YO.'ya verilen kanda HIV olduğu ne zaman ve nasıl anlaşıldı?

7 Ekim 2003

Geçen günkü Kızılay'ın kan verdiği küçük Y.O.'nun dramıyla ilgili yazımı hatırlarsanız. Bu konuda sınıfa çocuğunu gönderip göndermeme endişesine düşmüş velilerin durumundan ziyade test edilmemiş bu kanın 20 günlük küçük bebeğe nasıl verildiğini, asıl trajedinin burada yattığını ve Kızılay'ın bu bakımdan sorumlu olduğunu düşündüğümü belirtmiştim.Bu yazım üzerine Kızılay Genel Müdürlüğü'nden Basın Müşaviri Faruk Erbil Bey beni aradılar ve kendileriyle görüştüm. Yazımın son paragrafına çok içerlediklerini, Kızılay'da yolsuzluk yaşanmadığını bu sebeple bana tazminat davası açacaklarını belirttiler.Bu paragrafı yanlış okuduklarını anladığımdan, Kızılay'ın geçmiş yolsuzluklarına değindiğimi çünkü medya sayesinde ve Uğur Dündar'ın ARENA programlarında bu konuda aydınlandığımızı, rezil durumdaki depolarını gördüğümüzü, bu yüzden birçok dava açıldığını, genel müdürleri ve yönetimlerinin değiştiğini belirttim. Daha sonra konuşmamız, aşağıda özetini vereceğim biçimde gelişti."Faruk Bey, bu 20 günlük yavruya kan verilirken dikkat edilmemiş mi?""Efendim, kan veren kişiler bir de form doldururlar. Bu formda, 'anal ilişkiye girdiniz mi?' gibi çeşitli sorular sorulur. Hastalık var mı yok mu araştırılır.""Bu form, sonra alınan kan şişesine mi yapıştırılır Faruk Bey?""Evet, yapıştırılır Ayşe Hanım.""Sonra kan ihtiyacında bir hasta gelince, hemşire hanım kan dolu şişeyi, bu formu okumadan mı verir?""Ayşe Hanım, verilen kanda bu mikrobun olup olmadığını önceden bilmek mümkün değildir ki...""Peki Faruk Bey, durum böyleyse gerçeğin farkına nasıl varıldı?""Sonradan form okunmuş (bu durumu bir düşünün isterim!!!), 'Bu kan kime verildi?' diye araştırılmaya başlanmış. Çocuğa verildiğini tespit etmişler ve çocuğu bulmak için epey uğraşmışlar..."Cevap alamadım(Merak ettiğim bir konu daha var sevgili okuyucular. 20 günlük bebeğe ne kadar kan takviyesi yapılabilinir? Şişede artan HIV'li kan varsa, başka ihtiyaç sahibine de verilmiş olamaz mı?)"Ayşe Hanım, HIV olup olmadığını, o kanı yeni bir hastaya verdikten 3 hafta ile 3 ay sonra anlayabilirsiniz. O zaman siz araştırın, bizleri haberdar edin.""Peki nasıl öğrendiniz? Bu kanı veren kişi mi gelip bu haberi verdi?" (Bu sorumu üç kez soruyorum ama cevap yok.)"Daha önemlisi, sizin söylediğinizi doğru kabul edersek bugün, şu anda kan ihtiyacındaki herkes Y.O.'nun karşılaştığı tehlikeyle karşı karşıya mıdır?""Evet, aynen öyle. Ama siz araştırın. Varsa bir sistem bizi haberdar edin. Bu arada yazınızın son paragrafından dolayı sizi mahkemeye vereceğiz. Size tazminat davası açacağız."Sevgili okuyucular, aşağıdaki çok ama çok önemli sorulan bugüne dek hiç kimse sormamış. Sadece "Anne-babalar, çocuklarını aynı sınıfa göndersinler mi, göndermesinler mi?" sorusuyla kamuoyunun dikkati başka yönlere çekilip dururken ben yazımda, konunun özellikle bu kısmına dikkat çekmek istedim.1. Kızılay Y.O.'ya verilen kanın HIV taşıdığını ne zaman ve nasıl fark etti?2. Bu bilgi Y.O.'nun ailesine ne zaman verildi?3. Kızılay Kan Merkezi'nden kanın HIV taşıyıp taşımadığı kontrol edilmeden verilmesi nasıl mümkün oldu?4. Y.O.'ya verilmiş kanın HIV taşıdığı nasıl, ne şekilde ve ne zaman anlaşıldı?5. Türkiye'de her kan merkezinden temin edilen her şişe kan aynı tehlikeyi taşıyor olabilir mi?Bugün ülkemizdeki her hastanede ve laboratuvarda kanda HIV-1 antikorları olup olmadığı tespit edilebiliyor. Gelişmiş ülkelerde "Home Access Standard HIV Test Kit" paketleri sayesinde kendi kanınızı evinizin hususiyeti içinde alabiliyor, bir laboratuvara gönderip test ettirebiliyorsunuz. Böyle testten geçmemiş kanlan sıhhatli bünyelere vermek, affedilemeyecek bir suçtur.

Devamını Oku

'Korsan' sektör nasıl besleniyor?

6 Ekim 2003

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyoruz. "Hasan Cemal'in son kitabını almak istedim fakat alamadım.""Nasıl yani?""Ayşeciğim bir kitaba 25 milyon TL veremem ben.""Vazgeçtim, almadım. Akşam eve dönüyordum. Vapurdan indim, baktım kaldırımda yere serilmiş satılık kitaplar var. Bakayım, bir göz gezdireyim dedim. Ne göreyim?""Anlıyorum galiba!""Aynen. 25 milyona alamadığım Hasan Cemal'in kitabı yerde yatmış, bana bakıyor!""Kaç paraymış?""5 milyon. Hemen aldım bir tane. Şimdi onu okuyorum.""Yapma yahu. Yani sen de korsan eser aldın.""Nasıl almayayım? Nasıl? Ya hiç okumayacağım ya da korsanı alacağım.""Ama ticari etikten uzak bir sektör, bu şekilde beslenip gelişiyor.""Belki haklısın ama söyle bakalım Türkiye'de kaç kişi 25 milyon lirayı sayıp bu kitabı alabilir? Ha!"'25 milyon veremem'"O da doğru. Biliyor musun, bu 25 milyon liranın çok küçük bir yüzdesi Hasan Cemal Bey'in cebine giriyordur. Sanırım baskı masrafları çok yüksek.""Veya kağıt parası yüksek. Bilmiyorum. Ama ortanın üstü gelire sahip, okumadan duramayan bir Türk vatandaşı olarak ben 25 milyon TL veremiyorum.""O zaman sen ve senin durumundakiler korsan kitapları alıp bu sektörü beslemeye devam edecekler?""Bir tek Türkiye'de mi bu işler oluyor sanıyorsun? Dünyada da etik değerler iflas etme yolunda, internet yoluyla bedava müzik eserlerini download eden kaç diskjokey var sanıyorsun? Marka eşarplar? Çanta ve bavullar?""Ben de sayabilirim canım! Paris markalı parfümler, giysiler! Eeeee, bunun sonu ne olacak?""Hukukçular düşünsünler. Gelişen teknolojinin yarattığı yepyeni imkânlarla antika hukuk sistemleri başa çıkamaz. Yeni yaklaşım, kontrol ve yasalar gerekli. Ama o zamana kadar, ben daha ucuz kitaplar alıp okuyacağım. Kimse de bana kızmasın!"Okuyucu mektubuBeykoz Belediyesi bir açıklama yapacaktır* İstanbul Beykoz'da Kavacık Mahallesi Perçemlikız Sokak No: 17'de ikamet etmekteyim. Yanımızdaki No: 19'da bulunan arsaya bir müteahhit temel attı. Sıfırdan inşaat yapmaya başladı. Çok fazla rahatsız oluyoruz. Bu inşaata faaliyetinin mutlaka durdurulmasını rica ediyoruz. Bize yardımcı olur musunuz? Tabii bu yardım, sesimizi köşenizden duyurmanız şeklinde olacaktır. (Mehmet Çağlak)* Adresini belirttiğiniz bölgede inşaat izinlerinin olmadığını belirtmek istiyorsunuz gibi geldi bana. Beykoz'un bazı yörelerinde inşaat izinlerinin olduğunu fakat bazı köşelerinde de olmadığını biliyorum. Beykoz Belediyesi yetkililerinin bu konuya açıklık getireceklerinden hiç şüphem yok. Dikkat çektiğiniz için teşekkür ediyoruz.

Devamını Oku

Julio Iglesias'ın cenneti!

4 Ekim 2003

Julio Iglesias'ın Karaib Adaları'ndaki Dominik Cumhuriyeti'nde yaptırdığı evi, şöyle sağdan soldan, güneyden batıdan kavrayamazsınız. Neden? Çünkü muhakkak helikopterden çekilmiş görüntülere bakacak, sonra durumu kavrayacaksınız.Başarılı sanatçı demiş ki: "Bu ev benim için cennet!"Ben de diyorum ki: "Ne cenneti Julio? Ne cenneti? Cennette böyle bir mekân bulmak mümkün olamaz! Senin söylediklerine inananlar, böyle mekânlar beklerler sonra ve bulamazlar."Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış, gerçekten inanılmaz bir yaşam alanı yaratılmış bu mekân ve civarında. Bir kere ana eve ilaveten, "Balinez tipi" bir çok ilave evler yapılmış. Ortada havuz değil, bir göl var, göl! İki adım ötede deniz kıyısı. Golf sahası, çocuklara okul, kayıt stüdyosu v.s.Bir resimde ev müstahdeminin mutfağı görünüyor. Vallahi, tallahi Sayın Sakıp Sabancı'nın mutfağının bu müstahdem mutfağı gibi mükemmel olduğunu sanmam!İki odada iki adet Dadı Yatağı var ki, hanginize nasip olur bilemem. Bir kere, dünyanın dört bir yanından getirilmiş özel ağaçlarla inşa edilmiş tüm eşyalar.Yani Karaib Adaları'nın yetiştirdiği ağaçlar yetmemiş, yetmez şekerim! Bazı kütükler Finlandiya olacak, bazaları ise Filipin, diğerleri Oregon! Halılar Afgan, heykeller Hindistan!"Yok, yok değerli Juliocuğum, sen bu konforu ve güzelliği cennette bekleme, bu standardı cennete tutturmak zordur. İnan bana, burada keyfini sür ama diğer tarafta bekleme!"Helal olsun vallahi Julio Iglesias! Kızı yaşındaki beraber yaşadığı sevgilisi Miranda ile (dört bebek doğurdu) neden evlenmediği sorulduğunda da, "Miranda benimle evlenmek istemiyor. İki evli insandan farkımız yok ki? Birbirimizi daha çok sevemeyiz. Miranda, ikiz kızlarımızın evlilik töreninde arkamızdan yürüyecek kadar büyümelerini bekliyor" diyor.Ne kadar gerçekçi bir sebep değil mi? Bravo Miranda! Ama asıl tebriklerim İspanya'da futbol oynarken bir kaza sonucunda şarkıcılık mesleğine geçen Julio'ya yöneliktir. Eminim çok tutumlu bir yaşam sürerek bu cennet mekânı kendisine ve ailesine yaratmıştır. Güle güle otursunlar diyorum!Voleybol takımındaki güzel kızlarımız...Avrupa ikinciliğini tümüyle haketmiş bu muhteşem takımın her üyesini gözlerinden ve yanaklarından öpüyor, bizlere yaşattıkları heyecanlı dakikalara, pınarlarımızdan akıttıkları sevinç gözyaşlarına çok teşekkür ediyorum.Polonya'nın da muhteşem bir oyun çıkardığını kabul etmek gerek. Zaten işe heyecan katan da bu oldu! Eleştirilere hiç katılmıyorum. "Birincilik elden gitti" gibi değerlendirmeler hiç hoşuma gitmiyor, Süreyya başta olmak üzere arkadan voleybol başarısı, geçen akşam da Beşiktaş'ın 2-0'lık skoru, şu anda unuttuğum başka basanlara imza atanlar da dahil, bu gençlerimiz Türkiye'nin dünya spor platformunun üst sıralarında kalmasına yardım ediyorlar.Bunun önemini bilen bir kişiyim. Tüm ekipleri tekrar tebrik ediyorum. Tenis, buz pateni ve kayak konusunda da gençlerimizin sivrilmesini bekliyorum."Piyanist" filmi ve Adrian BrodyTRT 1'de izledim bu filmi. Oscar'a layık bulunmuş Adrian Brody'in oyun gücü bu ödülü hakediyor muydu? Konu bildiğimiz Nazi/Musevi hikâyesi üzerine kurulmuş. Polanski'nin yapıtı. Spielberg'un Schindler's List eserini andıran sahnelerle yüklü. Brody'ye Oscar? Bence hikâyeye Oscar verirken ateşe gelip, Brody'ye de vermişler. Gittikçe beyazlaşan pudra ile sıvanan bir çehre, uzayan kirli saç ve sakallar, karaciğer büyümesinden mütevellit, 2 dakikalık bir titreme ve inleme sahnesi. Piyanonun tuşlarında gezen eller tabii ki Brody'nin değil. Olmasını da beklemem. Ancak olağanüstü, Oscar'lık bir oyun gücü? No, sir! Ama konu gündemde kalıyor mu? Hem de nasıl!

Devamını Oku

Yaratıcı bir kuaförde saç bakımı!

3 Ekim 2003

Uzun yıllar görüşemediğim bir arkadaşıma gitmek için kaldırımda yürürken, daha önce hiç gitmediğim bir kuaförün vitrinindeki aynaya gözüm ilişti. Saçlarıma baktım. Hoşuma gitmedi. Hemen kuaföre girdim ve "Şampuan ve fön rica ediyorum" dedim. 25 yaşlarındaki genç usta, saçlarımı çift şampuan yaptıktan sonra, aynanın önüne oturtarak havluyla diplerine friksiyon yapmaya başladı. Her girdiğim yeni kuaförün ağzından çıkmazsa olmaz sorusu çabucak geldi. "Hangi kuaföre gidiyorsunuz?" "Oturduğum yerde kuaförüm var." "Saç bakımı yaptırıyor musunuz?" Yıllardır kuaförüm Yusuf Bey, "Ayşe Hanım, gelin bir bakım yapalım saçınıza" der durur ancak benim vaktim bir türlü bu işe fırsat vermez. Yusuf Bey söyler, ben atlatırım. Bu iş böyle devam eder durur. Usta sorunca, tam sırasıdır, küçük bir beyaz yalan söyleyeyim dedim. "Aaaa tabii ki... Her ay bir kere saçlarıma özel bakım yaptırırım." Genç usta, tırnakları saç boyasından açık kahverengi olmuş, uzun parmaklarını saçlarımın içine arkadan öne doğru daldırırken, "Belli, bellimi Ayşe Hanım! Saçınızın zindeliğinden, canlılığından muntazam bakım yapıldığı (!!) çok belli." Gülmemek için kendimi zor tuttum. İnce fön fırçaları asker gibi önüme dizildiler ve usta sağ eline fön makinesini alarak, orta en önümdeki bir tutam saçı kurutmaya başladı. Benim her zaman alıştığım kuaförüm ense kökündeki tutamdan başlar, öne ilerlerdi, baktım bu usta tam tersi bir işlem yapıyor."Arkadan başlayıp öne gelinmez mi?" diye ukalaca bir soru sordum. "Haklısınız. Ancak o kadar çok ELEKTRİK KESİNTİSİ yaşıyoruz ki, önden başlamak zorunda kalıyoruz. Gene elektrik kesilirse, en azından önünüz toparlanmış olur!" Böyle YARATICI bir gerekçeyle ilk defa karşılaşıyordum. Gülmeye başladım. Kuaför de gülmeye başladı. İkimiz de beyaz yalanlara sığınıp, kahkahalara boğulduk.

Devamını Oku

Anadolu'da kadın medya muhabirleri aranıyor!

2 Ekim 2003

Sivil Toplum kuruluşlarından Uçan Süpürge'den aldığım bir mesajdan yetkililerin Mardin'e gittiklerini, buradaki KADIN ÖRGÜTLERİ ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla buluştuklarını öğreniyorum.Yörede bulunuşlannın bir hedefi, yerel kadın muhabirleri aramala-rıymış. Çok isabetli olur. Çünkü bu bölgede dertler içerisinde kıvranıp, sesini duyuramadan yaşayan binlerce bayanımız olduğuna inanıyorum.Bugüne kadar yöreye hizmet götüren erkek muhabirler, ki aralarında bana çok yardımcı olmuşları vardır (Selam Musa!!!), televizyon programıma konuklar yönlendirmişlerdir ama genelde olay patladıktan sonra haber yapabilmişler, olay meydana gelmeden evvel yöre hanımlarının bizzat ortamlarında yaşayarak mevcut dertleri paylaşıp medyaya yansıtamamışlardır.Yıllardır takdirle çalışmalarını izlediğim Tayfun Talipoğlu ve "Bam Teli" programı sayesinde de bilmediğimiz birçok yarayı keşfetmeye devam ediyoruz ancak bir de kadının penceresine göz atmamız faydalı olur diyorum.Bu sebeple hanım yerel muhabirlerin bulunmasının çok isabetli olduğuna inanmaktayım. Bizzat dertler içinde yoğrulan muhabirlerin, orada yaşanan durumları çok daha net ve güçlü bir şekilde yansıtacaklarından yüzde yüz eminim.İşte bu noktada, tam burada, keşke 25 yaşıma geri dönebilseydim, Mardin yöresinde oturuyor olabilseydim ve bu muhabirlik işini kapabilseydim, diye büyük bir istek duydum içimde.Ne mutlu bu vazifeye seçilene! Bizlere yansıtacağı o kadar çok dram olmalı ki, muhitinden fazla uzaklaşmasına bile gerek kalmayabilir.Sadece Güneydoğu Anadolu'da değil, bence her ilimiz ve her ilçemizde hanını muhabirlerimiz olmalı ve olayları bir de onların penceresinden görebilmeliyiz.Uçan Süpürge örgütünü candan kutluyor, iyi ki Anadolu'yu kanş karış geziyorlar ve bu çok gerekli hizmeti yapıyorlar diyorum. Hepinizin gözlerinizden öper, basanlarınıza başarılar katmanızı dilerim!Okuyucu mektubuSınavları beklerken başka başvurular yapın* Sağlık Meslek Lisesi mezunuyuz. "Sağlık Bakanlığı sözleşmeli personel alacak" haberini zaman zaman okuyoruz. Nasıl? Ne zaman? Hangi şartlarda? Bu soruların cevabını bulamıyoruz. Başvuru ne zaman olacak? Sınavı kaçırırsak diye ödümüz kopuyor. Binlerceyiz. Açıklama beklîyoruz. (Bir grup Sağlık Meslek Liseli)* Derdinizi anlıyoruz. Sağlık Bakanlığı bu konuda hiçbir açıklama yapmıyor. İhtiyaçları yoksa veya maddi imkânlar yetersizse, bu sınavı yapmayacaklardı belirtseler herkes durumunu ona göre ayarlar. Açıklama olmayınca diken üzerinde beklemek de zor. Ben derim ki sizler gene de bu sınavları beklerden başka iş başvuruları yapınız. Mesleğinizle ilgili olmasa bUe, meşgul olup, küçük de olsa bir gelir elde ediniz. Ben şahsen, sizlerin yerinde olsam, devlete çalışmak istemem. Birleşip, "Gündüz Yaşlı Bakımevi" gibi bir yer kursanız? Kiralık bir köşede? Atıyorum ama ben olsam evde oturup sınav gününü bekleyemem. İyi kararlar ve şanslar dilerim.

Devamını Oku

Üniversiteli öğrenciler soruyor!

1 Ekim 2003

Birçok arkadaşı adına üniversite öğrencisi Sayın Uğur Soncul soruyor: "Yıllardır üniversite seçme sınavı yapılır. Sınav kaydı için çok yüklü miktarda paralar alınır. Örneğin öğrenci başına 30 milyon veya 40 milyon TL. Bu sene daha yüksekmiş. Sanırız 60 milyon TL. Hele hele İngilizce sınavı söz konusu olunca bu rakam çok daha yükseliyor.Bu paraları ödediğimiz zaman karşılığında ne fiş alırız, ne de makbuz. Bilindiği gibi 1,5 milyon öğrenci bu müracaatı yapıp, istenilen paraları ödüyorlar.Bizler neyi merak ediyoruz biliyor musunuz?Bizlerden alınan bu paralar nasıl ve nerelere harcanıyor? Hesap yapıyoruz ve görüyoruz ki hiç de küçümsenecek bir miktar değil.Bunu yetkililere sormak istiyoruz. Sizin de bu konuda bize aracı olmanızı bekliyoruz. Lütfen sorumuzu köşenize alarak bu konuda aydınlanmamızı sağlar mısınız? Teşekkürler."Bence siz ve arkadaşlarınız çok yerinde bir soru sormuşsunuz. Çoğu ailenin çok güç şartlar altında ödediği bu paraların birikerek büyük miktarlara ulaştığı doğru. Bugüne kadar hiçbir yetkilinin bu konuda bir açıklama yapmadığı da doğru. Karşılığında bir fiş veya makbuz verilmemesi de (eğer öyleyse) yanlış. Haklısınız. Eğitim kurumlarımızın karşı karşıya oldukları maddi güçlükleri hepimiz medyadan öğreniyoruz.Toplanan paraların kâğıt ve baskı gibi masrafları karşıladığını düşünüyorum. Eminim bu çalışmanın arkasında büyük bir ekip vardır. Masrafların olması da doğaldır. Aynı sizin bu soruları sormanız kadar doğaldır. Her ödemede bir fiş veya makbuzun verilmesi şarttır.Bu masrafı aileler vergiden de düşebilmelidirler. Aslında ailelerin çocuklarına eğitim konusunda yapacakları her türlü masraf vergiye tabi olmamalıdır.Benim dünya görüşüme göre de bu tür sorulan sormayan toplumlar ilerleyemezler. Sizler burada hiç kimseyi suçlamıyorsunuz. Sadece, binbir zorlukla bir araya getirip ödediğiniz bu paraların nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyorsunuz. Yerden göğe kadar da hakkınız var. Yetkililer bize cevap verirlerse, buradan yansıtacağım. Cevap verirken neden fiş veya makbuz vermediklerini belirteceklerini sanıyorum. Eminim mantıklı bir açıklaması vardır.Adını açıklamak istemediğim bir öğrenci ise, "Burslar adil dağıtılmıyor" diyor ve kendisinin çok ihtiyacı olmasına rağmen alamadığını alanların ise bu paraları uçak biletlerine, marka kıyafetlere ve bilgisayarlara kullandıklarını belirtiyor. Aynı öğrenci, "Ben haftada 10 milyon TL ile geçinmeye çalışırken, bunları görüp duydukça içim sızlıyor" diyor.Bu konuda da açıklama gelirse seviniriz.Okuyucu mektubuMilli Eğitim Bakanından bir açıklama bekliyoruz* Ben yüzlerce öğrenci gibi kişisel veya toplumsal sebeplerden dolayı üniversiteyi zamanında bitiremeyerek okuldan atılmış bir kişiyim. Çok da pişmanım. Benim gibi üniversite affı bekleyen yüzlerce, belki de binlerce öğrenci var. Bize bir şans daha verilemez mi? Milli Eğitim Bakanı'ndan bir açıklama bekliyoruz. (Murat Çetin) * Gerçekten üniversite affı bekleyen çok sayıda öğrenci okuyucumdan aldığım mesajlar az değil. Bakanımız ya bir basın toplantısı yaptığında bu konuya açıklık getirsin ya da bizi medya olarak aydınlatsın ki biz de durumu sizlere yansıtalım. Derdinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Beklemedeyiz.

Devamını Oku

Bireysel Emeklilik konusu

30 Eylül 2003

Bireysel Emeklilik konusunda, anladığım kadarıyla Sosyal Sigortalar, Emekli Sandığı, Bağkur işlemleri aynı şekilde devam edecek. Ancak Bireysel Emeklilik Şirketi kurma yetkisini hükümetten kazanmış özel şirketler, isteyene ayrı bir hizmet sunmak için anlaşma yapılan belli bir miktar üzerinden en az 10 sene sistemde kalmak şartıyla para yatıracak. (Yani 10 yıl süreyle her ay belirli miktar paranızı bu şirkete yatıracaksınız, onlar da bunu değerlendirerek artırmaya çalışacaklar).56 yaşını dolduran emekliliğe hak kazanacak.Borsada oynanıp da iyice artmış olmasını hayal etliğiniz paranızdan geri ödemeler başlayabilecek. Bu zaman zarfında Türk Lirası'nın eskiden olduğu gibi değer yitirmemiş olması da çok faydalı olabilecek.Çorum'dan bir okurum şöyle diyor: "Daha şimdiden milyonlarca insan, BİREYSEL EMEKLİLİK KAZAZEDESİ adayıdır. Bazı özel sigorta şirketleri, yasa çıkmadan süper yaşam vaatleriyle milyonlarca insanı sigortalamışlardır. 10 seneden fazla, Hazine Bonosu'nun ismi var cismi yok, bütün bankalar alım satım işlemlerini kâğıt üzerinde yapmaktadırlar. Büyük bir hukuk devletinde milyonlarca insan, parasıyla rezil olmuştur, iyi bir denetim yoksa, Bireysel Emeklilik de millet aleyhine bir fiyaskodur."Son 5 sene zarfında Türkiye Cumhuriyeti'nde borsada oynayarak müşterisine para kazandırmış uzmanlar var mıdır? Kaybettirmiş uzman tanıyorum da kazandıranı tanımıyorum. Hani tanımamam da çok normaldir çünkü böyle bir işlem yaptırmadım.Şimdi rahmetli olmuş sevgili Neriman Yengem de kardeşi Ali'nin önerilerine uymuş, hisse senedi almış sonra da bu hisseler borsada düşünce her konuştuğumuzda derin üzüntüsünü dile getirmişti. Hisselerinin yükseldiğini göremeden rahmetli oldu yengem.Yani ortada bir hazine yaratma ihtimali var da ben mi bilmiyorum? Bu halkın canının çok yandığını bir daha yanmaması için çok dikkatli olması gerektiğini de vurgulamak istiyorum.Türkiye'de borsa hareketleri güzel iniş-çıkışlar gösteregelse, "Haaah, belki!" diyeceğim ama henüz bunu söyleyemiyorum. Bekleyip görelim, bakalım. Belki durumlar düzelir. Borsa fırlar. Hisse senetleri zıplar.Tek düşüncem, vatandaşın bin bir zorlukla biriktirdiği üç kuruşunun tehlikeli yönlendirmelerle yok olup elinden uçmamasıdır. Bence ülke bu sistemi kaldıracak ekonomik istikrara henüz kavuşmamıştır.Borçlar ödenip, rakamlar kırmızıdan siyaha geçince olabilir ancak henüz erkendir diye düşünüyor konuya dikkat çekiyorum.Okuyucu mektubuMüşteri memnuniyetini sakın unutmayın* Büyükçekmece'deki Hande Ayset Ticaret ile 15 Temmuz'da yaptığım anlaşma gereğince mobilyalarım evime teslim edilecekti. Ödemeleri yapmama rağmen teslimatta eksiklikler var. Dolapların kapıları eğri kesilmiş. Aynalı konsolun kenarları kırık Büyük dolabın arka suntası eksik. Ne olacak? (Koray Binler)* Hande Ayset'in güvenilir bîr firma olmasını bekliyorum. Sizin mağduriyetinizi göz ardı edeceklerini zannetmem, Sıraladığınız eksiklikler, o kadar çok ki ben de ne diyeceğimi şaşırdım. Bu firmanın müşteri memnuniyetinin farkında olduğunu sanıyorum. Gelişmelerden beni haberdar etmenizi rica ederim.

Devamını Oku

Elia Kazan'ın ardından...

29 Eylül 2003

Değerli sanat adamı Elia Kazan'ın ölümünü dün öğrendiğim zaman çok üzüldüm. Kendisi, tanışıp konuşmak istediklerimin çok da uzun olmayan listesinin başında gelirdi. Hatta değerli Zülfü Livaneli'nin yakın dostu olduğunu bildiğim için 2003'te çok sevdiği Türkiye'ye geldiğinde bu arzumu gerçekleştirmesi için Zülfü Bey'den ricada bulunacaktım.Elia Kazan'ın acı yaşam gerçeklerini korkmadan avuçlayan yaklaşımını, ilk "Rıhtımlar Üzerinde" filminde tatmıştım.Tüm haksızlıkları, sosyal yaraları, insan psikolojisinin hasarlı yönlerini korkusuzca yalın ve çıplak bir biçimde yansıtmaktan hiç çekinmediği eserlerini okumaya başladığımda, yaşama bakış merceğine hayran olmuştum.Bu adamda yalan yoktu, riya yoktu, yapay hiçbir yaklaşım yoktu. "Arzu Tramvayı", "The Understudy"("Baba'nın Suçu") gibi birçok değerli eseri yaratarak insan psikolojisini masaya cesurca yatırmış, lime lime keserek orada yerleşmiş acıları, heyecanları, sevinç, hınç, kızgınlık ve kıskançlıkları bilim adamlarından daha ustaca ortaya koyup incelemişti. Bu kolay ulaşılmış bir başarı değildir. Eminim ki kendi iç dünyasında gerçekleşmiş bin bir hasara tam on ikiden bakarak yılmayarak anlayıp, kabullenip, üstüne çıkıp yaşama devam etme gücüne sahip bir kişiydi.Yazarın adına dikkat etmeden başlayacağınız bir kitap veya bir filmin Elia Kazan'a ait olup olmadığını derhal anlardınız. Özgün yaratıcılığını taklit etmeye çalışanlar olmuştur belki ama bence başaramamışlardır. Durumun çekirdeğine, özüne inme yeteneği, tartışılmaz bir biçimde Kazan'a aittir. O, çekirdeğe indikten sonra etrafını ürkütmeden, korkutmadan, kaçırmadan, dans edercesine, şeffaflıkla ifade yeteneği de sadece bu sanat adamına has bir olgudur.Bilmem genç nesil onu tanıdı mı? Tanıdıysa, müthiş bir ilham pınarı olacaktır. Tanımadılarsa, büyük bir eksiklikten kurtulmak için derhal eserlerini okumaları, izlemeleri gerekir.Kazan'in ölümü benim için, dünya sanat alemi için büyük bir kayıptır. Bilmem son zamanlarda bir eser üzerinde çalışıyor muydu? Şayet böyle bir çalışma varsa, yakınlarının bunu derhal bastırarak bizlere sunmaları gerekir diye düşünüyor, "İyi ki doğdun, yaşadın, hissettin, yazdın, yönettin Elia Kazan" diyorum.Okuyucu mektubuAyakkabı ithal olunca değiştirilemiyor mu!?* Bir ay kadar önce Kısıklı / Ümraniye'deki Ak-CO ayakkabı mağazasından bir çift ayakkabı aldım. Topuk kısmı daha ilk giyişte deforme oldu. Götürüp gösterdiğimde, "Bu ayakkabı ithal beyefendi. Bir şey yapamayız" dediler. Bu durumda çöpe mi atmalıydım? Dalga geçer gibi, "ister at, ister sat" dediler. Müşterinin cebinden parayı alana kadar satıcılar çok iyiler ama bir sorun oldu mu bambaşka bir karaktere bürünüyorlar. (Hakan Dokumacı)* Haklısınız, paraları ağaçtan toplamıyoruz. Buradan çıkardığım ders, ithal ayakkabı alırsam, değiştirme şansım yok, Herhalde bir çift ithal ediliyor. Ayrıca ithal ayakkabılar hiç de yüksek kaliteli olmayabiliyorlar. Ancak yeni çıkan Tüketici Kanunu sizleri koruyor. Müşteri memnuniyetini, tüm dükkânlar aynı AB ülkelerinde olduğu gibi göz önünde bulundurmak durumundalar. Karşılaştığınız yaklaşımı, AB'ye üye ülkelerindeki hiçbir ayakkabı mağazası müşterisine karşı gösteremez. Lütfen bu yazıyla mağazayı bir daha ziyaret edip, beni haberdar eder misiniz?

Devamını Oku