Dün CNN International'a bile konu olan bu olay hakkında görüş belirtmek istiyorum. Yetenekli sporcumuz Alpay, tek başına yeni bir Midnight Express Sendromu yaratmayı başardı! "Geceyansı Ekspresi" filminin hâlâ zihinlerden silinmediği bu günlerde, kaçırılan bir penaltı üzerine, zaten üzüntüden kahrolduğunu en iyi bildiğinden emin olduğum, meslektaşı Beckham'a Alpay'ın tam olarak ne dediğini ben anlamış değilim. Birileri, "Victoria'dan ne haber?" diye sorduğunu söylüyor.Şayet sormuş ise gerçekten haksız bir biçimde belden aşağıya vurarak çarpık ve sıhhatsiz bir düşünce tarzıyla sakat bir muhakeme kabiliyetini dünya aleme sergilemiş. Kınıyorum! Bazılarına göre de, "Bak, Allah da golü atmana izin vermedi çünkü bu penaltı haksızdı" demiş. Bu da yanlış! Yakışıksız ve yersiz bir değerlendirme. Neyse haklıdır, haksızdır. Geçiniz bunları diyorum. Türkiye ve Türk halkı, olumsuz bir imajla karşı karşıyadır.Geceyası Ekspresi filminin altı, kalın kara çizgilerle çizilmiştir.Bunu silecek silgiyi bilen varsa bana görüşlerini bildirmelerini rica ediyorum. Yalnız yazınız da, "Ama önce o şu konuda şunu söyledi, bu da buna karşılık..." Bu noktadan itibaren bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çok kirlenmiş bir Türk imajıylatekrar karşı karşıyayız. "Aman canım, biz haklıyız. O da ona vurdu, bu da şunu dedi. Zaten bizim hakkımızı İngilizler hep yerler" bakışını da benimsemiyorum.Dünya kamuoyunda daha önceleri kazandığımız efendi, uygar ve çağdaş bir imajımız olsaydı, bu düdük ötebilirdi. Bence cevabı Beckham'da yatıyor.Ben Alpay'ın yerinde olsam, mesleğimi, eşimi, çocuklarımı ve Türk halkının düştüğü durumu derin derin düşünür, Beckham'a telefon eder, "Afferdesin. HATALIYDIM David. Bu bana büyük bir ders oldu" diyerek özür diler, eski statüme tekrar kavuşabilmek için yardımını isterdim. Vereceğinden de eminim! Alpay'ın (ve halkımızın büyük bir yüzdesinin) bunları söyleyemeyeceğinden emin olduğum kadar EMİNİM!Tamer Karadağlının Atina başarısı İster sanatçı, ister sporcu, isterse iş adamı veya iş hanımlarımız olsun, uluslararası başarılara atılan her imza, benim yüreğimde çiçekler açtırır. Geçenlerde duyduğum benzer bir haber de kalbimde aynı etkiyi yarattı.Geçtiğimiz pazartesi günü, Tamer Karadağlı'nın tabip binbaşı rolünde oynadığı, 1964 mübadele yıllarıyla ilgili, "Matrix" filminin yapımcı firması Village Road Show'un yapıtı A Touch of Spice (Bir Tutam Baharat) filminin Atina'da galası yapıldığını ve hem izleyiciler hem de eleştirmenler ve basından çok olumlu değerlendirmeler alarak büyük beğeni kazandığını öğrendim.Tamer Karadağlı'nın çok yetenekli bir aktör olduğuna inanıyorum. Ana dili gibi kullandığı İngilizcesi, bu oyun gücüyle birleştiğinde kendisinin uluslararası sinema platformunda daha büyük başarılara imza atacağını düşünüyorum.Açıkça söyleyeyim, Tamer Karadağlı bence, Ömer Şerifin tahtına oturmaya en yakın adaydır.Neden olmasın? Başak Köklükaya'nın da rol aldığı Bir Tutam Baharat filminin aralık ayı başında Selanik Film Festivali'nde gösteriminden sonra dünya sinemalarında gösterime gireceğini öğrendim.Türkiye'de Mart 2004'te vizyona girmesi beklenen filmdeki bu çalışmalar hem Başak hem de Tamer'in portföylerinde değerli bir referans olacaktır diyor, ikisine de başarılar diliyorum.
Emin Çölaşan'ın dünkü yazısında bir soru dikkatimi çekince küçük bir araştırma yapmaya karar verdim.Emin Bey'in sorusu şöyleydi:"Dinimizde kadın imam olmadığına göre o kızların imam hatipte ne işleri var?"Emin Bey'in yanıtı şöyle: Amaç her meslekten örtülü tipler yetiştirip bunları zamanla devlete sızdırmak ve sayıları çoğaldıkça türban baskısını artırmak.Ali Bayramoğlu'nun yanıtı: Bir dönem dini eğitim eksikliğini kapatmak içindi. Bugün ise bu durum bir sosyal çevre sorunu olmuştur. Bir kimliğe ait olmak da çok önem kazanıyor. Yoksa, neden yok. Çünkü imam olunamıyor. Biraz da kapalı çevreler tarafından adap ve ahlâk kuralı olarak karşımıza çıkıyor.Siyasi değillerdiProf. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün yanıtı: Çocukların dindar yetişmesi için gönderiyorlar ama evin kapısından çıktı mı bu çocuklar başkalarının inisiyatifi altına geçiyorlar. İlk kurulan imam hatip okulları siyasi değillerdi. Ben de bir imam hatip mezunuyum. Ancak Erbakan'ın siyasal İslam'a el attığı andan itibaren bu kurumlar cumhuriyetin altını oymak için kullanılmaya başlanmıştır. Bugün imam hatip okulları, türban baskısını artırmak için de kullanılmaktadır.Demet Akbağ'ın yanıtı: Aile kültürü;1- "Çocuğum bir an evvel orucunu tutsun, namazını kılsın, başını örtsün" diye emrediyorsa,2- "Çocuğum kötü yola sapmasın, ailemizin namusunu korusun, dininden uzaklaşmasın" diye düşünüyorsa,3- Anne ve baba da aynı okuldan mezunlarsa, çocuklarını imam hatiplere göndermekteler.Can Ataklı'nın yanıtı: Belli kesimler, normal okullarda kızlarının rahatsız olacağından ve namuslarına halel geleceğinden endişeleniyorlar. İmam hatip okulları dışındaki okulların pislik olduğuna inanıyorlar. Zil çalıp dar kapıdan tüm çocuklar bir anda geçmeye çalışınca, kızlarının bedenlerinin elleneceğinden korkuyorlar. İmam hatipte böyle durumlar yaşanmaz diye düşünüyorlar. Bu anne babaların sosyal kaygıları var. Ahlâk ve namus anlayışı sonucu kızımı kimse ellemesin, çocuklarımız da televole kültürüne kaymasınlar diye imam hatip okullarına gönderiyorlar.Hakan Aygün'ün yanıtı: Erkeklerden uzak dursunlar, kimse sataşamasın, sağda solda görüp cinselliğini yaşayanlasın. Evden uzaklaşsa bile namuslu olsun, aileye güven veren bir okula devam etsin.Oya Başar'ın yanıtı:1- Aile yapısına ve görüşlerine uygun olarak siyasal amaçlarla gönderiliyorlar,2- Kız çocuğunun korunması gerektiğine inanıyorlar,3- Maddi açıdan zorluk yaşayan aileler, çocuklarını bu okullara göndererek parasal destek almış oluyorlar. Çocuklarını okutmak için gerekli maddi yük üzerlerinden kalkıyor ve çocuk da bir lise mezunu olabiliyor.Zihniyet meselesiProf. Dr. Nur Vergin'in yanıtı: Türkiye'de kırsal kesimde birçok aile kızlarının okumasını bile istemiyor. Okumanın kızları bozduğunu düşünüyor. Taassup ön planda. İmam hatipler din yoğunluklu olup namus, örf ve âdetlere halel getirmiyor. Bence bu konu siyasi yönden ziyade bir zihniyet meselesidir. Uzun vadede siyasi sorunlara yol açsa bile genel kitle bundan muaftır. Ülkemizde bu konuda hiçbir kapsamlı araştırma da yapılmadı.
Pazar akşamı Kanal 7 Ana Haber Bülteni'nin konuğu olan Sayın Cemil Çiçek, AKP kongre sonuçlarını değerlendiriyordu. Kadın izleyiciler konusunda şöyle bir soru soruldu: "Kongrede izleyici hanım adedi düşük kalmıştı. Etrafta daha çok erkekler vardı. Sizce neden?"Cemil Bey'in (mealen veriyorum) cevabı şöyleydi: "Biliyorsunuz kadınlarımız ev işleriyle çok meşguller. Çocuklarını da büyütmeleri gerekiyor. Kâfi derecede yükleri var. Ondandır..." Sayın Çiçek, büyük bir otoriteyle belirttiğiniz bu sorunun yanıtı bence, hiç de sizin yansıttığınız gibi olmamalıdır.Türkiye'mizdeki yaşam alanlarını kırsal kesim ve kentsel yaşam alanları olmak üzere ikiye ayırmak zorundayız. Söylediğiniz doğru olsa, nasıl oluyor da kırsal kesim alanlarındaki yaşam şartlarında beyler genelde kahvede otururken hanımlarımız hem yuvayı kurmakta ve bakımını üstlenmekte, hem çocuktan doğurup büyütmekte, hem tarlada çapa, hem mahsul kaldırmada, zeytin toplamada vs, yuvadan çıkıp tarladaki işi bitirmekteyken, kentsel yaşamda birdenbire yuvada yeterli yük sahibi olduğu için (pazar günü yapılan) kongrelere katılacak zamanı ayırabilmesinin mümkün olmadığı düşünülebilinmektedir?Biliyorsunuz Yüce Yaradan, hiç kimseye taşıyabileceğinden fazla yük vermez. Bunu hepiniz bilirsiniz. Ancak bilmediğiniz ve asırlardır bilmek istemediğiniz bir gerçek vardır ki, o da Yüce Yaradan'in hanımların yük taşıma kapasitesini siz erkeklerden çok daha yüksek tuttuğudur!!Çalışkan ve metodik bir kadın için ev işi en fazla 1,5 saatte bitmekte, çocukları okula gitmeye başladıktan sonraki devirlerden itibaren de geriye atıl bir kapasite kalmaktadır.Önce Saadet Partisi, sonra AKP bugüne kadar çok iyi bildiği bu atıl kapasiteyi sessiz ve derinden kullandı. Hanımları, hanımları vasıtasıyla olağanüstü bir biçimde kullandı. Alt katmanlarda, meyvenin çekirdek içindeki tohum noktasına iner gibi hanımları ev ev dolaştırarak, konuşturarak, yardım ettirerek, seçimleri onların karıncalar gibi çalışmaları sayesinde kazandı. Yanılmıyorsam aynı çalışma biçimi devam ediyor. Bunlara hiçbir itirazım yok. Bilakis, kutluyorum!.. Ancak bunca çabaya destek vermiş, kimbilir ne kadar değerli hanım arkadaşım (hanımların yükü zaten fazla gibi bir gerekçenin arkasına gizlenerek) niçin bu kongreye katılmıyor? Aslında AKP'nin bugün burada olmasının en büyük sebebi o hanımlardır.AKP'nin bugün tek başına iktidar olmasının en büyük etkenlerinden biri saydığım bu hanımların tüm çalışanları bu kongreye katılacak olsalardı, erkek AKP'lilere oturacak sandalye kalmazdı. Katılmayışlarının gerçek sebebinin yoğun ev işi olup olmadığını merak ediyorum ve bu hanım arkadaşlarımın mesajlarını bekliyorum.Dikkat... Dikkat...Türk-Amerikan Dostluk Derneği'nden bir okul Kaliforniya Türk-Amerikan Dostluk Derneği'ne bağışta bulunan tüm hayırseverler, uzun süre sonra rahat nefes alabildiler sanırım. 17 Ağustos depreminin hemen sonrasında toplanan parayla iki yıldır depreme dayanıklı bir okul inşa etmeye çalışan dernek üyeleri, çeşitti sorunlarla karşılaşmalarına rağmen yılmadan mücadele ettiler. Ve bu sene ABD'den getirilen prefabrik depreme dayanıklı okul binasını Kocaeli, Arslanbey'de kurdurarak yöreye 14 derslikli bir ilköğretim okulu kazandırdılar. Kaliforniya Türk-Amerikan Dostluk Derneği Başkanı Sayın Vedat Aslay ve üyelerini kutluyorum, Amerika'da yaşayan Türk dostlarının benzer durumlarda desteklerinin çok önemli olduğuna inanan bir kişi olarak çabalarını takdir ettiğimizi belirtmek istiyorum. A.Ö.
Geçen cuma MGM salonlarındaki olağanüstü gösterisinde beyaz kaplanı (veya kedisi) tarafından saldırıya uğrayan Roy, halen Las Vegas Hastanesi yoğun bakım bölümünde ölüm-kalım savaşı veriyor.44 yıl önce bir gemide tanışmışlar Siegfried ve Roy. Siegfried, gemide gösteri yapan bir sihirbaz, Roy aynı gemide kamarotmuş! Ama herhangi bir kamarot değil. Nasıl yani? Kendi kamarasında bir çita ile seyahat eden bir kamarot! Roy, hayvanlara olağanüstü meraklı, onlarla hakikulâde ilişkiler kurabilen kişilikte bir insan."44 yıl önce ona bir cümle söyledim. Hayatımız bundan sonra değişti" diyor Siegfried. Söylediği cümle şu: "Sihirbazlıkta her şey mümkündür.""Arnold Schwarzenegger ile aynı dağların küçücük köylerinden geliyoruz biz" diye söze devam ediyor."Üçümüzün de büyük hayalleri vardı. Arnold, body building yolunu tutmak için çalışıyordu.Üçümüz de şov dünyasına girmek için yanıp tutuşuyorduk. Arnold'un eşi Maria, kazadan sonra her gün en az dört kere arayarak Roy'un durumunu sordu. Seçimi kazandığı gece, tam saat 24.00'te de Arnold beni aradı ve inan bana, bir gözüm gülerken, diğer gözüm ağlıyor' dedi."Bu ikili 40 yıldır, inanılmaz bir çalışma temposuyla Las Vegas gösteri dünyasının mihenk taşlarından biri olmuş durumdalar. Her gün iki gösteri olmak üzere, haftada 6 gün, yılda 46 hafta çalışıyorlar."Benim, bizi seven seyirciye ve onun alkışına ihtiyacım vardı, Roy'un ise hayvanlarına. Ben sevgimi seyircime verdim, o ise hayvanlarına. Ne ben onsuz olabilirim, ne o bensiz. Bizimki inanılmaz bir beraberliktir. Bu günlerde artık yalnızım ve yalnız kalmak istiyorum. Bildiğim şeyler var. Yukarıdan bir güç bizim üçümüzü bir araya getirdi ve kırk yıldır da birlikte tuttu. Ben, Roy ve hayvanlar. Üzerimizdeki bu özel güç olmasaydı, katiyyen başanlı olamazdık."Her yıl 40 milyon turistin ziyaret ettiği Las Vegas'taki MGM otel, casino ve eğlence salonlarında bu günlerde Siegfried&Roy gösterisi yapılmıyor. Ancak ne dışarıdaki ışıklı reklam ne de lobideki tanıtıcı pano değişmiş. Sanki kısa bir ara verilmiş ve eğlence tekrar başlayacak gibi..."Roy, beyaz kaplanlan 21'inci yüzyıla saygı ve ilgiyle taşımak istiyordu" diyor Siegfried. Ancak bu beyaz kedinin saldırısı sonucu Roy'un boynundaki atardamarın koptuğunu, beyinde de çok hasar olduğunu biliyoruz.4 dakikada hastaneye yetiştirilen Roy'un kaybettiği kan miktarı çok büyük ve ilk üç dakikayı doktorlar, dışarı sarkmış organları içeri doldurmakla geçirmişler.Sizce bu vahşi sahnenin görüntüsü çekilmiş midir? Bence evet. Hem de yüzlerce kamera tarafından. Peki hiçbir TV kanalı, dergi veya gazetede böyle bir resim gördünüz mü? Bundan bir ders almamız gerekir diye düşünüyor, bu yetenekli hayvan ustasının biran evvel sağlığına kavuşmasını diliyorum.Okuyucu mektubu'Kanarya-Bakırköy hattına otobüs istiyoruz'* Bizler Küçükçekmece - Kanarya'da yaşayan velileriz. Kanarya Bakırköy hattına İETT otobüsü istiyoruz özellikle sahil kesiminden sorunsuz bir toplu taşıma olacağını düşünüyoruz. Çocuklarımız Bakırköy'deki dershaneye trenle gidip geliyorlar. Ancak trenlerde kapkaç olayları çok olduğundan otobüs seferlerine şiddetle ihtiyacımız vardır. Lütfen konuyu köşenize taşıyınız.* İETT'den bu konuda bir açıklama bekliyoruz, Gelince köşemize alacağız. Teşekkürler.
Amerika'nın First Lady'si seçilir seçilmez Beyaz Saray'ın dekorunu değiştirmek için kolları sıvayan rahmetli Jackie Kennedy, değişik renkli salonları çok pahalı tablolarla süsledikten sonra basın mensuplarına yeni ortamı tanıtmak için bir toplantı düzenlemiş, her odaya girildiğinde aydınlatıcı bilgiler vermişti. "Burası 'Mavi Oda!' Şu duvarda bu resim asılı, bu duvarda şu resim asılı, karşı duvarda da o resim asılı." Yandaki odaya geçiliyor. "Burası 'Sarı Oda!' Bu duvarda şu resim asılı, karşı duvarda o resim asılı, bu duvarda da şu resim asılı". Bu tanımlamalara benim gibi tüm dünya da kahkahalarla gülmüş, olay biraz da skandala dönüşmüştü. Habertürk kanalında, Taki Bey'in Ankara Kokteylleri programlarını kaçırmam. Çok faydalı bilgiler yansıtır bize. Kendisine çok saygı duyarım. En son isteyeceğim şey Taki Bey'i üzmektir. Bu sebeple aşağıdaki yazıyı hoşgörüyle okuyacağını ümit ediyorum.Özel ciple geziyorPerşembe akşamı kanallararası gezinirken Habertürk'te bir program dikkatimi çekti. Program, Taki Doğan'ın Endonezya Kokteyli diye adlandırılmış. Başını kaçırdığım için yakaladığım yerden durumu kavramaya çalıştım. Besbelli Taki Bey, kameraman arkadaşıyla Endonezya'daki doğal parkta, özel bir cipin içerisinde geziniyor ve parkta rastladığı hayvanlar hakkında bilgiler vermek istiyor. Bunun bir belgesel niteliğinde olması için özenildiği belli. Kaçırmış olanlannız için Taki Bey'in sözlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Cipe bir geyik yaklaşıyor. Taki Bey kendisine soruyor: "Ne istiyorsun?" Cevap alamayıp cip ilerleyince devam ediyor Taki Bey: "Tablo gibi. tam bir özgürlük içinde ceylan, geyik ve kuşlar birlikte ortak yaşam sürdürüyorlar." "Bir bizon! Tatlı ve zengin hayat içindeler." Bir ceylan yaklaşıyor. "Gel!" diyor Taki Bey. Ama hayvan gelmiyor. "Şunun güzelliğine bakın! Dağ Öküzü! Bu parkta onların düdüğü öter." O esnada bir su aygırının yanına vanyorlar. "Su aygırları iri cüsseleriyle (cümlenin devamı gelmiyor)... Diğer havuzdaki ise ağzını açmak üzere" (Oysa aygır açmıyor). Gene ceylanlar çıkıyor ortaya. Bu sefer Taki Bey'in elinde bir havuç var. "Gel. Gel. Hadi gel. Şen de hakkını al bakalım. Almadı!" "Bir atmaca. Ağaçta kendine doğal bir yuva kurmuş, ha uçtu, ha uçacak" (Kuş uçmuyor ve sanırım o sırada ihtiyacını karşılıyor). Fillere geliyorlar. "Filler yıkansın diye doğa ortamı içinde, havuz yapmışlar. Nasıl da dengeli yürüyor havuz kenarında" (Fil kardeşi kastediyor). Karşılarına bir zebra çıkıyor. "Önümüze bir zebra çıktı. Elimizdeki havucun kokusunu aldı ve o da hakkını almış oldu." Tekrar filler görünüyor. "Eski yavru filler, ayrı bölgede burada."Tehlikeli bir yöre!Devam ediyor: "Şu an kuşatılmış durumdayız. Haklarını almak için otomobilin etrafını sarmış durumdalar. Doğal besini tercih ediyorlar burada!" "Şimdi tehlikeli yöreye geliyoruz. Kaplanların bulunduğu yer. Otomobilin camlarını kapatıyoruz. Bakın bir kaplan var şurada. Doğada bir tablo gibi. Otomobilimizin camlarını tekrar kontrol ediyoruz, kapalı mı diye!" Biraz ileride 5-6 aslan serilmiş çimenlere. Taki Bey sessizliği derhal bozuyor: "İşte bu da bir aslan ailesi!" Erkek aslan o esnada dişiyle ilişkiye giriyor. Kameraman arkadaşın bayağı zorlandığı belli. Bir genel çekiyor, sonra boyundan itibaren bir açıya kaçmak zorunda kalıyor ve ilişkinin bitmesi bekleniyor. Bitince kamera tekrar genele geliyor. Taki Bey'in tok sesi duyuluyor: "Bu aslan da çiftleşti işte." Durum kaydedildikten sonra cip tekrar ilerlemeye başlıyor. Tekrar geyik bölgesine gelmiş olmalılar ki, açtığı camın yanına bir büyük geyik gelip kendisine bakıyor. Taki Bey korkuyor ve büyük bir heyecanla sesleniyor: "No, no!" Sonra diyor ki: "Gel, gel!" Yerde yatan maymun doğrulup muzu alıyor ve tekrar yere yatarak muzu soyup yemeğe başlıyor. O sırada sessizliği Taki Bey bozuyor: "Maymuna bir muz verdik. Zor da olsa, yavaş yavaş kalkıp aldı." Biraz sonra bir tavuskuşunun mavi boynu görünüyor. Taki Bey fırsatı değerlendiriyor: "Çok güzel renkleriyle tavuskuşları..."Çok öğretici olmuşBir de zürafalar içinde birkaç söz söylüyor ki Taki Bey, cümleyi anlayamadığım için yazamıyorum. Sanırım Endonezyalı bakıcıların, boyları uzun zürafalara yüksek seviyelerde hazırladıkları yemek veya oyuncaklardan bahsediyor. Ben yıllardır bu kadar eğlenip bu kadar öğrendiğimi hatırlamıyorum. Taki Doğan Bey ve ekibine çok ama çok teşekkür ediyorum. Belgesel çekmenin kolay olmadığını bilen bir kişi olarak, çabalarını kutluyorum. Herhalde işadamlanmızla Endonezya'ya gidilmiş ve çalışkanlıklarından dolayı hiç bir anı boş bırakmak istemediklerinden, bu tarz bir çekim yapılmış. Bence çok eğlenceli ve öğretici olmuş. İnşallah Habertürk bu çalışmayı defalarca ekrana getirir. Ben doyamadım. Tekrar tekrar seyrederim.
Geçenlerde Açık Hava Tiyatrosu'ndaki "iğne atsan yere düşmez" Sezen Aksu konserindeydim! Bu ne sevgidir? Bu ne saygıdır a dostlar? Sezen payetli, pullu, zarif bir tuvaletle hayranlarına hitap ederken espri üzerine espri yapıyor, hepimizi kırıp geçiriyordu. Örnek vereyim: "Uğur Yücel bir film yapacakmış. Benim eve geldi. Çalışan 'kim var kim yok'sa aldı götürdü! Şimdi Pelüş Hanımımız bile 'artiz' oldu. Pelüş Hanım, saçlarını yaptırdı. Güzel elbiseler giyindi. Ben bile tanıyamıyorum. Bir de yanık türkü söyler oldu. Türküde, 'Şu dağa çıkıp da' diye bir yer var. Kendi sesinden de etkileniyor belli çünkü türkünün tam orasında Pelüş Hanım bir ağlamaya başlıyor... Birisi dedi ki: Bu türküyü söyle ama çıkma şu dağa be Pelüş Hanım!" Gerçekten sahneye davet ettiği Pelüş Hanım, aynen Sezen'in anlattığı gibi dağa çıkmaya başladı, bir taraftan çığırıyor, diğer yandan ağlıyor. Görüp dinlemeniz gerek! Necati ile dertleştik. Yaşar ile konuştuk, "inanın Ayşe Hanım. Uzun bir turneden döndük. İki gece önce Van'da konserimiz vardı. Ekip olarak yorgunluktan mahvoluyoruz. Sezen Hanım'ın, bir de sahne performansı olmasına rağmen bakın şu haline?" Vurunuz tahtalara, taşlara! Sevgili dostlar, biz hayranlarının bu kızı baştan büyütmemize gerek yok! "Nerede ve Nasıl" ı iyi biliyor. Aksadığı noktaya özel aşk yaşamında rastlıyor sanırım. O da geçmişte kaldı galiba. Çünkü sahneden erkeğine büyük bir şevfkatle şımarıyor ve sataşıyor.Sevenleriyle sarmaş dolaş, söz - sükut, sarılıp kalıyorlar öyle. Kalsalar iyi! Durmadan ikisi birden bülbül gibi çığırıp duruyorlar. Almışlar arkalarına 17-18 parçalık muazzam enstrüman ustalarını, bir de Ozan Doğulu'yu. Yetmemiş, daha kimleri kimleri; sonra aynı iki sevgiliden de beter, birlikte çığırıp duruyorlar. Ele ve avuca alınan parçalar kocaman bir spektrum'dan süzülerek geliyor. Bilmezsen sözleri, yani tam bilmezsen, ayıp oluyor. Kime? Sezen'e mi? Yok canım. O görmez bile. Yanındaki Sezen hayranlarına ayıp oluyor. İşte ondan mı nedir, Açıkhava'yı dolduran binlerce ses, binlerce nefes o gece Sezen ile birlikte oldu, doydu. Bu hanımın bir heykeli dikilmeli, dikilmeli de nereye dikilmeli? Bence kendisine soralım! Ege mi? Marmara mı? Van'a neden değil? Ya Karadeniz? Çünkü bu kulvarda hiç kimse onun kadar kucaklaşamıyor. Hiç kimse onun kadar sınırlan çöpe atıp, insanca iddiasıyla hem de çetin iddialarla, altına basa basa, seveniyle böyle kucaklaşamıyor. Hiç kimse halkıyla birlikte böylesine yükselip, yükseltemiyor. Tüm hayranların adına sana saygıyla teşekkür ediyoruz Sezen Aksu!
Aldığım duyumlara göre yaklaşık 50 bin öğrencili Konya Selçuk Üniversitesi'nde bir ulaşım sorunu yaşanıyormuş. Üniversitenin kampusu, şehre 18 kilometre kadar uzaklıktaymış. Ulaşım, dolmuş ve tramvayla karşılanıyor ancak bu iki vasıta öğrencileri kampus kapısına kadar getirip bırakıyor, bu noktada da otobüsler öğrencileri alıp binalara götürüyormuş.İki şikâyet var. Birincisi bu otobüsler çok eski ve kirliymişler, ikincisi de otobüs tıka basa dolmadan hareket etmiyormuş.Durum böyle olunca öğrenciler ders saatini kaçırmamak için otobüsün dolmasını beklemek yerine tabana kuvvet yürümeye başlıyorlarmış. Güneşli havada durum güzel ancak bunun yağmuru var, karı var, rüzgarı var.Konya Belediyesi, üniversiteye bir öneride bulunmuş. "Kampusa bir ray sistemi döşeyelim. İki üç de durak koyalım. Öğrenciler bu sayede sınıflarına telaşsız ve yorulmadan yetişsinler." Ancak Konya Selçuk Üniversitesi idaresi bunu kabul etmemiş. Eminim haklı sebepleri vardır.Tramvay sisteminin en akıllı ve ekonomik sistem olduğunu savunan kocaman bir grup öğrenci bana bu konuyu yansıtmam için mesaj yollamışlar.Aslında öğrencilerin kirli ve eski olarak tanımladıkları otobüsler yerine yeterli miktarda tertemiz ve yeni minibüsler hizmete girse ve öğrencileri bekletmeden yoğun biçimde binalara götürüp getirse, çok iyi olur diye düşünüyorum.Ancak maddi imkânların bunu mümkün kılmadığını tahmin ediyorum.Benim yakınımda bulunan Boğaziçi Üniversitesi'nin ana kampusu için böyle bir hizmet var. Durmadan inip, çıkan servis vasıtaları, yürümeyi tercih etmeyen öğrencilere yeterli hizmeti sağlıyor. Tabii buradaki mesafe, Selçuk Üniversitesi için belirtilen mesafeden çok daha kısa olabilir.Üniversite alanlarını belediye ulaşım ağına almak doğru mu? Belediyelerin üniversitelere daha çok çeşifli biçimlerde hizmet götürdüklerini biliyorum ve belki bu konuda da işbirliğine gidilebilinir diye düşünüyorum.Benim için önemli olan öğrencilerin elleri, sırtları kitaplarla yüklü biçimde, olumsuz hava şartlarında koştura koştura, yorularak derse yetişme zorunluluklarını minimuma indirmektir. Bunun için üniversite, belediye, veliler, öğrenciler ve yöredeki hayırsever vatandaşlar el ele vererek sorunu halletmelidir.Okuyucu mektubuBu öğrenci kızımıza kulak verelim lütfen* Lise fen bölümünden mezun bir kızım. Çığlığıma kulak verin lütfen. Okuyup, çalışıp, kazanıp kendime iyi bir gelecek temin etmek istiyorum. Bu benim de hakkım! Güney Doğu'nun şöyle bir düşünce tarzı var: "Kızlar okuyamaz!" Bu düşünce zincirini kırmak ve okumak istediğimi haykınyorum. Üniversite kursuna gitmek için maalesef hiç maddi imkânım yok. Bana yardım eli uzatacak kimse var mı? (Mardin'den bir okuyucum)* Çığlığınızı köşemizde inletiyorum. Size yardım elini uzatacaklara derhal irtibat adresinizi ve telefonunuzu vereceğim. Hayallerinizin gerçekleşmesini diliyor, doğru duygu ve düşüncelerinizi takdirle karşılıyorum.
17 yaşında Graz, Avusturya'da bodybuilding çalışmalarına başlayan Arnold Schwarzenegger, adelelerini yeterince şişiremeyince bu işin en iyi nerede yapıldığını araştırır ve Amerika'nın yolunu tutar. Gerçekten dün California eyaletinin yeni valisi seçilen Arnold Schwarzenegger'in yaşam hikâyesi çok dikkat çekici. Gençken kurduğu hayallere göz atmanızı istiyorum.1- Amerika'ya gideceğim ve çok zengin olacağım.2- Amerika'da çok çekici ve güzel bir kadınla evleneceğim.3- Amerika'da çok önemli ve yetkili yerlere geleceğim.Avusturya vatandaşları gelişmelerden o kadar memnun ve Arnold'a o kadar çok güveniyorlar ki kısa süre sonra ABD Cumhurbaşkanlığını bu kahramanın elde edeceğinden hiç şüpheleri yok.Bugüne kadar hiçbir eyalet valisi başka ülkede doğup buraya sonradan yerleşmiş bir mülteciden seçilmemiş.California, ABD'nin çok ama çok önemli bir eyaleti. Ekonomi dünyasının dev ülkeleri arasında beşinci sırayı muhafaza ediyor. Üretiminin yüzde 11'ini ihraç ediyor. Toplam ABD üretiminin yüzde 13'ünü sağlıyor.Kampanya esnasında Arnold Schwarzenegger'in, "hanımlara yaptığı sarkıntılık hikâyelerini rakibi Gray Davis grubu geç gündeme getirdi" diyenler var. Arnold Schwarzenegger tüm bu iddiaları nasıl geçiştirdi?Çağrıda bulunur"Son anda siyasi nedenlerle bana çamur atlıyor. Bazıları doğrudur ve özür dilerim" diyor ve neticeye bakılırsa, bu tür bir - iki beyanat komuoyunu ikna etmeye yetti.Siyasi seçim zamanı California'da bulunmuş birisi olarak şunu belirtmek isterim ki, seçim olayı California'lıyı pek etkilemez. Herkes işinde gücündedir. Her mahallede, genellikle bir ilkokulda seçim sandığı kurulur, başında iki - üç yetkili vardır. Bunlardan biri okul kapısına bir pankartla çıkar ve yoldan geçen (pek kimse de yollardan yürüyerek geçmez!) tek tük kişiye, "Lütfen gelin ve yurttaşlık görevinizi yapın" diye çağnda bulunur. Beş kişiden 1 kişiyi ikna ederse eder, o da kime oy attığının tam bilincinde midir, değil midir, sorgulanabilinir. Böylelikle demokrasi işler durur.Arnold Schwarzenegger bu durumu biraz değiştirmiş. Sinemanın sağladığı şöhret, işini bilir tarzı konuşmaları, Davis'den kaçma isteği, konjonktür, oy kullananları kendisine yönlendirmiş.Ama, "Asıl zor iş şimdi başlıyor" diyen Arnold Schwarzenegger'in ne yapacağını, neden yapacağını ve nasıl yapacağını bilen beri gelsin.Çok yakında karşısına bir Monica Lewinsky çıkacağına şüphem olmayan Arnold'un bu gelişmeyi medyadan ve demokratlardan saklamada Clinton'dan daha başarılı olacağını ümit ediyor kendisini kutluyorum!Okuyucu mektubuSayın Başkan'dan bir cevap bekliyoruz* İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ali Müfit Gürtuna, Ortaköy-Kuruçeşme arasındaki kaldırımlar, geçtiğimiz baharda sökülüp yeniden yapılmıştı. Şimdi tekrar aynı kaldırımı söküp neden yapıyorsunuz? Sayın Ayşe Özgün, bu sorumu sizin aracılığınızla Başkan'a iletmek istedim. (Mustafa Irgül)* Gerçekten çok basit ve önemli bir soru soruyorsunuz. Sayın Başkanımız bu konularda çok hassastırlar. Muhakkak mantıklı bir sebeple size cevap vereceklerdk Bekliyor, ilginize teşekkür ediyoruz.