Bir türlü yerine oturtulamayan 28 Şubat

7 Mart 2010

Sevgili okurlar; darbe planlarına, muvazzaf orgenerallerin bile “terörist” ilan edilmesine, gazetecilerin, bilim adamlarının bir yılı aşkın süredir tutuklu kalmalarına alıştık. Ne yazık ki örneğin Mustafa Balbay tam bir yıldır hapiste ama bizler ancak “Olur mu böyle şey” diyebiliyoruz, elimiz kolumuz bağlı olarak.28 Şubat gösterileriBir hafta önce 28 Şubat olarak bilinen dönemin 13. yıldönümü nedeniyle Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “gösteri” adı altında çocukça eylemlere tanık olduk. Ellerinde “Darbelere Hayır” türü pankartlar taşıyanlar, tatlısu ortamında kendilerince esip gürlediler. “İslami yaşam biçimine” övgüler düzdüler, darbecileri lanetlediler.28 Şubat darbe miydi?Dün ne yediğini bile unutan bir hafızaya sahip toplumumuz kendilerine demokrat süsü verenlerin etkisiyle 28 Şubat’ı askeri bir darbe girişimi olarak algılıyor bir süredir. Aklına esen ya kalemi eline alıyor yazıyor ya da TV ekranlarından bağırıp çağırıyor 28 Şubat dönemine lanetler yağdırarak. Peki gerçekten 28 Şubat bir darbe ya da darbe girişimi miydi?Darbe değildi28 Şubat bir darbe değil, irticayla mücadele adı altında siyasal İslamı egemen kılmak, planlanmakta olan Büyük Orta Doğu Projesi’ne Türkiye’yi hazırlamaktı. 1990 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne komünizmi önleme görevi yükleyen NATO ve ABD, bu kez Silahlı Kuvvetler’i siyasal İslamı güçlendirmek adına görevlendirmişti.Merkez sağı çökertmeBüyük Orta Doğu Projesi için solun kullanılması mümkün değildi. Merkez sağ ise içinde dinsel motifler barındırmasına karşın, milli nitelikte olduğu için bu projeye destek veremezdi. Bu proje ancak İslami kimliğini öne çıkaran bir siyasi hareket tarafından yürütülebilirdi. Bu nedenle düğmeye basıldı, Türk Silahlı Kuvvetleri bir kez daha “tarihi” misyonunu üstlendi.Çıkar savaşlarıBurada kafaları karıştıran, bir kısım medya ile bir kısım büyük sermayenin de bu oyunun içinde olmasıdır. Ancak hemen belirteyim ki, bu ilginç plandan hiç haberi olmayan bu kesimler kendi çıkar savaşları adına olup biteni anlamadan oyunun parçası oldular. Böylelikle operasyon aslında asker eliyle değil bizzat bu kesim tarafından kotarılmış oldu.Basit bir örnekBu görüşü çok iddialı bulanlara bir örnek vermek istiyorum: İktidar hiç korkmadan ve çekinmeden Silahlı Kuvvetler’e yönelik yoğun bir operasyon yapıyor. Emeklisine muvazzafına bakılmadan her rütbeden subay aşağılayıcı biçimde göz altına alınıyor, tutuklanıyor. Taa PKK ile en sert mücadele dönemlerinden bile hesap sorulurken bir döneme hiç dokunulmuyor.Tuhaf gelmiyor mu?Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, sokaklarda “Darbeye Hayır” gösterileri yapılıyor, maskeli demokratlar her fırsatta 28 Şubat sövgüsü yapıyor, ama şu ana kadar 28 Şubat döneminin tek bir ismi hakkında bile herhangi bir soruşturma yapılmadı, suçlamada bulunulmadı. Bu tuhaf değil mi? Gerçekliği saptanmamış planlarla onlarca subay tutuklanırken, sokaklarda tank yürütenlere bir şey olmuyor.Ya Yaşar BüyükanıtHaydi biraz ileri atlayalım. Yine onca darbe söylentisi ile generaller tutuklanırken “gece yarısı muhtırası yazdığı” bilinen bir eski Genelkurmay Başkanı dört çeker arabasıyla zevk-i sefa içinde geziyor. Eğer varsa bir darbe için en açık kanıt olan bu muhtıraya rağmen hiçbir şey yapılmaması da tuhaf değil mi?İşlev önemlidirBunlar tuhaftır tabii de tesadüf değildir. Çünkü önemli olan işlevdir. 28 Şubat AKP’yi iktidar yapmıştır. 27 Nisan muhtırası ise AKP’ye yüzde 47 oy kazandırmıştır. Hiç kimse ekmek yediği tekneyi pislemez. Maskeli liberaller ne kadar yırtınırsa yırtınsın ne 28 Şubat için ne de 27 Nisan için kimse kılını kıpırdatmayacaktır.PKK’ya dokunan yanıyorAynı dönemlere bir de başka açıdan bakalım. Yine dikkatinizi çekiyor mu bilemiyorum ama, Ergenekon, Balyoz, ıslak imza gibi iddialarla tutuklanan subayların neredeyse tamamının PKK terörüne karşı aktif görevlerde yer aldığını görüyoruz. Kısaca, PKK’ya dokunanların yandığını düşünmek çok da yanlış değil.Amerikan operasyonlarıABD ilk Körfez harekâtından sonra Kuzey Irak’ı “hiç kimseye ait olmayan bölge” ilan etmişti. Burada Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtler vardı ve tabii bir de PKK. ABD, Çekiç Güç adı altında bölgeye yerleşmişti. PKK’nın eylemlerine göz yumuluyordu çünkü o dönem Amerikan politikası böyleydi.Oyun bozan askerlerBuna karşın artık “komünizmle mücadele” misyonu kalmayan Türk Silahlı Kuvvetleri PKK terörüne karşı çok çetin bir mücadele veriyordu. “Düşük yoğunluklu harp” kuralları gereği PKK’lı teröristler çok ağır darbeler alıyordu. Nitekim 1990’ların sonuna gelirken bölgedeki terör faaliyetleri neredeyse sıfır noktasına kadar indirilmişti.ABD bunu unutmazABD bölgedeki oyununun bozulmasından elbette rahatsızdı. Bunun için o tarihlerde dikkat çekmeyen pek çok karşı eylem yapıldı. PKK’ya silah ve yiyecek-ilaç yardımı açıktan yapıldı, operasyon yapan Türk timleri tuzaklara çekildi, en olmadık yerlerde Amerikan askerleri Türk askerinin karşısına çıkıverdi. Ancak bunlar o tarihlerde çok önemsenmedi.28 Şubat sonrası28 Şubat’ta yönetimde bulunan komuta heyeti PKK terörünün de çok aşağıya çekilmiş olmasını fırsat bilerek ABD ile ilişkileri tekrar iyi hale getirdi ve üzerine düşeni yaparak “milli” olan merkez sağı tasfiye etti. Ancak bu dönemden sonra işbaşına gelen komuta heyeti ise beklenmedik biçimde milli davrandı 28 Şubat döneminin izlerini silmek için kolları sıvadı, laik demokratik cumhuriyet konusundaki hassasiyet yeniden önem kazandı.Hassasiyet ama neye yarar2000’li yılların Genelkurmay’ı NATO’ya rağmen Cumhuriyet konusunda hassasiyet gösterdi ama atı alan da Üsküdar’ı geçmişti artık. Konjonktür gereği darbe yapılması olanaksızdı. Asker sadece yakındı, kapalı toplantılarda esti gürledi. Ama bilmediği şey, bunların hepsinin kaydedildiği ve kullanılmak üzere saklandığı idi. Derken bunların ortaya çıkarılacağı gün gelip çattı.Operasyon başlıyorİşte sevgili okurlar, iktidar seçimi yeniden kazanmak, böylelikle dış desteğin sürmesini sağlamak, Türkiye’yi dönüştürme projesinde engelleri kaldırmak ve dışarıdan gelecek talepleri daha rahat karşılayabilmek adına düğmeye bastı. Ergenekon’la başlayan darbe soruşturması, giderek ABD’nin en öfke duyduğu PKK ile mücadele dönemlerine kadar uzatıldı.Darbe lafları işin sosuAylardır anlatmaya çalıştığım ve bu nedenle maskelilerin “darbeci, postalcı, değişimi anlamayan” suçlamalarına maruz kaldığım oyun budur. Kimse Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir darbe yapacağını ya da kötü gidişe dur diyeceğini beklemesin, böyle bir hayal görmesin. Türkiye, halkının Atatürk Cumhuriyeti’ne, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne sahip çıkmasıyla bu badireyi atlatacaktır.Veda filmiZülfü Livaneli’nin Veda filmi vizyona girdi büyük bir seyirci kitlesi tarafından izleniyor. Pek çok okur bu filmi gördüğüm halde neden yazmadığımı merak etmişler. Haklılar, ama biraz bekledim, hangi büyük fikirler atılacak ortaya göreyim istedim. Atatürk adı geçtiğinde öfkeden deliye dönenlerin tavrını merak ediyordum. Bu hafta Veda ile ilgili görüşlerimi tüm açıklığı ile yazacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Eşitlik biri düşünce aklımıza geliyor

6 Mart 2010

Türkiye’nin en önde gelen pop yıldızlarından Tarkan, bir uyuşturucu soruşturması nedeniyle gözaltına alınınca “eşitlikçiler” kıyameti kopardılar: Vay efendim nasıl olurmuş da Tarkan’ın bileklerine kelepçe vurulmazmış?Nedense kimsenin aklına aynı nedenle gözaltına alınan diğer kişilere neden kelepçe vurulduğunu sormak gelmiyor. Çünkü bizim eşitlik anlayışımız “kötülükte eşitlik.” Aynı şekilde Tarkan’ın herkesin girdiği kapı yerine ön kapıdan alınması, emniyette hücreye atılmaması, bunun yerine bir polisin odasında kalması, bilgisayarda oyun oynaması, dışarıdan yemek getirilmesi de dillere dolandı.Hukuk adına bu seslerin yükselmesi iyi hoş da, nedense hep bir şekilde düşenler söz konusu olduğunda aklımıza “eşitlik” geliyor.Tarkan’ın normal zamanda neden “eşit” olmadığını kimse sorgulamıyor.Ya da hakkında dava açılmadan bir generalin veya başsavcının “eşitliğini” de sorgulamıyoruz.Ama ne zaman böyle birinin başı derde giriyor, o zaman “eşitlik” çığlıkları da ortalığı kaplıyor.Açık söyleyeyim, Tarkan gibi bir sanatçının “uyuşturucu” ile ilişkili bir nedenle gözaltına alınmasına çok üzüldüm. Türkiye dünya çapında bir sanatçıyı bu kadar kolay yetiştirmiyor.Elbette dünyaca ünlü de olsa bir sanatçının uyuşturucu gibi aşağılık bir şeyle anılmasının korunacak tarafı olamaz.Ama kimse de normal günde asla erişemeyeceği bir yerde duran sanatçıyı “fırsat bu fırsat” deyip yerle bir etmeye kalkmasın.Bence polis Tarkan’a gösterdiği ilgide çok haklıdır. Polis dünya çapında bir sanatçıyı suçu henüz sabit olmamışken, itip kakmak, küçük düşürmek, hayranlarının gözü önünde aşağılamak yerine savcılık aşamasına kadar çok özenli davranmış, doğrusunu yapmıştır. ***** Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun uçağı kayarak bir Mısır uçağına çarpmış. Sadece uçağı mı? Ermeni politikası da Amerikan duvarına çarptı! (Gani Yıldız) ***** Avrupa’da gözaltına alınan Zübeyr Aydar ve Remzi Kartal’ı hemen geri istemişiz. Atatürk Havalimanı’nda havai fişekli karşılama yapmak için mi? (C.A.) ***** Dışişleri Bakanı Davutoğlu “10 asırlık tarih bir oya sığar mı?” diye sormuş. 10 oy olsaydı ne olacaktı? (C.A.) ***** Gazetelerde neden erkeklerin “dertleşme köşeleri” olamaz? Yıldırım Tuna fıkraların yanı sıra bir de “araştırma” yazısı göndermiş. Dikkat ettiniz mi, gazetelerin dert köşeleri hep kadınlara yöneliktir. Hiç erkeklere yönelik “dert köşesi” yoktur. İşte Tuna bunu “araştırmış” ve yazmış. Okuyun, göreceksiniz siz de... Diyelim ki “Erkan Abi” diye bir dert köşesi var.Sevgili Erkan Bey;Size ilk defa yazıyorum... Tavsiyelerinize gerçekten ihtiyacım var... Uzun zamandan beri karımın beni aldattığından şüpheleniyordum.Her zamanki klasik emareler. İşte telefon çalıyor, ben açarsam arayan kapatıyor, hiç adeti değilken birden geceleri “kız arkadaşlarla” buluşmalar başladı, “Kiminle buluşacaksın?..” diye sorunca “Çalıştığım iş yerinden bir arkadaşım.. Sen tanımazsın..” cevapları, geceleri onu beklerken uyuya kalıyorum, bu konuyu ona hiç açamıyorum, belki de gerçeklerle yüzleşmek istemiyorum. Kim bilir..Ama geçen gece yine sudan bir bahaneyle evden çıktı gitti, bu sefer gerçekten araştırmak istedim, tam gece yarısı garajdaki golf sopalarının arkasına sindim. Gizlendiğim yerden bütün sokak ayna gibi görünüyordu. Gittiği “kızlardan” tam döndüğünde bir de ne göreyim?.. Gözlerime inanamadım.. Arkasına saklandığım yeni golf sopalarından birinin topa vurulan baş kısmında aynen bir saç teli kadar bir çatlak var.. Ama incecik bir çatlak.. O tip çatlakların piyasada satılan herhangi bir yapıştırıcısı var mı?.. Yoksa aldığım yere geri mi götürmeliyim?Cevaplarsanız çok sevinirim, şimdiden teşekkürler.. ***** PAZAR FIKRALARI Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet... St. BernardTemel kış tatili için İsviçre’ye gidip bir rehberle anlaşmış. Birlikte ünlü Matterhorn tepesine tırmanmaya başlamışlar. Zirveye az kala müthiş bir çığ felaketi yaşamışlar ve kendilerini bir mağaraya atmışlar, mağaranın ağzı kalın bir karla örtülmüş ve mahsur kalmışlar. Geçmek bilmeyen 3-4 saat sonra İsviçre’nin meşhur dev St. Bernard köpeği boynunda klasik konyak fıçısıyla karları açıp içeri girmiş. “Hurrraaa” diye bağırmış rehber, “İşte insanın en iyi dostu geldi” diye. “Evet” demiş Temel, sevinçle konyak fıçısını sıkıca kucaklayarak, “Onu getiren köpeğin de iriliğine bak!..” Rakamların diliÖğretmen küçük Temel’e “Rakamları öğrenebildin mi?” diye sormuş. “Evet öğretmenim, babam öğretti” demiş küçük Temel. “Aferin ona. üçten sonra ne gelir?” Temel “Dört” diye cevap vermiş. “Altıdan sonra?” Temel “Yedi.” Öğretmen “Çok güzel, baban iyi iş yapmış. Peki 10’dan sonra ne gelir?” Cevabı yapıştırmış Temel: “Vale!”Şeytan önerisiFakir köy papazının karısı 250 dolara yeni bir elbise almış, “Nasıl yapabildin bunu?” diye sızlanmış papaz faturayı görünce. “Bilemiyorum” diye cevap vermiş karısı “Vitrinde elbiseye bakıyordum, birden içeride onu üzerimde denerken buldum kendimi. Sanki şeytan içimden beni dürtüp ‘Ay şu elbiseye bak, onu mutlaka almalısın’ diye bana fısıldıyordu.” Papaz “Öyleyse onunla nasıl savaşılacağını biliyordun.” demiş “Ona ‘Git arkama şeytan’ deseydin.” Karısı “Dedim” diye atılmış “O da ‘Ay, kız elbise buradan da harika görünüyor’ dedi!” Garip istek Yaşlı çiftçi ölüm döşeğinde, bütün ailesi yatağının etrafında toplanmış, “Mary” demiş ağır ağır karısına dönüp “Ben ölünce çiftçi John ile evlenmeni istiyorum.” Karısı “Hayır, senden sonra evlenmem” demiş. Kocası zorlayınca “Ama neden?” diye sormuş karısı. “Çünkü o şerefsiz geçen sene bana tohum satarken müthiş bir kazık atmıştı!” Evlilik sihri Kadının biri arkadaşına sürekli kocasını çekiştiriyormuş. “Evet, anladım” demiş arkadaşı, “Sizin evlilik hayatınızda sihir kalmamış.” Diğeri “Yoo, hâlâ sihir var” demiş, “Seninki her cumartesi gecesi aniden ortadan kayboluverir!..”

Devamını Oku

Popülist politika bombası elde patladı

5 Mart 2010

Ermeni soykırımı tasarısı ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde ilk kez görüşülmüyor. Tasarı, bu komitede ilk kez kabul edilmiş değil. Daha geçen sene bile karar komisyondan geçmişti.Ama bu kez ne değişti de Türkiye medyası neredeyse “tek vücut” olarak komite toplantısını bu kadar yakından izledi?Haber kanalları gece boyunca sanki Eurovision Şarkı Yarışması finalindeki oylamayı izler gibi saatlerce canlı yayın yaptı Washington’dan. Sonuç şimdilik hüsran.Gün boyunca tasarının geçmemesi ihtimali üzerinde duruldu. Geçse bile Temsilciler Meclisi’ne gelmeme olasılığına yönelik tezler üretildi. Hatta tasarının gelmesi halinde Türkiye’nin ABD’ye sırtını döneceği, ABD’nin bölgedeki gücünün azalacağı söylendi.ABD’nin Türkiye’nin bu kararlı tutumu karşısında direnemeyeceği ileri sürüldü. Başkan Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton’dan gelen mesajlarla yürekler soğutulmak istendi ama sonuç beklenin aksine oldu. Bir oyla da olsa.Peki bu ilginin sebebi neydi? Öyle sanıyorum ki Washington’a pek çok milletvekiliyle çıkarma yapan AKP iktidarı bütün planını iç kamuoyuna yönelik hazırlamıştı.ABD, Ermeni soykırımı tasarısını geçirmek isteyecek ama AKP’nin çok etkili isimleri kongrede yiğitçe mücadele ederek üyeleri ikna edecek, bu olmazsa Türkiye’nin kararlığı ve gücü ortaya konacak, komite kararı reddederek, asıl oylamanın önü şimdiden kesilecekti.AKP de bu kez “Washington Fatihi” sıfatıyla Ermeni tasarısının bile ne olduğunu bilmeyen kamuoyunda şov yapacaktı.Evdeki hesap çarşıya uymadı. Tasarı kaynağında kesilemedi. Popülizm bombası elde patladı.Şimdi bundan sonrası kritiktir. Kararın Temsilciler Meclisi’nden geçeceğini sanmıyorum. Beyaz Saray her yıl olduğu gibi yine ağırlığını koyabilir.Ama bunun Türkiye’ye bedeli ne olacaktır?ABD’nin bölgemizle ilgili talepleri var. Ermenistan hattının açılmasını istiyor. Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt Devleti’ne Türkiye’nin hamilik etmesini öneriyor. Kıbrıs’ın artık bitirilmesini talep ediyor.Eğer plan tutsa ve komite tasarıyı baştan reddetse, zafer kazanılmış propagandası yapılarak, sözünü ettiğim konularda vereceğim tavizler halktan gizlenebilecekti.Oysa şimdi her şey ortada. ABD Ermenilerle imzalanan protokollerin Meclis’ten geçirilmesini istiyor. İktidar şimdiye kadar bunu savsaklıyordu, şimdi iyi niyetle de olsa atacağı her adım dikkat çekecek. Kürt açılımı adı altında Kürt devletine yapılacak hamilik mutlaka itirazla karşılaşacak. Kıbrıs konusundaki her şey mercek altında olacak.Her dış politika olayını sözde zafere çevirmek isteyen zihniyetin bir gün duvara çarpması kadar normal bir şey olamaz. ***Özürcüler ABD’ye kutlama mesajı gönderecek mi? Gazetelerin ve televizyonların dünkü yayınlarına dikkat ettim, hepsi de ateş püskürüyordu. Çünkü ABD son dakika oyunu oynayarak “Ermeni soykırım kararını Dış İlişkiler Komitesi’nden geçirdi.” Gariptir ne yazarlar, ne televizyonlarda konuşanlar ABD’nin aldığı bu kararı olumlu buldular, alkışladılar.Oysa gazetelerde yazılar yazan televizyonlarda konuşan ve kendilerine “demokrat” diyen nice isim Türkiye’nin Ermenileri soykırıma maruz bıraktığını belirterek “Özür diliyoruz” bildirisi yayınlamışlardı geçtiğimiz dönemde.Dün de bekledim ki bu özürcüler ABD’ye bir teşekkür mektubu göndersinler. Göndermediler.Tabii şu ana kadar göndermemiş olmaları göndermeyecekleri anlamına gelmez.Sonuçta ABD, bizim özürcülerin istediği yönde bir karar aldı. Türk Hükümeti ise bu kararı karşı öfkeli, hatta ABD’ye yönelik yaptırımlar bile konuşuluyor.Herhalde kendilerini bir taraftan iktidara da payandalık yapmak zorunda da hisseden özürcüler bu durum karşısında ne yapacaklarına karar veremediler. Ama içten içe çok sevindiklerini de tahmin etmemek olanaksız. Değil mi? *** Şükürler olsunBaşbakan hiçbir eleştiriden hoşlanmadığı için geçen hafta patronlara yönelik “Bunlara maaşlarını sen vermiyor musun, at bunları” dedi. Sonra gelen tepkiler üzerine sözlerini düzeltti. Meğer sözleri yazarlara karşı değilmiş, patronları yazarlara şikâyet ediyormuş.Patronlar Başbakan’a gidiyormuş, yazarları şikâyet ediyormuş, o da “Dükkân senin değil mi, zarar veren tezgâhtarı yerinde tutar mısın?” demiş.Neresinden bakarsanız bakın tatsız bir durum,. Düzeltilmesi de çok zor. “Gazetecileri at” önerisine mi takılayım, yoksa patronları bize şikâyet etmesine ya da medyayı dükkâna yazarları tezgâhtara benzetmesine mi? Hiç yazmamak daha iyi.Ancak bu arada hiç beklenmedik bir gelişme oldu ve yıllardır AKP’ye payandalık yapan yandaş gazeteci-yazarlar Başbakan’ı protesto mektubu yazdılar ve bunu imzaya açtılar.Şükürler olsun ki kimse beni aramadı ve “Bildiriyi imzalar mısın?” demedi. Ben de imza atmayacağım bir belge için karşımdakini ikna etmeye çalışma derdinden kurtuldum.Bildiriye imza atan ve her şeye rağmen doğruları yazmaya çalışan, sorgulayan bu nedenle de çirkin saldırılara hedef olan gazetecileri ayırmak isterim, ama bu bildiriye imza atmak zaten hiç içimden gelmezdi.Uzun anlatmaya gerek yok. Tek gerekçem var: İktidarın bugüne kadar hukuk ve demokrasi alanında gösterdiği olağanüstü olumsuzlukların hepsine yandaş olanların, başlarına hiçbir dert açmayacak bir konuda tavır koymaya kalkmaları bana inandırıcı gelmiyor. Üstelik bu tavır ileride AKP iktidardan gittiğinde “Biz o kadar demokrattık ki Başbakan’a bile karşı çıkmıştık” böbürlenmesiyle ortaya çıkabilir.

Devamını Oku

Referandum oyunu tehlikelidir

3 Mart 2010

Gündemin toz duman içinde kaldığı bir ortamda iktidar durdu durdu ve bir anda ortaya “anayasa değişikliği” konusunu attı. Bununla da yetinmedi “kararlılığını göstermek” için gerekirse referandum yolunu açabileceğini de bildirdi.Şu anda bildiğimiz, AKP’nin en geç bu ayın sonuna kadar bir anayasa değişikliği paketini Meclis’e getireceği.Bilmediğimiz ise şu: Bazı maddeler açığa çıkmaya başlamış olsa da bu paketin içinde neler olacağı...Her ne kadar AKP paketin içeriğini henüz resmen açıklamasa da son zamanlarda yapılan yorumlar, dile getirilen şikâyetler ve bazı kahramanlık gösterileri, anayasa değişikliklerinin özellikle yargı alanında yapılacağını gösteriyor. Buna karşın AKP’nin “sürprizleri” çok seven bir parti olduğunu bildiğimden gelecek paketi heyecan ve biraz da kuşkuyla beklediğimi söylemek istiyorum. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın anayasa paketi konusunda söyledikleri bu kuşkuyu artırıyor.Çünkü Başbakan anayasa değişikliği için düğmeye bastıklarını belirttikten sonra “Arkadaşlarımız muhalefetle de görüşecek. Bir uzlaşma ortamı bulunursa bu iş biter. Ama uzlaşma olmazsa biz kendi bildiğimiz yolda gideriz. Anayasa değişikliği olur ya da olmaz, olmazsa biz en azından vazifemizi yaptığımızı söyleriz” dedi.İşte kafa karıştırıcı beyan mealen böyle. Demek ki AKP öyle bir anayasa değişikliği paketi getirecek ki, muhalefetin katkı sağlamasını pek beklemiyor. Ayrıca kabul edilme ihtimalinin de olmadığını itiraf ediyor. O halde AKP kitlesini memnun edecek bir paket gelecek, belki geçmemesi sağlanacak ve sonra da bu kitleye dönüp “Görüyorsunuz, bize hiçbir şey yaptırılmıyor” mağduriyeti oynanacak. Olabilir mi? Neden olmasın ki. AKP’nin seçimlere “mağduriyet” politikalarıyla hazırlanacağını söylemek kehanet olmaz.Tabii bir kuşkum da referandum konusunda. AKP “uzlaşma” sağlanamadığı için olmadık bir maddeyi referanduma götürmeye kalkabilir. Bu da Türkiye’de bir anda çok ciddi bir tartışma başlatabilir.Bu arada sanıyorum AKP referandumları iktidara destek olarak da görmek isteyebilir. Hatta referandumu bilerek ve isteyerek bir güvenoylamasına da çevirebilir. Referandumdan yenik çıksa bile “Evet” oylarını aslında AKP’ye “Evet” olarak niteleyerek oy tabanını kemikleştirebilir.Öyle ya da böyle, öfkelerle kalkışılan yasa ve anayasa değişiklikleri, referandum kabadayılıkları Türkiye’ye zarar verebilir. İktidarın bu sorumluluğu unutmaması gerek.*****VIP haksız rekabetMarmaris’e giderken, eski bakan Bahattin Yücel’le birlikteydim. Yücel eski bakan olduğundan VIP salonundan geçiyor. Ayrı ayrı gitmemek için beni de VIP’ten geçirdi.Yıllar önce VIP’le ilgili pek çok eleştiri yazısı yazan biri olarak VIP’ten geçmek elbette tuhaf geliyor. Gerçi bir iki kere daha zorunluluktan bu başıma geldi.Ve ne zaman VIP’e girsem, her seferinde beni oradan geçirene de gününü zehir ederim. Bu kez de öyle oldu.Çünkü VIP denilen yer küçük bir Orta Anadolu kentinin yolcu salonundan farksız. Salonun bir kenarında çay makineleri koymuşlar, self servis. Yanında biri iki meşrubat.Ne alışveriş yapacak bir dükkân, ne vakit geçirtecek bir hareket var. Bu nedenle beni yanında götürene “Niye bizi buradan getirdin, bak normal taraftan geçsek ne güzel bir kahve içer, gazetemizi alır, birileriyle sohbet ederdik” diye yakınırım.Gazete deyince aklıma geldi. VIP’te tek bir gazete var. O da Zaman. Her tarafa öbek öbek Zaman Gazetesi koymuşlar.Başka gazete yok. Oysa insan bu kadar taraflı olmaz. Hiç olmazsa Zaman’ın yanına Vakit, Yeni Şafak, Star da koysalar. Kendi içlerindeki rekabet açısından bile önemli bu.Bir de dergi diye belki 100 adet TOKİ dergisi koymuşlar masalara. Kim neden bu kadar ilgilensin ki?Kısacası VIP (Very Important Person-Çok Önemli Kişiler) salonu dediğiniz var ya aslında VUP (Very Unimportant Person-Çok Önemsiz Kişiler) salonu olmuş.*****Bu nasıl hukuk?Son zamanlarda askerle birlikte yargıya da özgürce hakaret edilebiliyor. Bu iki kuruma yönelik kızgınlığınız varsa, her şey bir hakaret vesilesi haline getirilebiliyor.Birkaç gün önce aslında insanın vicdanını sızlatan bir haber vardı medyada. Ankara’da tekerlekli sandalyeye mahkûm 60 yaşındaki bir vatandaş, 45 liralık su parasını ödeyemediği için hapse atıldı. Sonuçta 4 günlük bir hapis cezası ama yatan bilir. Mahkeme vatandaşın ve karısının gözyaşlarına aldırmadan kararını vermiş.Şimdi özellikle son günlerde yargıya karşı da ağır eleştiri ve hakaretler yapan TV kanallarımızın birinde haber “Bu nasıl hukuk?” başlığı ile yayınlandı. Diğerleri de pek farklı değildi.Haberi izlediğiniz zaman vicdanınızı sızlatan tek kurum var, o da yargı. Ceberrut yargı, 60 yaşındaki adamın yoksul olmasına, tekerlekli sandalyede oturmasına, karısının gözyaşlarına aldırmıyor ve basıyor cezayı.Siz de ekran başında “Yahu gerçekten bu nasıl hukuk böyle, olmaz olsun böyle yargı” diye öfkeleniyorsunuz.Ancak haberde vurgulamadığı için kimsenin aklına bu yaşlı vatandaşın mahkeme kapısına kadar nasıl geldiği takılmıyor. Oysa 45 liralık su parasını tahsil edemeyen ASKİ, sonra gidip suyu kesen ASKİ, en önemlisi adamı mahkemeye veren ASKİ.Peki bu durumda hâkim ne yapacak? Duygularına göre mi karar verecek?Aynı şey taş atan çocuklar için de geçerli. Yakalayan polis, sorgulayan polis, suç duyurusunda bulunan polis. Ama ceza veren mahkeme. O halde “tuuu” mahkemeye. İşte böyle bir mantık bu.

Devamını Oku

Şimdi sıra ıslak imzanın altında

2 Mart 2010

Genelkurmay Başkanı ne düşünüyor bilmiyorum ama “Kâğıt parçası diyordun, şimdi kabul ettin ıslak imza olduğunu” eleştirileri karşısında herhalde çok sıkıntılıdır.Sonuçta gerek Jandarma Kriminal Dairesi, gerekse Genelkurmay’ın ilgili birimi Albay Dursun Çiçek’in adı olan kapak yazısındaki imzanın gerçek olduğuna karar verdi.Demek ki o kapak yazısını gerçekten Albay Dursun Çiçek imzalamış. O halde Genelkurmay şimdi hiç zaman yitirmeden bu kapağın altında ne olduğunu açıklamak zorunda.Yandaş medya bu imzanın altında “AKP ve Fethullah Gülen cemaatini bitirme planı” olduğunu ileri sürüyor 9 aydır. Genelkurmay yalanladı bugüne kadar bunu. Ama bu konuda dur durak bilmeyen iktidar ıslak imzanın altında ne olduğu belli olmadan yeni bir Ergenekon davası açtı. Üstelik muvazzaf bir ordu komutanını da “terör örgütünün bir numaralı ismi” ilan etti. İki numaraya da bir başsavcıyı oturttu.Şimdi cümleye iktidar diye başladığım için eleştirenler olur, düzeltiyorum, dur durak bilmeyen yargı.Geldiğimiz nokta önemlidir. Genelkurmay, ısrarla inkâr ettiği, “yok” dediği imzayı kabullendi. Peki belge nerede? Belgenin ıslak olup olmadığını anlamamız için 9 ay geçti, belgenin altını öğrenmemiz ne kadar sürecek? Eğer bu da 9 ay sürerse, ordu komutanı ile başsavcı terörist olmaktan hüküm bile giyebilirler.Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tepe kademesi hiç bu kadar acz içinde olmamıştı. En azından kendi meslek yaşamım boyunca, ki hiç de az bir zaman değil, ben tanık olmadım.Genelkurmay Başkanı konuşuyor, “asimetrik savaş” diyor, ertesi gün bir general gözaltına alınıyor. Genelkurmay Başkanı “Bildiklerim var” diyor. Ertesi gün 30 general gözaltına alınıyor. Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile zirveye katılıp yemek yiyor, ertesi gün iki eski kuvvet komutanı serbest bırakılıyor ama diğer generaller tutuklanıyor.Çok mu normal geliyor bütün bunlar?*** Korkmuyorum Mümtazer BeyZaman Gazetesi’nde, Mümtazer Türköne pazartesi günü yazdığım “AKP’li olmayan hiç kimse güvende değil” başlıklı yazıma atıf yaparak “Can Ataklı dün köşesinde, kendinden çok emin bir şekilde sivil bir tutuklama dalgası beklediğini söylüyor. Kabileyi gelmekte olan saldırıya karşı uyaran tehlike borusunu çalmak gibi, son zamanlarda bu tür uyarılar arttı. ‘Sivil darbe’, ‘sivil vesayet’ tartışmaları da aslında bu korkuyu yansıtıyordu” diyor.Türköne “sivil dalga” beklediğimi belirterek bunu benim fikrim gibi yansıtmış. Oysa yazıda da belirttim, yandaş gazeteler konuyu manşet yapmıştı. 800 kişilik bir sivil listesi olduğunu yazmışlardı. Benim dayanağım da oydu.Ama şunu söylemek istiyorum: Mümtazer Bey, inanın hiçbir korkum yok. Yazdıklarım, söylediklerim hepsi ortada, hiçbir şeyin ya da kimsenin arkasına sığınmadığım da herhalde geçtiğimiz yıllar da göz önüne alınınca biliniyordur.Ben bir korkuyu değil, yeni bir planı dile getirmeye çalıştım. Çünkü her nasılsa bazı gazetelerde yazan ve önce “uçuk” olarak nitelenen her şey kısa bir süre sonra mutlaka yaşanıyor.Bir noktaya daha açıklık getirmem gerek. Dün bir TV kanalı bu konuyu tartışmak üzere Mümtazer Türköne ile karşı karşıya gelmemizi istedi. Bunu reddettim. Çünkü televizyonların biraz da rating’e yönelik bu tür kapıştırma çabalarından çok rahatsız oluyorum.Ben bir görüşün ya da kampın cengâveri değilim. Fikir ve görüşlerini özgürce yazan, inandıklarını hiç kimseden korkmadan dile getiren, gazetesi dışında hiçbir kişi ya da kuruma bağlı olmayan; kimseye biat etmemiş bir yazarım.Bu nedenle fikirlerde tabii ki ama direkt kişileri ilgilendiren bir konuda “kavga eder” konumda olmak istemiyorum. O yüzden TV kanalının nazik biçimde ilettiği daveti aynı nezaketle geri çevirdim. *** RTÜK’te büyük sessizlik ve şaşkınlık Darbe iddiaları, tutuklanan generaller, Ordu Komutanı’nın bir numaralı terörist olarak ilan edilmesi, ıslak imzanın kâğıt parçası olmadığının asker tarafından kabulü derken, çok ilginç ve önemli bir haber gazete sayfalarında ve TV ekranlarında adeta kayboldu.Haber şu: RTÜK Başkanı ile eski Başkanı ve bir yönetim kurulu üyesi “görevi kötüye kullanmak” suçundan 2.5 yıl hapse mahkûm edildiler. Mahkeme aynı zamanda bu kişileri bazı kamu haklarını kullanmaktan da yoksun bıraktı.İşin özeti, yeni ve eski başkanın RTÜK’teki görevlerinin sona ermesi de muhtemel. İşte bu haber tüm televizyonları RTÜK eliyle denetleyen iktidarda da şok etkisi yarattı.Aldığım bilgilere göre konuya hükümet adına müdahil olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başkan Davut Dursun, eski Başkan Zahid Akman ve yönetim kurulu üyelerinden bazılarıyla bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapmış.RTÜK her ne kadar “temyize gitme” kararı aldıysa da, sonucun değişmemesi ihtimalinin yüksek olduğu belirtiliyor. Arınç “Biraz bekleyelim, sakin olalım” temennisinde bulunmuş mahkûm olan RTÜK yöneticilerine.Bugün RTÜK yönetim kurulu toplanacak. Buradan çıkacak karar da bakalım gürültü arasında kaynayıp gidecek mi? *** Nasıl ordu komutanı oldu?Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, ikinci Ergenekon davasının iddianamesini hazırladı. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk “terör örgütü”nün bir numaralı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner de iki numaralı sanığı durumunda.İşe bakın, terörle mücadele eden bir komutan ve JİTEM’in üzerine ilk giden savcı şimdi terörist ilan edildi.Ama benim merakım başka: Saldıray Berk bu göreve 2007 Ağustos’unda getirildi. İddialara göre darbe planları da bu döneme ait. Üstelik Başbakan da “Bu hazırlıkları biliyorduk” açıklaması yapmıştı.Bu durumda Askeri Şûra’ya başkanlık eden Başbakan tarafından darbe hazırlığı içinde olduğu bilindiği halde Saldıray Berk nasıl 3. Ordu Komutanı yapıldı? *** İşsizler ordusuna 860 bin kişi daha katılmış. Bu gidişle asıl darbeyi onlar yapacak! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

İleri demokrasi buymuş

1 Mart 2010

Başbakan Erdoğan demokrasiye olan bağlılığını o kadar artırdı ki, normal demokrasiyi geçtik, şimdi sırada ileri demokrasi var.Demokrasinin ilerisi gerisi olur mu, o ayrı konu. Gerçekte demokrasi demokrasidir, azı-çoğu, ilerisi-gerisi olmaz.Demokrasiye ya uyarsınız ya da demokrasiyi yok farz edersiniz. Bugünkü iktidar ağzından “demokrasi”yi hiç düşürmüyor ama uygulamalara bakınca şaşırmadan edemiyorsunuz.Örneğin Başbakan “ileri demokrasi” kavramını söylediğinin hemen ertesinde muhalif olarak nitelediği gazeteci yazarların “işten atılmalarını” önerdi patronlara. Gerçi buna öneri bile denmez. Açıkça “At bunları, nasıl olsa parasını sen ödemiyor musun?” türünden, demokrasiyle hiç bağdaşmayacak bir ifade kullandı.Bunu bırakalım. Biraz zaman geçti ama Başbakan’ın demokrasi anlayışı konusundaki bir tavrını daha değerlendirmek istiyorum. Geçen hafta İçişleri Bakanı hakkında verilen gensoru görüşmeleri vardı. Erdoğan “Gensorunun yalama olduğunu” söyleyerek “Sonuç alınmayacağını bildikleri halde yine de gensoru veriyorlar” dedi.Gensoruda Meclis, yani yasama, bir bakanı, yani yürütmeyi kamuoyu önünde sorguya çeker. Yasama en demokratik hakkı olan sorgulama ve öğrenme, dolayısıyla denetleme görevini yerine getirir.Gensoruda bir bakanın mutlaka suçlu bulunması gerekmez. Önemli olan kamuoyuna gerekli ve yeterli bilginin aktarılmasıdır. Şimdi bu gerçeği görmezden gelip “Yalama yaptılar, sonuç alamayacaklarını biliyorlar” söylemi demokrasinin de öldürülmesidir.Çünkü Başbakan yapılan suçlama ne olursa olsun, kendi kontrolünde olan yasamanın aykırı oy vermeyeceğini bilmekte ve ilan etmektedir, ki bunun demokrasiyle hiç ilgisi yoktur.Ayrıca Başbakan yasamanın en demokratik görevi olan sorgulamayı da “yalama” diye niteleyerek yine demokrasiyi öldürmüştür. Demokrasiye saygı beyanla olmaz. Uygulama ile gösterilir. Başbakan saygı beyan etmekte ama buna uymamaktadır. Demek ki Başbakan bırakın ilerisini demokrasinin en temel kuralını bile çiğnemektedir. *** JandarmaYandaş medya, orduya yönelik hakaretleri genellikle PKK’ya karşı terör mücadelesi veren jandarma üzerinden yapıyordu. Bu medya jandarmanın nasıl insan öldürdüğünü, üstüne asit döküp gömdüğünü, insanlara dışkı yedirdiğini ballandıra ballandıra anlattı uzun süre.Yani bu medyaya göre jandarma olabilecek her türlü kötülüğün içinde.Aynı jandarmanın kriminal laboratuvarı Albay Dursun Çiçek’e mal edilen imzanın gerçekten ona ait olduğunu raporlamış.Yandaş medyanın dünkü manşetleri bu habere ayrılmıştı. Ana fikir ise şuydu: Aslan jandarma. Ne diyeyim Türkiye burası. *** Batı, Türkiye’yi İslam ülkesi olarak gördüğü için şarap üretemeyeceğimizi düşünüyormuş. Yanlış! Biz şarap üretiriz ama satan büfeciyi döveriz! (Gani Yıldız) *** Marmaris ayağa kalkıyorHafta sonu Marmaris’teydim. Marmaris Ticaret Odası, turizmcilerle birlikte Marmaris’in durumunu masaya yatırmak için bilimsel bir toplantı düzenlemiş. Eski Turizm Bakanı dostum Bahattin Yücel “Seni de davet ediyorlar, toplantılardan sonra gözlemlerini anlatırsan iyi olur” deyince kalkıp gittim.Şimdi diyeceksiniz ki “Marmaris’in nesi var?” Nesi yok ki! Türkiye’nin en nadide ve cennet köşelerinden Marmaris, hem ülkenin genel ekonomik durumu hem de özel olarak turizmdeki gerileme nedeniyle sıkıntılı bir dönem yaşıyor.Çarpık kentleşme baş sorun, çözümü kısa vadede çok zor, çünkü ortada müthiş bir rant var ve bunun önüne geçmek çok zor. Oysa Marmarisliler de, benzer turizm bölgelerindekiler de bilmeli ki, bugünün rantı yarın olağanüstü zararlar olarak en büyük felaketi önce bölge halkına sonra da Türkiye’ye getirecektir.Gerçi Marmaris’te son derece duyarlı, konusuna hâkim ve çıkış yolu arayan çok aydın bir kesimle karşılaştım. Sorunlarını biliyorlar, çözüm yolları konusunda hemfikirler ama başlangıç noktası bulmakta herkes gibi zorluk çekiyorlar.Marmaris, bana göre dünyanın en güzel yerlerinden biri. Allah özene bezene yaratmış. Peygamberler kendi dönemlerinde Orta Doğu’da değil de buralarda yaşamış olsalardı cennet tanımını nasıl yaparlardı bilemiyorum. Çünkü dinlerde anlatılan cennetle Marmaris sanki birebir örtüşüyor.Ancak Marmaris’in dezavantajı bir yarımadaya sıkışmış olması. Turizme ve konaklamaya uygun arazileri çok az, bu nedenle akılalmaz bir imar kirliliği içine düşmüş. Ulaşımı Antalya, Bodrum gibi yerlerden daha zor olduğu için kendi deyimleriyle “ucuzcuların” mekânı haline gelme tehlikesiyle karşı karşıya.Bu nedenle Marmaris’i daha iyi tanıtmak, zaten marka olan Marmaris’i çok daha değerli bir marka haline getirmek için çareler arıyorlar.Son toplantı sanıyorum ve umuyorum bunun için önemli bir adım olacaktır. Eğer Marmarisliler kararlılıklarını gösterirlerse önümüzdeki turizm sezonunda en çok bu güzel beldenin adını duyacağız. *** Başbakan da önce insandır demokrasiye inanmayabilir Sabah erken saatlerde bir kanalda Egemen Bağış’ı izliyorum. Avrupa Birliği ile ilgili bilgiler veriyor, hukuktan, demokrasiden söz ediyor. Söylediklerine kendi inanıyor mu bilmiyorum ama, en azından ifadede bir sorun yok. Yutan yutar.Ama sıra Başbakan’ın patronlara yönelik “Maaşlarını siz ödüyorsunuz, yazdırmayın bunları” uyarısına gelince Bağış’ın yüzü birden değişti.Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmaya çalışan, ağzından demokrasi ve hukuku hiç düşürmeyen ve sürekli geçmişin hatalarını anlatan o kişi gitti yerine herkesi enayi yerine koyan ve “Ben söylersem herkes inanır” diyen bir kişi geldi.Bağış dedi ki “Başbakan o sözleri bir insan olarak söylemiştir. Fikir özgürlüğü hakkını kullanmıştır, ne var bunda?” Tabii nalıncı keseri gibi her şeyi kendinize yontunca böyle oluyor. Başbakan, demokratik düşünceye çok aykırı bir söz söylüyor, ama Egemen Bağış’a göre Başbakan resmi sıfatıyla değil fikir özgürlüğünü kullanan bir vatandaş olarak yapıyor bunu.Neresinden bakarsanız yanlış. Ama iyi tarafı da var çünkü bu sözler bir itirafı da dile getiriyor. Demek ki Başbakan, o makam adına yaptığı konuşmalarda aslında rol yapıyor. Demokrasiye inanmadığını ise “fikir özgürlüğünü kullanırken” yani sıradan bir vatandaşken gösteriyor herkese.

Devamını Oku

AKP’li olmayan hiç kimse güvende değil

28 Şubat 2010

Sevgili okurlar; geçen hafta art arda yaşadığımız olaylardan sonra belki pek çoğunuz “Yok artık daha neler?” demiş olabilirsiniz. Eski kuvvet komutanlarının, ordu komutanlarının, pek çok üst düzey subayın gözaltına alınması, günlerce poliste tutulması ve bir çoğunun tutuklanması dudak uçuklatan cinsten gelişmelerdi. Şaşırtıcı tutuklamalar, ortaya atılan iddialar ve ilginç zirve toplantıları ister istemez “Neler oluyor?” sorusunu sordurdu.Bunlar yeni değilAslına bakarsanız yaşadığımız gelişmeler kimseye garip gelmemeli. Bütün bu gözaltıların, hakaretlerin, tutuklamaların, korkunç iddiaların zemini birkaç yıldır hazırlanıyordu. Şimdi sonuç bölümüne geçildi. Bundan sonrası artık AKP’li olmayan herkes için tehlikelidir. İktidar bulduğu açık yoldan ilerlemekte ve tehlike olarak gördüğü her engeli ustalıkla aşmaktadır. Bundan böyle AKP’li olmayan herkesin başına her an bir iş gelebilir.Kurumlar kavga etmiyorÜst üste gelen olaylar pek çok kişinin zihninde “Devlet içinde bir çatışma yaşanıyor” kuşkusu yarattı. Ben o kanıda değilim. Devletin kurumları arasında bir kavga yok. İktidar engel gördüğü yargının kolunu iyice büktü, yargı da biraz direniyor hepsi o. Askerle ilişkiye gelince, orada hiçbir sorun yok. İktidar-Silahlı Kuvvetler ilişkisi son derece uyumlu biçimde sürdürülüyor. Paslaşmalar oluyor, yemekler yeniyor ve güven mesajları sürekli tazeleniyor.Askerin işi halledildiSon tutuklamalarla birlikte iktidarın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik eylemleri artık son noktasına geldi. Zaten bir darbe ya da müdahalede bulunma yeteneği ve gücü olmayan Silahlı Kuvvetler artık tamamen devre dışı bırakıldı. Bundan sonrası devletin tepe noktalarından sık sık verilecek uyum ve birliktelik mesajlarından başkasını görmemiz mümkün değildir. Ordu’da “arıza” yaratacak kimse bırakılmadı, hepsi tasfiye edildi, kalanların ise bir hükmü yok.Askerlerin üzüntüsüAskerlerin tamamen devre dışı bırakılmasını hedefleyen yönelik eylemlere yönelik kuşku ve endişelerimi dile getirmem her çevrede yanlış değerlendirilebiliyor. Örneğin askerden medet uman çevreler “Askere yönelik eleştirinin sırası mı?” diye soruyorlar. Bizzat askerler ise içine düşürdüldükleri durumun üzüntüsüyle “Siz de haksız ithamlarda bulunuyorsunuz” diye yakınıyor.Üzülecek bir şey yokŞurasını iyi bilmeliyiz. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk halkının başı sıkıştığında imdada koşan, Türkiye’yi kurtaran bir örgüt değildir. Bugüne kadar bu amaçla yaptığı söylenen girişimler de Türk halkı, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilkeleri ya da çağdaşlık adına olmamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri NATO’nun ordusudur ve politika, tavır ve eylemlerini buradan gelen talimatlara göre uygular.Temel amaç nedir?Türk Silahlı Kuvvetleri’nin temel görev ve amacı, Sovyetler Birliği çökünceye kadar komünizmi önlemek ve kapitalist dünyadaki yerini sağlamlaştırması için Türkiye’yi dizayn etmektir. Israrla tekrarlanan “Türk ordusu darbecidir” söylemlerine asla kulak asmayın, çünkü Türkiye’de yapıldığı söylenen darbelerin hepsi gerçekte NATO ve kapitalist dünyanın talimatlarıdır ve bunlar yerine getirilerek Türkiye istenilen çizgiye çekilmiştir.Kapitalizmin umrunda mı?Dünya sistemine tamamen hâkim olmayı kafaya koyan Batı kapitalizmi için Türkiye’nin yönetiminde kimin olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan Türkiye’nin Batı ittifakı için güvenilir olması, enerji yollarının güvenliğinin sağlaması, Türkiye’nin rota değiştirmesinin önlenmesidir. Bu yüzden ister dinci bir ister laik iktidar olsun fark etmez. Yeter ki Türkiye sistemi bozacak bir sorun çıkarmasın.AKP’nin fark ettiği İşte AKP iktidarı bunu biliyor ve buna göre davranıyor. Şekil olarak demokrasi ve hukuk sistemi çalıştıkça Batı, Türkiye gibi bir ülkeyi asla feda edemez. Ama hepsi bu. O halde genel çizgide durduktan sonra içte istenilen yapılabilir. Batı dünyasındaki temel politikanın bu olduğunu bilen iktidar kendi zihnindeki Türkiye’yi oluşturmak için gerçekten dur durak bilmiyor. Seçimle iktidardan uzaklaşana kadar da durmayacaktır.Tehdit hiç kalmasınElbette iktidar askerin artık darbe yapamayacağını, Batı ve NATO’nun sözünden çıkamayacağını çok iyi biliyor. Ordu içinde her şeye rağmen varlığını koruyan anti-NATO, anti-Amerikan yapılanmanın, günün birinde, uluslararası boyutta değil ama içte kendisine bir tehdit oluşturabileceğinin de farkında. O halde fırsat bu fırsat, tehdit ve tehlike tamamen ortadan kaldırılmalı. Yapılan iktidarın ordusunu yaratmaktır.Eski solcuların tavrıBugün benim liberal maskeli faşistler olarak nitelediğim AKP payandası kesim, geçmişte sol-sosyalist-komünist kesimde yer alıyordu ve bu anlattıklarımı çok iyi biliyorlar. Çünkü bunların bazıları uzun yıllar önce askerin NATO’cu faşist tavrına karşı verdiğimiz demokrasi mücadelesi sırasında bu gerçeği ortaya çıkarmak için az çırpınmamıştı. Bu nedenle şimdi aynı kişilerin yüz seksen derece dönüp, sanki bunları bilmiyormuş gibi davranmalarını anlayamıyorum.Belki de daha kazançlıdırİnsanların fikir ve görüşleri değişebilir. Ama doğrular asla değişmez. Anlattığım bu gerçeği çok iyi bilenlerin şimdi tam tersine davranmalarının tek izahı var: Demek ki bu sistem hayli iyi kazandırıyor. Çünkü bunu başka türlü anlatmanız olanaksız. Nasıl olur da bir süre öncesine kadar askerin NATO hizmetinde olduğunu söyleyenler şimdi aynı orduya sanki bağımsızmış gibi bakar ve darbelerden zevk alıyormuş muamelesi yapabilir ki.Sivil dalga hazırlığıGerçekleri bilmek ve bunları söylemek de fayda etmiyor artık. Çünkü ülkenin neredeyse tüm güçlerini ele geçiren iktidar ve yandaşları, önlerine çıkan her engeli şiddet kullanmaktan da çekinmeden ezmeye çalışıyor. Orduya yönelik operasyonun sonuna gelmesiyle birlikte bu dalganın intikam alınmak istenen çevrelere yöneleceğinin işaretlerini alıyoruz. Yakında çok büyük bir “sivil dalga”nın başlaması kimseyi şaşırtmasın.Sevgili Ahmet VardarBu hafta yitirdiğimiz çok değerli Ahmet Vardar ağabeyi anmadan edemem. Mesleğe başladığımın ikinci yılından beri tanıdığım, çok yakın olduğum Ahmet Ağabey’i kaybetmek nasıl bir şey anlatmak mümkün değil. Ne yazık ki ölüm haberi geldiğinde İstanbul dışındaydım ve cenazeye gidemedim. Tek tesellim, birkaç gün önce hastanede ziyaret etmiş olmam. Önümüzdeki günlerde Ahmet Ağabey’le ilgili yazacak çok şeyim olduğunu söylemeliyim.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Pazarın neşeli fıkraları

27 Şubat 2010

Yıldırım Tuna’dan bu hafta bir dolu fıkra geldi. Geçen haftanın stresiyle gülmeyi unutanlar için güzel bir fırsat. Haydi ayaklarınızı uzatıp rahat bir nefes alın ve fıkraları okumaya başlayın... Mezarın sesi İKİ adam gecenin geç saatlerinde partiden dönerlerken kestirme olsun diye mezarlıktan geçiyorlarmış... Mezarlığın tam ortasına gelmişler ki tap-tap-tap diye bir ses karanlıkların, esrarlı gölgelerin arasından gelmeye başlamış. Korkudan titreyerek, nefeslerini tutarak, sisleri dağıtarak mecburen yollarının üzerindeki sesin kaynağına yaklaşmışlar. Bir bakmışlar ki yaşlı mı yaşlı bir adam mezarın birine oturmuş, elinde çekiç ve keski, mezar taşını oyuyor.. “Ooohh!” demiş adamlardan birisi “Usta bizi korkudan öldürüyordun!.. Vallahi hayalet sandık.. Gecenin yarısında çalışıp da ne yapıyorsun?” Yaşlı adam homurdanarak “Cahil hergeleler!” demiş, “Adımı yanlış yazmışlar da!..” Küçük bahşişYAŞLI adam kafeden çıkarken hesabı ödedikten sonra komik sayılacak 3 penny bahşiş bırakmış, kapıya doğru giderken tabaktaki 3 penny’i gören garson homurdanarak “Biliyor musunuz?” demiş, “İnsanların bıraktıkları bahşiş onlar hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar.” Adam “Öyle mi?” demiş duraksayarak, “Benim bahşişim ne anlatıyor bakalım size?” Garson “Evet, bu ilk penny tutumlu biri olduğunuzu söylüyor” demiş. “Doğru” diye cevap vermiş yaşlı adam gururla. “İkinci penny bekar olduğunuzu gösteriyor.” Yaşlı adam “Aa, bu da doğru” demiş. “3. penny de babanızın hiç evlenmemiş olduğunu apaçık ortaya koyuyor!” Ömür uzatma Adam, doktorundan 1 yıllık ömrü kaldığını öğrenince çok üzülmüş ve doğru “Bundan sonra ne yapmalıyım?..” diye akıl danışmak için rahibe gitmiş. “Hemen marka düşkünü menopoza girmiş bir kadınla evlen” diye söze başlamış rahip, “Arkasından ikinci el satışa çıkarılan şirket arabalarından bir tane edin. Son olarak da kocaları ölmüş yaşlı kadınların çoğunlukta olduğu apartmana taşın..” Adam “Bunların bana bir faydası olur mu?” diye sormuş. Rahip cevaplamış: “Olur... Yaşanan her saat resmen bir ömür gibi gelir adama!..”Kocanın dileği Adam ölmüş, taze dul karısı çok sevdiği kocası ile irtibata geçebilmek için hemen bir medyuma gitmiş, trans haline geçen medyum kocasının iyi olduğunu söylemiş. Ondan haber aldığı için sevinç gözyaşlarına boğulan kadın “Sorun bakalım” demiş “Bir ihtiyacı falan var mıymış?” Tekrar trans haline geçen medyum birazdan “Kocanız sizden sigara istiyor” deyince “Hemen” diye atılmış kadın, “Hemen bir karton göndereyim. Ama nereye göndereceğim ki?” Medyum “Tam olarak bilemiyorum” diye cevap vermiş “Ama kibrit, çakmak falan istemediğine göre...” Batı’daki düşman Şövalye bütün gün savaştıktan sonra kan ter içinde şatoya dönmüş. “Hayrola?” diye şaşırarak karşılamış onu Kral. “Kralım” diye nefes nefese selamlamış onu şövalye, “Bütün gün Batı’daki düşmanlarımızın topraklarını, mallarını yağmaladım, şehirlerini, köylerini talan edip yaktım efendim!” Kral “N..Ne?” demiş şaşkınlıkla, “Benim Batı’da hiç düşmanım yok ki?” Şövalye “Şeyy efendim” demiş hafif başını önüne eğerek, “Sanırım artık var!..”Eski hikâyeDede torununa yamyamlarla yaşadığı macerasını anlatıyormuş, “Ormanın tam ortasında kaybolmuştuk, birden etrafımızı 20 yamyam sardı..” Torunu “Ama dede, en son anlattığında bana 10 yamyam demiştin” diye mızıldanmış. “Oh! Evet” demiş dede bir an düşünmüş ve devam etmiş: “O zamanlar o korkunç olayı tüm gerçeğiyle sana anlatamayacağım kadar küçüktün yavrum!..” “Alkol..” demiş hâkim, “Bütün bu yaptıklarınızın sebebi alkol!” Sanık “Sağolun efendim..” diye cevap vermiş, “Savcı bey de davanın başından beri beni suçluyordu!”Baba oluyor- Çok feci görünüyorsun, bir sorunun mu var?..- Baba olacağım da..- Ama bu harika bir haber... - Yahu neresi harika?.. Karımın bundan haberi yok!..Korkunç stresHasta “Doktor yardım etmelisiniz!” demiş, “Korkunç stres altındayım.. İnsanlara karşı ani sinirlenip acayip parlıyorum!” Doktor “Anlatın probleminizi” demiş. “Söyledik ya” demiş hasta, “Nerenle dinliyorsun dümbük.. Tövbe.. Tövbe!” *** Yoruma açık bir fıkra daha Geçen hafta “yoruma açık” iki fıkra okumuştunuz. Bugün bir tane daha sunuyorum size. İstediğiniz gibi yorumlayabilir, istediğiniz yöne çekebilirsiniz.Ben kendi ipucumu vereyim isterseniz. Örneğin sadece “darbe olacak” dedikten sonra olanları ya da “Kürt açılımı” açıklamasından sonra yaşadıklarımızı bir düşünün fıkrayı okuduktan sonra. Buyrun...Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış. Kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış. Yerinde debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün süt yere dökülmüş. Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmasıyla yavru kan içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek bir tekmede kadını yere serip öldürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, belinden silahını çekip, tek atışta babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp, bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan da “Bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım şimdi” demiş.

Devamını Oku