkanı’nı “Böyle yönetmelik olmaz, derhal değiştirin ve getirin” der. Eğer -yok ama- gerçekten böyle çağdışı bir yöntem uygulanıyorsa anında değiştirilmiş olur.EMASYA protokolüBaşbakan her fırsatta sanki önünde gizli duvarlar varmış gibi konuşuyor ama, iradesini kullandığı zaman bunların sanal korkular olduğu da hemen görülüyor. İşte EMASYA protokolü denilen şey bir günde kaldırılıverdi. Darbelere zemin ve hazırladığı gerekçesiyle iki yıldır yandaş medyanın ağzından düşmeyen bu konu kapanıp gitti bile. Peki nerede o “vesayet” konusu.Aslında biri itiraftırEMASYA protokolünün bir günde kaldırılması aslında oynanan bir oyunu da ortaya çıkarması açısından önemlidir. Çünkü böylelikle “vesayet” gibi absürd bir tartışmanın da aslında sanal olduğu anlaşılmıştır. Eğer Türkiye’de gerçekten gizli güçler her şeyi kontrol ediyorsa bu protokolün de kalkması mümkün olmazdı. Kalktı, hiçbir şey de olmadı.Demokrasi zaferi değilAKP ve yandaşı liberal maskeli faşistler yarattıkları darbe paranoyasından siyasi rant elde edebilmek için bu protokolün kaldırılmasını bir demokrasi zaferi gibi sunmaya çalışıyor. Oysa darbe yapmak için bir gerekçeye dayanmaya gerek yok. Darbe darbedir. Yapan başarılı olursa kanunlarını koyar, başaramazsa da bunun bedelini çok ağır biçimde öder.Oyun bitmeyecek elbetteTabii EMASYA’nın kaldırılması ile darbeye giden yollardan birinin daha kapandığını söyleyen AKP ve yandaşları bununla yetinmeyecek. Çok prim yaptığını gördükleri darbe paranoyasından en azından seçimlere kadar yararlanmak için daha çok oyun oynayacaklardır. Önümüzdeki günlerde yeni iddiaların ortaya atılacak olduğunu söylemek kâhinlik değildir.Tekel işçilerinin eylemiSevgili okurlar; iki aya yakındır Tekel işçileri direnişte. Bu eylem çok önemlidir. Çünkü 12 Eylül darbesinden bu yana hiçbir işçi eylemi bu kadar uzun soluklu ve kararlı olmadı. Tekel direnişi, çalışanların üzerlerindeki korku baskısını artık aşmaya ve seslerini yükseltmeye başlamalarının bir simgesidir.İktidarın korkusuİşte bu nedenle AKP iktidarı Tekel direnişinden çok endişeli. Sonuçta Tekel işçilerinin istediği hakların verilmesi o kadar zor bir şey değil. Ama toplumun bazı kesimlerinde yükselmeye başlayan “direniş bilincinin” artması tehlikedir ve iktidar bu tehlikenin farkındadır. Bu nedenle işçiyi yıldırmaya ve dolayısıyla kamuoyuna “Başını kaldırmaya kalkma ezerim” mesajı verilmektedir.Bu haftanın gündemiBu hafta içinde merkezde oluşması gerektiğine inandığım birleşme ile ilgili yazılar yazmayı planlıyorum. Son dönemde nereye gitsem bu konunun konuşulduğunu ve toplumda ciddi bir beklentinin oluştuğunu görüyorum. İktidarı tek başına bırakmak ve içi boş tartışmalarla sürekli patinaj yapmak istemeyenlerin elini taşın altına koymasının zamanı geldi de geçiyor bile.Yeni duyumlarBu arada önceki hafta aldığım bir duyumu da bir iki gün içinde sizlerle paylaşacağım. Kozmik odada yapılan aramaların asıl nedeni ve sonuçları konusunda bugüne kadar söyledikleri, iktidara çok yakın olduğu için doğru çıkan birinden aldığım bilgileri aktarmak istiyorum sizlerle.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Sabunun doğalını kullanmak en iyisi. Ama doğal sabunların da iyi geldiği durumları bilmek gerek. Başlayalım ve herkes kendi sorununa göre kendi doğal sabununu seçsin...CİLT SORUNLARISivilce: Ardıç, PortakalAkne: Ardıç, Kekik, Kil, Lavanta, PortakalMantar: Ardıç, KekikEgzama: Ardıç, Gül, Anti-selülit: Adaçayı, Buğday, Portakal, Yosun, ZeytinKaşıntı: Ardıç Yara: Buğday, Gül, Kekik, Portakal, TarçınYanık: Buğday, PortakalApse: Kekik, Romatizma: Ardıç, ZeytinSiyah nokta: KilHaşere ısırması: Portakal, TarçınKızarıklıklar: Bal, Defne, ZeytinUyuz: ArdıçNasır: MenengiçDoğum lekeleri: Buğday, Gül, Menengiç, ZeytinHamilelik çatlakları: MenengiçGüneş lekeleri: Buğday, ZeytinVaris: Ardıç, KekikPROBLEMLİ CİLTLERAlerjik ciltler: Aloevera, Gül Cilt çatlaması: MenengiçYorgun ciltler: Bal, GülHassas ciltler: Bal, Defne, ZeytinYağlı ciltler: Adaçayı, Defne, PortakalKuru ciltler: Aloevera, Bal, ZeytinKırışıklık: Karnfil, Bal, Buğday, Cilt sarkması: Karanfil ,Bal, Buğday, Topuk çatlakları: TarçınCİLT BAKIMIBesleyici: Bal, Gül, MenengiçBerraklık: Yosun, KilParlaklık: Bal, Buğday, Defne, Portakal, Tarçın, YosunCanlılık: Adaçayı, Gül, Kil, Portakal, TarçınSıkılaştırıcı: Adaçayı, Bal, Kil, PortakalNemlendirici: Aloevera, Bal, Gül, Menengiç, Portakal,TarçınYenileyici: BuğdayPeeling etkili: Bal, Gül, KilSAÇ BAKIMISaç dökülmesi: Ardıç, Defne, ZeytinKepek: Ardıç, Defne, LavantaBoyalı saçlar: Bal, GülZayıf saçlar: Defneİnce saçlar: Ardıç, Defne, ZeytinYağlı saçlar: PortakalKuru saçlar: Zeytin, Defne, Bal, GülYıpranmış saçlar: Buğday*****Sabun deyip geçmeyinEn çok kullandığımız “temizlik maddesi” hangisi? Kuşkusuz sabun. Bana göre dünyanın en önemli buluşlarından biri. Ancak günümüzde sabunlar da çok fazla tüketime yetişebilmek için doğallıktan biraz uzaklaşarak üretiliyor. Daha çok köpürsün, daha iyi temizlesin diye içine pek çok kimyasal madde de katılıyor.Bu katkı maddelerinin bazıları sağlık sorunlarına, özellikle cilt hastalıklarına yol açabiliyor.Elbette günümüzde bundan kaçışımız pek yok. Ama biraz dikkat eder, özen gösterirsek sabunun da doğalını kullanarak kendimizi biraz koruma şansı yaratabiliriz.Geçenlerde www.asmadogal.com internet sitesi gözüme ilişti. Sabunla ilgili çok yararlı bilgiler var. Buradan aldığım bazı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.Bu pazar da sadece ayaklarınızı uzatıp keyif çatın çatmasına da, bu yararlı bilgileri de hafızanızın bir yerine koyarsanız iyi olur.*****İşte böyle oluyorBu fıkra da Yıldırım Tuna’dan geldi. Ama ayırdım. Çünkü bizim yaşlardaki kime anlattıysam katıldılar. Hoş değil tabii ama bazı şeyleri kabullenmeli. Ne yapalım zaman hızla geçiyor, kaçınılmaz kadere doğru dolu dizgin koşuyoruz işte:Aynı okuldan mezun delikanlılar 40 yaşına gelince toplanıp yemek yemek istemişler. “Garson kızların göğüs dekolteleri açık ve vücutları harika” diye Akasya Restoran’da toplanma kararı almışlar.10 yıl sonra hepsi 50’li yaşlara geldiğinde “Nerede toplanalım?” diye düşünmüşler, “Yemekleri ve şarap kavları harika” diye Akasya Restoran’ı tercih etmişler.10 yıl sonra aynı grup 60 yaşına gelmiş, “Sessiz ve sigara içilebilir yerleri olması” nedeni ile Akasya Restoran’da karar kılmışlar.. 10 yıl sonra 70’ine geldiklerinde “Tekerlekli sandalyeye müsait, asansörü var, üstelik sigara da içilmiyor” diye Akasya Restoranı seçmişler..10 yıl sonra 80’e geldiklerinde konu tabii “Nerede toplansak?” Hepsi birden “Değişiklik yapalım, gitmediğimiz bir yer olsun” demişler ve Akasya Restoran’a gitmişler.FIKRANIN GÜZELLİĞİ: Arkadaşların hepsi en az 80’e kadar yaşamışlar demek ki. Bu bile kazanç değil mi?*****Trafik cezasıAdam arabasıyla trafik kamerasının tam yanından geçerken kameranın flaşının çaktığını görmüş. Sürat limitini aşmadığının bilincinde, ilerideki göbekten dönüp daha da yavaş kullanarak denemek için aynı noktaya gelmiş ama flaş yine patlamış. Bu durumu çok saçma bulan adam aynı noktadan biraz daha yavaş bir süratle geçmiş, ama flaş 3’üncü kez patlamış. 4’üncü kerede aynı sonuçla karşılaşınca kameranın bozuk olduğundan son derece emin bir şekilde 5’inci kez bu sefer el sallayıp, dil çıkartıp, gülerek geçmiş flaşı tekrar patlayan kameranın önünden. Aradan 2 hafta geçmiş, karısı onu işyerinden arayıp “Sen deli misin?” demiş, “Postacı şimdi sana tam 5 tane trafik ceza makbuzu getirdi, emniyet kemersiz araba kullanmışsın.. Aptal!..”*****Bu haftanın fıkralarıYıldırım Tuna yine müthiş fıkralar göndermiş. Birlikte okuyalım...Yaşlılık buTorunum “Babaanne yaşlılık nasıl bir şey?” diye sordu. “Kızım anlaman için kulaklarına pamuk tıka” dedim, “Ayakkabılarının içine birer avuç çakıl koy, ellerine lastik eldiven tak, gözlük camlarını vazelinle sıva, o zaman bir yaşlının neler hissettiklerini anlarsın!” AnlaşmazlıkYenİ evliler çok kısa bir süre sonra hâkimin önünde boşanmak için yerlerini alınca “Hayrola?” diye sormuş hâkim, “Sizi bu kadar çabuk boşanmaya iten sebep nedir?” Delikanlı “Altı haftadır birlikteyiz efendim” demiş, “En ufak bir konuda bile fikir birliğine varamadık!” Karısı “Hayır” diye atılmış, “Yedi hafta!”Kötü fotoğrafAdam fotoğrafçının dükkânına hışımla girmiş. Elindeki bir deste fotoğrafı tezgâhın üzerine fırlatıp “Ne be bu?” demiş, “Daha iyi bir fotoğraf istiyorum!” Fotoğrafçı “Olur” demiş dişlerini sıkarak, “O zaman git, bana daha iyi bir surat getir!..” HediyeAdam hediyelik eşya satan bir mağazaya girip genç kız tezgâhtara yaklaşmış “Bana yardım eder misiniz?” demiş, “Bu dünyada çok ama çok zengin, hemen hemen her şeye sahip bir askerlik arkadaşım var ve bugün de onun yaş günü. Onu heyecanlandıracak bir hediye olarak ne vermemi önerirsiniz?” Kız “Kolay” demiş gülümseyerek, “Benim telefon numarama ne dersiniz?”
Sayın Başbakanım; birkaç gün Türkiye’den uzaktaydım. Gördüğüm kadarıyla son bir haftayı çok öfkeli geçirmişsiniz. Tekel işçilerine karşı tutumunuz sertleşirken, Meclis’te yumruklu kavga çıkaran fitili ateşleyen sizin sözleriniz olmuş, muhalefete ise sürekli veryansın ediyorsunuz.Son zamanlarda sizin ülkeyi bir padişah gibi tek başınıza yönettiğiniz, sivil vesayet uyguladığınız yolunda eleştiriler var. Ve gördüm ki bunlara da çok öfkelenmişsiniz. Güzel de Sayın Başbakanım; bu sözler durup dururken ortaya çıkmıyor ki. Bizzat siz neden oluyorsunuz.Bakın örneğini de vereyim, doğru değilse hemen düzeltmeye hazırım.Partinizin eski Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser iki yıl önce yaptığı bir konuşmada sizin için “Erdoğan bizim için peygamber gibidir” sözlerini kullanmış.O sırada ne siz ne de bir başka AKP yöneticisi “Böyle söz olur mu?” demiş. Aradan iki yıl geçtikten sonra MHP milletvekili Osman Durmuş, bu partilinizin sözlerini hatırlatınca öfkelenip “Benim partimde böyle bir insan barınamaz. Arkadaşlarıma gerekli talimatı verdim, ya istifasını alın ya ihraç edin” dediniz.Bu cümlenin size ait olduğunda hemfikiriz değil mi Sayın Başbakanım?Tamam da şimdi neresinden başlayayım. Bir kere “Benim partim” diyorsunuz. Demokraside “bir kişinin partisi” olabilir mi?İkincisi “Ya istifasını alın ya ihraç edin” talimatı veriyorsunuz.Peki Sayın Başbakanım, sözünü ettiğiniz o kişi seçilmiş biri değil mi? Seçilmiş biri genel başkan talimatıyla partiden atılabilir mi? Demokrasilerde, hiç savunma alınmadan, yetkili kurullarda görüşülmeden ve oylama olmadan bir işlem yapılabilir mi? Hani nerede demokrasi ve hukuk? Sayın Başbakan; işte size yönelik “tek adam” eleştirileri bu nedenle yapılıyor. Çok güçlüsünüz ama güç ne kadar büyük olursa olsun, adalet, hukuk ve demokrasi kurallarına uymanız gerekir.Siz gücünüzü kullanırken çok özensiz davranıyorsunuz ve en basit parti içi mekanizmaya bile gerek duymadan ihraç talimatı verebiliyorsunuz. Ne üzüntü vericidir ki partinizden bir akil adam bile çıkıp “Efendim, bunu kendi kurallarımız içinde yapmalıyız” diyemiyor size karşı.Ve tabii işin en acı tarafı ise demokrasi ve hukuk kavramlarından yoksun tabanınız, bu davranışınızı “mertlik, yiğitlik, kararlılık” olarak algılayıp sizi alkışlıyor. Sayın Başbakanım; şunu bilmelisiniz ki hep sözünü ettiğiniz Avrupa demokrasisinde, hiçbir lider sizin yaptığınız gibi talimatla partisinden adam atamaz. Çünkü bilir ki demokrasilerde böyle şeyler olmaz. *** Duty Free’yi kaldırın o zamanNe zamandır yurt dışına gitmediğim için gümrüksüz sahadaki mağazalardan da alışveriş yapmamıştım. Genellikle yurt dışından dönerken tanıdıklarıma, sigara, içki, çikolata falan alırım.Ama şimdi bir sistem gelmiş. Ancak iki karton sigara, iki şişe içki, bir kilo çikolata alabiliyormuşsunuz.İki kişiye birer karton sigara, bir arkadaşıma da iki paket puro aldım. İki karton sigara aldığım için iki paket sigaraya izin yokmuş.İki şişe şarap alırsanız bir şişe viski ya da votka da alamıyorsunuz. Açıkçası dünyada nasıldır bilmiyorum, ama bu kadar kısıtlama da hoş değil. En azından sanki “kaçakçı” muamelesi görmüş gibi oluyorsunuz o da çok rahatsız edici.Tamam kimse karton karton sigara, şişe şişe içki veya kilolarca çikolata almasın ama sınır da bu kadar düşük tutulmasın. *** THY çok can sıkıyorBirkaç günlük yurt dışı gezimin dönüşünü THY ile yaptım. Paris Charles De Gaulle Havalimanı’nda THY bürosuna gittim. Dönüş biletim olduğunu ama Miles&Miles kartımda hayli milim biriktiğini söyleyerek “Mümkünse bu millerimi Business Class’a geçmek için kullanabilir miyim?” diye sordum.Maksat Business’ta uçmak değil, ama madem böyle bir şansım var, değerlendirmek istedim.Paris’teki görevlilerden birinin bile yüzü gülmüyor. Yüzü en asık olan kadın görevli adımı bilgisayarda bulduktan sonra “Olmaz” dedi sert bir ifadeyle, “Bu bilet ucuz tarife, fark para ödemeniz gerek.” Ardından bir açıklama bekliyorsunuz değil mi? “Şu kadar fark gerek” ya da “Sizin biletinizin türü bu, bu biletlere mil uygulamıyoruz” denir sanıyorsunuz.Hayır öyle olmadı, yüzü gülmeyen kadın çekti gitti. Neyse geldik İstanbul’a. Bavul bekliyorum. Herkesinki geldi, benimki yok. Tek başıma bekliyorum. Artık “Galiba Paris’te kaldı” derken, bavulumun tek başına ve salına salına geldiğini gördüm. Ama sırılsıklam. Belli ki ya düşürdüler ya açıkta unuttular.Hemen orada THY kayıp bavul bürosu var. İçeri girdim. İkisi kadın üç görevli... Suratlarından düşen bin parça. Boş olana durumu anlattım. Görevli “Ne, ne, ne” diye tekrar sordu. Yine anlattım. “Bir tutanak dolduralım, diğer arkadaşa söyleyin” dedi.“Diğer arkadaşa” söyledim. Arkasını döndü. Ben de “Uzun yoldan geldim, lütfen işimi yapar mısınız?” diye sorunca bu kez ilk kadın görevli “Sırada bekleyen var, siz de bekleyin” diye azarladı.“Canım o kadar korkmayın, sadece işimi halletmek istiyorum” cevabını verdim. Görevli aynı sertlikle “Allah Allah ya, ne korkacağım” dedi. İki dakika bekleyip çıktım. Zaten bavulda önemli bir şey yok, biraz ıslak. Ben uygulama nedir diye merakımdan girmiştim.Bunları neden yazdım? Çünkü Türkiye’nin dünyadaki bayrağı olan bir kuruluşumuzun personel kalitesi günden güne düşüyor. Ne müşteri memnuniyeti ne kurumun saygınlığı düşünülüyor. Yazık... *** Zürih’te tuz bittiÖnce İsviçre’nin Zürih kentine gittim. Alana indikten 15 dakika sonra kar yağışı başladı. İki gün sonra Paris’e gittim. Yine indikten yarım saat kadar sonra yoğun bir kar başladı. Derken İstanbul’a döndüm. Eve giderken yoğun bir tipi başladı.Yani nereye gitsem peşimden kar da geldi. Ne bileyim, “Beyaz iyidir” derler. Hayırlısıyla. Peki niye çok güldüm? Zürih’e bu yıl çok kar yağmış. Bu nedenle çok tuz harcanmış. Benim indiğimde yine kar başlayınca bir panik yaşandı ki sormayın. Çünkü tuz stokları bitmiş.Çok az inişi çıkışı olan Zürih kenti döndü birden “eski” İstanbul’a. Otobüsler durdu, tramvay çalışmadı. Neyse ki başka yerlerden geceyarısı tuz getirmişler de yolları açtılar. Yani diyeceğim, kar, sürekli kara alışık ülkelerde bile sorun yaratabiliyor. ***Başbakan’a göre tütünle mücadele, terörle mücadele kadar önemliymiş. Tekel işçilerine yapılanlar şimdi daha iyi anlaşılıyor! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; çok yoğun ve yorucu günler yaşıyoruz. Sizden birkaç gün izin istiyorum. Gerçi ben bu süre içinde yine yoğun bir tempo içinde olacağım. Yurt dışında bir sohbet toplantısı turuna gidiyorum. Ama bu süre içinde biraz yazmamak ve televizyonlara da çıkmamak istiyorum. Amacım çok kısa bir süre için de olsa biraz enerji toplamak. Cumartesi günü yine birlikteyiz....
Sevgili okurlar; artık çok belli oldu ki, darbe planlarından bir süre daha kurtuluş yok. Bir yandan yeni darbe planları piyasaya sürülürken, diğer yandan maskeliler “Durun bakalım daha arkası var” diye gevrek gevrek gülüyorlar. Demek ki piyasaya sürülecek planlar çoktandır elde tutuluyor ve sırayla yayınlanıyor.‘Aaa her gazeteye gidiyor’Gariptir, ne kadar gizli plan, darbe hazırlığı, ses kaydı varsa hemen hemen hepsi belli bir gazeteye gidiyor. Sonra sözde gazeteciler buraya gidip sanki bilmiyorlarmış gibi “Bunları nasıl bir gazetecilik başarısı ile elde ettiniz?” diye soruyorlar. Onlar da “Aaa olur mu, bunlar herkese geliyor ama hiçbiri yayınlamaya cesaret edemiyor” yanıtını veriyor.Hiç utanmıyorlar daBu savunmaya sözde gazeteciler ise hiç seslerini çıkarmıyorlar bile. Demiyorlar ki “Bize gelmedi.” Ya da demiyorlar ki “Gider gitmez genel yayın müdürümüze soracağız.” Hayret ediyorum, milleti bu kadar aptal yerine koyup da hiç utanmamak nasıl bir duygudur. Ama oluyor işte. Sözüm ona demokrat ve özgürlükçüler ya. Kendi yöneticileri de alkışlıyor besbelli.Bu gazetenin işleviBazen soranlar oluyor, “Bu malum gazete nedir, parasını nereden bulur, bu bilgiler nasıl gelir?” diye. Ben bilmiyorum açıkçası. Ama oynanan oyunu görebiliyorum. Amaç olabildiğince Türkiye aleyhine yayın yapmak, Türkiye’yi küçük düşürmek, halkı kendi kimliğinden soğutmak. Bunu yapmak için ticari bir kaygı duymaya gerek yok.Medyanın desteğiDikkat ediyor musunuz, konu darbe ise tüm medya hep bu gazeteyi referans gösteriyor. Bu gazetenin çok satmasına gerek yok, çünkü zaten her medya kuruluşu yazılanları tekrarlıyor. Örneğin darbe ile ilgili her haberde bu gazetenin üç manşeti mutlaka gösteriliyor, üstelik her kanalda: “AKP ve Gülen’i bitirme planı”, “Camiler bombalanacaktı” ve “Kendi uçağımızı düşürecektik”.Zihinde kalacak olanHaberlerin altı önemli değil. Önemli olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir, dine karşı; iki, hükümete karşı; üç, kendi halkına karşı göstermek. Bütün ekranlarda haftalarca aynı manşetleri göstermek “bilinçaltı kurgu” denilen en etkili beyin yıkama silahıdır. Böylelikle insanların beynine, kendi iradelerine rağmen bu üç faktör adeta vidalanıyor.20 yıl geçse bileŞimdi, diyelim ki aradan 20 yıl geçsin. 2010 yılları konuşulduğunda ve darbe konusu hatırlandığında zihinlerden çıkacak cümleler “Asker camilerimizi bombalayacak ve kendi uçağını düşürecekti” olacaktır. Nedeni ya da sonucu ne olursa olsun, bilinçaltına sokulan budur. Kendi ordusuna, kendi kimliğine düşman edilen bir topluma her şeyi yaptırabilirsiniz.Her şeyin planı varSevgili okurlar; bir konu aklıma çok takılıyor. Bu maskeliler her gün yeni bir darbe planı ortaya çıkarıyorlar ve inanılmaz ayrıntılarla herkesi dehşete düşürüyorlar da, yaşadığımız bazı olayların planı nedense ortada yok. Örneğin, Danıştay saldırısını askerlerin yaptığı söyleniyor ve iddianamede bile var da bu, nedense hiçbir planda Danıştay’dan söz edilmiyor. Planlara yapılmayanlar yazılmış da yapılanlar neden yazılmamış acaba?Dink cinayeti kimin işi?Örneğin, Hrant Dink’i de darbecilerin öldürdüğünü söylüyorlar avaz avaz. Ama darbe planlarında yapılacak pek çok suikasttan söz ediliyor, hatta Milli Eğitim Müdür yardımcısının bile kim olacağı var da Dink’in öldürülmesi yok. Acaba bu başarılı gazeteciler Dink cinayetini anlatan darbe planını neden bulamıyorlar?Gazeteci listeleriGeçen hafta başarılı(!) gazetecilerin ortaya çıkardığı darbe planlarında bir de gazeteciler listesi vardı. Malum gazete 36 “demokrat” gazetecinin “kaleminin kırılacağını” yazdı. Yüz bilmem kaç kişinin adı ise “darbeye destek olacaklar” diye tanımlandı. Özellikle ikinci listeye girenlerin bazıları “ne kadar demokrat olduklarını” anlatmaya çabaladılar hafta boyu.Benim durumumBen ikinci listedeyim. Yani darbeye destek olacaklar arasında. Adımın buraya sonradan eklendiğine inanıyorum. Çünkü 2002 yılında askerlerin beni darbeciler listesine koyması mümkün değildi. Şimdiki gibi yine demokrasiyi savunduğum için kimi askerler beni “Erbakancı” sanıyordu çünkü. Asker gözünde zaten “yok” sayılıyordum, ayrıca şimdi de durum pek farklı değil. Bu iyi bir şey tabii.Hiç gocunmadımBuradan açıkça söyleyeyim, darbeci olmadığım, bugüne kadar demokrasi ve hukuk mücadelesi yaptığım, yaşamımın her döneminde ilerici, çağdaş tavır içinde olduğum için gocunacak bir şeyim de yok. “Bana ne beni koymuşlarsa” diyorum. Ama bu listeyi hiç utanmadan, vicdani hiçbir rahatsızlık duymadan basabilen zihniyeti ise kınıyorum.Bu gazetecilik değilBir gazetenin, sırf eline bir belge geçti diye yüzün üzerinde gazeteciyi karalamaya kalkması utanç verici. Üstelik bunu yaparken kendi zihniyetleri çerçevesinde katagorize etmesi, bir tarafı güya küçük düşürmeye çalışması akıl alacak gibi değil. Ama bu gazetenin asıl işlevini bilince aldırmıyorsunuz.Beterin de beteriAma son olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum. Bugüne kadar hiç böyle liste içinde yer almamıştım. Bu ilk oldu. Adı ne olursa olsun böyle bir listede bulunmaktan açıkçası hiç hoşlanmıyorum. Olmadığım bir yerde gösterilmek, beni bilenler nezdinde yaralamaz ama listede olduğum için üzgünüm. Yine de şükür, beterin de beteri var.Ya öteki liste olsaydıDüşünüyorum da, adım ille geçecekse ya birinci listede olsaydım? Herhalde utançtan yerin dibine geçerdim. O listeye bakınca insanın içi ürperiyor. Bu listedekilerin pek çoğu hemen her gün “Türkiye sevgisizliğinde kim birinci?” yarışması yapıyorlar sanki. Maazallah o liste içinde olsaydım, bunun utancını üzerimden atabilmek için ne kadar çaba harcamam gerektiğini düşünüyorum da, işin içinden çıkamıyorum.Hilmi Özkök olayıAylardır süren darbe tartışmalarına rağmen, darbelerin planlandığı ileri sürülen dönemin en önemli ismi hakkında hiçbir şey yapılmıyor. İnsan şaşırıyor, “Bu nasıl ordu, bu nasıl Genelkurmay Başkanı?” diye. Hilmi Özkök döneminde neredeyse her gün bir darbe planı yapılmış, ama hazret kılını bile kıpırdatmamış.Onun yerine konuşanlarHilmi Özkök bu planlarla ilgili hiçbir şey söylemiyor, sadece kafa karıştırmaya çalışıyor ama, onun adına konuşan iktidar şakşakçıları “O gerçek bir demokrattı, o olmasa darbe olurdu” diyebiliyorlar. İyi de bu nasıl bir demokrat ve hukuktan yana bir komutandır ki, darbeyi önlemiştir de hesabını sormamıştır. Yani görevini yapmamıştır.Bu planlar varsaBu nedenle diyorum ki “Eğer bu planlar varsa, o dönemin Genelkurmay Başkanı da hesap vermelidir. Ya bu planları hazırlamaktan yargılanmalıdır ya da görevini kötüye kullanmaktan.” Hem demokrasiden, hukuktan söz edeceksiniz, hem de bütün iddiaların ortasındaki Hilmi Özkök’e hiç dokunmayacaksınız. Olacak iş değil.Kısa bir süre istiyorumSevgili okurlar, bu hafta son olarak sizden küçük bir izin ricam var. Birkaç gün yurt dışında olacağım. Bu süre içinde dinlenmek değil ama biraz enerji toplamak istiyorum. Bu nedenle birkaç gün yazmayacağım. Cumartesi günü yine birlikte olacağız.Hepinize iyi haftalar...
Günlük konuşmalarımızda çok sık kullandığımız bazı deyimler ya da kelimeler vardır. Hep konuşuruz da eğer biri “Bunun anlamı nedir, nereden çıkmış?” diye sorarsa cevap veremeyebiliriz.Bugün sizlere çok kullandığımız üç kelimenin nereden geldiğini anlatmak istiyorum:ŞerefeEski Türkler’de içki içmek bir adap, usul işiymiş. İçki masasına oturanlar önce kendi aralarında şu anlaşmayı yaparlarmış: “Arkadaşlar bu meret şişede durduğu gibi durmaz. Her ne kadar yakın dost olsak da bir süre sonra çenemizin bağı çözülür ve olmadık şeyler söyleyip sonradan pişman olacağımız şeyleri anlatabiliriz. Bu masada konuşulan ve anlatılanlar sadece ve sadece bu masada kalacak, söz mü? Söz! Şerefine mi? Şerefine!..” O günlerde belki de bir yeminmiş bu “şerefine” sözü.. Püf noktasıVaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona: “Sen” dermiş, “Daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.” Kalfa bir gün dinlememiş ustasını ve açmış dükkânını. Açmış açmasına da yeni dükkânında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlamış.Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçememiş. Nihayet ustasına gidip durumu anlatmış. Usta, “Sana demedim mi evladım; sen henüz bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Haydi geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim” demiş. Eski çırak merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada “PÜF!” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatmış. Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra PÜF NOKTA’sı denilmeye başlanmış.Merhaba‘Merhaba’ aslında Farsça kökenli olup “Benden size zarar gelmez” anlamına geliyormuş. Böylelikle “merhaba” diyen biri karşısındakine dost olduğunu kanıtlıyormuş. Türkiye’de ilk ‘merhaba’ diyen devlet büyüğü Atatürk. Osmanlı ordusunda içtimalarda komutanlar askeri “Selamün aleyküm asker” diye selamlar, askerde “essalamün aleyküm” diye cevap verirdi. İlk kez Atatürk bu içtimalarda “Merhaba asker” diye hitap etti. Asker de “Sağol” diye cevap vermeye başladı.Merhaba daha anlam kazanmıyor mu? *** Önce “çekiç güç”, sonra “neşter operasyonu”, şimdi de “balyoz darbe planı”. Bu ülkede alet-edevatsız gündem yaratılamıyor! (Gani Yıldız) *** Murat AksuBugün yapılacak Beşiktaş kongresi öncesi dün adaylardan Murat Aksu ile ilgili yazmıştım. Aksu’nun başkanlık için billboard’lara ilan vermesine şaşırdığımı belirtmiş, 12 bin delege için duvar ilanı verilmesinin garip olduğunu düşünerek, “Beşiktaş delegesi olsam Aksu’ya oy vermezdim” demiştim.Yazıyı okuyan Beşiktaşlı bir arkadaşım aradı ve “Aksu’ya haksızlık yapmışsın” dedi. Sonra devam etti: “Murat Aksu uluslararası davalar alan bir avukat, çok da başarılı. Ama hafriyat işi yaptığı yanlış.” Ben de “O zaman neden bu konuşuluyor” diye sordum. Arkadaşım “Murat Aksu’yu yıpratmak için çıkarılan bir dedikodu, o doğru değil, keşke bana sorsaydın” dedi. (Ne diyeyim güvendiğim kişiler anlatınca doğru kabul etmişim. Özellikle düzeltmek isterim yanlış bir bilgi ile mensubu olmadığım bir takımın adayını yıpratmak aklımdan geçmez.) *** PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’dan gelen en taze fıkralardan bir demet... VeterinerKADININ köpeği tatil kasabasında yazlığın bahçesinde bulduğu bir kirpi ile boğuşmuş. Köpeğin burnuna, yüzüne batan kirpinin dikenlerini temizletmek için oradaki veterinere gitmişler. Veteriner titiz bir çalışma ile kâh cımbızla çekerek, kâh keserek dikenleri temizlemiş ve kadından muayene ücreti olarak 50 lira istemiş. “Nee?” demiş kadın sinirlenerek, “Çok fahiş bir fiyat bu. Yazlıkçıları kazıklayın bakalım. Kışın boş yatıyorsunuz tabii, yazın acısını çıkartıyorsunuz!” Veteriner “Olur mu hanımefendi” demiş veteriner, “Biz asıl kışın çalışırız.” Kadın “Kimseler yok.. Ne yapıyorsunuz ki?” diye sorunca cevap gelmiş: “Hepimiz kirpi besleriz!..” Açma fiyatıBÜYÜK bir alışveriş merkezi, muhasebe servisindeki ana kasa arızalanınca geç saatte çilingir bulamamışlar, bunun üzerine tam yanlarındaki eyalet hapishanesinden yardım istemişler. Hapishane müdürünün gönderdiği mahkûm iki dakikada açmış kasayı sevinmişler ve bu jesti karşılıksız bırakmamak için mahkûma teşekkür edip “Ne kadar istersin?” diye sormuşlar “Valla bilmem ki” demiş mahkûm, “En son açtığım kasadan 25 bin dolar almıştım!” İtfaiyeSARIŞIN evinin tutuştuğunu görünce “Çabuk gelin evim yanıyor” diyerek itfaiyeyi aramış. “Tamam” demiş telefondaki görevli ve adresi öğrenmek için sormuş “Oraya nasıl geleceğiz?” diye. “Kardeşim” demiş sarışın sinirlenerek, “O kırmızı büyük içi su dolu kamyonlarınız var ya.. Ona binip gelin işte!..” ÜzüntüFOTOĞRAFÇI çıtı pıtı model kızı düşünceli görünce “Neyin var?” diye sormuş. “Sevgilim” demiş kız, “Borsada bütün parasını kaybetmiş, beş kuruşu kalmamış.” Fotoğrafçı “Onun için üzgün olmalısın” demiş. “Evet” diye cevap vermiş kız, “Beni çok özleyecek!..” İşe yaramakORTA yaşlı karı koca tarihi yerlerde dolaşırlarken bir dilek kuyusunun yanına gelmişler. Kadın çantasından bozuk para çıkarmış, kuyuya eğilip parayı atmış ve bir dilekte bulunmuş. Arkasından kocası da çıkarmış bozuk parasını, iyice eğilmiş kuyuya tam parayı bırakacakken dengesi bozulmuş, kuyuya düşmüş ve boğulmuş.. Birkaç dakikalık şaşkınlıktan sonra “Aman Tanrım!” demiş kadın, “İnanamıyorum, işe yaradı.”
Bir avuç olmalarına rağmen ele geçirilen medya sayesinde sesleri çok çıkan liberal maskeli faşistlerin demokrat gibi görünmelerine, darbe karşıtı olmalarına bakmayın hiç.Çünkü Türkiye sevgisizi bu kesimin en güçlü desteği aslında 12 Eylül darbesi. Eğer bu maskeliler bugün bu kadar rahat konuşabiliyor, Türkiye’nin değerlerini ayaklar altına alabiliyor, her konuyu mutlaka Türkiye aleyhine bir propagandaya çevirebiliyor, halkı kimliğinden utanır duruma getirebiliyor, Atatürk’e hakaret edebiliyorsa, bunun için gereken gücü 12 Eylül darbesinin yarattığı siyasi ve toplumsal iklimden alıyorlar.12 Eylül darbesi, Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine tamamen ve asla ayrılmayacak biçimde entegrasyonunu sağlarken bir dizi sosyal önlem de almıştı.Siyasi partiler yasaklandı, kurulmalarına izin verildiğinde gençlik kolları, kadın kolları gibi organlara izin verilmedi, sendikalar kapatıldı, grev ve direniş hakları kısıtlandı, toplantı ve gösterilere müthiş sınır getirildi, örgütlenme hakkı gasbedildi, hak arama bir suç gibi gösterildi.Bunun yerine serbest piyasanın acımasız ve haksız rekabeti, köşe dönme hayali, kendisini kurtarma çabası, siyasetle uğraşmak yerine para kazanma duygusu kondu.Başarı, liyakat ve yetenekle değil, kazanılan para ile ölçülmeye başlandı.Bütün bu olumsuzlukları desteklemek üzere de “yeni bir medya düzeni” kuruldu. İçi boş kadın ve eğlence programları, yok birinin gözetlenmesi, yok ötekinin yemek yapması, fikirlerin değil kavgaların ön plana çıkarıldığı sözde açık oturumlar, insanların zaaflarının gösterildiği reality şovlar, sadece paranın önde tutulduğu basit yarışma programları ile toplum zihni adeta muhallebiye çevrildi.Böylelikle toplumun kendisini ilgilendiren asıl sorunlar yerine sanal ve hayali bir dünya ile ilgilenmesi sağlandı. Bu da dini, manevi, milli değerlerle insanın insan olmasını sağlayan duygu ve düşüncelerin körelmesine yol açtı.Eğitim, bilim, kültür, sanat, estetik kaygıları bir kenara bırakıldı. Haber alma hürriyeti bile “sesli harfleri çıkarılmış SMS mesajları boyutuna” indirgendi. Toplum tamamen duyarsızlaştırıldı.Bir toplumu bu hale getirirseniz ondan sonra istediğinizi beynine sokabilirsiniz. İşte günümüzün maskelileri bu avantajı kullanarak, beyni muhallebi haline gelmiş topluma darbeydi, komploydu, balyozdu, askerciydi gibi kavramları adeta huniyle sokuyorlar.İşte böyle olduğu için, bu ortamın başrol aktörlerinden biri Mehmet Ali Ağca’yı bile dans yarışmasının starı yapmaya soyunabiliyor. Ve “Ne olmuş yani, adam cezasını çekmedi mi, artık affedilmiş sayılır” diyebiliyor ve toplumun buna neredeyse hiçbir itirazı olmuyor. *****Zor bir yazı Eser Tümen’i çok zamansız yitirdik. Türkiye bir yürekli girişimci, bir beyefendi ve kalite sembolü kaybetti.Eser Tümen’i STFA’dan ayrıldıktan sonra tanıma şansı bulmuştum. O zamandan beri çok açık söyleyeyim bir iş yapıp yapmadığı konusunda bile bilgisizim. Çünkü Eser Tümen benim için dost bir ağabeydi, işi gücü ilgilendirmiyordu beni.Sohbetleri, binbir emekle ve eliyle yaptığı yemekleri, dost ve arkadaşlarına gösterdiği ilgi; nezaketi ve zarafetiydi benim için önemli olan.Ama yaratanın işine akıl sır ermiyor. Her daim kendine bakan, spor yapan, herhangi bir rahatsızlığı olmayan Eser Tümen hiç beklenmedik anda aramızdan ayrılıverdi.Mürefte’ye gittiğimde “ham şarap” denilen henüz hiçbir işlemden geçirilmemiş bir galon şarap almıştım. “Bunu mutlaka Eser Tümen’e götürmeliyim, hem tadına bakarız hem de bana bunu anlatır” diye karar vermiştim.Aylar geçti bir türlü bir araya gelme fırsatı bulamadık.Şimdi öyle pişmanım, öyle üzgünüm ki... ***** Halkın yarısıNe amaca hizmet ettiği belli olmayan bir gazete, aylardır AKP’yi güçlendirmek adına Silahlı Kuvvetler’e ağır hakaretler yağdırırken “küçük cinlikler” yaparak Atatürk’e dil uzatmayı da ihmal etmiyor.Geçenlerde manşet şöyleydi: “Halkın yarısı Atatürkçü” Tersten okursanız “Halkın yarısı Atatürkçü değil” çıkar. Yani gazete diyor ki, “Bu ülkede halkın yarısı Atatürk’ü sevmiyor.” Oysa yazıyı okuyorsunuz, bu bir araştırma sonucu.Bir araştırma şirketi halka “ortak paydayı” sormuş. Kimi Atatürkçülük demiş, kimi milliyetçi, kimi dindar.En yüksek oran Atatürkçülük olarak çıkmış. Ama amaç Atatürk’e dil uzatmak olunca kendi haberlerinin başlığını bile çarpıtmaktan çekinmiyorlar. Diğerlerini düşünün artık.*****Beşiktaşlı olsamFenerbahçeli olduğum biliniyor. Ama şimdi gündemde Beşiktaş var. Yarın Genel Kurul yapılacak ve yeni başkan seçilecek. Yıldırım Demirören tekrar aday, bu kez karşısına AKP milletvekili Abdülkadir Aksu’nun oğlu Murat Aksu çıkıyor.Yıldırım Demirören’i tanırım, Aksu’yu ise hiç görmedim. Hafriyat işleri yaptığını söylemişlerdi. Ondan habersiz bir kamyon bile hafriyat molozu taşınmazmış İstanbul’da. Tekel gibi yani. Beşiktaş kongresi için bir tercihim olamaz elbette. Ama bir baktım Murat Aksu billboard’ları doldurmuş. Adaylığına duvardan destek arıyor. Beşiktaş’ın kaç delegesi olabilir, bilemedin iki bin. Bunun için billboard ilanları veriliyorsa demek ki başkanlık yarışının arkasında başka bir şey var.Bu ilanları gördükten sonra Beşiktaşlı olsam oyumu tededdütsüz Demirören’e atardım.Başbakan, “Kimse bize gaz vermesin” demiş. Aman Ruslar duymasın zira bu soğukta gazı keserlerse donarız! (Gani Yıldız)
Türkiye Değişim Hareketi Lideri Mustafa Sarıgül’e yönelttiğim okurlardan gelen sorulara cevapları herkes okudu. Şimdi bana gelen mesajların pek çoğunda okurun merakı şu: “Siz ne düşünüyorsunuz, bu cevaplarla ilgili bir şey yazacak mısınız?” Elbette yazarım. Ancak hemen şunu belirtmeliyim: Bir gazeteci olarak Sarıgül’e siyasi hareketinin hemen başında merak edilen soruları yönelttim. Sarıgül ve siyasetinin tarafı, hasmı, rakibi veya muhalifi değilim.Sonuçta benim de bir oyum var. Bu nedenle benim cevaplarla ilgili görüşlerimden önemli olan kamuoyunun bu konuda tatmin olması ya da olmamasıdır.O yüzden cevaplarla ilgili görüşlerimi soru ve cevapların yayınlanmasında göstermeye çalıştığım nezaket çerçevesi içinde belirtmek istiyorum.PARASAL KAYNAKLAR: Mustafa Sarıgül TDH’nin masraflarıyla ilgili sorulara “Biz imece usulü çalışıyoruz, gönüllülerimiz pek çok konuda aralarında topladıkları parayı harcıyorlar” diye yanıt verdi. Cevaplardan sonra gördüğüm yorumlara göre bu açıklama büyük çoğunluğu tatmin etmemiş. Belki bunda bugüne kadar kimsenin bunu başaramamış olmasının etkisi olabilir. Ancak Sarıgül bu yorumlardan hareket ederek imece usulü ile olsa bile yapılan her harcamayı mutlaka muhasebelendirmek zorunda hissetmeli kendisini. Yarın resmi bir kanaldan “Nereden buldun bu kaynağı” diye sorulduğunda “imece” cevabı kabul edilmez.LAİKLİK: Sarıgül’ün cevaplarında çok dikkat çekici bir cümle vardı: “Biz inançlara saygılı laikliği benimsiyoruz.” Laiklik zaten inançlara saygılı olmak ve hiçbir inanç kuralını devlet yönetiminde kullanmamaktır. Sarıgül bu cevabıyla sanki laiklerin inançlara saygısız olduğu izlenimi yaratır ki, temel bir konuda hata yapmamak gerek.FETHULLAH GÜLEN: Sarıgül’ün cevaplamadığı tek soru bu konu ile ilgili. TDH lideri “Ben Fethullah Gülen’e söz söyletmem” şeklinde bir söz söyleyip söylemediğini cevaplamayı herhalde unuttu.SOROS KONUSU: Sarıgül’ün Soros’la ilgili cevabına şaşırdım. Çünkü Sarıgül “İlk kez siz sorunca adını duydum” diyor. Bu en azından entelektüel birikim adına hoş kaçmadı. Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerdeki turuncu devrim sırasında bile bu ismi duymamış olması garip. Her şeyin ötesinde Türkiye’deki Açık Toplum Enstitüsü, Soros desteği ile kuruldu ve yanlış bilmiyorsam Sarıgül de yönetim kurulunda.AKP ELEŞTİRİSİ: Sarıgül haklı olarak işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk konularını sürekli gündeme getirdiğini, iktidara talip olduğunu söylediğini belirterek “Bunlar AKP eleştirisi değil mi?” diyor. Doğrudur, ama sıra CHP’ye gelince uzun uzun konuşmasını hatırlayanlar belli ki bu cevabı tatmin edici bulmamışlar.PARTİNİN KURULMASI: Şimdi merakla beklenen TDH’nin bir siyasi partiye dönüşmesi. Bu partiyi gösterecek olan da programıdır. Ancak parti kurulması sürekli erteleniyor. Bence bu kadar konuşulduktan sonra partinin ne zaman kurulacağı da açıklanmalıdır.SİYASİ DURUŞ: Sarıgül, CHP oylarını bölme konusundaki eleştirileri mutlaka çok ciddi biçimde incelemeli ve üzerinde düşünmelidir. Eğer baraj sorunu yaşarsa bu konudaki suçlamalardan asla kurtulamaz. Kısacası hesabını iyi yapmak zorundadır.FEDAKÂRLIK: Her siyasi hareket gibi Sarıgül de elbette çok iddialı. Ancak bu iddia, seçim dönemi yaklaştığında bir inatlaşmaya dönüşmeden, eğer gerekiyorsa bazı ittifak kapılarını açık bırakmalıdır. Türkiye’nin yararına olacak bir harekette kimse “yenilmişlik” veya “başarısızlık” duygusuna kapılmamalıdır. *** Sevgi sevgidir, karşılığı olmazÖnceki gün sevgili dostumuz Cemal Özgörkey’in babası Nevzat Özgörkey’in cenazesindeydik. Ne acıdır ki bir cenazedeyken, bir başka sevgili dostumuz Eser Tümen’in, zamansız, anlamsız ve çok üzücü ölüm haberini aldık.Nevzat Özgörkey, İzmir’in yetiştirdiği Türkiye’nin en önemli girişimcilerinden biri. Coca Cola’nın Ege’deki ilk fabrikasını kuran, yurt dışında da fabrikalar kurup yöneten Nevzat Özgörkey, 1986’da yakalandığı hastalıktan sonra işlerini oğulları Cemal ve Armağan Özgörkey’e devretmişti.Nevzat Bey yaklaşık 10 yıldır, adeta bitkisel hayat yaşıyordu. Ama başta sevgili eşi Lale Hanım olmak üzere, çocukları Cemal, Armağan ve Özlem, Nevzat Bey’i tam bir sevgi çemberine almışlardı.10 yıl boyunca başucundan ayrılmadan, her gün saatlerce yanında oturup onunla konuşarak Nevzat Bey’i yaşattılar.Nevzat Özgörkey bu sevgi çemberinin içinde, kendisine anlatılanları duyuyor muydu? Bence duyuyordu. Ve onu konuşamasa da yaşatan bu sevgiydi.Hiçbir karşılık veremiyordu. Bir şey söyleyemiyordu. Mutlaka biliyordu.Nevzat Özgörkey inanıyorum ki huzur ve güven içinde çıktı sonsuz yolculuğuna.