Asaf Savaş Akat

Asaf Savaş Akat

akatas@bilgi.edu.tr

Mundell'in Türkiye analizi

30 Nisan 2006

Nobel ödüllü ünlü iktisatçı Robert Mundell'i Türkiye'ye davet eden İş Yatırım'a teşekkür ediyorum. Geniş Açı toplantıları bizlere çok önemli düşünürleri yakından tanıma fırsatını veriyor.Açık ekonomide iktisat politikası deyince akla önce Mundell gelir. Geçen yazıda özetledim. Açık ekonomide para politikasının zorluğunu vurgular. Örneğin Büyük Buhrana Fed'in uyguladığı yanlış para politikasının neden olduğunu savunur.Mundell'in konuşma başlığı Türkiye'deki tartışmanın da tam göbeğine oturuyor: "Değerli TL, Cari Açık ve Enflasyon Hedeflemesi." Ustayı kutlamak gerekiyor. Genel bir tema üstüne konuşmanın kolay yolunu seçmemiş. Riskli ve zor olmasına rağmen, Türkiye'nin güncel konjonktür sorunlarına bodoslamadan girmiş.TL aşırı değerli mi?TL'nin değeri sadece akademik bir konu değildir. Büyük çıkar çatışmalarının odağıdır. Dış piyasa için çalışanlar daima TL'nin değer kaybetmesinden yanadır. İç piyasaya çalışanlar ve mali kesim ise tam tersi görüştedir.Yaygın yöntem dövizkuru- enflasyon karşılaştırmasıdır. Merkez Bankası'nın yayınladığı TERK bu yöntemle hesaplanıyor. Örneğin Mundell, IMF'nin "özel Çekim Hakkı" (SDR) bazında 2000'den bugüne TEnin yüzde 58 değer kazandığını buluyor.Ancak ülke parasının değerini doğrudan ölçme sorunlarını bildiği için dolaylı yöntemleri de kullanıyor. Kendi kendine "aşırı değerli paranın ekonomik sonuçları ne olurdu?" diye soruyor. Cevaplardan TL aşırı değerli sonucuna ulaşıyor."Bir: Sanayi üretiminin GSYH büyümesinin altında kalması. İki: Doğrudan yabancı sermayeden ziyade, ülkeye ağırlıklı olarak portföy yatırımlarının gelmesi. Üç: Kötüleşen dış ticaret açığı ve dış ticaret açığının cari işlemler açığına oranı. Dört: İşsizlik oranındaki artış.Tüm bu yaklaşımlar, Türkiye örneğinde kurun aşırı değerli olduğuna işaret ediyor." (s. 18)Bir, iki ve dördü ben de son yıl içinde sık kullandım. Üç daha önce aklıma gelmemişti. Hemen hesapladım. Örneğin dış ticaret açığının cari işlemler açığına oranı yüzde 57 ile 1993'ün (1994 krizi öncesinin) 11 puan üstüne çıkmış. Haberiniz olsun.Perşembe'nin gelişi...Geri planda açık ekonomide enflasyonla mücadele ile döviz kuru hareketleri arasındaki karmaşık ilişki yatar. Maliye ve para politikasının eşanlı sıkılığı sermaye girişini arttırır. Para değer kazanır, enflasyon düşer, cari işlemler açığı patlar.Sonra ne olur? Mundell Kanada, Brezilya, Meksika, ABD ve İngiltere'den örnek veriyor. Bir süre sonra paranın dış değeri denge düzeyine geri dönüyor. Yani ciddi bir kur düzeltmesi yaşanıyor.Analiz "yüksek faiz-düşük kur mücahidi iktisatçılar" için can sıkıcıdır. 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikasını başarılı diye pazarlayanlan zorlamaktadır. Ben size söylüyorum. Bu mızrak bu çuvala sığmaz...

Devamını Oku

Mundell ve para politikası

26 Nisan 2006

Türkiye geçen hafta iktisadın önemli ustalarından birini ağırladı. İş Yatırım tarafından düzenlenen son Geniş Açı toplantısında 1999'da Nobel İktisat Ödülü'nü alan Robert Mundell konuştu. Ben soru cevap ağırlıklı tanışma kısmına katıldım. Konferansı metinden izledim. Ülkeyi yakından tanımayan misafir ile yerli iktisatçının diyaloğu sorunludur. Ustanın kafasında genel sorular ve sorunlar vardır. Türkiye'ye kuşbakışı bakar ve kendi şablonuna uydurur. Yerliler ayrıntılı bilgi sahibidir. Ama Türkiye'yi genel kurallar dışında görme eğilimi çok güçlüdür. Sonuç biraz sağırlar diyaloğuna benzer. Yerliler ustanın Türkiye'yi anlamadığını, usta ise onların iktisat bilmediğini düşünür. Dolayısı ile yerliler ustaya Türkiye'nin özel halini anlatır. Usta da onlara iktisat teori ve deneyiminin genel kurallarını tekrarlar.Paranın iç ve dış değeriMakroiktisat 1940'lardan itibaren hızla gelişmeye başladı. Ancak, ağırlık ekonominin iç koşullarına verildi. Analiz ve modeller dış ticareti, cari işlemler açığını ve döviz kurunu ihmal ettiler. O dönemde bu durum yadırganmadı.Mundell 1960'tan itibaren makroiktisat teorisinin açık ekonomilere uygulanmasına öncülük etti. Döviz kuru ile konjonktür politikaları arasındaki bağı kurdu. Bugün bile makroiktisat dersinde onun adını taşıyan açık ekonomi modelini öğretiyoruz.Mundell'in analizinin odak noktası, bir ekonomide paranın iç değeri kadar dış değerinin de konjonktürün belirlenmesinde etkili olduğudur. Buna Mundell'in "büyük sezgisi" de diyebiliriz.Paranın iç değeri enflasyonun bir başka adıdır. İç değerin korunması fiyat istikrarı yani düşük enflasyondur. Paranın dış değeri ise döviz kurudur. Aynı şekilde paranın dış değerinin korunması döviz kurunda istikrar yani dalgalanmalar olmaması demektir.İlk bakışta paranın iç ve dış değerinde istikrarın sağlanması aynı olayın iki yüzü gibi durur. Ama öyle değildir. Tam tersine, sık sık iki hedef birbiri ile çelişir. Bu hallerde ekonomi yönetimi zor tercihlerle karşı karşıya kalır. Politika hatalarının maliyeti yükselir.Para politikası çok önemlidirO nedenle Mundell'e göre para politikası hayatidir. Konjonktür sorunlarının gerisinde yanlış para politikası tercihleri yatar. Tezini kanıtlamak için dünya ekonomisinin gelmiş geçmiş en büyük ekonomik krizini, yani "Büyük Buhranı" örnek verir.Kısaca hatırlatalım. 1929 sonundan itibaren başta ABD, tüm sanayileşmiş ekonomilerde üretim, tüketim, yatırımlar ve fiyatlar hızla düşerken işsizlik aynı hızla arttı. Mundell dahil pek çok iktisatçı için Almanya'da Hitler'in iktidara gelmesinin ve dolayısı ile İkinci Dünya Savaşı'nın nedeni yaşanan bu ekonomik bunalımdır.Neden "Büyük Buhran" oldu? Mundell faturayı Amerikan Merkez Bankası'na (FED) çıkartıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında fiyatların yükselmesine rağmen FED doların dış değerini korumaya çalışıyor.Bu amaçla yanlış para politikası uyguluyor. Yani faizi çok yüksek tutuyor. Sıradan bir konjonktür düzeltmesi Büyük Buhrana dönüşüyor. Ayrıntılarını merak edenler Mundell'in Nobel ödülünü kabul konuşmasına bakabilirler.Paranın iç ve dış değeri arasındaki ilişkinin doğru saptanması ve bu konuda para politikasının sorumluluğunun kavranması Türkiye açısından hayati önem taşıyor. Bu bağlamda TL'de aşırı değerlenme ve dış açık sorunlarını bir sonraki yazıda ele alacağım.

Devamını Oku

Reel ekonominin sorunları bilançolara yansıyor

25 Nisan 2006

Yüksek faiz-düşük kur mücahidi iktisatçılar sıkıntılı günler yaşıyor. Çünkü 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikasının ekonomiyi nasıl köşeye sıkıştırdığını saklamak giderek zorlaşıyor. Her yeni veri gidişatın zannedildiğinden de sorunlu olduğunu gösteriyor. Bu konuyu uzun süredir yazıyorum. 2004 sonundan itibaren konjonktürü yapay bir iç talep balonu belirliyor. İhracat ve imalat sanayii duraklıyor, ithalat, gayrimenkul-inşaat ve mali sektör ise altın günlerini yaşıyor.Sanayiyi ve reel ekonominin önemli bölümünü boğan bu süreç için "Sanayi Kalmadı Towers Verelim" (18/12/2005) sloganını geliştirdim. Bu mızrağın bu çuvala sığmayacağını da birkaç kez hatırlattım.Borsadan al haberiVatan ekonomi bölümü çok yararlı bir çalışma yaptı. Borsaya kayıtlı şirketler her yıl denetimden geçmiş bilançolarını ve kâr-zarar hesaplarını kamuoyuna açıklıyorlar. Bunları yıllar itibarıyla karşılaştırma olanağı oluşuyor.Doğallıkla, borsaya kayıtlı şirketler ekonominin ancak bir kesitini kapsıyor. Ama hem nitelik hem nicelik açısından önemli bir temsil kapasitesine sahip olduklarını da söyleyebiliyoruz. Veriler banka ve mali kuruluşlar dışındaki borsaya kayıtlı şirketleri kapsıyor. Sanayi ve hizmet sektörlerini tek tek ele almak daha yararlı olurdu. Ancak veri tutarlılığı sorunları çıktı.Ana eğilimler haberin içindeki tablodan derhal anlaşılıyor. Reel kesim 2001 krizinin şokunu 2003'de atlatıyor. Üç ana gösterge, bilanço toplamı, satışlar ve kârlar 2003'te ciddi bir toparlanma yaşıyor. 2004'te cüzi bir düzelme var. 2005'te nominal düzeyde bile düşmeye başlıyor.Nominal durağanlık bile reel gerilemedir. Cari fiyatlarla GSMH 2004'te yüzde 20,3 ve 2003'te yüzde 13,4 yani iki yılda yüzde 36,4 büyüdü. Buradan borsaya kayıtlı banka ve mali kesim dışı şirketlerin özellikle 2005'te ekonomiye kıyasla küçüldüğünü anlıyoruz.Yatırımı kârlılık belirlerEskiler "malumu ilan" derdi. 2004 yaz aylarından itibaren para kazanmak, başarılı olmak ve büyümek isteyen müteşebbis için imalat sanayi ve ihracata yönelik alanlar cazibesini yitirdi. Nedenini de biliyoruz. TL'deki aşırı değerlenme kârlılığı törpüledi.Piyasa ekonomisinin motoru kârlılıktır. İmalat sanayiinde kârlılık düşerken ithalatta, perakendede, gayrimenkul-inşaatta vs. velhasıl iç piyasaya hizmet üreten faaliyetlerde kârlılık artınca yatırımlar oralara kayar.Olayın dinamik boyutuna özellikle dikkat çekelim. Mevcut konjonktürde kârlılıktaki düşüşle birlikte reel ekonominin sorunları giderek daha derinleşecektir.

Devamını Oku

Büyüme ve ihracat

18 Nisan 2006

Türkiye ekonomisi 2005'te çok kritik bir dönemeci geçti. Yıl ortasından itibaren belirginleşen şekilde toplam talebin ve üretimin bileşiminde köklü bir değişim yaşandı. Kısa dönemli etkisi derhal konjonktüre yansıdı.Uzun dönemli etkisi giderek daha güçlü hissedilecektir. 2005 yılında Türkiye ekonomisi ihracatın ve sanayinin çektiği bir büyüme modelini terketmiştir. Yani büyüme dinamiğini iç pazara, inşaat-gayrimenkule ve hizmetlere emanet etmiştir. O nedenle milli gelir verilerini incelemeye devam ediyoruz. Önce tüketimdeki patlamanın yol açtığı iç talep balonunu saptadık. Sonra imalat sanayinin nisbi gerilemesini gösterdik. Bugün ihracat-büyüme ilişkisine bakıyoruz.Dış dünya için üretimTürkiye 1980 öncesinde dünyanın en kapalı ekonomilerinden birine sahipti. Toplam döviz gelirlerinin GSMH'ya oranı yüzde 5'e inmişti. Özal ilk ihracat hamlesini başlattı. Oranı yüzde 20'lere çıkardı. Gümrük Birliği sonrasında ise yüzde 30'a ulaştı.Bu önemli hususu vurgulamak istiyorum. Türkiye'nin toplam mal ve hizmet üretiminin neredeyse üçte biri yurt dışı kökenli talebi karşılamak içindir. Bu oran benzer nüfusa sahip pek çok gelişmiş ülkeden yüksektir.Döviz kazanan faaliyetlerin başında mal ihracatı gelir. Toplam döviz gelirlerinin takriben üçte ikisini oluşturur. Gerisi bavul ticareti ve turizm, nakliyecilik, vs. hizmet ihracatıdır. Merkez Bankası her ay ödemeler dengesi içinde ayrıntıları açıklar. Son veriyi TÜİK milli gelir hesaplarında kullanır. Cari fiyatlarlamal-hizmet ihracatının değerini bulur. Ortalama kurla bölünce ödemeler dengesindeki sayı ile tutarlı olduğunu görürüz. Fiyat deflatörü ile sabit 1987 fiyatlarına dönüştürülür.İhracatsız büyümeSabit fiyatlarla mal-hizmet ihracatının büyüme hızını dış pazarlar için üretimin ekonomik konjonktüre etkisini ölçmekte kullanabiliriz. En basit yöntem, mal-hizmet ihracat artişı ile GSMH artışını karşılaştırmaktır.Yukandaki grafikte karşılaştırma 2003, 2004 ve 2005 yıllan için yapılıyor. İlk çubuk sabit 1987 fiyatları ile mal-hizmet ihracat artiş hızını, ikinci çubuk ise GSMH büyümesini gösteriyor.2003'te ihracat yüzde 16 milli gelir yüzde 5.9 artıyor. Belli ki o yıl büyümenin motoru ihracat (ve sanayi) olmuş. 2004'te ihracat artişı yüzde 12.5'a gerilerken büyüme yüzde 9.9'a yükseliyor. Değişimin ilk işareti 2004'de geliyor.2005'te ihracat yüzde 8.5 milli gelir ise yüzde 7.6 artıyor. Yani ihracat artişı neredeyse milli gelir büyümesine eşitleniyor. Ayrıntısına inince aradaki farkın son çeyrekte yüksek ihracat artışından (yüzde 10.9) kaynaklandığı anlaşılıyor.Manzara nettir. Dış pazar için üretim artık büyümenin motoru değildir. 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikası Türkiye'nin ihracatla büyüme çabasını sekteye uğratmıştır. Konjonktür analizine devam edeceğim.

Devamını Oku

Büyüme ve imalat sanayi

12 Nisan 2006

Rahmetli babam "her gördüğün sakallıyı baban zannetme" deyişini çok severdi. Konuşulan konu neyse, yaklaşımı yüzeysel bulduğunu, farklı ve kendine göre işin özüne inen bir bakış açısı getireceğini bu şekilde ilan ederdi.Özdeyiş, beklenenin üstünde gerçekleşen 2005 büyümesi karşısındaki tavrımı yansıtıyor. Bence yüksek büyüme ekonomi için iyi değil kötü haberdir. O nedenle "eyvah, hızlı büyümüşüz!" başlığını attım.Milli gelirdeki hızlı büyüme özel tüketim harcamalarında sağlıksız bir artıştan kaynaklanmaktadır. Sürdürülemez bir iç talep balonuna tekabül etmektedir. Geri planda ise 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikası yatmaktadır.Sanayi üretiminin tanımıÜçüncü çeyrek milli gelir verileri konjonktürün özellikleri hakkında yeterli ipucu vermişti. Onlara bakarak geliştirdiğimiz sloganlardan biri "sanayisiz büyüme idi. Sanayinin büyümeye katkısının azaldığına dikkat çekmeye çalıştık.Sanayi üretimi TÜİK tarafından iki ayrı veri ile ölçülür. Biri aylık yayınlanan sanayi üretimi endeksidir. Diğeri milli gelir muhasebesine göre çeyrek bazında yayınlanan cari ve sabit fiyatlarla sanayi katma değeridir.Öte yandan sanayi homojen değildir. Her iki seri üç alt kategoriden oluşur: Madencilik ve taş ocakçılığı; imalat sanayii; elektrik, gaz, su. Sanayi denince üçünün toplamı anlaşılır.Ancak bu üç kalem arasında önemli nitel farklar vardır. Madencilik doğal kaynaklara bağlıdır. Elektrik-gaz-su tanım gereği iç piyasaya yöneliktir. Günlük dildeki anlamı ile sanayi ise "imalat sanayii" tarafından temsil edilir.Sıra ters yüz oluyorAşağıdaki grafik 2002-2005 dönemini kapsıyor. Birinci çubuk sanayi üretim endeksine göre imalat sanayii artışını, ikinci çubuk sabit fiyatlarla imalat sanayii katma değer artışını, üçüncü çubuk ise sabit fiyatlarla GSMH artışını gösteriyor.2002, 2003 ve 2004 yıllarında üç büyüme hızının sıralanması çok nettir. İmalat sanayii üretim endeksi en hızlı büyüyor. Onu imalat sanayii karma değer artış hızı izliyor. En düşüğü ise GSMH büyümesi oluyor.Ayrıntıya girince, 2002 ve 2003'ün belirgin sıralamasının 2004'te gevşediği görülüyor. 2005'te ise sıra ters yüz oluyor. En yavaş imalat sanayi üretim endeksi, en hızlı GSMH artıyor, imalat sanayi katma değer artışı arada kalıyor.Lafı fazla dolaştırmadan sonucu söyleyelim. 2005 verileri, geçmiş para politikası hatalarının Türkiye'yi sanayileşme iddiasından vazgeçme gibi sürdürülmesi zor bir köşeye sıkıştırdığını kanıtlamaktadır. S. Gürsel "sanayisizleşme" demişti. Nitel olarak haklıdır. Konjonktür analizlerine devam edeceğim.

Devamını Oku

Büyüme ve tüketim

9 Nisan 2006

Konjonktür yani ekonominin genel gidişatı açısından milli gelir hayati önemdedir. Sanayi üretimi, dış ticaret, ödemeler dengesi, istihdam, enflasyon, faiz, kur, vs. tüm diğer göstergeler ekonominin bir cephesini yansıtır. Milli gelir ise resmin tümünü verir.2005 verileri yeni açıklandı. Büyüme en iyimserin bile beklediğinden yüksek. Geçen yazımda iki konuya değindim. Bir: veriler hatalı eleştirisi geçersizdir. İki: hızlı büyümeye sevinmek yanlıştır. Doğrusu "eyvah, hızlı büyümüşüz!" olmalıdır. Bir mini-polemikle devam edelim. Yılın ilk yansında büyüme gerilemişti. Hemen "yüksek faiz-düşük kur mücahit! iktisatçılardan" savunma geldi. "Bir önceki yıl büyüme hızı yüksekti, baz etkisi büyümeyi indiriyor" dendi. O zaman eleştirdim. Büyümede baz yıl etkisi krizden çıkış yılı ile sınırlıdır. Hızlı büyüyen ekonomiler yıllar boyu yüksek büyüme hızlan tutturur. Kanıt hep hızlı büyüyen ülkelerdir (Çin, Hindistan). 2005 beni haklı çıkardı.Saadet zinciri kuruluyorTezim biliniyor ama tekrar etmekte yarar var. 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikası ekonomiyi çok olumsuz etkileyecek mekanizmaları tetikledi. Sonunda 2005'de çok sorunlu bir konjonktüre neden oldu. Aslında nasıl olduğunu herkes biliyor. YTL hızla değer kazanınca dövizle borçlanmanın reel faizi eksiye döndü. İç piyasa için üretim yapan ve dış dünya ile rekabet etmeyen hizmet ve inşaat gibi sektörlerinde reel gelirler arttı. Harcamalar yükseldi. Kendi kendini besleyen bir canlanma başladı. Türkiye iç talep kökenli bu tür saadet zincirlerine aşinadır. Üstüne gayrimenkul piyasasında oluşan talep-fiyat ve arz şişmesi eklendi. Tam bir "balon" haline dönüştü. Her balon ise eninde sonunda ya söner yada patlar. Hatırlatalım.Tüketim balonu şişiyorBalonu teşhis etmek aslında kolaydır. Milli gelir ve özel tüketim büyümesini karşılaştırırız. Sürdürülebilir büyüme özel tüketimin gelirden daha yavaş artmasını gerektirir. Aksi takdirde bir tüketim balonundan söz edebiliriz.Grafikte başlangıç yılı olarak 2003'ün üçüncü çeyreğini aldık. Irak savaşı yılın ilk yansını olumsuz etkilemişti. Normalleşme üçüncü çeyrekte başladı. Elde on çeyrek (iki-buçuk yıl) veri oluyor.Özel tüketim harcamaları için çıplak büyüme hızı yanıltıcı olabilir. Onun yerine büyümeye katkı yöntemini kullandık. Özetle, ekonomide sadece özel tüketim artmış olsa büyüme ne olurdu sorusunu cevaplıyor. Veriler bir önceki yılın aynı çeyreğine göre değişimi yansıtıyor.Manzara çok açıktır. 2003'ün son çeyreği ve 2004'ün üçüncü çeyreğinde özel tüketimin büyümeye katkısı büyümeye eşittir. Diğer dönemlerde altındadır. Ama 2005'in son çeyreğinde üstüne çıkmıştır. Özel tüketimde 2005'in ikinci yansında yaşanan ani ve şaşırtıcı patlama grafikten net görülmektedir. Konjonktür analizine devam edeceğim.

Devamını Oku

Eyvah, hızlı büyümüşüz!

5 Nisan 2006

Başlığı ilk 17 Aralık 2005 tarihli yazımda kullandım. Üçüncü çeyrek milli gelir verileri yayınlanmıştı. Ondan önce ben ekonominin yavaşlayacağını öngörmüştüm. Tam tersine hızlandığı anlaşıldı. Yanılgım dost ve düşmanlarımı çok sevindirdi. Ben de boş durmadım. Uzun bir yazı dizisi ile büyümenin kalitesini araştırdım. Durumu dört slogana sığdırdım: Sanayisiz büyüme, ihracatsız büyüme, istihdamsız büyüme ve enflasyonist büyüme. Büyümeyi iç talepte yaşanan büyük artış çekiyordu. Başta gayrimenkul ve inşaat sektörü, bir "iç talep balonu" oluşuyordu. Bir başka yazıma "Sanayi kalmadı Towers verelim" başlığını koydum. Balonun sorumlusu olarak 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikasını ilan ettim. 2005 yılı milli gelir verileri TÜİK tarafından açıklanınca neden "eyvah, beklenenden de hızlı büyümüşüz!" şeklinde tepki verdiğimi sanırım anlıyorsunuz. Balon işinin iyice ciddiye bindiğini söyleyebilirim. Veriler sağlıklı mı?Son dört yıldır alıştık. Hızlı büyüme açıklaması ile birlikte itirazlar başlıyor. En sık "büyüme topluma yansımıyor" şikâyetini duyuyoruz. Gelir dağılımı ve yapısal değişim gibi konuları da içerdiği için ayırıyorum. Bir başka yaygın eleştiri doğrudan verilere yöneliyor. Açıkça milli gelirin ve/veya büyüme hızının yanlış hesaplandığı söyleniyor. Bu yıl ilk üç çeyrek verilerinde yapılan revizyonun büyümeyi yukarı çekmesi bu eleştiriyi güçlendirdi.Eleştirenleri ikiye bölebiliriz. Bir kesim açıkça TÜİK'i suçluyor. Kamuoyunu aldatmak ve hükümete destek olma amacı ile bilerek verileri tahrif ettiklerini iddia ediyor. Kamuoyunun verilere güvenini yıpratan bu tür spekülasyonları çok yanlış buluyorum. Geriye kasti olmayan hesap hataları kalıyor. Milli gelir muhasebesinin metodolojik zorlukları düşünülürse, her aşamada ciddi hataların birikebileceğini kabul etmek gerekiyor. Bunlardan birine dün Ege Cansen değindi. 2005'te enflasyon endeksleri değişti. Fiyat deflatörü bundan etkilenecektir. Dolayısı ile sabit fiyatla milli gelir bu nedenle yüksek hesaplanmış olabilir dedi. Çok işimiz varAçıkçası, verilerin derinliğine inme fırsatını daha bulamadım. Ama ilk bakışta beni rahatsız eden çelişkilere rastlamadım. Yani bu yılın verilerinin gerçekleri bundan önceki dönemlerden daha az yansıttıklarını düşünmek için bir neden görmüyorum.2005 ekonomi için kritik yıl oldu. 2005'te yaşanan konjonktürel ve yapısal değişimin doğru analizi gelecekle ilgili tahminler açısından büyük önem taşımaktadır. Dolayısı ile bir süre milli gelir ve büyüme konularına ağırlık vereceğiz.

Devamını Oku

Paris'te bir toplantı

3 Nisan 2006

Cuma 2005 milli geliri ve şubat dış ticareti, dün mart enflasyonu yayınlandı. İlki, reel ekonomiyi izleyenleri özellikle heyecanlandırır. Diğer ikisine konjonktürün gelmiş olduğu nokta ayrı bir önem kazandırdı.Maalesef bu kez veri yayınlanma takvimi Paris'te katıldığım bir toplantı ile çakıştı. Cuma-cumartesi internete bile bakamadım. Yazımı Orly Havaalanı'nda, Fransa'daki grevler nedeni ile iki saat gecikmeli kalkacak uçağımı beklerken yazıyorum.Uzun lafın kısası, bugün son verileri değerlendiremiyorum. Onun yerine okuyucularıma Abant Platformu tarafından düzenlenen toplantıyı tanıtmaya karar verdim. Perşembeden itibaren verilerin anlamına geri döneceğim.Benzerlerin zıtlığıTürkiye özellikle geçen yüzyılın ilk yarısında tarihi bir dönüşüm yaşadı. Çok sayıda ulus, din ve dili içinde barındıran askeri bir tarım imparatorluğundan sanayileşmiş bir milli devlete geçişi başlattı. Bunu Fransa'dan esinlendiği kurumlarla gerçekleştirdi.İki kurum özellikle öne çıkıyor. Bunlardan biri, milleti temsil eden ama milletin temsil edilmesini gerektirmeyen bir cumhuriyet anlayışıdır. Jakoben de denir. Mucidi kesin Fransız devrimidir. Bizim toprağımıza taşınması kolay olmuştur.İkincisi ilkinin devamıdır. Din-devlet ilişkisini devlet açısından ve devlet lehine düzenleyen laiklik uygulamasıdır. Milleti temsil eden Cumhuriyetin milletin dinini de denetlemesi doğaldır. Türkiye taklitte hiç zorlanmamıştır.Bunlar biliniyor. İlginç olan, hikâyenin bugünüdür. Cumhuriyetçi ve laik Fransız seçkinlerinin aynı değerleri paylaşan ender (hatta tek) ülke Türkiye'ye nasıl bakmasını beklersiniz? Dostane, en azından sempati ile, değil mi?AB üyeliği tartışmaları tam tersinin geçerli olduğunu gösterdi. Türkiye'nin Avrupa projesine katılmasına en büyük direnç cumhuriyetçi ve laik Fransız siyasi ve entelektüel seçkinlerinden geldi. Başta İngiltere ve diğer kuzeyliler, cumhuriyet ve laikliği bize hiç benzemeyen ülkeler ise Türkiye'nin sorunlarına ve umutlarına çok daha hoşgörü ve anlayışla yaklaştılar. Yani ilginç bir benzerlerin zıtlığı yaşandı.Diyalog zor ama zorunluİki gün süren "Türkiye-Fransa Söyleşileri: Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa" toplantısı bir diyalog arayışıdır. İnisiyatifin bizim taraftan alınması anlamlıdır. Beş oturumda başkanlar dahil otuz beş konuşmacı yer aldı. Bunların yarıya yakını Fransız'dı. İki tarafın katılımcıları da sosyal bilimciler ve/veya kamuoyu önderleri idi.Çok önemli gözlem ve analizler yapıldı. Taraflar birbirleri ile konuşmaya, birbirlerini tartmaya ve anlamaya çalıştılar. Bekleneceği gibi somut bir sonuç çıkmadı. Zaten toplantının kendisi başlı başına bir sonuçtu.Aydınlararası diyaloğun önemini ne kadar vurgulasak azdır. Toplantının Fransa'daki Türkiye dostlarını motive ettiğini birinci elden saptadım. Önümüzdeki dönemde onlar da etkinliklerini artıracaklardır. Toplantının gerçekleşmesinde emeği geçen herkesi kutluyorum.

Devamını Oku