Türkiye'yi yönetenlerin ABD ile askeri işbirliği konusunu yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları anlaşılıyor. Yazıyı çarşamba öğleden sonra yazıyorum. Savaşın fiilen başladığı yönünde haberler geliyor. Hükümet ise hâlâ ABD'ye uçuş hakkı vermeyi tartışıyor. Bütün bu olup biteni nasıl tefsir edeceğiz? İki kolay yöntem var. Biri Türkiye'yi yönetenlerin zaten olayların aynen böyle seyretmesini arzuladıklarıdır. Ortada hata filan yoktur. Bilinçli şekilde alınan doğru kararlar vardır. İkincisi ise Türkiye'yi yönetenlerin zaten çok cahil, becereksiz, kötü niyetli, vs. olduklarıdır. Ne yaptıklarını bilmedikleri için vahim hatalar yapmaları da kaçınılmazdır. Tezkere de sıradan ve kaçınılmaz hatalardan biridir.Bilinmeyen geleceğin zorluğuHer iki tefsirde de biraz hakikat payı olabilir. Eminim Türkiye'yi yönetenlerin bir bölümü bu durumu arzulamıştır. Bir bölümünün ise böyle karmaşık durumları doğru analiz etme yeteneğinden yoksun oldukları açıktır. Ancak bu iki hipotezin karar sürecine katılanların çoğunluğunu kapsamadığı kanısındayım. Yani önemli bölümünün bu sonucu istemediğini ve bu sonucu engelleyecek bilgi ve yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. Başka nedenlere bakma gereğini duyuyorum. Bence karar sürecini iyi tahlil etmek gerekiyor. Her karar, bilinmeyen bir gelecek hakkında yapılan değerlendirmeler ve analizler üstüne inşa edilir. Analizler kararın varsayımlarını üretir. Yanlış karar yoktur. Yanlış analiz vardır. Sonradan bakınca doğru gibi duran kararlar aslında doğru analizlerdir. Sonradan alanları müşkül durumda bırakan bütün kararların geresinde ise yanlış analizler buluruz. Bugünü kısıtlayan geleceğin bilinmemesidir. Türkiye'nin en önemli sorunu, dünya gerçeklerinden kopuk analiz ve hipotezlerin toplum ve yönetenler nezdinde kolayca taraftar bulmasıdır. Üstelik bunları çoğu Çetin Altan ustanın "Türk'ün Türk'e propagandası" dediği türdendir.Yanlış hesap gerçekten dönerTürkiye'yi bugünkü garip duruma getiren hatalı değerlendirmelere çok örnek verebiliriz. Önemlilerini seçtim. Düne kadar bunlara inanan çoktu. Şimdi yanlış oldukları açıkça ortaya çıktı. Bilinen bir tema ile başlayalım. "Kuzey cephesi açılmadan ABD Irak'a saldıramaz; böylece Türkiye tezkereyi redderek savaşı engelleyebilir." CHP, Cumhurbaşkanı ve savaş karşıtları böyle düşünüyordu. İkincisi ilkinin devamıdır. "ABD mutlaka Türkiye ile anlaşmak zorundadır; gecikme önemsizdir çünkü ABD bizi beklemek zorundadır." Bu görüş hükümet ve sivil-asker bürokrasi nezdinde taraftar bulmuştu. Bunları savaşın öbür cephesine bağlayabiliriz. "Türkiye çok güçlüdür; ABD Türkiye ile ters düşmeyi göze alamaz yani gereğinde ABD'ye rağmen Irak'a girer ve askeri operasyon yaparız." Buna samimiyetle inanlar da çoktu. İlk tezkere Meclis'e gelmeden önce uzun pazarlıklar yapılmıştı. O sıralarda ya ABD "siz uzatınca ben de strateji değiştirdim, artık size ihtiyacım kalmadı, teşekkür ederim" der ve müzakerelerden çekilirse diye sorduğumu hatırlıyorum. Nitekim öyle olmuşa benziyor.
AKP hükümeti ABD ile askeri işbirliğine izin veren tezkereyi şubat sonunda Meclis'e getirdi. 1 Mart Cumartesi günü oylama yapıldı. Evet oyları hayır'lardan fazla olmasına rağmen Türk hukukunda çekimser oyları fiilen "hayır" a dönüştüren yöntem sayesinde tezkere kabul edilmedi. 4 Mart'ta çıkan yazımda şöyle demiştim: "Bu kararın yakın bir tarihte değişeceği spekülasyonları yapılıyor. Bana makul gelmiyor. Herkesin kararı içine sindirmesinde yarar görüyorum." Geçen hafta çok önemli iki gelişme yaşandı. Birincisi, Kıbrıs için Annan tarafından hazırlanan çözüm planı geri çekildi. Çözümsüzlük çözümdür anlayışı gene galip geldi. Dolayısı ile Türkiye-AB ilişkilerinde ciddi bir bozulma ihtimali belirdi. İkincisi, pazar günü yapılan Azor zirvesinden ABD'nin Birleşmiş Milletler'in ve Türkiye'nin işbirliği olmaksızın savaşı başlatacağı anlaşıldı. Artık gün konuşuluyor. Böylece tezkere kendiliğinden kadük hale geliyor. Hızla değişen koşullar iç piyasaya yansıdı. Borsa yüzde 10'a yakın düştü. Dolar 1.700.000 TL.yi, faizler ise yüzde 70'leri gördü. Ekonomide yeni bir çalkantı dönemi ihtimali artmıştır.Dönüm noktasıDurum nedir? AB ile ilişkileri bozma pahasına Kıbrıs'ta Annan planı reddediliyor. ABD ile sürtüşme pahasına askeri işbirliği yolu kabul edilmiyor. Bunları sıradan kararlar olarak göremiyoruz. Tam tersine, Cumhuriyet tarihinin dönüm noktalarından birine tekabül ettikleri kanısındayız. Teşhiste bir hata yapmayalım. İçinde yer aldığımız bölge yakın tarihin en büyük krizini yaşarken Türkiye aynı anda hem AB hem de ABD ile ters düşüyor. Üstelik bu olay ekonominin son derece kırılgan olduğu bir anda gerçekleşiyor. İki açıklayıcı hipotez olabilir. Biri nisbeten masumdur. Bu süreci Türkiye'yi yönetenlerin beceriksizliklerine ve yaptıkları vahim hatalara atfetmektir. Hatayı kimin; hükümetin mi, muhalefetin mi, Cumhurbaşkanı'nın mı, askerlerin mi yaptığı ikincildir. İkincisi o kadar masum değildir. Ortalıkta hata ya da beceriksizlik yoktur. Türkiye'yi yönetenlerin bilinçli tercihleri vardır. Hesaplar yapılmıştır. Ona göre riskli pozisyonlar alınmıştır. Kararlardan Türkiye'nin kazançlı çıkacağı öngörülmüştür. Gene hesabı kimin yaptığı ikincildir.Nereye gidiyoruz?Şu anda iki hipoteze de destek olabilecek kanıtlar bulabiliriz. Ama bunlar kesin bir sonuca varmak için yetersizdir. Biraz hayret, biraz şaşkınlık, biraz korku ile olup bitenleri izlemekten başka çaremiz yoktur. Açıkça söylemek ihtiyacını hissediyorum. Türkiye'yi yönetenlerin ülkeyi nereye, neden ve nasıl götürmek istediklerini kestiremiyorum. "Evdeki hesap çarşıya uymaz" özdeyişi aklıma geliyor. Ciddi şekilde tedirginim.
Merkez Bankası 2002 yılı ödemeler dengesini yayınladı. Aralık dış ticaret verileri gelince durum ortaya çıkmıştı. Cari işlemler dengesinde 1,8 milyar dolar açık var. Geçen gün de yazmıştım. Benim 2002 tahminlerimden sadece dış dengede ciddi sapma görülüyor. Cari dengede açık oluşmasına rağmen 2002'de döviz kurundaki değişim enflasyonun altında kaldı. Yılbaşı sonrasında da savaş ihtimaline ve diğer ekonomi dışı sorunlara rağmen kur yatay seyretti. Acaba nedeni IMF'den alınan kaynaklar mı? Öyle durmuyor. Ödemeler dengesi IMF'den 6,4 milyar dolar geldiğini gösteriyor. Buna karşılık Merkez Bankası rezervlerinde 6,2 milyar dolar artış olmuş. Yani IMF parası olduğu gibi döviz rezervine gitmiş.Ayrıntılara bakıyoruzAşağıdaki tabloda 1998-2002 arası beş yıl için cari işlemler dengesinin ana kalemleri yer alıyor. İlk sütun ödemeler dengesi tanımına göre dış ticaret açığını veriyor. Yani dış ticarete bavul ticareti, altın ve transit ticareti ekleniyor. Navlun düşülüyor. İkinci sütunda görünmeyen adı verilen kalemlerin biri hariç geri kalanının net sayılan var. Turizm, faiz, navlun, taşımacılık ve kâr transferi kalemlerini kapsıyor. Üçüncü sütunda ise bunlar dışındaki diğer gelir ve gelirlerin net değeri yer alıyor. Dış ticaret açığının 2001'e kıyasla 4,1 milyar dolar arttığını görüyoruz. Ama dış ticaret açığı 1998-2000 döneminin altında kalmış. 2000'e kıyasla 13,7 milyar dolarlık bir düzelme görülüyor. İkinci sütunda yer alan görünmeyen net gelirleri 2002'de ,8 milyar dolar yükselmiş. 2000'e kıyasla da küçük bir artış var. Ancak 1998'e kıyasla 2 milyar dolar azalma da dikkatimi çekiyor. Üçüncü sütundaki diğer gelirlerin seyri son derece ilginç. 1998'de 5 milyar dolar, 2000'de 4,2 milyar dolar iken 2001'de 2,8 milyar dolar azalarak 1,4 milyar dolara inmiş. 2002'de tekrar 1,6 milyar dolar düşüp eksi bakiye vermiş. İşçi dövizleri de benzer bir manzara çiziyor. 2001'de 1,4 milyar dolar, 2002'de tekrar 0,3 milyar dolar daha gerileme saptıyoruz. 2002 yılında işçiler 2000'in 1,7 milyar dolar ya da üçte biri oranında daha az döviz yollamışlar.Neden acaba?Soru basit. 2000'den 2002'ye ne oldu ki diğer gelirlerde 4,4 milyar dolar, işçi dövizlerinde 1,7 milyar dolar, toplam 6,1 milyar dolar daha az döviz geldi? Üç hipotez teklif edebiliriz. Birincisi parite değişimidir. Ancak son sütunda verilen euro-dolar paritesinde çok küçük bir oynama görülüyor. İkincisi işçilerin fakirleşmesi ve diğer gelirlerin kurumasıdır. Olmaz diyemiyoruz. Ama nasıl olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Üçüncüsü, siyasi ve ekonomik belirsizliğin yarattığı güvensizlik ortamında kazanılan dövizlerin yurt dışında tutulmasıdır. Yani sermaye kaçağıdır. Sermaye kaçağının cari işlemler dengesine de sirayet ermesidir. Son bir hesap yapalım. Diğer gelirler ve işçi dövizleri 2000 yılı düzeyinde gerçekleşmiş olsa acaba cari işlemler dengesi ne çıkardı? 1,8 milyar dolar fiili cari işlem açığını 6,1 milyar dolar kayıpla toplayınca 4,3 milyar dolar fazla buluyoruz. Döviz kurundaki yatay seyri bu şekilde daha iyi açıklayabildiğimiz! düşünüyorum.
Çarşamba öğle yemeğinde Türk-Fransız Ticaret Odası'nın konuğu oldum. Ekonomik ve siyasi duilgili görüşlerimi anlattım. Dinleyiciler arasında yabancılar, özellikle Fransızlar ağırlıkta idi. İlginç sorular vardı. Türkiye'ye yeni geldiği anlaşılan bir katılımcı, döviz kurunun neden bu kadar önemsendiğini anlamakta zorlandığını söyledi. Açıklama istedi. Vatandaşın dövizi, benim de kur muhabbetini sevdiğim biliniyor. Keyifle cevaplandırdım. Bir soru ile başladım. Türkiye'nin nisbeten azgelişmiş bir kırsal bölgesini ve AB'nin gelişmiş metropollerinden birini alalım. Aynı anda her ikisinde kamuoyu araştırması yaptıralım. Deneklere euro-dolar parkesi hakkında neler bildiklerini soralım. Sizce hangi bölge insanlan euro-dolar paritesinin bugünkü ve yakın geçmişteki değeri hakkında daha çok bilgiye sahiptir? Elbette Türkler. Euro onların kendi parası olabilir. Ama pariteyi biz onlardan çok daha iyi biliriz.Enflasyonun hasarıCuma akşamı Ekonomistler Platformu Kemal Derviş'e Yılın İktisatçısı Ödülü'nü verdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen toplantıda birer konuşma yaptık. 35 yıl öncesini, gençlik heyecanımızı taşıyan eski tartışmalarımızı hatırladık. Katılanlardan üç kadim dostum, Taner Berksoy, İshak Alaton ve Vural Akışık konuştular. Akışık'ın söylediklerine değinmek istiyorum. Çünkü uzun süren enflasyonun Türkiye'de insanların davranış biçimlerini nasıl değiştirdiğini hatırlattı. Özetle, dişçi dişçiliğini, avukat avukatlığını, oto tamircisi tamirciliğini, vs. ihmal edip zaman ve emeklerini kendilerini enflasyondan korumak için harcamaya başladılar dedi. Doğru söze ne denir? Ben de Fransız soru sahibine aynı şeyi anlatmıştım. Türkiye'de insanları döviz alıp satmaya ve tasarruflarını dövizde tutmaya yüksek ve dalgalı enflasyondan korunma arzusu itti. Bu haklı ve masum çaba giderek insanoğlunun ruhunda gizli kumar ve spekülasyon güdüsünü de hareketlendirdi.1990'li yıllar boyunca uygulanan "enflasyon kadar devalüasyon" politikası da döviz tutmayı teşvik etti. Bu politika özünde döviz tutan vatandaşlara Merkez Bankası'nın enflasyonu garanti etmesi anlamına geliyordu. Türkler'in "döviz aşkı" işte böyle oluştu.Kur serbest bırakılıncaDalgalı kur rejimine geçiş bu nedenle vatandaş açısından bu kadar travmatik bir deneyime dönüştü. Ama her musibette bir de hayır vardır. Dalgalı kur Türkiye'nin siyasi haritasını da değiştirdi. Eskiden vatandaşın hükümetleri değerlendirmek için seçimi beklemesi gerekiyordu. Dört ya da beş yılda bir oy vererek onlar hakkındaki kanaatlerini ifade ediyordu. Aradaki dönemde vatandaşın yapabileceği fazla bir şey yoktu. Şimdi vatandaş her gün, üstelik birkaç kere hükümetin ekonomi politikası hakkında oy verme hakkına sahip. Sabah, öğle, akşam, günün her saatinde önünde üç tercih var. Gidip döviz alabilir, döviz satabilir ya da ikisini de yapmayabilir. Hangisini yaptığı anında kura ve oradan TL faizlerine yansıyor. Hükümet yanlış bir iş yapınca bedelini derhal yüksek kur ve faiz şeklinde ödüyor. Doğru iş yapınca da mükafatı o anda kurun ve faizin gevşemesi olarak geliyor. Siyasileri oylarımızla terbiye edemedik. Onun yerine döviz alıp satarak terbiye ediyoruz. Derviş, bu terbiye yönteminin biraz pahalı olduğunu söyledi. Ne yapalım. Pahalı mahalı, başka türlü öğrenmiyorlar. Dalgalı kur demokrasisi böyle işliyor.
ABD'nin Irak'a planladığı askeri müdahale Türkiye'nin gündemini belirliyor. ABD ile müzakereler sonuçlanınca hükümet meşhur tezkereyi Meclis'e yollayacak. Son bir aya damgasını vuran belirsizlik ortadan kalkacak.İşte size iki sözcük: müzakere ve tezkere. Kökenlerini merak ettim. Sevgili dostum Sevan Nişanyarîın yeni çıkan etimolojik sözlüğü imdadıma yetişti: "Sözlerin Soyağacı" (Adam Yayınları, İstanbul 2002).İkisi de arapca "zikir" (anma) kökünden geliyor. "Zikredilen tezkerenin müzakeresi yapıldı" dediğimiz zaman aynı kökten üç kelimeyi birbiri ardına kullanmış oluyoruz. Mezkur, müzekkere ve tezekkür de aynı arapca kökten türemiş sözcükler.,Elifin Öküzüİzmir'in Selçuk ilçesinde Şirince diye bir köy var. Cumhuriyet öncesinde büyük bir Rum köyü imiş. Mübadelede rumlar gitmiş yerine çoğu Ege adalarından gelen göçmenler yerleştirilmiş. Köyün evleri çok güzel.Sevan ve Müjde Nişanyan eski Rum evlerini restore edip pansiyon haline getirdiler. Olağanüstü güzel bir iş yaptılar. Ama tahmin edileceği gibi bürokrasi ile sorunları çıkti. Sonunda Sevan hapse girdi. Etimolojik sözlük fikrine zaten kafasını takmıştı. Mahpusanede zamanını iyi kullanmış. İki kitap yazıvermiş."Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı" (Adam Yayınları, İstanbul 2002) Nişanyan'ın diğer kitabı. Ama dar anlamı ile bir sözlük değil. Az sayıda kendince ilginç sözcük seçmiş. Onların birbirleri ile ilişkilerini anlatıyor. Arada Semih Poroy'un çizimleri yer alıyor.Kapitalizm ve kapuska ilk bakışta birbiri ile alakasız iki sözcük gibi duruyor. Ama öyle değil. İkisi de Latince "caput" (baş) sözcüğünün kökünden türemiş, zaman içinde değişimden geçmiş. Kapitülasyon, kaptan ve şef de aynı kökten geliyor.Vajina şu günlerde tiyatrosu sayesinde çok konuşuldu. Vanilya'yı dondurma seven herkes biliyor. Ya aralarındaki ilişki? İkisi de latince "vagina" (kılıç kını) sözcüğünden geliyor.Vajina 17'inci yüzyılda kullanıma girmiş. Vulvayı uterus ile birleştiren kanal anlamında bir anatomi terimi. Meksika'yı fetheden Cortes'in adamlan buldukları hoş kokulu bir çiçeği kılıç kınının küçüğüne benzetmişler. Minyatür kın anlamına "vainilla" demişler.İlk sözlüğümSözlüklere merakım Fransızca öğrenmeye başladığım yıllara gidiyor. Galatasaray Orta kısmına geçtiğim 1956 yılında Tünel'de Hachette Kitabevi vardı. Tintin'lerimi ve ilk Larousse genel ansiklopedik sözlüğümü oradan almıştım. Hachette'in kitap rafları önünde geçirdiğim saatler sırasında kahverengi ciltli bir "Dictionnaire Ethymologique" ilgimi çekmişti. Rahmetli babam ısrarlarıma dayanamayıp parasını verdi. Onu da aldım.Ben sözcükleri severim. Nereden ve nasıl geldiklerini merak ederim. İnsanoğlunun binlerce yıllık serüvenini sözcüklerden izleyebildiğimizi düşünürüm. Size de tavsiye ediyorum. Sözcükleri seviniz.
Cuma günü DİE Aralık 2002 ihracat ve ithalat sayılarını yayınlandı. Böylece dış ticaretin 2002 yılındaki seyri ortaya çıktı. Birkaç gün içinde Merkez Bankası 2002 yılı ödemeler dengesini açıklayacaktır. Dış denge, döviz kurunun Merkez Bankası denetiminde olduğu dönemlerdeki kadar önem taşımıyor. Döviz arz ve talebindeki değişim zaten anında döviz kuruna yansıyor. Kısa dönemde kur üstünde sermaye hareketlerinin etkisi de biliniyor. Eskiden ihracat ve ithalatın kendisinden çok dış ticaret dengesi izlenirdi. Dalgalı kur dengeyi ikinci plana itti. Buna karşılık ihracat ve ithalatın nasıl seyrettiğinin anlaşılması ekonomik gidişatın çok yararlı bir göstergesi oldu.VerilerAralık ayında ihracat, ithalat ve dış ticaret dengesi sırası ile 2.8 milyar dolar, 5.1 milyar dolar ve 2.3 milyar dolar olmuş. Geçen yılın aynı ayına göre gene aynı sıra ile yüzde 6, yüzde 47 ve yüzde 190 artış buluyoruz. Aylık ithalat en son Kasım 2000'de 5 milyar doların üstüne çıkmıştı. 2001'de aylık ithalat 3-3.5 milyar dolar arasında dolaşıyordu. İthalattaki bu büyük artış sanayi üretimi ve kapasite kullanımı verilerine yansıyan sanayi canlılığını teyit etmektedir. Buna karşılık Aralık ayı ihracatı benim beklentimin altında gerçekleşmiş. Türkiye ihracatçılar Meclisi -TİM- daha önce Aralık ihracatını 3.3 milyar dolar olarak açıklamıştı. DİE verileri genelde daha küçüktür. Ama ilk kez bu kadar büyük, neredeyse 500 milyon dolar fark görüyoruz. TİM Ocak 2003 ihracatını 3.5 milyar dolar açıkladı. İki ihtimal var. Ocak'ta ya benzer bir fark olacak ya da fark azalacak. İkinci şık bana daha muhtemel geliyor. Aralık'ta bir şekilde kayda geçmeyen ihracatın Ocak sayısını artırmasını bekliyorum. Yıllık ihracat, ithalat ve dış ticaret açığı, sırası ile, 35.1 milyar dolar, 50.9 milyar dolar ve 15.8 milyar dolar olmuş. 2001'e kıyasla değişim oranlarını gene aynı sıra ile yüzde 12.0, yüzde 22.8 ve yüzde 56.5 buluyoruz. 2000'de ihracat 27.7 milyar dolar, ithalat ise 54.5 milyar dolardı. İki yılda ihracatta 7.4 milyar dolar ya da yüzde 26.3 artiş görülüyor. Buna karşılık ithalatta 3.6 milyar dolar ya da yüzde 6.7 düşüş var. İkisini toplayınca, iki yılda dış ticaret dengesinde 11 milyar dolarlık bir düzelme olduğu anlaşılıyor.AB'ye ihracat35.1 milyar dolar toplam ihracatın yüzde 51.5'u yani 18.1 milyar doları AB ülkelerine yapılmış. 2001'e kıyasla AB'ye ihracatın dolar cinsinden artiş oranı yüzde 12 çıkıyor. Ancak 2002'de euro dolara kıyasla ortalama yüzde 5.6 değer kazanmış. Onu düşünce euro cinsinden ihracat artışı yüzde 6'ya geriliyor. 2001'de 18 milyar euro olan AB'ye yönelik ihracat 2002'de 19.1 milyar dolara yükselmiş. 2002 yılında euro ülkeleri reel milli gelirinin sadece yüzde 0.7 büyüdüğü tahmin ediliyor. Bu açıdan Türkiye'nin ihracat performansının başanlı olduğunu söyleyebiliriz.
Meclis kararını verdi. ABD'nin Irak'a yönelik askeri operasyonuna Türkiye katılmayacak. Bu kararın yakın bir tarihte değişeceği spekülasyonları yapılıyor. Bana makul gelmiyor. Herkesin kararı içine sindirmesinde yarar görüyorum. AKP yönetimi böylesine önemli bir oylamada bağlayıcı grup kararı almadı. Milletvekillerine vicdanlarının sesini dinleyerek oy kullanma hakkını tanıdı. Kutluyorum. Grup kararı alarak milletvekillerine bu hakkı vermeyen CHP yönetimini ise kınıyorum. Meclis Türkiye'nin geleceği açısından fevkalâde önemli bir karar almıştır. Siyasi sonuçları derhal hissedilmeyebilir. Uzun dönemde siyasete etkisinin çok olumlu olacağını düşünüyorum.Mali disipline geri dönüşTezkerenin Meclis'ten geçmemesi hükümetin iktisat politikasında manevra alanını daraltmıştır. Gene kısa ve uzun dönem açısından sonuçlar farklı olacaktır. Durumu kısaca özetlemekte yarar görüyorum. Geri planda 2002 yılında seçimlerin de etkisi ile mali disiplinin gevşemesi yatmaktadır. Nihai sayılar açıklanmadı ama 2002 yılında kamu kesiminde faiz dışı fazlanın hedeflenen yüzde 6,5'un 1-2 puan altında kaldığı anlaşılıyor. Bu durumda, 2003 yılında faiz dışı fazla hedefinin tutturulması için kamu giderlerinin azaltılması ve vergi gelirlerinin artırılması zorunlu hale gelmiştir. Bu tedbirlerin AKP'nin seçim vaatlerine ters düştüğü çok açıktır. Askeri işbirliği sonucu ABD'den gelecek kaynaklar vergi artışı yada harcama kısıntısı olmadan kamu dengesini sağlamaya yarayacaktı. Yani hükümeti vatandaşı kızdıracak acı reçeteleri uygulamaya sokmaktan kurtarıyorlardı. Meclis'in kararı hükümetin elinden bu olanağı almıştır. Faiz dışı fazla hedefi için gerekli kaynakları ABD vermeyince vatandaştan almaktan başka çare yoktu. Nitekim dün Meclis'e sunulan 2003 bütçesi vergileri artırmakta, kamu harcamaları kısmaktadır.Bedava yemek olmazMeclis bu kararı ile Türkiye'nin onurunu korumuş, özgürlüğünü teyid etmiş, bağımsızlığını kanıtlamıştır. Bunlar sevindirici gelişmelerdir. Siyasi olgunluk yolunda atılmış ciddi adımlardır. İngilizce bir özdeyiş hatırlatalım. "Bedava yemek diye bir şey yoktur; her yemeğin faturasını birisi öder". Onurun, bağımsızlığın, özgürlüğün de mutlaka ödenmesi gereken bedelleri vardır. Bütün kamuoyu yoklamalarında büyük çoğunluk ABD ile askeri işbirliğine kesinlikle karşı çıkıyordu. Hal böyle ise, vatandaşlar daha fazla vergi ödeme ve devletten daha az hizmet alma kararını kendileri almışlardır. Özellikle vurgulamak istiyorum. Kimsenin mali disiplinin getirdiği ek yükümlülüklere itiraz etmeye hakkı yoktur. Hükümetin acı reçeteye alternatif olarak sunduğu yol toplum istemediği için Meclis'te reddedilmiştir. Toplum şimdi kararının arkasında durmalı ve özgürlüğün bedelini ödemelidir.
Türkiye'de sefalet edebiyatı bildim bileli iyi prim yapar. Konuşana ve dinleyene göre, "vatandaş inim inim inliyor", "çiftçi ekim yapamaz hale geldi", "sanayici perişan", "esnaf kepenk kapatıyor" vs. çok popülerdir. Dramatik bir ses tonu ve üslup tercih nedenidir. Amaç daima aynıdır. Ağlama, yakarma, tehdit vs. eldeki tüm manevi baskı olanaklarını kullanıp devletten ek kaynak kopartmaktır. Geri plandaki varsayım, devletin vereceği kaynakları başkalarından alacağıdır. Madalyonun öbür yüzünde siyasiler vardır. Vergi gelirlerini birilerine ulufe şeklinde dağıtmanın seçim kazanmak için zorunlu olduğuna inanırlar. Onlar için de kaynak önemsizdir. Siyasetçinin işi vermektir. Gerisi ayrıntıdır. Bütçede gelir yoksa para basılır. Borç alınır. Tercihan ikisi birden yapılır. Bu yöntem kimseyi rahatsız etmez. Çünkü birilerine bir şeyler verilmekte ama sanki kimse karşılığını ödememektedir. En azından o gün öyle durmaktadır.Koşullar değişinceBaşlangıçta enflasyon ve kamu borcu düşüktür. Toplum istedikçe ve siyasetçi verdikçe yavaş yavaş ikisi de sürdürülemez düzeylere tırmanır. Sonra bir gün rüya biter. Hem borcu indirmek hem de enflasyonu düşürmek zorunlu hale gelir. Artık siyasetçi her verdiğini anında birinden almaya mecburdur. Buna iktisat literatüründe "sıkı bütçe tahdidi" dendiğini söylemiştik. Uzun süre almadan vermeye çalışma sonucunda devlet şimdi alıp da vermeme noktasına gelmiştir. Doğallıkla bu yeni durum hemen kavranmaz. Toplum ve siyasetçi hâlâ eski alışkanlıkların etkisindedir. Toplum istemeye devam eder. Siyasetçi de vermeye çalışır. Fevkalâde zor bir öğrenme süreci başlar. Olayı bir örnek üstünde izleyelim. Bir toplum kesiminin hükümeti sıkıntıda olduğu konusunda ikna ettiğini düşünelim. Hükümet o kesime gelir transferi yapmaya karar veriyor. 2 ktr. TL ek kaynak ayınyor. İlk adımda o kesimin geliri 2 ktr. TL artıyor. İlk bakışta gelir dağılımı düzeliyor. Ama süreç orada durmuyor. Hükümet 2 ktr. TL ek kaynak bulmak zorunda. Ne yapacak?Bir: Bazı vergileri yükseltecek. Ya ek vergileri ödeyenler 2 ktr. TL'nin verildiği kesimden daha kötü durumda ise? O takdirde hükümet daha kötü durumda olandan alıp daha iyi durumda olana verdi. Yani gelir dağılımını bozdu.İki: Bazı harcamaları kısacak. Ya kısılan harcamadan yararlananlar 2 ktr. TLnin verildiği kesimlerden daha kötü durumda ise? O takdirde hükümet daha kötü durumda olandan kısıp daha iyi durumda olana verdi. Yani gelir dağılımını bozdu.Popülizm ve gelir dağılımıDevlet bütçeden yaptığı transferlerle gelir dağılımını düzeltebilir mi? Cevabı iki koşula bağlıdır. Birincisi transferler borç ya da enflasyonla finanse edilmemelidir. Nedenleri bulmak için Türkiye ekonomisinin bugünkü halinde bakmak yeterlidir. İkincisi, vergi ve harcama sistemi etkin ve adil olmalıdır. Kaynak alanların nisbi durumunun kaynağı ödeyenlerden daha iyi olması felâketi başka türlü engellenemez. Vergi ve harcama sistemi yanlış ise transfer sonrası gelir dağılımı transfer öncesi gelir dağılımından daha kötü çıkar. Maalesef yapılan araştırmalar Türkiye'de durumun tam da böyle olduğunu gösteriyor. AKP hükümetinin ucuz popülizmi gelir dağılımını daha da bozmuştur. Ne kadar bozmuştur? Dünya Bankası'nı bile bu haksızlığa isyan ettirecek kadar bozmuştur. Buna popülizmin sefaleti denir.