Gerçekten bu yazıyı yazmayı hiç istemiyorum ve aslında içime de sinmiyor. Ama bir gerçeği ortaya çıkarmak adına yazmak zorunda olduğumu da hissediyorum.Çünkü iktidar ve maskeli faşistlerin hiç utanmadan, sıkılmadan yaydıkları yalanlara karşı, bazen bütün okları üzerine çekmeyi göze alıp oynanan oyunu ortaya koymak gerektiğine inanıyorum.İktidar ve maskeli faşistler, oyunlarını ortaya döken herkesi “statükocu, darbeci, postal yalayıcı, Ergenekoncu” olarak tanımlamaya çalışıyor.İşin tatsız yanı, bir bölümü sadaka ekonomisiyle beslenen, bir kısmı açıkça iktidar nimetlerinden yararlanan, bir kısmı pek akıllı olmadığı için iktidarın peşine takılan pek çok kişi de bu Goebbels’vari beyin yıkama yönteminden nasibini alarak bunlara inanıyor.Peki neden her muhalefet “askerci, darbeci” olarak tanımlanıyor?Cevabı çok basit: Askerin darbe yapma-yapabilme ihtimali yok.O halde “zayıf nokta” olarak burası seçiliyor ve darbe paranoyası yaratılarak tüm muhalefet sindirilmeye, korkutulmaya ve susturulmaya çalışılıyor.Özellikle maskeli faşistler, diğerlerinden daha akıllı ve eğitimli oldukları için, Türkiye’nin bir uçuruma gittiğini gören aydınlık insanların zaaflarını da iyi biliyorlar.Nedir aydınlık insanların zaafı: Demokrasiye ve hukuk devletine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Atatürk ilke ve devrimleri onların yaşam biçimidir. Çağdaştırlar, yeniliklere açıktırlar, dünyanın farkındadırlar.Ve eğer siz bu kesimi “demokrasi düşmanlığı, hukuk dışılık, statükoculukla” suçlar “laikçi, Kemalist, ulusalcı” gibi kelimelerle aslında aşağılamaya çalışırsanız şiddetli tepki alırsınız.Bu tepki öncelikle aydınlık insanların “böyle olmadıklarını” anlatmaya çalışmalarıyla şekillenir. Ancak bu aynı zamanda bir zaman kaybıdır ve geçen süre maskeli faşistlerin, kiralık demokratların ekmeğine yağ sürer. Siz bunları anlatmaya çalışırken, onlar tahrik dolu yalanlarla sizi daha da çileden çıkarmaya ve insicamınızı bozmaya çalışırlar. Bunu da başarıyorlar.Bu oyunu biliyoruz ve bozmalıyız. Çünkü, ben ve benim gibi düşünenlerin hiçbirinin aklından ne darbe ne hukuk dışı bir yöntem ne de komplo hazırlamak geçer.*** AKP ilk kez büyük darbe yedi Kamuoyuna yansıttıkları seçim araştırmalarında AKP’nin oyunu yüzde 40’larda gösteriyorlar ama içeriden gelen bilgiler asıl oranın yüzde 28-30 bandında olduğu söylüyor.Başbakan’ın “çok güvendiği” bir araştırma şirketi asla kamuoyuna açıklanmayan ve sadece parti yönetimine verilen bir araştırma yapıyormuş. Bu araştırma sonucu da AKP yönetimini kara kara düşündürüyormuş.Bunlar tabii ki dedikodudan öte değil. Her ne kadar AKP’li olmadığı bilinen araştırma kuruluşları da benzer sonuçlar alsa, Erdoğan açıklamadıkça böyle bir araştırmanın varlığını doğrulayamayız.Ancak AKP’nin hızla eridiği ve toplumda itibar kaybettiği görüşünün dünkü Anayasa değişikliği oylamalarının sonucuna bakıldığında gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz.AKP bugüne kadar pek çok badire atlattı ya da atlatmış göründü. Ama hiç dünkü kadar ağır bir darbe yememişti. Eğer bir parti “en güçlü olduğunu” zannettiği anda böyle bir darbe yiyorsa, bu aynı zamanda kaçınılmaz sonun da başlangıcı olarak sayılabilir.Eğer AKP gerçekten söylediği kadar güçlü olsa, hiçbir milletvekili böyle bir gücü terk etmeyi göze alamaz ve partisi aleyhine oy kullanamaz. Siyasetin gereği budur.Oysa AKP’de çok ciddi fireler olduğu görülüyor. Demek ki pek çok milletvekili artık AKP’nin hem eskisi kadar güçlü olmadığının farkında hem de bu yöntemin ülkeyi bir karanlığa götürdüğünün bilincine erişmiş.Şimdi önümüzde yargı ile ilgili çok önemli maddeler var. Eğer AKP içindeki eğilim böyle devam ederse bu maddelerin de takılması sürpriz olmaz. Eğer bu maddeler geçmezse, bir ihtimal CHP ve MHP diğer maddelere tam destek verir ve AKP’nin ülkeyi germek pahasına çok bel bağladığı referandumdan bile kurtuluruz. ***Tıp öğrencilerine burs vermek isteyenlereAbbas Güçlü ile Genç Bakış programına katılmıştım geçenlerde biliyorsunuz. Programdan sonra yanıma gelen bir öğrenci “Tıp fakültesinde okuyoruz, ama burs olanağı bulamıyoruz, bize yardım edin” dedi.Tıp gibi bir alanda burs tabii ki çok önemli de ben ne yapabilirim? Tıp öğrencisi dedi ki “Burada burs olanağı neredeyse hiç yok. Ama bazı cemaatlere yakınlaşırsak burs bulabiliyoruz. Bunu da istemiyoruz. Aydınlık Türkiye’nin geleceği için tıp fakültesi öğrencilerine burs sağlayan yerleri bize bilderebilirsiniz ya da burs vermek isteyenlere yazarak haber verebilirsiniz.” Bu olabilir tabii. İşte yazdım. Cemaatlerin kurduğu burs ağına düşmek istemeyen Samsun Tıp Fakültesi öğrencilerine burs vermek isteyen kurum ya da kişilere sesleniyorum. Kolları sıvama zamanıdır.***Terörle bir yere varılamazmışGenelkurmay Başkanı bu kez “sivil” giysilerle konuştu. Medyanın bir bölümüne “hain” dedi. O medya da döndü Genelkurmay Başkanı’na “Asıl hain sensin” dedi. Ki bunu tahmin ediyordum, bugüne kadar hep böyle oldu.Söylediği sözlere kimsenin karşı çıkamayacağını sanan Genelkurmay Başkanı yine sonunu getiremeyeceği bir konuşmaya imza attı.Ben komutanın konuşmasındaki bir başka cümleye dikkat çekmek istiyorum. Genelkurmay Başkanı diyor ki “Terörle bir yere varılamaz, bunu herkes anlasın.” Yıllardır duyduğumuz geçersiz bir klişedir bu. Gerçeği yansıtmaz.Terörle bir yere varılması için daha ne olmalı ki? Teröristler 30 yıldır saldırıyor, kendi köylerini basıp bebeleri bile öldürüyor, askere, polise, öğretmene, doktora ateş ediyor, kentlerde bombalar patlatıp masum insanların canını alıyor.Peki sonuç: “Apo ile konuşmadan bu sorun çözülmez.” İyi ki terörle bir yere varılmıyormuş.***Baykal’a sorularYarın gece saat 20.00’de Sky Türk’te Enver Aysever’in sunacağı programda bir grup gazeteci CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a sorular soracağız. Kendi hazırlığımın yanı sıra sizden gelen soruları da sorabilirim. Sorularınızı en geç çarşamba saat 13.00’e kadar elektronik posta ile iletin ben de sorayım.***3. Köprü’ye yer açmak için kesilecek ağaçlar “Tabiat ana” yı, toplumsal uzlaşma aranmadan yapılan anayasa değişiklikleri, “Yasaların anası” nı ağlatıyor! (Gani Yıldız)***Başbakan “höt” deyince et fiyatları gerilemiş!.. Bir “höt” de benzin fiyatları istemiyor mu? (Anonim)
Sevgili okurlar; bu haftayı da anayasa değişikliği tartışmaları ile geçireceğiz. Ondan sonra ak mı kara mı belli olacak. Ancak şurası belli ki Türkiye ilk kez yaşadığı bu anayasa değişikliği krizinin travmasını kolay kolay atlatamayacaktır. Anayasa değişikliği yapılsın ya da yapılmasın tartışması çok sürecek.Anayasa’nın anlamıBugün sizlere bu değişiklik isteklerinden yola çıkarak anayasa konusunda bazı bilgiler vermek ve görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce anayasa, diğer kanunlar gibi değildir. Anayasa bir hukuk düzeni ya da kanunlar manzumesi değil, toplumun temel kurallarıdır. Bu nedenle Anayasa’daki kurallar her ne kadar hukuk zemin alınarak hazırlansa da aslında siyasi bir metindir.Hukukçu olmak gerekmiyorAnayasa hukuku dediğimiz bir kavram olmasına rağmen, bir hukuk kuralı olmayan anayasalar ille hukukçular tarafından hazırlanmak zorunda değildir. Örneğin Japonya Anayasası 2. Dünya Savaşı’dan sonra hukukçu olmayan 12 Amerikalı tarafından 6 günde yazılmıştır ve hiç değiştirilmeden hâlâ yürürlüktedir.Yasalar farklıYasalar ise anayasadan farklı olarak tamamen hukuk kuralları içinde hazırlanmak zorundadır. Yasalar bunun yanı sıra anayasayı da temel almak zorundadır. Anayasa’ya aykırı olan, ona uymayan yasalar belki hukuk kurallarına uygun olabilir ama geçerli sayılamaz. Çünkü aslolan toplumun ortak değeri olan anayasanın ruhudur. Değişikliklerin durumuAnayasalar elbette asla değişmez metinler değildir. Toplumların ihtiyacına göre anayasalarda da değişiklik yapılabilir. Nitekim asker anayasası dediğimiz 12 Eylül Anayasa’sı bile bugüne kadar 70’in üzerinde maddesinde değişiklik gördü. Ancak burada önemli olan, yapılacak değişikliklerin de o Anayasa’nın bütününe aykırı olmamasıdır. Kısacası anayasaya aykırı bir anayasa değişikliği olmaz.Peki kim engel olacakElbette yasama meclisi de bir anayasa değişikliği yaparken bunun anayasaya aykırı olmamasına özen göstermek zorundadır. İşte zaten anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluğun aranmasının nedenlerinden biri de budur. Buna rağmen değişiklik anayasaya aykırı olursa başvuru yeri otomatikman Anayasa Mahkemesi olacaktır.“Ahlaksız teklif” Anayasa değişikliklerini adeta bir dayatma olarak getiren iktidarın en büyük endişesi, yapılan değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesidir. Nitekim bu nedenle iktidar ana muhalefetin “ahlaksız teklif” olarak nitelediği yola sapmış ve muhalefetten “Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyeceğine söz ver, uzlaşma yolu arayalım” demiştir.İptal davası olur mu?Belli ki iktidar bilmektedir ki, yapılan değişiklikler mevcut Anayasa’ya aykırıdır ve muhalefet iptal davası açarsa bunda başarılı olabilir. Bu nedenle bir taraftan muhalefetin önüne geçmek isterken diğer taraftan da yapılan değişikliklerinin Anayasa Mahkemesi’ne götürülüp götürülemeyeceği tartışması açıyor. İktidar yandaşlarının ve maskeli liberallerin sürdürdüğü bu tartışmada “değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi mümkün değildir” tezi işleniyor.Nasıl mümkün olmaz ki?Oysa değişiklikler Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne götürülebilir. Halk oyuna gidilecek olmasının bunda önemi yoktur. Önemli olan yapılan değişikliğin Anayasa’ya uygun olup olmadığının kesinleşmesidir. Aksi takdirde, oy çokluğu bulanların diledikleri gibi anayasa değişikliği yapma özgürlükleri olduğu gibi bir garabet çıkar ortaya.Mantığa da aykırıOysa bu durum hukuka olduğu kadar mantığa da aykırı. Anayasalar oyuncak değildir. Ya tümden yazılır ve halkoyuna sunulur ya da bazı maddeleri yine o anayasaya uygun biçimde değiştirilir. Aksi takdirde oy gücü olan her siyasi hareket anayasayı bu tür değişikliklerle kendi istediği biçime sokabilir. Buna kimileri “millet iradesi sana ne” diyebilir ama evrensel hukuk kuralları buna asla izin vermez.Ayıp yıpratma kampanyalarıBu arada, her şeye rağmen değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne gitme olasılığının yüksek olması iktidar ve özellikle maskeli faşist çevreleri çok rahatsız ediyor. İşte bunun için yürütülen çok ayıp bir yıpratma kampanyası yapılıyor. Değişikliklerle yargıyı tamamen kontrol altına almak isteyen iktidar, bunu örtmek için yargının, özellikle Anayasa Mahkemesi’nin muhalefet gibi davrandığını ileri sürüyor.Ana Muhalefet MahkemesiBaşbakan Erdoğan geçen hafta Anayasa Mahkemesi’ni “Ana Muhalefet Mahkemesi” olarak tanımladı. İktidar sözcüleri ve yandaşları da “CHP Hukuk Bürosu” veya “Yüksek CHP Mahkemesi” gibi başlıklarla bu kampanyaya destek veriyor. Tek amaç şu: “Anayasa Mahkemesi aslında CHP’nin isteği doğrultusunda karar veriyor. Yarın bu değişiklikler durdurulursa bu yüzdendir. İşte biz de bunun için anayasayı değiştiriyoruz.” Kalabalıkları kandırmak kolayDüz mantıkla yapılan bu propaganda, bırakın Anayasa’yı, hukuk ve demokrasi konusunda bile azıcık bilgileri ve görgüleri olmayan yığınları elbette etkileyecektir. Neredeyse tamamı ele geçirilmiş medya ile yapılan sürekli propagandalarla halkın beyni iyice yıkanmak isteniyor. Kalan üç beş kişi de “demokrasi ve özgürlükler düşmanı, darbeci” olarak karalanmaya çalışılıyor.Uyanık olmak gerekTüm bu olumsuzluklara rağmen herkesin çok uyanık olması gerekir. Bu anayasa değişiklikleri ile Türkiye’nin temel hukuk yapısında eksen kayması olacaktır. Bu kayma demokrasi ve hukuk adına değil tek parti diktatoryası adına kullanılacaktır. Kimse bu değişikliklerden sonra daha çok demokrasi, hukuk ve özgürlük olacağı hayaline kapılmasın.Başta sözde aydınlarÇok açıkça söylüyorum ki, eksen kaymasıyla birlikte değişecek hukuki yapı öncelikle bu iktidara kayıtsız şartsız destek veren, aslında AKP’li olmayan sözde aydın, özde liberal faşistleri ezip geçecektir. Sadece şunu hatırlatmak istiyorum: Humeyni İran’a yanında Beni Sadr’la birlikte döndü. Sonra Beni Sadr’a ne oldu? İran’da bugün TUDEH var mı, liberaller, sosyalistler var mı? İlk onlar temizlenmedi mi?Yine canımız yandıTüm Türkiye 1 Mayıs coşkusunu yaşarken ne yazık ki hain eller yine 5 yiğidimizi şehit etti. Son günlerde artan bu saldırılar her nasılsa medyada daha önceden yer alıyor ama önüne geçilemiyor. Üstelik yandaş medya son olayda olduğu gibi son iki yılda olan bu tür tüm saldırıların ordunun bilgisi içinde yapıldığını ileri sürüyor.Genelkurmay kızıyorBu inanılmaz iddialara karşı ise Genelkurmay Başkanı sadece “kızdığını” söylüyor, bir kısım medyayı “mütareke basını” olarak suçluyor ama nedense inandırıcı bir açıklama yapamıyor. Aktütün’de de Tokat’ta da bu oldu. Şimdi de benzer suçlamalar yapılıyor. Bunlara karşı etkin tutum gösteremeyen askerler “Ordunun durumu yürekler acısı” dedim diye bana gönül koyuyor. Peki değil mi? Askercilik konusuSevgili okurlar; iktidar ve yandaşlarının ısrarla sürdürdüğü bir kampanya var. İktidarın yönetim biçimini eleştiren, gelişmeleri Türkiye için bir tehlike görenleri, korkutmak, sindirmek ve susturmak için “darbeci, askerci, ulusalcı, laikçi” gibi ifadelerle küçük düşürmeye çalışıyorlar. Yarın bu konuda kendimce zorunlu gördüğüm bazı noktaları yazacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim..
Tam 32 yıl sonra Taksim yine yüz binlerce kişinin 1 Mayıs’ı coşku ile kutladığı alan oldu. 33 yıl önce yapılan provokasyon sonunda kitlelerin ortak tepkilerini haykırmasına adeta ambargo koyanlar, halkı korku ve endişe içine itenler nihayet yenildi.AKP iktidarı 1 Mayıs’ı sahiplenmek için çok çaba harcadı. Kendisini “yasak kaldıran parti” gibi göstermek istedi. Ancak dün miting alanını ve mitinge giden yolları karış karış gezdim. O coşkulu kitlelerin asla böyle düşünmediği ortadaydı.Nitekim önceleri miting alanına gelmeyi planlayan bazı AKP’liler ve bazı bakanlar dün yoktular. Büyük bir olasılıkla sabahın erken saatlerinden itibaren toplanmaya başlayan halkın tepkisini ölçmüşlerdi.AKP dünkü 1 Mayıs mitingini iyi değerlendirmek ve düşünmek zorundadır.Çünkü dün AKP iktidarı için bir kırılma noktası olabilir.Dünkü 1 Mayıs bir Cumhuriyet mitingi değildi. Başta işçiler olmak üzere toplumun enerji biriktiren ve bunu açığa çıkaramayan bütün kesimlerini kapsayan dev bir gösteriydi.İktidar ve zihniyeti ne alanlarda ne yollarda hiç yoktu. Tam tersine birbiri ile asla anlaşamayacak olan kitleler, iktidara yönelik ortak bir tepki içinde omuz omuzaydı.Cumhuriyet mitinglerini “Ergenekon oyunu” olarak lanse etmek isteyenlerin dünkü gösteriler için hiçbir bahaneleri olamaz.İktidarı moralman ayakta tutmaya çalışan ve iktidar talimatıyla AKP oylarını yüksek göstererek toplum üzerinde baskı kurmaya çalışan kimi seçim araştırma sonuçlarına hiç aldırmayın. Esasında AKP’nin hızlı bir düşüşte olduğu ve hatta oylarının yüzde 30’un altına indiği görülüyor.İşte dünkü miting bu saptamanın kanıtı gibiydi. Toplumdaki endişe ve tepki birikimi çok sakin, barış içinde ve mantıklı biçimde ortaya çıktı. Yüz binler, bütün korkutmalara rağmen hiç çekinmeden Taksim’e yürüdüler.Miting boyunca yaşanan tek tatsız olay protestolar nedeniyle konuşamayan Türk-İş Başkanı’nın kolunun kırılmasıydı. Kalabalık, bir AKP yandaşının kürsüye çıkmasına tepki göstermişti. İktidar bu mesajı almalıdır.***Asker ne düşündü?Taksim alanının mitinglere kapatılması tamamen askerin işidir. Korkak siyasetçiler ise 32 yıl boyunca meydanı açmaya cesaret edemediler.1 Mayıs 1977 provokasyon sonucu kana bulandı. Ama hemen ertesi yıl aynı kalabalıklar yine meydandaydı. 1979’a gelindiğinde ise dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Uruğ bir günlük sokağa çıkma yasağı ilan ederek hem Taksim’i kapattı hem de İstanbullular’ın ruhuna dehşeti sokan adam oldu. Ama en onur kırıcı 1 Mayıs 1980’de yaşandı. İstanbul’da yine sıkıyönetim vardı. Bu kez sokağa çıkma yasağı konmadı ama her yer askerle dolduruldu. Taksim alanı tamamen kapatıldı. Ve askerler sanki marifetmiş gibi 1 Mayıs günü Taksim’e bir tabur asker soktu. Alana Türk bayrağı çekti.Sıkıyönetim Komutanı alana solcuları komünistleri sokmamanın gururunu yaşıyordu herhalde. Zaten 5 ay sonra da darbe yapıldı.Dünkü 1 Mayıs’ı askerler hangi duygularla izledi çok merak ediyorum. Çünkü dün asıl yenilenler onlardı.***5 saat yürümüşüzSabahın erken saatlerinde başlayan 1 Mayıs izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.- Bir gün önceden Bahattin Yücel’le bayrama birlikte katılmak üzere sözleştik.- Sabah saat 09.30’da gazetede buluştuk. Gazetenin bir aracıyla gidebildiğimiz kadar gidip indik ve Şişli’ye yürüdük,- Yolda sanatçı Ali Rıza Binboğa ile karşılaştık. Mitinge tek başına gelen Binboğa da bizim ekibe katıldı.- Bahattin Yücel’in eşi Fatıman Yücel de bizimle birlikte yürüdü. 1976’da Vatan Gazetesi’nde mesleğe başladığım gün tanıdığım Fatıman Yücel ve Bahattin Yücel’le 1978’deki son 1 Mayıs mitingine de katılmıştık.- Taksim alanına girdiğimizde The Marmara otelinin bulunduğu yerin boş olduğunu görünce çok şaşırdık. Meğer o bölge Dolmabahçe ve Tarlabaşı’ndan gelen gruplara ayrılmış.- Buralardan gelen gruplar alana girince Taksim nefes alınamaz hale geldi.- 1977’deki kanlı 1 Mayıs’ta alanda olan bir grup, o zaman arkasında yürüdükleri bayrağın altında hatıra fotoğrafı çektirdi. Çoğunun saçı beyazlamıştı, çok duygusal bir andı.- CHP, 1 Mayıs’a çok önem vermişti. Alana büyük bir kalabalıkla geldiler.- Konuşmalar yapılırken geldiğimiz yoldan geri yürümeye başladık. - Yaklaşık 45 dakika yürüyüşten sonra Osmanbey’e vardık. Kortejin sonunu ancak burada bulabildik.- Polisler çok kibardı. Arama yaparken biri “Efendim arandınız mı?” diye sordu.***Olayları kimin çıkardığı anlaşıldıKim bilir kaç yıldır her 1 Mayıs “korkulu rüya” gibi geçti. Evet olay çıkıyordu, çünkü işçiler Taksim’e çıkmak istiyor, ama bunu izin verilmiyordu. Olağanüstü güvenlik önlemleri alınıyordu Taksim çevresinde. Kuş uçurtulmuyordu.Ama bu sözde güvenlik sadece marjinal gruplarla goşistlerin işine yarıyordu. Çünkü onlar güya işçi sınıfı adına Taksim’e çıkmaya çalışıyorlar, polis de onları geri püskürtüyordu.Bu, tam bir oyundu. Sadece ana caddeye çıkışı yasaklayan polis bu gruplarla anlamsız çatışmalara giriyor ama hiçbir zaman arkadan da çevirip zaten 50-60 kişi olan bu kışkırtıcıların birini bile yakalamıyordu. Bu yıl Taksim’e çıkış izni verildi. Alan içi güvenliği işçilere teslim edildi. Yan yollara polis bile konmadı. Ama tek bir olay bile çıkmadı. Çünkü işçi de onlara destek veren herkes de sorumluluğunun bilincindeydi.Bu da gösterdi ki, bugüne kadar çıkan bütün olayların asıl sorumlusu işçiler ya da halk değil, bizzat iktidarlardı.***Polis hiç bu kadar rahat olmamıştırAna caddeleri, sokakları geziyoruz küçük ekibimizle. Ana yollarda neredeyse hiç polis yok. Ama yüksek binaların tepelerinde polisler var. Taksim alanına bakan binalar boşaltılmış, hepsinin perdeleri açık. The Marmara Oteli’ndeki bütün odalar boş, perdeleri sonuna kadar açık. Ne terasta ne lokantada bir kişi bile yok. Kolay değil 1 Mayıs 1977’nin en önemli faturası bu otele (o zamanki adı İntercontinental’di) çıkmıştı. Elmadağ’dan Harbiye’ye kadar olan yolda ise polisler açık olan kafetaryalarda oturuyor ve çaylarını içiyordu. Manzara gerçekten çok ilginçti. Herhalde polis en sakin kitle gösterisi gününü geçiriyordu. Neredeyse hiç iş düşmedi polise. Onlar da pazar tatili yapar gibi geçirdiler günlerini.
Albay Dursun Çiçek darbe yapacak ve başbakan olarak da Bedrettin Dalan’ı atayacak; plan buymuş meğer. Dalan ara sıra arkadaşlarıyla konuşurken başbakan olacağını dillendirmiş. Telefon dinleyenler de bunu saptamışlar, savcıların önüne koymuşlar.Şimdi, birbirini tanımayan Çiçek darbe yapmaktan Dalan da darbenin başbakanı olmayı düşünmekten suçlanıyorlar.Müebbet alırlar herhalde. Burası Türkiye, demokrasi var. Hukuk var.Tabii amiyane deyimle “yersen.” Ama bu saçma sapan plan o kadar çok taraftar buluyor ki şaşırmamak elde değil.Koca bir toplum olarak aklımızı mı yedik, birileri herkesi efsunladı mı da böyle oluyor?Hâlâ kimsenin aklına albay Çiçek’in yazdığı söylenen “irtica ile eylem planının” aslını bulmak gelmiyor.Hâlâ kimsenin aklına o dönemde Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün ifadesini almak gelmiyor.Hâlâ kimsenin aklına o dönemde Genelkurmay Genel Sekreteri olan İlker Başbuğ’un ifadesini almak gelmiyor.Albayın biri darbe yapmak için uzun uzun plan yazmış. Söylenenlere göre 4 bin sayfa tutuyormuş.Açık söyleyeyim, üçüncü defa tutuklanan Albay Çiçek’in yerinde olsam hiç tereddüt etmem ilk ifademde “Evet ben yazdım, ama bana talimatı Özkök’le Başbuğ verdi” derim.Demokrasi ve hukuk gereği söylenen her şeyi doğru kabul edip insanları içeri atıyoruz ya, bu durumda Özkök’le Başbuğ hakkında da işlem yapılması, sabahın erken saatlerinde evlerinden alınıp polise getirilmeleri, 4 günlük sürenin sonunda savcıya sevk edilmeleri, savcının da komutanları saatlerce tahta bir sandalyede beklettikten sonra yine saatler sürecek sorguya alması, sonra tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk etmesi, komutanların yine saatlerce tahta sandalyede oturtulduktan sonra yine saatlerce sürecek ifadelerinin alınması ve tutuklanmaları gerekir.Espri gibi yazıyorum bunları belki ama hepsi gerçekten yaşanıyor ülkemizde. Ve birileri de bundan prim yapıyor.Her gece ekranlarda ballandıra ballandıra anlatıyor. Bir kesim de kuzu kuzu dinliyor.Gerçekten aklımızı mı yitirdik yoksa? *****Danıştay saldırılarıSözünü ettiğim saldırı Danıştay’a yönelik bir dinci meczubun yaptığı saldırı ve işlediği cinayet değil.Bu saldırı, saçma sapan bir senaryo ile güya darbe yapmak isteyenlerin düzenlediğini ileri sürenlerin, bu ülkenin aydınlık insanlarına yönelik başlattıkları saldırı.Belli bir merkezden verilen talimatla atıldığı anlaşılan bir mesaj yağmuruna tutuluyoruz son günlerde.Şöyle diyorlar: “Danıştay saldırısını irtica yanlıları yaptı diyordunuz, ama gerçek ortaya çıktı. Hele kamera görüntülerinin silinmesiyle bu gerçek iyice ortaya çıktı. Suspus oldunuz, neden bir şey yazamıyorsunuz.” Bu saldırı merkezi, kurnaz ya, bir olay üzerinden bu ülkenin aydınlık insanlarını aklınca köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.Lafa gelince “yargıyı bekleyin” diyeceksiniz, ama daha mahkeme devam ederken hükmü verip kararı açıklayacaksınız.Kimse bu ilkellliğe teslim olmaz. Birileri çıkıp düzenlemeler yaparak yüksek sesle söyledi diye Danıştay saldırısının niteliği de değişmez.Şimdi dillere dolanan kamera konusu yakında bu komployu düzenleyenlerin ayağına dolanırsa ne olacak?“Silindi” denilen görüntülerin aslında İstanbul Modern’in görüntüleri olduğu ortaya çıkarsa bu komployu hazırlayanların yeni numarası ne olacak acaba çok merak ediyorum.*****Bodrum’da Pedasa diye bir tarihi kent varmış Yanılmıyorsam Bodrum’a ilk kez 1982 yılında gitmiştim. O yıldan bu yana da her yıl bir kere de olsa yolum Bodrum’a düşer.Tatilleri “yan gelip yatma” olarak algılamadığım için gittiğim her yeri mutlaka karış karış gezerim. Bodrum’un da her tarafını gördüğümü sanıyordum. Yanılmışım. Yarımada Gazetesi’nin kuruluş yıldönümü için gittiğim Bodrum’da, bugüne kadar hiç bilmediğim tarihi bir gerçeği öğrendim. İnsan yaşadıkça her gün hatta her saat yeni bir şey öğreniyor ki bu da beni çok mutlu ediyor.Bodrum’un “denize kıyısı olmayan” tek beldesi Konacık. Bu beldenin çok başarılı bir belediye başkanı var. MHP’den seçilen Mehmet Tosun, tartışmasız her parti tarafından beğeniliyor ve alkışlanıyor.Konacık’ın neredeyse tüm alt yapısını bitirmiş, yarımadanın tek arıtma tesisini kurmuş, yollarını asfaltlamış.Katıldığımız panelden sonra Mehmet Tosun “Sizi Pedasa’ya davet etmek istiyorum” dedi. “Nedir?” diye sordum. “İki yıl önce ortaya çıkardık, burada 3 bin yıl önce yaşayan Lelegler’in kurduğu bir kent, tarihin bir bilinmeyenini gün ışığına çıkarıyoruz” dedi.Pedasa, yarımadanın tam ortasındaki en yüksek tepede kurulmuş bir kale ve etrafındaki kentten oluşuyor. Kaleden bakınca yarımadanın her tarafı görülebiliyor. Mehmet Tosun, Muğla Üniversitesi ve Muğla Valiliği ile birlikte kazı çalışmalarını sürdürüyor. Kazılarda çok değerli tarihi objeler bulunmuş.Bodrum’a gidenlere önerim deniz ve güneşin yanı sıra bu tarihi yerleşim yerini de mutlaka görmeleridir. Yolu şimdilik ve “özellikle” kötü. Ama çıkmaya değer. *****1 Mayıs’a katılmak her aydınlık insanın görevidirBugün 1 Mayıs. 1978 yılından bu yana işçiler, çalışanlar ve tabii ki tüm halk ilk kez Taksim meydanında bu güzel günü kutlama şansı bulabildi.Yüz binlerce kişi bugün Taksim’e akın ederek “gasbedilen bir hakkının teslim alınması törenine” katılacak.Şunu unutmamak gerek: Bu 1 Mayıs’ın anlamı büyüktür.Uçuruma itilmek Orta Çağ karanlığına sürüklenmek, demokrasi ve hukukun yerine bir tür diktatörlüğün kurulmak istendiği Türkiye’nin aydınlık insanları buna asla izin vermeyeceklerini göstermek zorundadır.Özellikle İstanbul’da olanların bayraklarını aldıkları gibi Taksim alanına koşmaları aynı zamanda bir görevdir.Kimse korkmasın, çekinmesin. Halkın kararlılıkla yer aldığı hiçbir eylem provokasyona geçit vermez.***** Uzmanların karşı çıkmasına rağmen, İstanbul Boğazı’na 3. köprü yapılacak. Başbakan’ın, “En az 3 çocuk” ısrarına Ulaştırma Bakanı da dayanamadı!***** Ev teslimiYILDIRIM Tuna’dan: Adam petshop’a gidip “3 tane iri sıçan, 30-40 tane de hamam böceği satın almak istiyorum” demiş. “Buluruz” demiş tezgâhtar “İlk defa böyle bir taleple karşılaşıyoruz. Ne yapacaksınız bunları?” Adam “Ev sahibim beni evden çıkarıyor” demiş, “Evi nasıl teslim aldıysam o şekilde teslim etmemi istedi de!”
Önceki hafta pazar günü Silahlı Kuvvetler’le ilgili yazdığım yazıya pek çok olumlu-olumsuz tepki aldım. Halen tutuklu olan Tümamiral Semih Çetin de yazıdan duyduğu üzüntüyü ve duygularını anlatan bir mektup gönderdi.Bu mektubu sizlerle paşlaşmak istiyorum:“Sayın Ataklı; sözde Balyoz Hârekat Planı Soruşturması kapsamında 25 Şubat 2010 tarihinden itibaren Hasdal Cezaevi’nde tutuklu bulunuyorum. Bu arada tahliye edilip yeniden tutuklandığımız birkaç günlük süreyi saymazsanız yaklaşık 7 haftadır cezaevindeyim. Üzülerek okuduğum ve bazı bölümleriyle bana cevap hakkı doğurduğunu düşündüğüm 19 Nisan 2010 tarihli yazınız üzerine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personelini daha iyi tanımanıza yardımcı olması ümidiyle bu mektubu gönderiyorum.Öncelikle yazınızın istemeden de olsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zayıflatmak ve halkın gözünde küçük düşürmek maksadıyla yürütülen hayasız bir savaşın amacına hizmet ettiğini düşünüyorum. Bu savaşta amaç, düzmece bulgu ve belgelerle teğmeninden amiraline ve generaline kadar onlarca şerefli Türk subayının tutuklanmasını sağlamak, böylelikle bir yandan bu personel hakkında komutanlarının kafasında şüphe yaratırken, diğer yandan da aynı personelin uğradıkları büyük haksızlığa engel olamadıkları düşüncesiyle komutanlarına olan sevgi ve saygısını ortadan kaldırmaktır. Ancak şurası iyi bilinmelidir ki gerektiğinde bu vatan uğrunda gözünü kırpmadan can vermek üzere yemin etmiş biz şerefli Türk subayları haksız yere hapse atıldık diye düzmece belgeleri düzenleyen alçakların oyununa gelecek değiliz. Bir generalin savcının karşısında dil dökmesini anlamakta zorlandığınızı yazmışsınız. Amirallerle aynı duygu ve düşünceler içerisinde olduğunuzu varsayarak anlamanızı kolaylaştırmak isterim. Yapılan mesnetsiz ithamlar cevaplanmadığı taktirde bunun ‘Cumhuriyet savcısına ifade vermeye tenezzül etmediler’, ‘yargıya hakaret’ ya da ‘yargıya da saygıları yok’ başlıklarıyla istismar edileceğinden emindim. 1 Nisan’da 19 subayı tahliye eden hâkimin karar öncesi ve sonrası medyada benzer başlıklarla linç edildiğini ve birkaç köşe yazarı dışında bu duruma kimsenin tepki vermediğini hatırlatmak isterim. Ayrıca iyi niyetlerine inanmak istediğim savcıları plan, plan semineri gibi yabancı oldukları askeri konularda aydınlatarak ellerindeki belgelerin tamamen düzmece olduğunu kanıtlamaya çalışmanın neresi yanlış? Bunun dik duruşla ne ilgisi var doğrusu ben anlayamadım.Rapor alıp hastane köşelerinde saklanmaya gelince. İleri derecede bel fıtığı rahatsızlığım var. Cezaevinde iken durumum kötüleşince doktor hastaneye sevk etmek istedi. Cezaevi aracına binmeyi onuruma yediremediğim için gitmedim. Tahliye olduğumda tedavi için hastaneye yattım. Doktorun ameliyat önerisi yanlış yorumlanır endişesiyle, tedaviyi yarıda kesip yeniden tutuklama kararına uyarak cezaevine geri döndüm. Yazınızı okuduğumda ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Beni üzen bu yorumun bizleri yargılanmadan şimdiden mahkûm eden maksatlı medyadaki yazarların değil, sizin gibi neler olup bittiğinin farkında olduğunu sandığım bir köşe yazarının kaleminden çıkmış olmasıdır. Vatan savunması için ölümü göze almış insanların hapisten kaçmak için bir sağlık sorunu olmadan hastaneye yatabileceğini nasıl düşünebilirsiniz inanamıyorum. Halen hastanede yatan güvenmediğinizi belirttiğiniz generalleri ziyaret ettiğiniz taktirde bu yargınızın değişeceğine eminim.Sayın Ataklı;Şu an yaşadıklarımıza en çok üzülen insanlardan biri olduğunuzu biliyorum. Ama yazınızın bazı bölümleriyle maksadını aştığını düşünüyorum. Moralinizi bozmayın ve bizlere güvenin, ancak sakın acımayın. Er ya da geç yüce Türk adaleti önünde aklanacak ve girdiğimiz gibi başımız dik çıkacağız buradan. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de bu süreçten bazılarını umduğu gibi zayıflayarak değil, daha da güçlenerek çıkacağından endişeniz olmasın. Saygılarımla, Tümamiral Semih Çetin”***AKP darbeler konusunda samimi değilAnayasa değişiklikleri AKP oylarıyla tek tek geçiriliyor. Önceki gece darbeciler tarafından 1982 Anayasası’na konan geçici 15. maddenin kaldırılması görüşüldü ve kabul edildi. Böylelikle 12 Eylül yönetimini sorumsuz kılan bu madde ortadan kalkmış oldu.Ancak yeni düzenleme ile darbe yapanlara yargı yolu açılmış olmadı. Bunun farkına varan CHP’liler “12 Eylül’ü gerçekleştirenlere yargı yolunun açılmasını” öngören bir önerge sundular. Ne gariptir ki AKP milletvekilleri bu önergeyi reddettiler.Demek ki AKP darbe ile hesaplaşmak konusunda samimi değil. AKP için tek önemli olan şey, kapanma tehlikesini bertaraf etmek ve yargıyı kendi emrine sokmak. Darbeye karşı olma, özgürlüklerden, demokrasi ve hukuktan yana tavır alma tamamen gösterişten ibaret. Bugüne kadar “darbe” bağırtıları çıkaran maskeli faşistlerin ise bu konularda nedense hiç sesleri çıkmıyor.***O yazıyı neden yazdımTümamiral Semih Çetin’in de bir mektupla üzüntülerini belirttiği yazım çok ses getirdi. Pek çok kişi yazının ağır olduğunu belirtirken bazı generallere haksızlık yaptığımı söyleyenler de oldu.Örneğin dik duruşa örnek olarak sadece emekli Orgeneral Çetin Doğan’ı göstermemi yanlış bulanlar oldu. Bir emekli korgeneral aradı örneğin ve “Korgeneral Engin Alan yazınızı ilgiyle okudu ama rapor alma konusunda çok üzüldü, çünkü gerçekten çok hasta ve böyle bir durumda rapora sığınacak karakterde biri değil” dedi.Evet, elbette eleştirenler ve üzülenler olacaktır. Ama bana göre o yazı mutlaka yazılmalıydı. Bugün askerden umut bekleyenlerin sayısı elbette çok azdır ama halkın ezici bir çoğunluğu askerin içine düştüğü-düşürüldüğü yürekler acısı durum nedeniyle kahroluyor.Askerin en basit konuda bile cevap verememesi, Genelkurmay Başkanı’nın sürekli doğru konuşmayan adam durumuna düşmesi, meslektaş dayanışması bile yapamaması çok dikkat çekiyor.Tüm bunları “demokrasi ve hukuka bağlılık” olarak açıklamak teknik olarak doğru olabilir ama halkın gönlünde bu etkiyi yaratmadığı da başka bir doğru.O yazıyı yazarken ben de üzüldüm ve bazı kalplerde kırgınlık yaratabileceğimi düşündüm. Ama bundan kaçarken halkın duygularını görmezden de gelemezdim.***Tanık olduğumuz son olaylar, her bir köşesi cennet vatanımızın artık, “Her bir köşesi CİNNET vatan” olduğunu gösteriyor! (Gani Yıldız)
Kamuoyunun üst üste öğrendiği Siirt’teki iki çok çirkin olay ortalığı karıştırdı. Neresinden bakarsanız bakın hiçbir bahanenin arkasına sığınılamayacak olaylar büyük tepki yarattı.Ancak bu çirkin olayların ortaya çıkmasından sonra gerek iktidar temsilcilerinin gerekse bürokratların açıklamaları bana göre çok daha vahim.Her zaman olduğu gibi iktidar ve bürokratlar, olayın çirkinliğini bir kenara bırakıp yine medyayı suçlamaya kalktılar.Kabinenin iki kadın bakanı medyanın bu haberleri yayınlamasından çok rahatsız olduklarını dile getirdiler. Peki niye rahatsız oluyorlar? Devletin bu konuda harekete geçmiş olması, olayın konuşulmayacak olması anlamına gelmez ki.Ayrıca kız çocuklarının istismar edilmesine ilişkin bilgiler eğer kamuoyuna medya aracılığı ile yansıtılmasaydı yerel yöneticilerin pek harekete geçmeye niyetli olmadıkları da ortaya çıkmadı mı?Eğer medya yazmasaydı, o minicik kızlara musallat olanlar hakkında gerekli soruşturmalar yapılmayacaktı büyük ihtimalle. Ki hâlâ tam olarak yapılmadığı görülüyor.Benim asıl canımı sıkan ve pes dedirten olay ise Siirt’teki yatılı bölge okulunda okuyan çocukların karıştığı korkunç olay.İki kadın bakan da Başbakan da “Bu olayın üzerinden bir yıl geçti” dediler. Ne fark eder? Bir değil üç yıl geçse ne olur?Başbakan ve diğerleri “zamanlama” diyorlar. Ne zamanlaması? Medya Siirt’te yaşananları iktidarı zora düşürmek için ortaya çıkarmadı.İkinci olayın ortaya çıkış nedeni çok basit: Önce Siirt’te pek çok kişinin yaşları 12-14 olan kız çocukları istismar ettiği ortaya çıkıyor. Bu olay konuşulurken, Siirt’te bir yıl önce de benzer başka bir olayın olduğu öğreniliyor. Siirt’teki resmi makamlar ve mahkemeler bu olayı medyadan saklamayı becermiş. Ama tecavüz olayıyla birlikte belli ki içeriden birileri eski olayı da medyaya haber veriyor.Konu bu kadar basit. Arkasında “zamanlama” aramak, bunu iktidar aleyhine kullanmak isteyenlerin olduğunu ileri sürmek bir tür paranoya değildir de nedir? Hele “Siirt’in adı kötü anılıyor” demek ve “Başka yerlerde de oluyor ama” savunması yapmak komik.İnsanın aklına o zaman şu geliyor: Acaba o vahşi cinayeti işleyen çocuklar, bazı çevrelerden eğitim desteği mi alıyorlardı? Telaşın nedeni bu mu?***Vali Güler’in hassasiyetiBu köşede dün yazdığım “Hazin bir araba çekme hikâyesi” başlıklı yazım üzerine İstanbul Valisi Muammer Güler aradı. Hemen belirtmek istiyorum ki, Güler cep telefonumdan ve araya sekreter sokmadan bizzat aradı. Bu, pek alışık olmadığımız bir telefon kullanma nezaketine çok güzel bir örnek.Yazımda Şişli Günay Restoran’ın önünde park yasağını ihlal eden araçları çekmek isteyen Trafik ekibine valelerin engel olmaya çalışmasını konu etmiştim. Valelerden biri polise “İçeride valinin oğlu var, sicil numaranı istiyor, başına iş alacaksın” dediğini de belirtmiştim. Vali Güler “Benim oğlumun orada arabası yoktu. Ayrıca koruma görevlileri kapıdaki kargaşayı kendisine bildirmişler, o da adının kullanılmasına şiddetli tepki göstermiş, durumu bana da aktardı” dedi.Güler valiliğe atandığında oğlunun henüz 14 yaşında olduğunu belirterek “O günden bugüne kadar tek bir yanlış olaya bile karışmadı. Bir vali oğlu olduğunu hiç unutmadı. Yazınızdan yanlış anlamalar çıkabilir, bu durumu belirtmenizi hassasiyetle rica ederim” diye konuştu.Gerçi yazımdan zaten valinin oğlunun adının kullanıldığı anlamı çıkacağını düşünmüyordum ama, Muammer Güler’in anında gösterdiği bu duyarlılığa saygı duyduğumu belirtmek isterim.Not: Üzücü olan, o polis dün görevden alınmış.***Aytaç Durak: Hukuk varsa yerime dönerim İçişleri Bakanı tarafından görevinden alınan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak aradı; “Başıma gelenler tamamen hukuk dışıdır. Eğer söyledikleri gibi Türkiye’de hukuk olsaydı şu anda görevimin başında olurum” dedi.Durak görevden alınmasına karşı açtığı yürütme davasının karar aşamasında Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Kökçan’ın iki gün boyunca Adana’da kalmasının çok manidar olduğunu söyleyerek “Sonuçta karar aleyhime çıktı, ama halk gerçeği biliyor” diye konuştu.Mahkemelerin medya baskısı altında “Kamu vicdanı böyle gerektiriyor” diye karar aldığını savunan Durak şunu söyledi: “Adana’da beş kere seçildim. Kamu vicdanını sorguluyorlarsa Adana halkına da sorsunlar bakalım ne cevap alacaklar.” Başına gelenlerin AKP’nin yenilgiyi hazmedememesi yüzünden olduğunu söyleyen Durak, AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik’in seçimi kazanmak için her yolu denediğini ama başarılı olamadığını söyleyerek “Şimdi fırsatı yakaladıkları an hak hukuk tanımadan beni görevden aldılar. Çelik seçim yenilgisinden sonra kenara itilmişti. Ne zaman ki ben görevden alındım, Çelik parti içinde tekrar yükseltildi” dedi.Bahçeli’ye kırgın olduğunu gizlemeyen Durak “Sayın Genel Başkan hiç olmazsa beni dinleyebilirdi, iktidarın oyununa gelerek beni yalnız bıraktılar” diye konuştu.Durak, Bahçeli’ye kırgın ama CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kendisini aramasından da son derece mutlu. Baykal’ı önce kendisinin aradığını ama konuşamadığını söyleyen Durak “Ertesi gün Sayın Baykal bizzat aradı ve dinledi. Bir muhalefet liderinin ‘Benden değil nasıl olsa’ demeyerek ilgilenmesi önemli bir gelişmedir” dedi.***Çaktırma Yıldırım Tuna’dan: Polis arabası babaannenin evinin kapısında durmuş, içinden büyükbaba çıkmış. Nazik polis “Bu beyefendi parkta kaybolup evinin yolunu bulamamış” demiş. “Nee?” diye tepki göstermiş yaşlı kadın kocasına bakarak, “O parka 30 yıldır gider, gelirsin. Nasıl kayboldun?” Yaşlı adam polislerin duyamayacağı şekilde karısına iyice yanaşarak “Pısssttt, çaktırma” demiş yavaşça, “Kaybolmadım.. Çok yorulmuştum da!” ***RTÜK Başkanı Davut Dursun, “TRT yanlı ise elinizde kumanda var” demiş. Keşke devlet televizyonunun yapısını değiştirmek, kumandayla kanal değiştirmek kadar kolay olmasaydı! (Gani Yıldız)
Üç kuruş paralarına güvenip “Parasını verelim askerlik yapmayalım” diyenler, Başbakan’ın oyununa gelip hayal kırıklığına uğrayınca adeta deliye döndüler.Aylardır gazete yazarlarını “taciz” ederek “çirkin” bir propaganda yürüten “bedelliciler” hayal kırıklıklarının acısını giderek küstahlaşan ve hakarete varan mesajlarla çıkarmaya çalışıyorlar.Son iki günde gelen mesajlardan bazı cümleler paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu gözü dönmüş paralıların herkese nasıl hakaretler yağdırdığını sizler de öğrenin.Örneğin en çok kullanılan cümle şu: “Eşlerimizin, çocuklarımızın, ailemizin rızkını paşalara, generallere yedirmeye; paşaların, generallerin saltanatları devam etsin diye onların köleleri olmaya niyetimiz yok.” Özellikle yurt dışında çalışanlara kafayı takanlar ise “Bedelliyi bu millete açıklayamayız diyenler önce yurt dışındaki vatandaşlarımızın yaptığı bedellinin nasıl yaptırıldığını açıklasınlar millete” diyorlar. Oysa o sistem çok farklı. Hayatını yurt dışında geçiren ve dönme ihtimali az olan insanlara “vatandaşlığının devamı için” tanınmış bir hak bu.Zamanında bazı zenginler bu yolla çocuklarına bedelli askerlik yaptırmışlar. Ancak şimdi durum çok farklı. İş o kadar sıkı ki hiçbir zengin bu yola başvuramıyor bile.Bazıları cahillikten olsa gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmekten söz ediyor. Şöyle demiş biri: “Türkiye’ye AİHM’de dava açıp milyonlarca vatandaşımızın mağduriyetlerinin giderilmesi için kanımızın son damlasına kadar savaşacağız.” Mesajlardan bir diğeri ise tam öfke kusuyor; “Hepinizin Allah belasını versin. İnşallah milyonlarca vatandaşımızı mağdur ettiğiniz, çaresiz bıraktığınız için yüce Rabbim her türlü kötülüğü ve felaketi üzerinize yapsın” diyor. Tayyip Erdoğan’ı suçlu bulanlar ise hükümetin ordu gölgesinde kaldığını iddia ediyor. Bu noktada genellikle aynı cümle var: “Ordunun gölgesi altında yönetilmekten vazgeçmediği sürece kimse kusura bakmasın bu ülkeden bir cacık olmaz. Sayın Başbakan bir kez daha ülke kaynaklarının Türk Silahlı Kuvvetleri’ne peşkeş çekilmesine ekranları başındaki milyonlarca Türk vatandaşının tanıklığında izin vermiştir.” Daha ileri giden de var. Örneğin diyor ki biri “Böyle bir ülkenin vatandaşı olmaktan, böyle bir başbakana sahip olmaktan ve böyle bir asker devletinde yaşamaktan utanç duyuyorum.” Bir de galiba orduda emir eri olduğunu sananlar var. Hatırlatma yapıyorlar: “Başbuğ’a önce emrinde çalıştırdığı onlarca emir erini ülke koruması için göreve ataması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.” Yine tek tornadan çıkmış gibi gelen mesajlarda şöyle bir daha bölüm var: “AKP hükümetine sesleniyoruz. Bu millet size elinizdeki yetkiyi Genelkurmay Başkanı’nın gölgesinde hareket edin diye vermedi, ülke kaynaklarını Genelkurmay Başkanlığı’nın isteği dogrultusunda israf edin diye görevlendirmedi. Aklınızı başınıza alın bu milletimizin size son uyarısıdır. Sizleri o koltuğa seçenler sizleri o koltuktan indirmesinide çok iyi bilir.” İster misiniz bedelli isteyenler AKP hükümetini düşürsünler.*****Hazin bir ‘araba çekme’ hikâyesi Sürekli yazdığım bir konu var biliyorsunuz. Özellikle İstanbul’da kurulu “Trafik Vakfı” adlı bir örgüt adeta piyango çeker gibi canının istediği yerden arabaları çekicilere yükleyip götürüyor. Arabası çekilenler, binbir eziyetten sonra çekici parası, park parası ve eğer şansızsalar bir de trafik cezası ödemek zorunda kalıyorlar. Çünkü “insaflı” polislerin çoğu çekici ve park masrafının üzerine ağır olmasın diye ayrıca ceza yazmıyorlar genellikle.Buradan da belli ki amaç trafik cezası kesmek değil, valinin başkanı olduğu vakfa gelir sağlamak.Üzerinde durduğum şu: Elbette hatalı park yapan araçlara gereken ceza verilmeli, araçları da çekilmeli. Ama bu adil biçimde yapılmalı. Konu “Şu kadar para getireceksin” talimatı alan polis ekiplerinin insafına kalmamalı. Çekilen araç başka bir araç için açılmış park yeri haline geliyorsa, araç çekmek caydırıcı bir yöntem değil, halkı tuzağa düşürmektir.Şimdi size güvendiğim bir görgü tanığından dinlediğim “hazin” bir araba çekme macerası anlatacağım:Cumartesi gecesi. Geceyarısı. Yer Şişli’deki Günay Restoran’ın önü. Hafta sonları programı olan Günay’ın önü çift sıra park etmiş araçlarla dolu. Valeler oradan oraya koşuşturuyor gelen araçları düzene sokmak için.O sırada bir çekici beliriyor. Bir dolu “park yasağı” tabelasının altındaki araçları çekmek istiyor. İstiyor da ne mümkün. Valeler doluşuyor içinde polis olan çekicinin başına. “Bak” diyorlar polise “İçeride valinin oğlu var.” Polis direniyor, yolu açmaya kararlı olduğunu söylüyor. Valeler bu kez “Valinin oğlu haber gönderdi, yaka numaranı istiyor, başına iş almadan çekip git” buradan diye üsteliyorlar. Sonuçta araba çekilemiyor tabii. Görevini yapmaya çalışan polis de büyük ihtimalle büyük bir onur kırıklığı ve eziklik içinde “kolay yerden” araba çekmek üzere uzaklaşıyor.İşte anlatmak istediğim bu! Çekiciler gece ya da gündüz, trafiği engellemeyen ama hata yapan araçları piyango usülü çekip götürüyorlar. Ama iş günleri trafiği sıkıştıran hatalı parklara dokunamıyorlar bile. Hele hatırlı yerlerin önünde çift sıra olanlara hiç yanaşamıyorlar.Günay’ın önüne cumartesi gecesi belli ki “vazifeşinas” bir memur gitmişti. Eğer Trafik Müdürlüğü samimiyse, bunu bir kampanya halinde yürütür. Gece de gündüz de kimse aracını yasak yere park etmez. Her şeye rağmen görevini yapmaya çalışan polislerini de küçük düşürmez. *****Bu kadarı ayıp Adam çıkmış televizyona diyor ki “Anayasa değişiklikleri kabul edilmezse Ergenekon zafer kazanır.” Eee bu kadarı da gerçekten çok ayıp. AKP’nin kendisini koruma ve yargıyı tamamen egemenliğine alma çabasına karşı çıkan herkesi Ergenekoncu göstermeye çalışmak, bunu televizyonlarda söyleyip gazete sayfalarında yazmak utanmazlığın da ötesindedir. Demokrasi ve hukuktan hiç nasibini almamış, tam tersine demokrasi ve hukuk yüzünden çıkarlarının bozulacağını bilen bir güruh günlerdir bu propagandayı yapıyor. Sadece “Sinirleriniz bozmayın, bu güruh nasıl olsa süpürülecek bir gün” diyorum. *****Meclis’te pankart açılımı başladı. Önümüzdeki günlerde, “Açılan pankart sayısı ve partilere göre dağılımı” gibi istatistiklerle karşılaşabiliriz! (Gani Yıldız)
Sevgili okurlar; Meclis’te geçen hafta başlayan anayasa değişiklik teklifi görüşmeleri bu hafta da sürecek. Parti kapatma ile ilgili madde geçtikten sonra yargı ile ilgili asıl tartışmalı maddeler bu hafta görüşülecek. Şimdilik görünen o ki bu maddeler de 330 sınırının üzerinde oy alacak. Maddelerin tümünün oylanmasında aynı sonucun çıkması şaşırtıcı olmamalı.12 Eylül AnayasasıAKP ve destekçisi maskeli faşistler gırtlaklarını patlatırcasına bu anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi gerektiğini, böylelikle Türkiye’nin daha demokrat ve sivil olacağını ileri sürüyor. Yanı sıra asıl vuruşu da 12 Eylül Anayasası üzerinden yaparak “Buna karşı çıkanlar 12 Eylül Anayasası’nı desteklemektedirler” yalanını ısrarla söylüyorlar.Kötünün örneğiOysa bir kötüye karşı kötü örnek gösterilmez. Bugün aklı başında hiç kimsenin 12 Eylül’ü desteklemesi ve yaptığı anayasaya iyi demesi mümkün değildir. Kaldı ki 12 Eylül Anayasası halkın yüzde 92 desteğini aldığı günden beri bu konuda mücadeleler verilmiştir. Bu anayasanın 70’ten fazla maddesi değiştirilmiş, en önemlisi başlangıç bölümündeki 12 Eylül ruhu ve kutsal devlet kavramları metinlerden çıkarılmıştır.12 Eylül bitmeliBu ülkenin aydınlık insanları 12 Eylül sabahından beri demokrasi mücadelesi vermişlerdir ve vermeye devam etmektedirler. Elbette 12 Eylül döneminin bütün izleri silinmelidir ama yerine konmak istenen 12 Eylül’den beter uygulamalara karşı çıkmak da demokrasi ve hukuk devletine inanan herkesin görevidir.Hedef, yargıBugünkü iktidarın ve yandaşı faşistlerin tek amacı var: Devletin tüm kurumlarını ele geçirdikten ve etkisiz hale getirdikten sonra en önemli kurum olan yargıyı tamamen kontrol altında almak, sadece kendi amacı için kullanmak. Yargıda reform adına sunulan ilk bakışta mantıklı gibi bile gözüken tüm maddelerin varacağı yer budur.Yargıyı rakip görmekİktidarın 8 yıllık söylemine baktığınızda temel bir görüşün hâkim olduğunu fark edersiniz. İktidar diyor ki “Biz Türkiye’yi büyük ülke yapmaya çalışıyoruz ama egemen sınıfların emrindeki statükocu yargı buna izin vermiyor. Attığımız her adım yargı tarafından kesiliyor.” Bu söylemle halka düşman gibi gösterilen yargı Türkiye’nin önündeki en büyük engel olarak sunuluyor.Beyni yıkanan halk8 yıldır medyanın da büyük katkısıyla adeta beyni yıkanan ve gerçekleri görmesi engellenen geniş halk kitleleri, bu yalana ortak olmakta bir sakınca görmedi. Bir ülkenin temelini oluşturan bilimsel kavramlar kahve kültürü düzeyinde anlatılınca, olaylara düz mantıkla bakan milyonların gözleri görmez oldu. Demokrasi ve hukuk kavramlarından yoksun insanlar demagojik açıklamalara hak verdiler.Sadece yasalara uyunOysa yargının hükümetle bir sorunu olamaz. Çünkü yargı hukuk ve yasalar çerçevesinde görev yapar. Eğer siz başta Anayasa olmak üzere hukuk ve yasalara aykırı kanunlar çıkarmaya, tasarruflarda bulunmaya kalkarsanız, yargı denetimi elbette devreye girer. Bunu “yargı bize karşı” şeklinde sunmaya kalkışmak hukuk ve demokrasiye de ihanettir aslında.Yapılmak istenenAKP ve yandaşı maskeli faşistler “demokratikleşme, sivilleşme” adına yargı ile ilgili değişiklikleri destekliyorlar ama dikkat edin, işin özünde bir değişiklik yok. Yani Anayasa Mahkemesi yine var, HSYK var, Danıştay, Yargıtay olduğu gibi duruyor. Hatta parti kapatma da duruyor. Peki değişen ne? Burada görev yapacakları iktidar kendi seçmek istiyor.Ben karar vereyimEğer bu yargı kurumlarında sadece iktidarı seçtiği kişiler görevde olursa, kararlar hukuk ve demokrasi kurallarına göre değil, iktidarın hedeflerine göre alınacaktır. Örneğin iktidar Anayasa’ya aykırı bir kanun çıkaracak ama Anayasa Mahkemesi üyeleri belli zihniyet sahibi insanlardan oluştuğu için bu aykırılık dikkate alınmayacak ve iktidarın önünü açacaktır. Yanlış bir izlenimYargı söylendiği gibi belli bir siyasi görüşün emrinde değildir. Statükocu, darbeci de değildir. Bugün özellikle yüksek yargıda görev alanların pek çoğunun siyasi fikir ve görüşleri birbirinden çok farklıdır. Ama temel aldıkları tek konu vardır: Bu ülkenin Anayasası ve buna bağlı yasaları. Önlerine gelen konuya sadece bu çerçeveden bakarlar.Değişince ne olacak?Değişiklik iktidarın istediği yönde olursa, yüksek yargı organlarında görev alanlar aynı görüşten kimselerden seçilecek. Bu kişilerin temel amacı hukuk ve demokrasi değil, bağlı oldukları zihniyetin hedefleri olacak. Böylelikle, sistemde hiçbir değişiklik yok gibi olmasına rağmen, bütün kurum ve kuruluşlar sadece iktidarın emrini yerine getirecektir.Cumhuriyet’le hesaplaşmaSonuç olarak devletin yargısını da kendi amacına kullanmak isteyenlerin asıl varmak istedikleri hedef olan Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyle hesaplaşması ve bunları ortadan kaldırmaları aşamasıdır. Zaten halkın önemli bir kesiminin beynine Cumhuriyet ve Atatürk aleyhine fikirleri yerleştirenler şimdi zafer tacını takacakları güne hazırlanıyorlar.Haşim Kılıç örneğiİktidar ve maskeli faşistlerin yargıda görmek istedikleri “tek tipin” örneği olan Haşim Kılıç’ın medyada “espri” gibi algılanan bir davranışı Cumhuriyet’le hesaplaşma adına çok tipik bir örnektir. Haşim Kılıç Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümünde Anıtkabri ziyaret etmiş ve şeref defterine geçen yıl yazdığı mesajı aynen yazmıştır.Yenisi çok mu zor?Bunun tek anlamı vardır: Bu zihniyet Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saygıyı bir külfet olarak görmektedir. Şeref defterine bir yıl önceki mesajın yazılması Cumhuriyet ve Atatürk’e hakaretin sembolik bir uzantısıdır. Başkan “Buraya zorla geliyorum, saygı da duymuyorum” hissiyatını dile getirmiştir bence.İster as ister kesSevgili okurlar, medyamız her nedense tıpkı Kılıç’ın mesajı gibi Başbakan’ın 23 Nisan’da yerine oturan çocuğa “Artık yetki sende, ister as ister kes” sözlerini de espri olarak algıladı. Ya da böylesi işine geldi. Serde korku var tabii. Oysa bu söz Erdoğan’ın Başbakanlık döneminin en önemli sözüdür bana göre.Gaf ya da espri değilBaşbakan’ın sözleri boş bir anda yapılan gaf ya da espri değildir. Bu, bastırılmış bir iç duygunun bir anda ortaya çıkıvermesidir. Ne ilginçtir ki, tarafsız medyada birinci sayfalardan küçük görünen bu haber, dinci ve maskeli faşist medyada hiç yer almadı. Bir gerçeğin bu kadar kaba biçimde ortaya çıkması herhalde onları bile rahatsız etti.Bedelli sömürüsüÜç beş kuruşları olduğu için para verip askerlikten kurtulmak isteyenlerin başlattığı kampanya hüsranla ama Başbakan Erdoğan’a büyük prim kazandırarak sona erdi. Bu olayı bile kendi adına propaganda unsuru olarak kullanan Başbakan’ı aslında alkışlamak(!) gerek. Bir olay ancak böyle sömürülür ve bir şey yapılmadığı halde oya dönüştürülebilir.Askere bir tokat dahaBaşbakan, Genelkurmay’ın bedelli askerliğe karşı çıktığını biliyordu. Hatta birkaç ay önce gündeme geldiğinde Başbakan konuyu kapatmıştı. Ancak şimdi durumdan yararlanan Başbakan, sanki gerçeği bilmiyormuş gibi bedelliyi çıkarabileceklerini ama bir kere de askere sorması gerektiğini söylemiştir. Sonuç: Başbakan bedelliyi çıkaracaktı ama ah o asker yok mu, karşı çıktı. O halde askere küfür, AKP’ye oy.Hepinize iyi haftalar dilerim...