Soru: Bazı kadınlar, kocalarından aynlıp babalarından kalan emekli maaşını alıyorlar. Çünkü devlet bu hakkı onlara tanıyor ama daha sonra kocalarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Bu şekilde binlerce insan maaş alıyor. Bu caiz midir? (Mehmet Altıntaş)Cevap: Yalan söylemek, kanunun yasakladığı hileli yollarla para kazanmak haramdır. Kanun, evli olmayan, bakıma muhtaç kızlara, ana babalarının emekli maaşını alma hakkını vermiştir. Bu onların hakkıdır ama evli kız bu hakkını kaybeder. Kanun ona bu hakkı vermemiştir. Maaş alabilmek için resmen kocadan boşanıp babasının emekli maaşını almak ve kocasıyla birlikte yaşamaya devam etmek, haram yemek olur. Hiç kimseye hakkı olmayan bir şeyi yemek caiz değildir. Şunu iyi bilmek gerekir ki devletin verdiği maaşlar, halkın, fukaranın verdiği vergilerden gelir. Haksız maaş almak, yetim malı yemektir. Kur'ân, yetim malı yiyenlerin, gerçekte karınlarına ateş doldurduklarını vurgulamaktadır. "Haksızlıkla öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş koymaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa: 10).Dürüst olmak gerekirSoru: "Lailaheillallah Muhammedun Resulullah" diyen herkes bir gün cennete girecek mi? Bunu ayetler yazıyor mu? (Musa Kaya)Cevap: "Her kim Allah'tan başka tanrı yoktur derse cennete girer" hadisi vardır. Bu hadiste Allah'a inanan herkesin cennete gireceği belirtilmektedir. Ancak böyle bir ayet yoktur. Tabii cennete girebilmek için bu sözü öyle kuru bir laf olarak değil, hakkıyla söylemek ve bunun gereğine uymak lâzımdır. Nedir bunun gereği? Başta Allah'a kulluk etmek, O'ndan başka tanrı tanımamak ve doğru, dürüst olmak. Dürüstlük bütün güzel ahlâkın temelidir. Allah'tan başka tann olmadığına inanıp güzel ahlâk sahibi olanlar cennete gideceklerdir inşallah.Alın terinizin karşılığıSoru: Bir otelde garsonluk yapıyorum. Bara da bakıyorum. İçki içmiyorum. Buradan kazandığım para helâl mi? Aynca yabancı turistlere domuz eti ürünleri pişiriliyor. Bu tabak, kaşık, çatal, bıçaklarla daha sonra biz de yemek yiyiyoruz. Günah mı? (Sezgin Karatasa)Cevap: Siz, çoluk çocuğunuzun rızkı için emeğinizi satıyor, karşılığında ücretinizi alıyorsunuz. Alnınızın teriyle kazandığınız bu para helâldir. Haram nedir? Hırsızlık etmek, rüşvet almak, yalan söylemek. Siz bunları yapmıyor, otelde çalışıyorsunuz. Tabak, bıçak, çatal kaşık gibi eşyalarıyla bazen domuz eti verilmiş olması, tabağın kendisini tümden murdar etmez. Su ve deterjanla yıkanan kaplar temizlenir. Eğer domuz eti karışmış yemekleri kastediyorsanız onları yemezsiniz, kendinize göre bir mönü hazırlarsınız.
Soru: Birinin sağken diktiği meyve ağacından, o kişi öldükten sonra başkaları hatta kuşlar bile faydalansa amel defterine sevap olarak yazdırmış. Bu doğru mu? (Alp Cenk)Cevap: Peygamberimiz, "İnsan ölünce amel defteri kapanır, yalnız geriye kamunun yararlandığı bir sadaka (hayrat) yahut kendisine dua eden iyi bir evlat, ya da yararlı ilim bırakanın defteri açık kalır, bıraktığı güzel şeyler sürdükçe o kişiye sevap yazılır" buyurmuştur.Ayrıca dikilen ağaçlardan, bitkilerden insanlar ve diğer canlılar yararlandığı sürece diken, yetiştiren kişiye sevap gideceği belirtilir. Bu konuda sunacağım bazı hadis mealleri, Peygamberimizin ağaç sevgisini ve çevreyi güzelleştirmeye verdiği önem ve özeni gösterir: "Bir Müslüman bir ağaç diker, yahut ekin eker de ondan kuş, insan, yahut herhangi bir hayvan yerse o meyve, onun için sadaka olur" (Buharı, Hars: 1). Bu Hadis, Müslim'de şöyledir: "Bir Müslüman, bir ağaç dikerse ondan yenilen, çalınan yahut hayvanların, kuşların yediği şey kendisi için sadaka olur. O meyveden birinin yiyip eksilttiği şey de onun için sadakadır" (Müslim, Müsakat: 7)."Bir Müslümanın diktiği ağaçtan, ektiği ekinden insan ve diğer canlılar yedikçe o kimse için sadaka olur" Müslim, Müsakat: 8). Başka bir hadiste bu sadakanın kıyamete kadar sürecek bir sevap getireceği belirtilmektedir (Müslim, Müsakat: 10). "Her kim bir ağaç diker, onu koruyup büyütür, meyve vermesini sağlarsa o ağaçtan eksilen her meyve, Allah katında onu yetiştiren için sadaka olur" (İbn Hanbel). Peygamber'in arkadaşlarından Ebû'd-Derdâ, Şam'da ağaç dikerken yanına bir adam geldi: "Sen Allah Elçisi'nin arkadaşıyken bununla mı uğraşıyorsun?" dedi."Dur bakalım, acele karar verme" dedi Ebû'd-Dardâ, "Ben, Allah'ın Elçisi (s.a.v.)'nin şöyle buyurduğunu duydum: Her kim bir ağaç diker de ondan bir insan veya Allah'ın herhangi bir yaratığı yerse, o yenilen şey, kendisi için sadaka olur." (İbn Hanbel; et-Tar-ğîb: 3/375-376). Hz. Peygamber, dünyayı yeşillendirmeye, bitki örtüsünü korumaya teşvik etmiş, "Biriniz kıyametin koptuğunu görse dahi elindeki fidanı yere dikebilme fırsatı varsa diksin" (İbn Hanbel, Müsned: 3/184, 191) buyurmuştur. Ağaç dikmeyi böyle vurguyla öğütleyen Peygamberimiz, gereksiz yere ağaçlan kesmeyi de şiddetle yasaklamıştır: "Her kim bir fidanı keserse Allah onu tepe takla cehenneme atar" (Ebû Dâvûd: Edeb: 159).Duyuru: Bugün Sultan Ahmet Camii avlusundaki Kitap Fuarı'nda yer alan Yeni Ufuklar standında, saat 14.00'ten itibaren kitaplarımı imzalayacağım. S. A.
Soru: Kadınlar adetliyken oruç tutup, abdest alarak namaz kılabilir mi?Cevap: Kur'ân-ı Kerîm'de adetli kadının ibadet edemeyeceği, namaz kılamayacağı, oruç tutamayacağı hakkında en ufak bir ifade veya işaret yoktur. Kur'ân, âdetli kadınla cinsel ilişkiyi yasaklamaktadır. Bu yasak da o durumda bulunan kadını korumak, ona karşı herhangi bir soğukluk hissinin doğmasını önlemektir. Bunun dışında regl (âdet) hali, normal bir özür durumudur. Nasıl cünüp kimse suyla yıkanamadığı takdirde teyemmüm ederek namaz kılıyorsa, özürlü kimse özrü devam ede ede ibadetini yapabiliyorsa, adetli kadın da abdest alarak namazını kılar. Regl hali, kadını sarstığı için o durumda kadın kendisini güçsüz hissediyorsa orucunu yiyip sonra kaza eder.Namaz ise hiçbir halde düşmez. İnsan cünüp olsa bile, su bulamadığı takdirde teyemmüm edip namazını kılmak zorundadır. Kadının bu hali keyfi bir hal değil, bir özürdür. Namazın temeli zikir ve duadır. Ayakta durma, rükua varma gibi fiiller şekliyattır. "Beni anmak için namaz kıl" buyurulmuştur. Her zaman Allah anılabilir. Kadın, hasta halinde de namazını kılmalıdır. Ancak o halde ayakta durması sakıncalı ise oturarak kılar. Oturamıyorsa yatarak kılar. Kur'ân ayakta, oturarak ve yatarak Allah'ı anan kulları övmektedir.Adetli kadın hakkında Yahudilik'ten ve çeşitli uluslardan Araplara sızan gelenekler hadis biçimine getirilerek İslâm literatürüne sokulmuştur. Bunların aslı olsaydı mutlaka Kur'ân'da kadının hayd halinde bu ibadetleri yapamayacağına dair bir açıklama olacaktı. Zira Kur'ân ibadet yapamama gibi önemli bir hali kapak bırakmaz, bunu belirtirdi.Kur'ân, hayd halindeki kadınla cinsel ilişki yapılmamasını söylüyor da hayd halindeki kadının namaz kılamayacağını, oruç tutamayacağını, diğer ibadetleri yapamayacağını neden söylemiyor? Yoksa cinsel ilişki, Allah katında namazdan, oruçtan, Kur'ân okumaktan daha mı önemlidir? Kur'ân'a ters bu tür düşünce ve uygulamaları bırakıp Kur'ân'a dönmeli ve Kur'ân ne diyorsa onu uygulamalıyız.Kur'ân'ın yasak koymadığı bir eyleme, çelişkili kişi rivayetleriyle yasak konamaz. Zaten kendisi de helâlin de haramın da sadece Allah'ın kitabında belirlendiğini buyurmuştur: "Helâl Allah'ın kitabında helâl kıldığı şeyler, haram da Allah'ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah'ın, kitabında bildirmediği şeyler affettiklerindendir. Kendinizi zorlamayınız. Müslümanların içinde suçu en büyük olan, bir helâlin haram kılınmasına sebep olandır."Duyuru: Bugün ve yarın Sultan Ahmet Camii avlusundaki Kitap Fuarı'nda yer alan Yeni Ufuklar standında, saat 14.00'ten itibaren kitaplarımı imzalayacağım. S. A.
Ahiretteki ceza, kulun yaptığı kötülüklerin izini silme, kulu cennete gitmek için belli bir temizlik düzeyine eriştirme amacına bağlıdır. Arınmayan ruhlar cennete giremez. Arınmak da ya bu dünyada güzel ahlâk ve eylemlerle veya kul ruhunu kötü eylem ve düşünceleriyle kirletmişse ahirette bu eylemlerinin oluşturduğu cezayı çekmekle olur. Kul, kötü düşünce ve eylemlerinin kirliliğinden kurtulunca cennete gider. Her ruh, eninde sonunda olgunlaşmaya mahkûmdur.Kur'ân'da kulun sonsuzca cehennemde kalacağı ifadesi yoktur. Kur'ân'daki ebed ve hulûd sözcükleri, sonsuzca değil, uzun zaman anlamına gelir. Allah kuluna, kendi can damarından daha yakındır. Kulun nefes alması, O'nun lütfü, sevgisi ve rahmeti sayesindedir. Bir hadiste kul Allah'a bir karış yaklaşırsa Allah'ın ona bir kulaç yaklaşacağı, kul Allah'a yürüyerek giderse Allah'ın ona koşarak gideceği belirtilmektedir. Bu söylem, Allah'ın kula ne kadar yakın olduğunu simgeler. Size öğüdüm: "Canı mutlu eden ancak tek Allah'a ibadettir." Allah en çok sevilmeye lâyıktır. Çünkü bütün güzelliklerin kaynağı O'dur.Soru: İslâm'da istediğimiz insana selam verme hürriyetimiz var mıdır? Fasık veya dinsizlere, onların bu halini bilmeden selam verirsek bundan dolayı sorumlu olur muyuz?Cevap: Uygar dünyada yaşıyoruz. Müslüman sevecenliğiyle, güzel ahlakıyla herkese örnek insandır. Kur'ân, "Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah, zengindir, halimdir" buyurmaktadır (Bakara: 263). Hz. Peygamber de, "Güzel konuşmamızı ve tanıdığımıza, tanımadığımıza selam vermemizi" emretmiştir. Buna göre selam verdiğimiz kişinin görüşü, dini önemli değildir. Önemli olan insanlığıdır. Sokakta karşılaştığımız herkese selam vermeliyiz.Kur'ân, bize barış içinde olmamızı, banşçı olmamızı emrediyor. Din insanlar arasında düşmanlık faktörü değil, dostluk ve sevgi faktörü olmalıdır. "Yaratıkları sevdim Yaratan'dan ötürü." Biz maalesef geleneklerimiz unutmaya başladık. Biz sabahleyin karşılaştığımız insanlara bir güleç yüzle bakışı esirgiyoruz. Oysa Avrupalı öyle değil. Sabahleyin sokakta karşılaştığınız kimse size "morgen" veya "good morning" veya "bonjur" der. Bizim yapmamız gerekeni onlar yapıyorlar. Biz bunu onlardan öğrenme yerine atalarımızdan öğrensek veya atalarımızın yolunu devam ettirsek bir güleç yüzle, bir tatlı kelimeyle karşımızdaki insanın gönlüne bir dostluk, sevgi esintisi bıraksak güzel olmaz mı?Duyuru: 30-31 Ekim günleri, Sultan Ahmet Camii avlusundaki Kitap Fuarı'nda yer alan Yeni Ufuklar standında, saat 14.00'ten itibaren kitaplarımı imzalayacağım. S. A.
"Allah sizi, yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, halimdir." (Bakara: 92/225) ayetinde de insanın, kasıtsız olarak yapılanlardan değil, bilinçli olarak yapılan yeminlerden sorumlu olduğu belirtilmektedir. Belki aynı olan bir eylem, niyetin başkalığından ötürü sevap veya günah olabilir. Allah rızası için fakirlere sadaka vermek sevap, gösteriş için sadaka vermek ise gizli şirke varan kötü bir eylemdir."Allah sizin ne cesetlerinize ne de suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar" (Müslim, Birr: 33; İbn Mace, Zühd: 9) hadis-i şerifi, niyetin önemini belirtir. Her hususta ihlâs şarttır. Niyet, kalbi ibadete hazırlamak, yaptığını bilmek içindir. Zaten, "Beni anmak için namaz kıl" (Tâhâ: 14), "Ey inananlar, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz" (Nisa: 43) ayetleri de ancak bilinçli olarak yapılan eylemlerin değer taşıdığını vurgulamaktadır. Zaten bilinçsiz, akıl gücünden mahrum insanlar dinden ve yasalardan sorumlu değillerdir. Bağnaz, bilinçsiz yorumlardan uzak durmak gerekir.Soru: Kâfirler için olan azap ebedi midir, yoksa kafirler cehennemde çok uzun bir süre yandıktan sonra cehennemden çıkacaklar mıdır? Aynı durum müşriklerle münafıklar için de geçerli midir?Cevap: Sorduğunuz bu önemli konuda ayrıntılı izahat yapmam için sütunum yeterli değildir. İsterseniz ayrıntılı izahatı Kur'ân Ansiklopedisi adlı eserimizin "Azap" maddesinde bulabilirsiniz. Burada şu kadarını söyleyebilirim. Allah kulu yakmıyor. Allah kulunu sevdiği için ona verdiği düşünce nimeti yanında yol gösterici peygamberler ve bilginler de görevlendirmiştir. Amaç, kulu ebedi mutluluğa yöneltmektir. Ama her şeye karşın kul, nefis ve şeytan olgusuna yenik düşerek kötülük yapmaktadır. İşte o yaptığı kötülükler manen, ruhunu yakan azaplara dönüşmektedir. Nefis ve şeytan olmasa insan melek olur. O zaman da sorumlu olmaz ve yaratılışındaki amaç gerçekleşmez. Kötülük dürtülerini yenip iyiliğe yönelenler yücelirler.Kötü eylemlerin azabından korunmak için onların izini tevbeyle, güzel eylemlerle silmek gerekir. Kur'ân, yapılan iyiliklerin, kötülüklerin izini gidereceğini belirtmektedir.Ebedi azap diye bir şey olmaz. Kur' ân, iyilik yapana on kat sevap verileceğini, kötülük yapana ise sadece yaptığı kötülük kadar ceza verileceğini belirtmektedir. Yapılan iyiliğe fazlasıyla ödül vermek erdemdir. Ama bir kötülüğe, fazlasıyla ceza vermek zulümdür. Allah zulümden münezzehtir. (Devam edecek)Duyuru: 30-31 Ekim günleri Sultan Ahmet Camii avlusundaki Kitap Fuarı'ndaki Yeni Ufuklar standında, saat 14.00'ten itibaren kitaplarımı imzalayacağımı arz ederim. S.A.
Okurlarımdan Kenan Temel'in öğrenmek istediklerini soru-cevap şeklinde veriyorum.Soru: Bazı kitaplarda şöyle diyor: "Cahil bir insan, kötü niyetli olmasa da (dine ait bir şeyi hafife alma ve dine ait bir şeyi inkâr etme niyeti olmasa da) küfre düşürecek bir söz ve davranışı işlerse küfre girer, yani kâfir olur." Dini bilgisi yeterli olmayan, dini bilmeyen, anadan babadan gördüğü gibi gelen ve dini yeterince öğrenme imkânı bulunmayan biri küfrü gerektirecek bir söz söyler, davranışta bulunursa küfre girer ve kâfir olur, öyle mi? Küfre girme meselesinde bir Müslüman aklına, anlayış kapasitesine, dinde bildiklerine ve imkânlarına göre mi sorumludur, yoksa her Müslüman'ın küfre girme tehlikesi karşısındaki durumu aynı mıdır? Dini bilgisi normal olan bir Müslüman'la bir İslâm aliminin küfre girme tehlikesi karşısındaki durumları aynı mıdır? Bir de küfre giren bir insanın geçmişteki ibadetlerinin silineceği, nikâhının düşeceği söyleniyor. İslâm dininin kolaylık dini olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu söylenenler bana kolaylık gibi gelmiyor. Şimdi Müslüman olmak isteyen biri, küfre girmeyle ilgili bu söylenenleri duyduğunda Müslüman olmaktan vazgeçebilir. İslâm dinini kolay ve rahat bir şekilde yaşamak varken neden bazıları dini zorlaştırmaya çalışıyor?Cevap: Buhârî'nin başında bulunan mütevâtir bir hadiste, "Ameller niyetlere göre değerlendirilir" buyurulmaktadır. Kasıtsız yapılan eylemlerin bir değeri yoktur. Namaz kılma niyeti olmadan namaz hareketleri yapmakla namaz kılınmış olmaz. Ancak niyetle yani bilinçli olarak yapılan ibadete ibadet denilir. İnkâr kastı olmadan söylenen söz de insanı dinden çıkarmadığı gibi zor karşısında yapılan inkâr da insanı dinden çıkarmaz. Ayrıca kasıtsız hataların, insanı sorumlu kılmayacağını Kur'ân vurgulamaktadır: "Yanılarak yaptığınızda size bir günah yok fakat kalplerinizin bile bile yaptığınızda günah vardır" (Ahzâb: 5).Size söylenen o sözler veya o harcı alem kitaplarda bulduğunuz görüşler, dinin temel kaynaklarından değil, insanların düşüncelerinden alınmıştır. Onlar din değildir. Kur'ân, Allah'ın, insanların gönüllerine baktığını vurgular: "O, gönüllerde olanı bilir." Demek ki önemli olan bilinçtir, niyettir. Peygamberimiz de, "Allah sizin görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz fakat sizin gönüllerinize ve eylemlerinize bakar" buyurmuştur. Bilinçli olmayan eylemin değeri yoktur. Sözün özü budur:İmam E Râzî'nin dediği gibi: "Yapılan ibadetler, eğer niyete, içteki düşüncelere bağlı değilse onlara mükâfat veya ceza verilmez. Uyuyan kimse, yaptığı hareketlerden sorumlu olmadığı gibi zor karşısında inkâr da insanı sorumluluğa düşürmez." (Devam edecek)
Kur'ân'ın getirdiği prensip gayet açıkken neden bilmem, bu ayetleri, hep önyargıların sislendirdiği renkli gözlüklerle görüp, ille dinini bırakmayan bütün kitap ehlinin cehennemlik olduğu iddia edilmiştir?Sanki Allah, kullarını yakmaktan zevk mi alır? Hâşâ O, iyi kullarını yakmayacak kadar merhametlidir. "Allah, kullara zulmedici değildir" Kur'ân, Hac Suresi'nde, her üç dinin mabetlerini Allah'ın anıldığı kutsal mekânlar olarak takdim etmektedir: "Onlar, sırf,'Rabbimiz Allah'tır'dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allah, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, galiptir" (Hac: 40). "Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar? Yaşamalan ve ölümleri onlarla bir olacak, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar" (Câsiye: 21)."Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fâsık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar. İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar yaptıklarına karşılık, durulmaya değer cennetlerde ağırlanırlar. Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler yine oraya geri çevrilirler ve onlara/Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın'denilir" (Secde: 18-20).Yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlar O'nun kullandır. Ve O'nun merhameti, insanların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede geniştir, boldur. İnsanların dar düşüncesi, egoizmi O'nun geniş rahmetini daraltmak istemiş, düz yolunu eğri büğrü göstermiştir. Dar düşünceyle yapılan yorumlar, İslâm'a köstek olmuştur. Kendi düşüncelerini Allah'ın hükmü görenler, Kur'ân'ın açık ifadesine göre onmazlar. Çünkü onlar, kendi düşüncelerini Allah'a iftira etmişlerdir. "Uydurduğu yalanı Allah'ın üstüne atanlar onmazlar."Kur'ân düşüncesine son derece ters olan mantık, Allah'ın, Hz. Muhammedi, âlemlere rahmet olarak göndermesi müjdesine aykırıdır. Hz. Muhammed, eğer kendisine inanmadıkları veya bu imkânı bulamadıklan için kendisine inanmayan bütün insanların cehenneme gitmesine neden oluyorsa artık o rahmet olmaktan çıkar, insanlann cehenneme girmelerine neden olur. Hâşâ o, böyle olmaktan münezzehtir. Onun getirdiği temel inanç ve ahlâk prensiplerine, onun dininin ruhuna uyan herkes cennete girecektir. Onun getirdiği Kur'ân, bütün insanları böyle müjdelemiştir. Tekrar vurgulayarak belirtmek isteriz ki, Kur'ân'a göre Allah'a şirksiz, âhirete şeksiz inanan ve sâlih amel (güzel iş) yapan her ilahi din mensubu cennetle müjdelidir.
''Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar" (Nisa: 124). İşte bu genel prensibi her yerde vurgulayan Kur'ân, Arabistan'da bilinen din mensuplan içinde bu prensibe bağlı kalanları cennetle müjdelemiştir: "Şüphesiz inananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler(den) Allah'a ve ahiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara: 62, Mâide: 69).Bakara 62'nci ayetin tefsirinde İmam Kuşeyri şöyle diyor: "Asıl bir olunca yolun ayrılığı, güzel kabul görmeye engel olmaz. Her kim yüce Allah'ın ayetlerini doğrular, O'nun kendi zatı ve sıfatları hakkında söylediklerine inanırsa şeriatın farklı olması, isim ayrılığı, rızayı kazanmaya zarar vermez. Bundan dolayı (Allah ta'âlâ): 'İman edenler, Yahudi olanlar...' dedi. Sonra da, 'Bunlardan her kim inanırsa...' dedi. Yani marifet(gerçek bilgi)lerde ittifak ederlerse, hepsine de güzel gelecek ve bol sevap vardır. Mümin, Hakk'ın güvencesinde olandır. Kim yüce Hakk'ın güvencesinde bulunursa, elbette onlara korku olmaz ve onlar üzülmezler."Kur'ân-ı Kerîm, hiçbir milleti topyekûn azaba mahkûm etmemiş, indirilen Hak kitabının ruhuna bağlı kalanların ödüllendirileceğini, onun yolundan ayrılanların da cezalandırılacağını belirtmiştir. Bu, Allah'ın genel yasası, temel prensibidir. Son Peygamber Hz. Muhammed'e inanmış olduklarını söyleyen herkesin de cennete gideceğini söylemez ancak Allah'a ve ahirete inanıp salih amel yapanların cennete varis olacaklarını vurgular. Kur'ân'a göre iman, sadece kuru bir sözden ibaret değildir.Güzel eylemler biçiminde görünen kesin düşüncedir. Ra'd Suresi'nin 19-24'üncü ayetlerinde cennetlik olan müminlerin vasıfları anlatılmaktadır. Bunlar sadece "İnandık" diyenler değil fakat sözlerinde duran, Allah'ın buyruğunu yerine getiren, Allah'a saygılı, ahiret hesabına inanıp bundan korkan, Hak yolunda çekilecek eziyetlere sabreden, namazlarını kılan, Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan gizli ve açık olarak sadaka veren, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir.Mü'minûn Suresi'nin 1-11'inci ayetlerinde de yine cennete girecek olan müminlerin vasıfları anlatılmaktadır. Bunlar, sözle inanmış olduklarını iddia edenler değil fakat saygıyla namazlarını kılan, yalandan, boş sözlerden uzak duran, zekatlarını veren, namuslarını koruyan, sözlerinde duran, emanetlere hıyanet etmeyen salih insanlardır. Eski ümmetler içinde böyle temiz kişiler olduğu gibi bu ümmet içinde de vardır: "Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden (olan bu insanlar)." İşte cennete girecek olanlar, bu iyi yürekli, haksever insanlardır.