Ege Cansen'in yaptığı harikulade hesap dökümü

28 Eylül 2003

Cumartesi günü Sayın Ege Cansen'in, "Sık ümüğünü, al parayı" başlıklı yazısını büyük bir keyifle okudum.Sade vatandaşın değerlendirmesini çok güzel tespit edip, yok olan 43,6 milyar doların halkımızın gözünde nasıl geri alınma beklentisinde olduğunu açıklamış, "Lavazye" kanununa uygun olarak da bunun gerçekleşmemesi için vatandaşın hiçbir neden görmediğini gözler önüne sermiş."Madem ki ortada 43,6 milyar dolar AKTARMA var, öyleyse patronlar buna eşit miktarda servet edinmişlerdir. Sıkalım bu patronların ümüğünü, kusturalım yuttukları paracıkları."Yazısında kazın ayağının tam da böyle olmadığını belirten Ege Cansen'in değerlendirmelerinde aşağıdaki bölüm de dikkatimi çekiyor."En büyük hünerleri, özellikle kamu bankalarından kredi alıp, gayri iktisadi yatırımlar yapmak olan egosu hormonlu ŞARLATAN işadamlarının, bu kadar parayı batırırken şahsen haksız servetler edindiklerinden hiç şüphem yok. Yaşantıları meydanda."Tango yapmak için iki kişiye ihtiyaç olduğundan, ben bir de bu "egosu hormonlu şarlatan işadamlarına" bu kadar parayı verenlerin hiç mi kabahati yok diye sormak istiyorum?Özel veya devlet bankası, yetkililer her ipini koparıp önüne oturan şarlatan işadamına istenen krediyi derhal nasıl verir?Bu para muhakkak kâr edebilip, borcunu ödeyebilecek bir şirkete verilmemeli midir? Yatırım yapılacak iş kolunun uzmanı kadrolar doğru değerlendirmeler için bankalarda mevcut mudur?Fizibilite raporları gerçekleri mi yansıtır, yoksa yutturmaca, şişirmece midir?Hiç unutmuyorum, bir tek defa Halis Toprak'ın bir televizyon kanalındaki konuşmasını dinledim. Hatırladığım kadarıyla şöyle dedi:"Hükümet bize dedi ki: Anadolu'nun kalkınmasında fayda görülen yörelerine yatırım yapan işadamlarımıza yatırdıkları kadar parayı da devlet verecektir.Ben de bunu duyunca, 30 küsur (şu rakama bakınız!!!) yöreye yatırım yapmaya başladım. Zannettim ki, yatırdığım kadar parayı devlet bana verecek. Ben bunları yaptıktan sonra devletten paramı istemeye gittim. Bana, 'Paramız yok. Veremeyiz' dediler. Ben de mecburen kendi bankama gidip bu parayı çektim..."Hani, Nasrettin Hoca demiş ya: "Hırsızın hiç mi kabahati yok?" Şahsen ben parayı alana olduğu kadar verene de bakarım. Bu kişilerin de "egoları hormonlu" değil midir? Şarlatanlığın kitabını yazamazlar mı? Bunları tespit etmek zor mu? Kendisinin ve aile fertlerinin banka hesapları, gayrimenkul varlıkları gözden geçirilemez mi? Vatandaşın kanını köpürtmeye devam eden bu duruma biraz merhem sürülemez mi?

Devamını Oku

Laval'a yaşam şansı verildi!

27 Eylül 2003

Emine Laval'a hayata devam etmesi için izni, Nijerya Temyiz Mahkemesi verdi. 5 kişiden 4 kişiye müteşekkiriz. Şeriat yasaları mahkûm ederken, temyiz mahkemesi nereden çıktı? Şeriat yasalarında temyiz mahkemesi nosyonu mu var? Gerekçe? "Emine'nin kendini yeterince savunması mümkün olmamış." Yani, suçsuz diye değil, usulsüzlükten yırtmış. Emine Laval'ın başına gelenleri görüp okudukça, birçok kulvarda hanımları hiçe sayan değerlendirmelerin utanç verici boyutlarından midem bulanıyor. Bunu kabullenip arka planda plankton gibi yüzmeyi kabul edip, üstelik teşvik edenleri de Hakkın sesini duymaktan aciz, sağırlar olarak nitelendiriyorum. Kim ne derse desin, şunu çok iyi biliyorum ki, Allah'ın çizmek isteyeceği kadın profili bu değildir. Erkeğin elinde kukla, erkeğin hegemonyasında ezilen, erkeğin şiddetine maruz kalmış, yıllardır bu ezikliğin altında doğruyu yanlış görmek zorunda bırakılmış bir kadın çizgisi doğru değildir.Zeytin gözlü, kucağı bebekli, Nijeryalı Emine boşandıktan 10 ay sonra dünyaya bir bebek getirdi diye, şeriat yasalarına göre recm cezasına çarptırıldı. Dünya kamuoyu bastırmasaydı, temyizden böyle bir sonuç çıkar mıydı? Suçu neydi? Boşandıktan 10 ay sonra hamile kalmak, yani zina. Peki, zina kurbanı beyefendi neredeler? Hiiiiç bir yerdeeee! Nasıl yani? "Eee canım, olayı inkâr edip beraat etti." Aman ne kolay! Kim kimi kandırıyor Allahaşkına? Yıllardır televizyonlarda yaptığım programlarda bana konuk olmuş, "Şeriat Yasaları kötü değildir" tezini savunanlar bugün diyeceklerdir ki, "Aslında recm emri yok ama Emeviler'den beri gelen çarpıtma..." Çarpıtma, marpıtma! Olan oluyor ya! Ben ona bakarım. Bu durumları uydurup yaşatanlara, yaşanmasında alet olanlara, boynu bükük eh napalım? pozunda göz yumanlara fevkalâde kızgınım!

Devamını Oku

Fransa'dan insan manzaraları

26 Eylül 2003

Amerikalı bir çift"Miami'de oturuyoruz. Nerelisiniz?""Türk'üm. İstanbul'dan geldim.""Benim dedem de Türk! Amasya'dan gelmiş Amerika'ya.""Dünya küçük!""Size bir şey danışmak istiyorum. Biz buraya gelince müthiş bir şeyin farkına vardık.""Nedir o?""Kimse Amerikalıları sevmiyor artık. Irak savaşını yaptık diye çok kızıyorlar.""Neden böyle düşünüyorsunuz?""Amerikan medyası bize gerçekleri yansıtmıyormuş. Burada gazete ve dergileri okuduk. Şaşırdık kaldık. Bush'a kızıyorlar. Acaba Saddam'ı devirmek yanlış bir hareket miydi?""11 Eylül olayının çok etkili olduğunu düşünüyorum.""İnanır mısınız, 11 Eylül olayında Miami'de oturmamıza rağmen bir hafta korkudan sokağa çıkamadım.""İnanırım. Dehşet verici bir olaydı.""Bir arkadaşımın eşi asker. Dört buçuk aylığına diye Irak'a gönderdiler. Eğitim süresi dahil bir buçuk yıl geçti. Hâlâ eve dönme şansı yok. Arkadaşım çok üzgün."Eşi söze karışıyor: "Benim endişem başka. Bush ve ekibinin yarattığı bu, kötü Amerikalı imajını yok etmemiz çok güç olacak.""İsrail ve Filistin arasının sükûnet bulması çok önemli.""Farkındayız. Ama ne yapılacağını bilmiyoruz."Hanım taksi şoförü"Kaç yıldır bu meslektesiniz?""Küçük kızken bu mesleğe girmek istemiştim. Lisede İspanyolca eğitmenliği yaptım beş sene. Sonra boş ver deyip ayrıldım öğretmenlikten. O gün bu gün taksi şoförlüğü yapıyorum. Ailem çok kızdı ama aldırmadım.""Hep Mercedes mi kullanırsınız?""Evet. Hem de beyaz olacak!""Neden?""Başka bir renk işleri karıştırır diye düşünüyorum. Beyaz, yalın ve basit. Hiç vazgeçmem.""Kaç yılda bir değiştiriyorsunuz?""6 yılda bir yenilerim." "Hep gündüz mü çalışırsınız?" "Bir kaç sene gece çalıştım. Ama şimdi bir köpeğim var. Akşamları yalnız bırakmak istemiyorum.""Gece çalışınca zor olabilir. Sarhoşlar binebilir arabanıza...""Sarhoş müşteri zor değildir. Tehlikeli hiç değildir. Atarsın arkaya, zaten hemen sızar. Teslim edersin evine."Havalimanına vardık. Yollarımız ayrıldı.Tur rehberi"Otobüsten inmeden önce hepinize bir uyarıda bulunmak istiyorum. Gireceğiniz alışveriş merkezinde marka çanta kopyalarının çok cazip fiyatlarda ve mükemmel kalitede olduklarını biliyorum. Fransız emniyet yetkilileri, bu kopyacılık işinden hiç hoşlanmıyorlar.Dönüş yolumuzda otobüsümüzü bir polis durdurup, alışveriş poşetlerini kontrol edebilir. Şunu iyi bilmenizi istiyorum. Bu kontrolde poşetlerinizde korsan çanta bulursa derhal imha edecektir. Hah! Bu bilgiyi veriyorum. Alıp almamak sizlerin bileceği iştir. Karışamam. Ama tehlikesi vardır. Bilmenizi istedim. Kapıyı açabilirsiniz şoför bey!"Dönüşte etrafıma baktım, değil kol veya omuz çantası, koskoca tekerlekli bir Ferre bavul, poşete sığmadığından sahibinin yanındaki koltuğa yerleşmişti.Düzeltme: Dünkü yazımda, Iraktı bayan mimarın adı dizgi hatası sonucu "Halid" olarak yazılmıştır. Doğrusu "Hadid"dir. Düzeltir özür dilerim. A.Ö.Ambulanslar niçin geçiş kuyruğuna giriyor?* Avrupa yakasında, Kadıköy'e geçmek için köprüde otomobilimle sırada bekliyordum. Birden arkadan canhıraş bir ambulans sesi gelmeye başladı. Bende bir heyecan başladı. Çünkü ölümle yaşam arasındaki ince çizgide, saniyeler hatta saliseler bile önemli. Gelgelelim, ambulans şoförü köprü geçiş ücretini ödemek İçin sıraya girmez mi? Olacak şey mi bu? Köprülerden geçecek ambulans, itfaiye, emniyet arabaları gibi vasıtalardan para alınmasın. Devletin, onların ödeyeceği 2,5 milyon liraya mı ihtiyacı var? Veya başka bir sistem uygulanabilir. Bilmiyorum, Yeter ki bu vasıtalar kuyruklara girip beklemesinler. (Metin Gürsoy)* Bu konuda size yüzde yüz katılıyorum. Böyle bir beklemeyle hasta yaşama veda edebilir. Bu nedenle İstanbul trafik yetkilileri, otoban ve köprülerde, acil durumlar için en sağdaki kulvarın her zaman açık olmasını istiyorlar. Bu kulvarda, böyle bir ambulans rahatlıkla ilerleyebilir, köprüden de ücret ödemeden geçebilirdi.

Devamını Oku

Iraklı bir mimar: Zaha Halid

25 Eylül 2003

BBC World kanalında Iraklı bir HANIM mimarın öyküsünü dinliyorum. İlk önce görüntüsüne dikkat çekmek istiyorum. Çok kilolu, pek de temiz görünmeyen uzun dalgalı saçlarını beline kadar uzatmış ve açık bırakmış. Patlak siyah gözlü, dişlerinin hepsi ayrık ancak en ortadaki iki tanesi iyice ayrık. Burnunda büyük bir ben var, üzerinde siyah çadır misali bir tunik.Göz kapaklarında eflatun bir far, ayağında siyah bir pantolon! Bizim zamanımızda Bebek'te Şirinyan adında, her kolejlinin tanıdığı bir matematik öğretmeni vardı. Rahmetli oldu. Ona çok benziyor.Belgeselde, ekibinin arasında izliyoruz. Japon bir mimarı resmen fırçalıyor. Diğer elemanların arasında, BBC muhabirinin yanında, yetmedi BBC kamerasının önünde!"Bu resmi oraya neden koydunuz?"Sert bir ton ve dik bakış. Japon ayağa kalktı, susuyor."Bana sormadan neden böyle işler yapıyorsunuz?" Japon sessiz."Cep telefonu ne işe yarar bilir misiniz?"Japon'da çıt yok."Bir telefon açıp bana sormadan, nasıl hareket edersiniz?"Japon yere bakıyor."Hemen gidip değiştirin o görüntüyü."Halid, Irak'ta bitirdiği mimarlık tahsilinden sonra Londra'ya yerleşip ekibiyle hazırladığı projelerle, çeşitli yarışmalara katılıyor. En önemli yarışmalardan birisi Cardiff Opera Merkezi. Çok kişinin katıldığı bu yarışmayı Halid kazanıyor.Çok seviniyorlar. İnşaat da başlıyor. Ama henüz yarılanmadan, yetkililer sudan sayılabilecek sebeplerle projeyi durduruyorlar."Beni çok üzen bir gelişmeydi" diyor Halid. Ellerine bakarak konuştuğu için eflatun göz kapakları görünüyor.Ama işin en güzel tarafı, bu gelişmeden sonra, Cleveland, Ohio'nun ihtiyacı olan Güzel Sanatlar Müzesi'ni yapması için Halid'e teklif gelmesi.Halid ve ekibi, Cleveland'a bir müze inşa ediyor, görmemiz gerek! Dönen, durmadan hareket eden, sanki içine girmemişsiniz gibi her yeni salona girdiğinizde, binayı yeni giriyormuşsunuz gibi bir his uyandıran, tekrardan çok uzak, sade insanı değil, kaldırımı da içeri çeken, sanat eserlerini bükmeden, ezmeden, yaşatarak gösteren çelik merdivenleriyle, kruvaze çizgileriyle çözdükçe dolanan bir bina!Bayıldım Halid'in çalışmasına. Bir hanım olarak pes etmeden, moralini bozmadan, yeni ufuklara ümitie bakmasına ve dünyayı yaratıcılığıyla kucaklamasına, hayran kaldım. Başka mimar bir hanım anlatıyor: "Hakkının yenilmesini rahat karşılayabiliyor. Ezilmiyor. Yenilgiyi, gelip geçen bir fırtınaya benzetiyor. Endişeli anların sonunda, tekrar her şeye yeniden asılıyor. Muhteşem bir insan."Bugün dünya mimari platformunun en önde gelen isimlerinin arasında bu hanım. İnşaat teklifleri o kadar çok ki, çoğunu reddetmek zorunda kalıyor. Konuştukça, yarattıkça, güzelleşen bir insan. Bravo Zaha Halid! İnsanlığa ve sanata katkıların için sana teşekkürler.

Devamını Oku

Birleşmiş Milletler'de yapılan dramatik konuşmalar!

24 Eylül 2003

Salı günü George W. Bush, Birleşmiş Milletler'de beklenen konuşmasını yaptı. Bir yıl önce aynı kürsüden meydan okuduğu bu topluluğa, bir yıl sonra adeta süt dökmüş bir kedi edasıyla yaklaştı. Eminim kolay olmamıştır. Irak'ta hastahanelerin iyileştirildiği, eğitim sisteminin düzeltildiği bilgileri, kurunun yanında yanan yaş tahtalara döndü.Ele aldığı başlıkların arasına "cinsel esaret" konularını, AİDS tehlikesini, fukaralık durumlarını dahil etti. Ama asıl söylediği, "Affedersiniz. Irak'ta BM'siz bir harekâta giriştik. Beceremedik. Ne askeri gücümüz ne de maddi imkânlarımız yeterli. Sizsiz bir sonuca varamayacağız. Lütfen bize yardım elinizi uzatınız"di. Özet olarak ben bunları duydum.Büyük imtihan!Gelelim Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'a. Zaten, genelde tiyatro sanatçısı gibi dramatik konuşmalar yapmayı seven; ses tonuyla, el hareketleriyle, söylediklerini pekiştiren bu başkan, bana göre Annan'dan da daha başkan bir edayla, sanki tüm Birleşmiş Milletler üyeleri namına konuştu. Kullandığı ilk cümleden takındığı "ton"u belli etti: "Birleşmiş Milletler en büyük imtihandan geçti."Yani? "ABD bizi dinlemedi. Saldırdı. Bugün karşımıza, bakınız nasıl ezilmiş bir biçimde çıktı" demeye getirdi.Doğru mu? Birçok bakımdan doğru. Ama eski günleri de hatırlamıyor değilim. Bosna'da kan gövdeyi götürürken parmağını kaldırmayanlar, bugün muzaffer pozuna nasıl da bürünüyorlar!Devam etti, "Terörizmi yok etmek için kaba güç kullanmak yeterli mi? Yetersiz" dedi. Bundan sonra konuyu "globalizasyon"a getirdi. Cancun'da fiyaskoyla sona eren toplantıya değindi.Ve yeni bir program önerdi: "2005 yılında tekrar toplanalım. Bakalım bu zaman zarfında neler olmuş?"Ben de diyorum ki, bu ne biçim bir öneri? "Neler olmuş olabileceğini" bugünden öngöremiyor mu?Amerikan ve Avrupa Birliği çiftçilerine bu zaman zarfında sübvansiyondan vazgeçilmeyeceğine göre ne bekleniyor?2004'te fakir ülke çiftçilerine gene yokluk, gene fukaralık, gene ıstırap! Ne bekleniyor ki? Cancun'da yükselen itirazların işe yaramadığını belli etti Chirac.Gelelim yeni bir önerisine: "Globalizasyon esnasında kazanılan paralara vergi koyalım. Bu vergiyi fakir ülkelerin gelişmesi için harcayalım."İşte saçma bir öneri daha!Bir örnek de ben vereyim, İstanbul'da birçok vatandaşın başına gelen bir duruma benziyor. Evinize her zamankinden daha yüksek bir elektrik veya su faturası geldiği oluyor ya? Elektrik veya Sular idaresi'ne itiraz için gittiğinizde ne diyorlar?"Efendim. Siz bu faturayı şimdi ödemek zorundasınız. Eğer itirazınız varsa, parayı ödedikten sonra yapabilirsiniz."İtirazınız kabul görür veya görmez. Ödediğiniz fazla paralar geri ödenir veya ödenmez. Ne tasa? Zaten yandı gülüm keten helva!Dikkat... Dikkat...Ülkemizde ne çok Latince bilen varmış!Aranızda hatırlayanlar olabilir. Geçenlerde çocuğuna "Latince" ders aldırmak isteyen bir okuyucumun mesajını yayınlamıştık. Ülkede bu konuda eğitim verebilecek o kadar çok kişi varmış ki ben de şaşırdım. Telefon numaralarını okuyucuma geçiyorum. İlginize teşekkürler. A. Ö.

Devamını Oku

"Bireysel Emeklilik" hakkında sorularım var!

23 Eylül 2003

Bu konu her gün biraz daha gündemin üst sıralarına doğru ilerliyor. Birçok açıklama dinliyorum. Ancak benim sorularım hiç ele alınmıyor.Farzedelim ayda 3 milyar TL kazanan bir kişi, bir firmayla "Bireysel Emeklilik" için bir anlaşma yaptı. Mutabık kalınan bir program için belli bir miktar para, her ay "bankaya yatırır" gibi bir hesaba yatırılacak. Bu para hiç riskli, az riskli, orta riskli veya yüksek riskli tanımlamalarıyla yerli ve yabancı platformlarda değerlendirilecek.Burada durmadan vurgulanan husus, "kişinin arzu ve yönlendirmeleri doğrultusunda" olması.Bu benim çok dikkatimi çekiyor. Çünkü aramızda kaç vatandaş borsa ve para hareketleriyle ilgili, bilgi sahibi, ne yapması gerektiğine vakıf?Alın beni. Dünyadan haberim yok! Şimdi ben paramı bağlayıp, sonra ne gibi yönlendirmede bulunabilirim? Bulunamayacağım için de paramı kimlerin eline teslim etmekteyim?Farzedelim aradan 5 yıl geçti. Sizin paranız "yüsek risk" grubunda. Bayağı da birikti. Yine farzedelim, bugün hiç ufukta "tehlikeli" görünmeyen ama sonradan iflas eden "yirmi küsur bankamız" gibi bir bankanın yüksek "faiz"i için oraya yatınldı. Hatta, biraz ileri gidelim, bugün hiç ufukta "tehlikeli görünmeyen ama sonradan iflas eden" (Arjantin gibi) bir ülkeye yatırıldı.Derken olaylann patlaması ve emeklilik hayallerinizin tümüyle yok olmasıyla karşı karşıya kalırsanız, ki ÇOK MUHTEMELDİR, "giden gitti" mi olacaktır?3 ay yatabildiğiniz paranızı, çocukların okul taksidi yüzünden, önünüzdeki 3 ay içinde yatıramaz duruma gelirseniz cezası var mıdır? İmzalanan anlaşmada bu konuya değinen bir madde var mıdır?California'daki durumu açıklayayım. Çalışan, bir "Bireysel Emeklilik" kurumuyla anlaşır. Maaşının, örneğin yüzde 10'unun bu kuruma girmesini ister. Ayda 2000 dolar kazanıyorsa, bunun 200 dolarını her ay şirkete ödeyecektir. Ama KİM ödeyecektir? Kişinin kendisi değil, çalıştığı FİRMA ödeyecektir. Ne üzerinden?Nasıl yani? Şöyle: Ayda net 2000 dolar kazanan bir şahıs, brüt 3000'e yakın para kazanmaktadır. Şirket maaşının yüzde 10'unu BRÜT üzerinden mi kesip yollayacaktır, yoksa NET üzerinden mi?California'da BRÜT üzerinden kesilir. Yani emeklilik kesintileri vergiden muaf tutulur.Bu sistemi tercih etmeyenlerin maaşlarından her ay Sosyal Sigorta (SS) veya Emekli Sandığı (ES) primleri kesilmeye devam edecek mi?Görüyoruz ki, Türkiye'de uygulamada SS ve ES gelirleri azalacak. Zaten yoğun problemler yaşayan bu kurumların o zaman halleri ne olacak?Bunları sormadan edemiyorum.Dikkat... Dikkat...Gençlerden "isterim" listesine büyük ilgi!Gecen pazar çıkan, "İsterim" listeme en çok rağbet gençlerden geldi. Lise öğrencilerinin uygulamalı ders olarak trafik ve ehliyet alma fikrime katılanlann sayısı çok fada. Bunların içinde ise en yoğun grup genç kızlarımız: "O kadar iyi olur ki Ayşe Hanım. Ne babam karışır, ne de ağabeyim. Keşke böyle bir ders gerçek olsa!" İnşallah diyorum gençler, inşallah! Gelişmiş ülkelerde aynen böyle olduğunu biliyorum. Bu yüzden listeme eklemiştim.

Devamını Oku

Columbia Üniversitesi'nin rüya gibi ilkokul projesi

22 Eylül 2003

Steven Spielberg ve arkadaşlarının kurduğu "DREAMWORKS" şirketinin çıkardığı her filmi izlemek benim için bir farzdır! Kurdukları hayalleri gerçekleştirmek için oluşturdukları bir şirketin sahibi olma lüksüne ermiş başarılı ve zengin kişiler bunlar.Bakınız, benzer bir çalışmayı da New York'un ünlü ve saygın Columbia Üniversitesi uyguluyor.Mark Meyer adında bir eğitimci, hayalindeki ideal müfredatı hazırlıyor. "Bağımsız bir ilkokulun yaratabileceği akademik özgürlük içinde öğrenci yetiştirmek istiyoruz" diyorlar. Kim istemez?Bu okula devam etme şansını yakalayanlar, Columbia Üniversitesi öğretim üyelerinin çocukları ve üniversite muhitinde oturup da maddi imkânı olmayan fakir çocuklar. Civardan gelen 1700 müracaattan sadece 100'ü tombala usulü çekiliş sonucu kabul edilmiş. Toplam öğrenci sayısının 650 olması planlanıyor. Her öğretmene bugün 5, gelecek yıllar 7 öğrenci düşecek.Okul ücreti yılda 22.000 dolar. Üniversite, öğretim görevlisi çocuk ücretlerinin yarısını, civarda yaşayan öğrencilerin ise yüzde 80'ini karşılıyor. Birinci sınıfa bu dönem başlayan 200 öğrencinin sadece 6'sı tam ücret ödüyor.Öğretmenlerin yüzde 30'u doktora sahibi. Her öğretmen yılda 100.000 dolar maaş alacak. Bu okulun maliyeti (ilave inşaatlar dahil) yılda 12 milyon dolarmış.Her öğrenciye uygun bir müfredat programı hazırlanacakmış. Hani konfeksiyon yerine özel terziye diktirmek gibi?!!Doğruyu bulmakBütün gün bedava meşrubat, meyve suyu ve kahve dağıtılan geniş ve ferah kafeteryada konuşan Okul Başkanı Gardner Duncan, "Temiz beyaz bir sayfayla işe başlayabilmek, her öğretmenin rüyasıdır" diyor.Müfredatı hazırlayan Meyer'in görüşüne bakınız: "Doğruyu bulmanın en iyi yolu durmadan sorgulamaktır." Tabii Sokrat bunu asırlar önce söylemişti. Ancak bir eğitim kurumunda bunu uygulayabilmek, bir rüyanın gerçekleşmesidir.Her sınıfın bir teması varmış.Yuvada "Ben ve Kendim", birinci sınıfta "Ben ve Ailem", ikinci sınıfta "Ben ve Toplum", üçüncü sınıfta "Ben ve Ülkem", dördüncü sınıfta "Ben ve Dünya". Bundan sonraki devrelerde kişinin toplumdaki yeri kültür ve uygarlık arası çatışmaları, adalet ve özgürlük arayışları konuları işlenecekmiş.Bir dersin adını belirtmek istiyorum, "iyi durumda olmak" dersi. İspanyolca öğretilirken flamenko gitar ve dansı da gösterilecekmiş. Öğretim görevlilerinin üçte biri erkek.Ben diyorum ki, iyi İngilizce bilen bir Sudanlı, bir Iraklı, bir Afganlı, bir Taylandlı, bir Çinli, bir Türk, bir Filistinli, bir İsrailli bir de Arjantinli öğretmen eğitim kadrosunda yoksa bu çalışma o kadar verimli olamaz. Amerikalı görevliler hiçbir vakit yöre insanı kadar konuların derinliğine inemez. Bizzat yaşamayan, inemez. Kitapta okuyarak, 3 aylık seyahatlerle, kapanmaz bir bilgi arası. Yörede doğup, yaşayıp, acıyıp, ağlayıp bilgi ve farkındalıkla, olabilir bu iş! Gene de iyi şanslar diliyorum. Mezun olacak çocukların hayat görüşlerini şimdiden merak ediyorum!

Devamını Oku

İşte, İstanbul'da "turizm"

21 Eylül 2003

"Abla, eşim de annem de sizin programınızı hiç kaçırmazdı. VATAN Gazetesi'ndeki köşenizde yer alan yazılarınızı da durakta her gün okuyoruz.""Teşekkürler.""Geçenlerde başıma ne geldi anlatayım mı?""Tabii anlatın.""Ayşe Sultan'dan bir müşterim dedi ki: 'Salıpazarı'na yanaşan büyük yolcu gemisinden iki ahbabımı al ve akşama kadar İstanbul'u gezdir. Masrafları neyse ben ödeyeceğim.' Ben de çat-pat ingilizce biliyorum. Tabii' deyip, hemen gemiye gidip yolcuları aldım.""Hava güzel miydi?""Şahane bir hava var. Sabah saat 9'da Topkapı Sarayı'ndaydık. Baktım 500 kişilik bir kuyruk var.""O saatte mi?""O saatte abla. Kaçta kalkmışlar, kaçta sıralanmışlar? Şaşırdım. Bıraktım bunları kuyrukta gişeye doğru yürüdüm. Bakacağım, ne var, ne yok? Gişeye gelince hemen iki bilet istedim ve alıp sevinçle geri geldim.""Sahi mi?""Abla, ben biletleri uzatınca, bu iki yabancı bana bir kızdılar, bir kızdılar.""Nasıl yani?""Dediler ki, 'Neden sırayı beklemedik? Neden başkalarının hakkını yedin? Bu haksızlık. Siz bu şekilde AB'ye nasıl girersiniz?' Falan filan... Nasıl utandım biliyor musunuz? Yerin dibine geçtim. Sesim çıkmaz oldu.""Anlıyorum sizi.""Ama telafi ettim abla. Kapalıçarşı'da, bu açığı kapayabildim.""Nasıl kapattınız?""Bunlar bir yastık beğendiler. İşli, mişli. Dükkân sahibi 250 dolar istedi. Benim de yardımımla 30 dolara indirdik. Bu sefer de dediler ki, 250 dolarlık mal 30 dolara nasıl iner? Acaba defolu mu? Bir yerinde kesik mi var?' Alıp iyice kontrol ettiler. Ben de söyledim tabii.""Ne söylediniz?""Dedim ki, dükkân sahipleri bu fiyatları turistlere atarlar böyle. Alışverişte çok pazarlık yapılırsa normal fiyatına inerler. İkisi de başlarını sallayıp, Anlamıyoruz, anlamıyoruz' deyip durdular. Ama neyse, ben bir önceki hatamı kapamış oldum Ayşe Abla!"

Devamını Oku