Soru: "Müminler aranızda olduğu için helak edilmiyorsunuz. Onlar aranızda olmasaydı siz de helak edilirdiniz." Bu ifade hangi ayette yer almaktadır? (G. Ayşenur Bayraktaroğlu)Cevap: Sizin yazdığınız şekilde Kuran'da bir ayet hatırlamıyorum. Ancak Fetih Suresi'nde şu ayet var:"Onlar öyle kimselerdir ki inkâr ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bilmediğiniz için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü, kınanacağınız inanmış erkekler ve inanmış kadınlar olmasaydı (Allah sizin savaşmanıza engel olmazdı. Böyle yaptı) ki Allah, dilediğini rahmetine soksun. Şayet (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri, acı bir azaba çarptırırdık" (Fetih: 25).Enfal Suresi'nin 33'üncü ayetinde de şöyle buyurulmaktadır: "Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azap edecek değildi ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler varken) de Allah, onlara azap edecek değildi." Bu ayette Yüce Allah, Elçisi onların içinde bulunduğu sürece onlara azap etmeyeceğini ve onlar istiğfar ettikleri sürece de onlara azap etmeyeceğini bildirmektedir.Sonra bu kafirlerin çocukları da ileride Müslüman olmuş, İslâm'a hizmet etmişlerdir. Bunlardan dolayı Allah kâfirlerin üzerine Mekke'de yok edici bir azap indirmemiş fakat onları Mekke dışına çekmiş, zayıfları şerlerinden korumuş ve Mekke'nin dışında cezalarını vermiştir.İbn Abbâs şöyle demiş: "Onların iki güvencesi vardı, biri Allah'ın Elçisi, diğeri istiğfar. Peygamber gitti ama istiğfar kıyamet gününe kadar bakidir" (Mefâtîhu'l-ğayb: 15/158-159). Mutasavvıflardan bazılarına göre Resul'ün sünnetine uyulduğu sürece Resul, o kavmin arasında bulunmaktadır. Çünkü ruhaniyeti onların arasındadır. Demek ki Resul'ün sünnetini yaşatanlara Allah azap etmez.
İnsanın, yaşadığı şu dünyayı iyi tanıyıp hayatını boş şeylerle değil, ilim ve irfan kazanarak, güzel işler yaparak geçirmesi gerekir. Ne kadar kanıt sunulursa sunulsun, yine iman, kanıtlardan çok, yaşanmakla güçlenecek bir şeydir, bir yerde de Allah'ın lütfudur. İnanmayan insan, acaba kendi içinde rahat ve tutarlı mıdır? Diyelim ki her şey rastlantı ve yaratılış diye bir şey yok, ahiret de yok. Peki o zaman da aklı olan sormaz mı, hiçbir güç, yaratıcı yoksa bu düzen nasıl oldu? Ahiret diye bir şey yoksa, insan ruhsuz mudur? Bitki gibi kuruyup gidecek midir? O zaman inanmadığı halde gördüğü rüyalar nedir? Bunlan gören nedir?Beyin mi? Peki ama beyin, haydi diyelim bilinçaltındaki şeyleri üste çıkarıyor, onları olaylaştırıyor, rüyaların bir kısmı böyle olsa bile bazıları ertesi gün aynen çıkıyor veya yıllar sonra çıkıyor? Bu, insan ruhunun geleceğe uzanması değil mi? Öyle ise gelecek bugünden vardır. Olmayan şey nasıl görülür? İnançsızlık çözüm değildir. Pek çok insan vardır ki görünürde inkâr etse de içinden inanır. Çünkü imansızlık insanı rahatlatmaz, tersine tam bir huzursuzluk içine atar.İşte iki güzel örnekLise çağında bir gün merhum hocamız avukat Ömer Naimi Efendigil dedi ki: "Bir avukat arkadaşım vardı, Allah'a inanmazdı. Bir gün şunlan söyledi: Naimi Bey, sen bu inançsızlara bakma. Bunlar samimi değiller. İşte bunların en dinsizi benim ama her gece yatarken yine bir Fatiha üç ihlas okuyup yatanm. Bu gece ölürsem halim nice olur diye düşünür, Allah'a sığınırım." Benzeri bir olayı da değerli askeri hakim Sacit Adalı Bey'den dinlemiştim:"Kore'deydik. Yüzbaşı rütbesindeki arkadaşım inanmazdı. Biz böyle inanç üzerine sohbet ederken yanımıza, boyunda hamaylı (bazı sure ve duaların yazıldığı dua demeti) asılı bulunan bir er geldi. Yüzbaşı ere sordu: 'Boynunda asılı olan nedir?' Er anlattı: 'Komutanım bu hamaylıdır, içinde ayetler ve dualar var. Bunlar beni korur diye üstümde taşıyorum.' Ertesi gün cephe savaşı olacaktı. Hemen yüzbaşı uzandı, askerin boynundaki hamaylıyı alıp kendi boynuna takti. O zaman, 'yahu yüzbaşım, burada da mı bencillik? Hem inanmıyorsun, hem de askerin koruma muskasını alıp kendin takıyorsun. Yani kendi çıkarını düşünüyorsun' dedim.""Allahım yardım et"Bu ve benzeri pek çok olay, inancın, insanın yaratılışında mevcut bir güdü olduğunu gösterir. Nitekim insanlık yaratılalıdan beri hep yaratanı aramış, kimi gerçek tanrıya tapmış, kimi de yoldan sapıp tann gücünün bulunduğuna inandıkları birtakım yaratıklara tapınıştır. İnsanın içinde, doğasında Allah'a iman gizlidir. İnsanın mayasına bu duygu katılmıştır. Normal hayatında inkâr içinde olan niceleri var ki, başı darda kaldığı, ansızın bir felaketle karşılaştığı zaman inkâr ettiği Allah'a yalvarmaya başlar. Çünkü o zaman artık yalvaracağı, dayanacağı başka bir varlık kalmamıştır. Bir kaza anını düşünün, bir deprem olduğunu düşünün, o zaman insan, "Allahım, beni kurtar, bana yardım et" der. Çünkü o anda artık kendisine yardım edebilecek hiç kimse yoktur. Orada tek yardım edebilenin Allah olduğunu anlar. Daha doğrusu o şoklar karşısında insanın asıl doğası ortaya çıkar ve inkarcı olan da Allah'a sığınır. Kuran, insanın doğasında bulunan bu inanç duygusunu şöyle anlatır:"Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklannız kaybolur (artık o zaman, Allah'tan başka kimseden yardım istemezsiniz. Çünkü O'ndan başka sizi kurtaracak kimse yoktur). Fakat (O) sizi kurtanp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür" (İsrâ: 67). "Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarırlar. Fakat (Allah) onları salimen karaya çıkarınca hemen (O'na) ortak koşarlar" (Ankebut: 65).
Rastlantıda kanun olmaz kaos olurDünden devamAynı hücreden değişik karakterdeki hücrelerin oluşumu, kör tesadüfün eseri midir? Yoksa bu oluşumun arkasında her şeyi en ince noktasına kadar düşünüp tasarlayan bir yaratıcı mı vardır? Kendi kendine bu ince düzen, beynin bu akıl almaz çalışması, belki bir şehir büyüklüğünde bir laboratuvarın yapacağı işleri yapan üç parçadan ibaret karaciğerin analizleri kendi kendine mi olmaktadır? Anne karnında büyüyen bebek, doğuma yakın dünyaya gelmek için nasıl pozisyon değiştiriyor da yukarıda bulunan başı aşağıya, ayak kısmı yukarıya geliyor? Pozisyon değiştirmese sakatlanacağı gibi annesini de perişan eder, belki ölüme sürükler.Herhangi bir canlının bir yeri yaralandığında, vücut hemen o yarayı onarmak için hücre üretmeye başlar. Yaralanmayla kaybolan hücreler tamamlanınca beyinden gelen ikinci bir emirle hücre üretimi durdurulur. Her şeyi gereğine göre böyle ayarlayan beyne, bu güç ve bilgi rastlantıyla mı geldi? Yoksa onu bu şekilde donatan bir kudret mi? Rastlantıda kanun olmaz, kaos olur. Gözünüzü evrene dikin, güneş sistemi Samanyolu galaksisinde orta halli bir sistem. Bu galakside milyarlarca güneş sistemi var. Ve Samanyolu gibi milyarlarca yıldız kümeleri bulunmakta. Her birinde ince bir düzen, akıl almaz yasalar var. Tesadüfte düzen ve yasa olur mu?Yüce Allah'ın varlığıKuran, Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini anlayabilmek için kendi yaratılışımızı ve doğa olaylarını düşünmemizi emrediyor. "Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki Allah, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak olarak ve belirtilmiş bir süre ile yaratmıştır" (Rum: 8). "Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında ayetlerimizi göstereceğiz ki o(Kura)n'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun" (Fussilet: 53).Afakta ve insanların içlerinde meydana gelen olaylar yahut doğa olayları Allah'ın varlığının açık kanıtlandır. Gözümüzü doğayı düşünmeye yönelten Kuran, yaratılışın arkasındaki sırrı görmek için daha basit bir yöntem öneriyor: "17- Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış? 18- Göğe, nasıl yükseltilmiş? 19- Dağlara, nasıl dikilmiş? 20- Yere, nasıl yayılıp döşenmiş?" (Ğaşiye: 17-20).İnsanlar, çoğu kez tek başına çöllerde yolculuk yaparlardı. Kişi yalnız kalınca, konuşacağı, eğleneceği kimse olmadığı için düşünceye dalar, çevresine bakarken önce bindiği deveye gözü ilişir, üstüne bakınca göğü görür, sağına soluna bakınca dağları görür, altına bakınca yeri görür. İşte ona, yalnız kaldığı zaman baktığı şeyleri düşünmesi, bunların yaratılışından ibret alması emredilmiştir.İman ve güzel ahlakBu anılanları ve benzen yaratıkları düşünen, inceleyen insanlar, bunların kendi kendilerine var olamayacağını, ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı tarafından yaratıldığını, kâinatı böyle ince bir düzenle yaratan o yaratıcının da bunları boş yere değil, bir amaç için yarattığını, öyle ise her şeyin kısa bir ömürle bitmeyeceğini, bu dünya hayatından sonra da bir hayat bulunması gerektiğini, zira yaratma amacının ancak o ikinci hayatta gerçekleşeceğini, kâinatı böyle intizamla yaratıp yöneten Allah'ın, bu varlıkların benzerini ve dolayısıyla insanları yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlar, ahiret hayatına ve sorumluluğuna inanarak Allah'ın gösterdiği iman ve güzel ahlak yoluna girer.Bu bakıp inceleme emri, yeriyle göğüyle bütün evreni inceleme fermanıdır. Bu emir, dünyanın bir parçasından başlayıp gökten ve dağlardan dolaşarak nihayet dünyanın döşenmesinin incelenmesine getirilmiştir. Zira, "Bir süreye kadar sizin arzda kalıp yaşamanız gerekir" (Bakara Suresi: 36), "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine ondan (diriltilip) çıkarılacaksınız" (A'râf Suresi: 25) buyurulduğu üzere arz, insanların bir süre yaşayacakları, sonra ölüp gömülecekleri, tekrar oradan diriltilip çıkarılacaktan ve Yüce Divan'da hesap vermeye gidecekleri yerdir. Yarın: Eğer yaratıcı yoksa bu düzen nasıl kuruldu?
İnanmayı gerektiren pek çok kanıt varSoru: Gerçek inanca ve imana ne akıl yoluyla ulaşılabileceğine inanıyorum ne de bu inancı ve imanı içimde hissediyorum. Ben, kendisine göre bazı ahlaki temellere sahip, bilimsel düşünceyi ve rasyonel olmayı kişisel olarak rehber edinmiş birisiyim. Hayat tarzıma baktığım zaman, başkalarını da etkileyen eylemlerde günümüzün toplum kurallarına uyan, hümanist, hatalarıyla beraber özünde iyi olan ve diğer insanların da iyiliği için uğraşan birisini görüyorum. Ancak asıl sorun, tanrı inancını içimde hissedememem. Akıl yoluyla, matematiksel ispatlar yaparak Allah'ın varlığı bilgisine ulaşılabileceğini düşünmüyorum. Çünkü tanımı gereği benim aklımı aşan bir varlığın varlığını yine kendi aklımı kullanarak göstermem mümkün değil.Kalbimle bu inancı hissetmem ise ne yazık ki bugüne kadar mümkün olmadı ve yakın zamanda da olacağını hiç sanmıyorum. Rasyonel olarak düşündüğümde, İslâm dininin gereklerini yerine getirip bir Müslüman gibi yaşamak, yapabileceğim en mantıklı tercihlerden birisi. Çünkü böyle davranmakla bir şey kaybetmeyeceğim kesin olduğu gibi yapacağım tercihin doğru olması durumunda sonsuz bir cennet hayatı kazanacağım. Ancak gerçek inancın bu tür bir kâr-zarar hesabıyla ulaşılamayacak bir şey olduğuna ve içimde gerçek bir inanç olmadığı sürece de yapacağım ibadetlerin ve yaşam tarzının, tanrı katında hiçbir anlam ifade etmeyeceğine inanıyorum.Bugüne kadar bu sorunu dile getirdiğimde aldığım cevaplar, akıl yoluyla da tanrının varlığı bilgisine ulaşılabileceğime ama bunu benim beceremediğimden elbet bir gün bu hisse sahip olacağıma veya bu hisse sahip olmak için yeterli çabayı göstermediğime kadar değişti. Öte yandan bu inanç içime bir gün doğar diyerek beklemek de kendi hayatımı ve varlığımı ilgilendiren bu kadar önemli bir sorunda son derece sorumsuzca bir davranış olarak gözüküyor.Yeteri kadar uğraşmadığım itirazına gelince, yapmam gereken onca iş varken, günlük sorunların üstüne çıkıp bu konuya akıl yormam, ölümün gerçek ve nihai son olması, ilahi bir adaletin olmaması olasılıkları karşısında tanrı inancının insana ne kadar büyük bir huzur ve güven verdiğini gördüğüm halde bu inanca gerçekten inanarak sahip olamadığımı itiraf edebilmem bile yeterli cevap olur sanırım. Kuran'da veya Hz. Muhammed'in hadislerinde, içinde bulunduğum duruma düşmüş insanlar için ne tür yorumlar veya mesajlar var? Bu konuda din ve tanrıbilim uzmanlarının yorumları var mıdır? Bana kişisel olarak tavsiyeniz nedir? (A. K.)İnsanın yaratılışıCevap: Allah'a inanmayı gerektiren pek çok kanıt vardır. Bir tek hücreyi düşünün. Sanki bir kent gibi işlev yapıyor. Hücrenin nasıl çalıştığını, kendi içinde aynen kentteki trafik gibi sesler geldiğini tıp fakültesindeki bir arkadaşım, laboratuvarda bana dinletti. İnsanın yaratılışını düşünün. İnsan bünyesinde bütün hücreler 23 çift kromozom taşırken, cinsel hücreler 23 tek kromozom taşır. Neden? Çünkü iki hücre birleşecek yine 23 çift kromozom taşıyan bir hücre olacaktır. Eğer cinsel hücreler de diğerleri gibi 23 çift kromozom taşısa insanın cinsi başka bir varlığa dönüşür. Canlıları birbirinden ayıran özellik, cinsel hücrelerin taşıdığı kromozom sayısından kaynaklanır.Spermle yumurta birleştiğinde kromozom sayısı tamamlanır ve tam bir hücre oluşur. Buna zigot denir. Zigot, tek bir hücre. Bu tek hücreden bölünme yoluyla milyarlarca hücre oluşuyor. Kemik hücreleri, kas hücreleri, iç ve dış organların hücreleri, ilik hücreleri, bu hücrelerle komuta merkezi beyin arasında iletişimi sağlayan beyin hücreleri. Bunlar ayrı ayrı karaktere sahip hücrelerdir. Kemik hücreleri sert, ilik hücreleri yumuşak, göz hücreleri şeffaf, kalp hücreleri katı...* Yarın: Rastlantıda kanun olmaz, kaos olur.
Yayın organlarından öğrendiğimize göre YÖK, yeni aldığı bir kararla, ilahiyat fakültelerinin öğretmenlik bölümünü, eğitim fakültelerine devretmiş. Bu karar, ilahiyat fakültelerinin önce budanması, sonra kapatılması yönünde atılmış bir adım olarak değerlendirilmeye müsaittir. Zaten çoktan beri bu yönde çabalar vardı. Önce fakültelerin talebe kontenjanı düşürüldü. Bazı fakültelerde ise tamamen kaldırıldı. Van 100. Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Malatya İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi nin talebe kontenjanı kaldınlmış, bu fakülteler içi boş birer eğitim kurumu haline getirilmiştir. Fakülteler var, hocaları da var ama öğrenci yok, eğitim yok. Hani bir zaman bir mamrif vekilinin söylediği, "Mektepler olmasa maarifi idare etmek çok kolaydır" şeklindeki ünlü söz, fiilen gerçekleşmiştir. Eskişehir'deki ilahiyat fakültesini de bu kategoride sayabiliriz.Ana hizmet alanlarıŞimdi YÖK kararıyla öğretmenlik bölümleri kapanacak olan ilahiyat fakülteleri, bir kanadı kesilmiş kuşa döndürülmektedir. Bu fakültelere kayıt yaptıran öğrencilerin çoğu, din dersleri hocası olmak idealiyle gelirler. Fakülte mezunları için başlıca iki hizmet alanı bulunmaktadır: Ortaöğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak dersi öğretmenliği yahut imam hatip liselerinde meslek dersleri öğretmenliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çeşitli kademedeki din hizmetleri görevi. Birinci ana hizmet alanı başka bir fakülteye kaydırılınca, fakülte mezunlarının çalışma alanı daraltılmış olmaktadır. Doğal olarak bu da fakülteye olan rağbeti aşağı çeker. Geleceği çok kısıtlı olan bir fakülteye kim gitmek ister?Çıkar yol ve çözüm olmayan bu karar, hem ilahiyat fakültesi öğrencilerini, mezunlarını ve geniş halk kitlesini incitir. Uzmanlık çağında yaşıyoruz. Bu karar, uzmanlık anlayışıyla bağdaşır mı? Eğitim fakültelerinde imam hatip liselerine meslek dersleri öğretmeni yetiştirecek alt yapı ve uzmanlık var mı? Sadece pedagoji dersi yeterli olur mu? Zaten ilahiyat fakültelerinde pedagoji dersi bulunduğu gibi birkaç çeşit felsefe dersi de vardır.İlahiyatın katkılarıBizim zamanımızda Yunan felsefesi, yeni çağ felsefesi, İslâm felsefesi, din sosyolojisi, pedagoji, tasavvuf felsefesi gibi dersler okutulurdu. İlahiyat fakültelerinin, toplumun aydınlanmasına gerçekten büyük katkısı olmuştur. Bu fakülteler budana budana hüviyetinden çıkarılırsa toplum yine dini öğrenir ama yer altından, hüdai nabit (kendiliğinden bitmiş) kişilerden öğrenir. Ölen kişinin içmesi için ölü evine sürahiyle su konulmasını emreden, diş doldurmayı yıkanmaya engel sayan, diş dolduran kişinin cünüplükten çıkmayacağını, kadının en şerli yaratık olduğunu söyleyen çağdışı düşünceye sahip insanlardan öğrenir. O zaman putperestlikle belenmiş bir din anlayışı karşımıza çıkar. İnsanların alnına küfür damgası vurmakla meşgul, acayip kılıklı kişiler hoca diye kendilerini empoze edip toplumu karanlık yerlere götürürler.Kültürlü insanlarHurafeden kurtulup huzur veren, sevecenlik aşılayan an duru dini ancak Kuran nuruyla aydınlanmış kültürlü insanlar öğretir. Firdevsi'nin dediği gibi: "Bilgili olan güçlü olur." Bilgiye, uzmanlığa değer vermek gerekir. İlahiyat fakültelerinin kalitesini daha da yükseltmek varken budamak niye? Elbette topluma hizmeti büyük olan eğitim fakültelerimiz, öğretmen yetiştirir.Ama öğretmenlik sadece bunlarla sınırlandırılamaz. Fen edebiyat fakültelerimiz, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültemiz de temelde öğretmen yetiştiren kurumlardır. İlahiyat fakülteleri de din ve dini meslek dersleri öğretmeni yetiştirir. Uzmanlık bunu gerektirir. Topluma tek tip elbise giydirmek, demokrasiyle insan özgürlüğüyle bağdaşmaz. Sayın YÖK üyelerinden, bu kararlarını bir kez daha gözden geçirmelerini ve toplumu germe değil, birleştirme, barıştırma yönünde karar almalarını umarız.
Dünden devamAsım'ın kıraati (Kuran okuma stili), iki yolla Hz. Peygamber'e dayanır: Birinci hocası, yine kendisi gibi görme özürlü olan Ebu Abdirrahman Sülemî, ikinci hocası da Zirr ibn Hubeş'tir. Kaynaklara göre hocası Sülemî kıraati Hz. Ali'den; Ali, Zeyd ibn Sabit'ten, o da Peygamber'den almıştır. Bu durumda Hz. Ali, kıraat ilminde Zeyd ibn Sabit'in talebesi görünmektedir. Bu doğru olamaz. Peygamberimiz Medine'ye geldiği zaman Zeyd henüz on bir yaşındadır.Yedi yaşından beri Peygamber'in eğitiminde büyüyen ve ilk vahiylere tanık olan Hz. Ali gibi bir ilim abidesinin, Zeyd'den Kuran öğrenmiş gibi gösterilmesi, makul değildir. İkinci hocası, tabiî (Peygamber'den sonra ikinci kuşak) Zirr ibn Hubeyş, üç sahabiden Ali, Osman ve Abdullah ibn Mesud hazretlerinden ilim ve feyz almıştır.Kufe'de hocası Sülemî'nin vefatı üzerine onun yerine geçen Asım, kıraat imamı (profesörü) oldu. Güzel konuşması yanında son derece güzel sesi vardı, çok güzel Kuran okurdu. Çağdaşlan, "Ondan daha güzel Kuran okuyan yoktu" demişlerdir. Asım'ı, dürüst bir ve sağlam bir insan olarak niteleyen Ahmed ibn Hanbel, kıraatlar içinde en çok hangisini tercih ettiği sorusu üzerine, "Önce Medine halkının kıraati, sonra Asım kıraati gelir" demiştir (Siyeru A'lâmi'n-nubelâ: 5/260). Asım'ın birçok öğrencisi arasında özellikle ikisi öne çıkmış, onun okuma tarzını sonraki kuşaklara öğretmişlerdir. Bunlar Şu'be ibn Ayyaş ile kendisinin üvey oğlu olan Hafs ibn Süleyman'dır. Hafs da görme özürlüydü. Asım, Şu'be'ye Zirr kıraatini, Hafs'a da Sülemî kıraatini öğretmiştir.Varş kıraat stiline göre yazılan kuzey Afrika mushafları dışında dünya mushaflarının tamamı, Hafs'in Asım'dan öğrendiği kıraat stiline göre yazılmıştır. Asım da öğrencisi Hafs da kıraatta sağlam olmakla beraber hadis rivayetinde güçlü sayılmazlardı. Ünlü muhaddis ve rivayet eleştirmeni Darekutnî, Asım hakkında, "(Hadis) ezberinde biraz zayıftır. Zaten insan her dalda âlim olamaz ki. Bir bilim alanında önder olan, başka bir alanda eksik olabilir. Nitekim öğrencisi Hafs da kıraatta sağlam ama hadiste zayıftı. A'meş ise tam tersine hadiste sağlam, kıraatta gevşekti" demiştir. Asım, "Sonra gerçek mevlalan olan Allah'a götürüldüler" (En'âm: 62) ayetini yineleyerek son nefesini vermiştir.3- Sehiv secdesi farzın geciktirilmesinden, vacibin terkinden ötürü gerekir. Subhaneke ve besmele okumak ne farzdır, ne de vacip. Bundan dolayı Besmele veya Subhaneke'yi yarım okumakla sehiv secdesi gerekmez.Kul hakkı nedir?Soru: Kuran-ı Kerim'de hangi ayette veya ayetlerde kul hakkından bahseder? (Nevin Collier/Teksas)Cevap: Kuran'ın birçok ayeti haksızlık etmemekten, yalan söylememekten, hakka tecavüz etmemekten, iftira etmemekten, zina etmemekten, insanlara kötülük etmemekten söz eder. Bunların hepsi kul hakkı değil mi? Ancak Kuran'da açıkça "Kul hakkı" ifadesi geçmez.Fuat Evin'e cevap1973'te ben de Necef'te Hz. Ali'nin kabrinin bulunduğu camiyi ziyaret ettim. Geçtiğimiz günlerdeki bir yazımda "Necef" yerine "Küfe" yazdığımı belirten okurum Fuat Evin'e bu uyarısından dolayı teşekkür ediyorum. Farkında olmadan böyle bir şey yazdıysam tüm okurlarımdan özür dilerim.Okurlarıma duyuruMealimi ve diğer eserlerimi nereden temin edebileceklerini soran okurlanm bunları aşağıdaki adresten bulabilirler: Yeni Ufuklar Neşriyat Nuhkuyusu Caddesi No: 365 Bağlarbaşı Üsküdar/İstanbul TEL: 0216 492 66 12 FAKS: 0216 492 66 13
Soru: 1- Yirmi yıl kadar namaz kıldıktan sonra bazı nedenlerden dolayı 3 ay kadar namazı ve ibadetleri bıraktım. Sonra çok pişman oldum, yeniden imanımın doğru olduğunu hissederek namaza ve diğer ibadetlere başladım. Kuran'da inandıktan sonra küfre sapanların affedilmeyecekleri belirtilmektedir. Ancak bunun hangi ayetlerde olduğunu unuttum. Hatırlatır mısınız? Çünkü onları tekrar okumak istiyorum.2 - Kuran kıraatini esas aldığımız Asım kimdir, bilgi verir misiniz?3- Namaz sırasında Subhaneke'yi unutup besmelenin bir kısmını söylüyorum. Sonra aklım gelince Subhaneke'yi okumaya başlıyorum. Besmelenin bir kısmını söylediğim için sehiv secdesi yapmam gerekiyor mu? (A. K.)Cevap: 1- Allah, tevbe eden her kulunu, dilerse bağışlar. Binlerce kez tevbeyi bozsa da dönse yine bağışlar. Yeter ki kul Allah'a yönelsin. Tevbe ettikten sonra Allah'ın affetmeyeceği bir günah da yoktur. Kuran'da inanıp inkâr eden, sonra inanıp yine inkâr eden ve hayatını küfürle kapatan kişileri Allah'ın bağışlamayacağı vurgulanır ama son anında da dönüp Allah'tan af dileyenlerin bağışlanacağı da vurgulanır.Nisa Suresi 137. ayette bir karakter çiziliyorSorduğunuz ayet ve yorumu ise şöyle: "Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler, daha sonra yine inandılar, yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı, işte Allah onları ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir" (Nisa: 137). Ayetin ruhundan anladığımıza göre bunlar, sabit bir zümre değildir. Burada bir karakter çizilmektedir. Bazı tipler vardır ki, bir türlü içlerine iman yerleşemez. İnanırlar fakat imanları yerleşmediği için hemen içlerine düşen bir şüpheyle inkâra saparlar. Ama küfürde de rahat etmez, yine inanırlar fakat yine saparlar.Böyle imanla küfür arasında bocalaya bocalaya sonunda yüreklerini tamamen inkâr sarar, kalpleri katılaşır, artık doğru yolu bulamazlar. İşte nifakın sonu budur. Demek ayette karakterize edilen tip, nifak tipidir. Nitekim müteakip ayetlerde münafıkların davranışları, ayrıntılarıyla tasvir edilecektir. Bu ayetleri, yalın olarak değil, indiği ortamın durum ve koşullarıyla birlikte düşünmek gerekir. Ayetlerde, genel bir karakter çizimi yanında Peygamber'in çağrısı karşısında, görünürde Peygamber'in yanında yer almışken gizli gizli de Peygamber düşmanlarıyla işbirliği yapmaya yeltenenlerin durumu anlatılmaktadır.Üstünlük sadece yüce rabbimizin elindedirMüslümanların içinde ikiyüzlü olan bazı kişiler, dıştan Müslüman görünüyor, gizli gizli de kafirlerle dostluk kuruyorlardı. Bütün amaçları, onlarla birlik olup Müslümanları yenmek, Medine'de kendilerine üstünlük kurmak, mevki sağlamaktı. Oysa onlar boş kuruntunun peşindeydiler. Üstünlük Allah'ın elindedir. Allah onu dilediğine verir. Böyle yapmakla ikiyüzlüler, manen alçalıyorlar, ruhlarını cehenneme sürüyorlardı.2- Asım (ölümü: 127-8/745-46), kıraat (Kuran okuma) uzmanlarından biridir. Kısa özgeçmişi şöyledir: Ebû'n-Nucûd lakabıyla anılan Behdele'nin oğlu Asım, sahabe ve tabiîlerden sonra gelen üçüncü tabaka (Etbâu't-tâbiîn) kıraat uzmanlarındandır. Görme özürlüydü. Küçüklüğünde Haris ibn Hassan ile Yesribli Rifâa isimli iki sahabiyle görüştüğü için kendisi, Peygamber'den sonra ikinci kuşak olan tabiîlerden sayılır.Ama görüşmesi çok küçük yaşta olduğundan, öğrenimini sahabilerden değil, tabiîlerden almıştır. Kufe halkının kıraat imamıydı. Asım, Ebubekir ve Osman zamanlarında Kuran derleme komisyonunun başkanlığını yapan çok değerli vahiy katibi Zeyd ibn Sabit'in kıraatini en iyi bilen kişi olarak tanınırdı.* Asım'ın yaşamını ve okurumun üçüncü sorusunun cevabını yarınki yazımda bulabilirsiniz.
Soru: Çalışan bir bayanım. Bir miktar birikimim var. Kardeşim üniversitede okuyor. Biriktirdiğim bu parayı bankaya faize yatırsam onu ihtiyaçlarımız için kullanabilir miyim. Ya da kardeşime versem dinen sakıncası olur mu? Başka türlü değerlendirme imkânım da yok. Bu paranın zekâtını vermem gerekiyor mu? (G. A.)Cevap: Paranızın değerini korumak için bankaya yatırmanızda bir sakınca görmüyorum. Bu konuyu bir çok kez yazmıştım. Ancak fakire verilen ödünç paradan fazlalık almak yasaktır ama banka, paranızı çalıştırmak üzere alır, kâr eder, siz de devede kulak bir şey alırsınız. Hiç değilse paranın enflasyon oranını karşılamış olursunuz. Çünkü her parada enflasyon vardır, dövizde de vardır. Düşük miktardaki banka getirişi, fakirin ezilmesini önlemek için yasaklanan kat kat riba (tefe) kategorisine girmez. Ayrıca birikiminiz, tüm ihtiyaçlarınızdan fazla ise ona zekât düşer. Ama bu zekâtı, geliri olmayan öğrenci kardeşinize verebilirsiniz. Onun masraflarını karşılayabilirsiniz. Fakat kardeşinize bunun zekât olduğunu söylemenize gerek yoktur.Namaz surelerini sırayla bilmek şart mı?Soru: Namaz kılarken Fatiha Suresi'nden sonraki sureleri "namaz öğreten" kitaplardaki gibi sırasıyla değil, o an aklıma hangi sure gelirse onu okuyorum. Mesela birinde Nas, birinde İhlas, birinde Elemtere gibi... Bazı arkadaşlanm bunun doğru olmadığını, sırayı takip etmenin şart olduğunu söylüyorlar. Bu duaların sırasını ezberlemek zor oluyor. Beni bu konuda aydınlatırsanız çok mutlu olacağım.(Dilek Uğur)Cevap: Siz o arkadaşlarınızın sözüne bakmayın. Namaz surelerini sırasıyla okumak iyi olur ama şart değildir. Önemli olan, Kuran'ın herhangi bir yerinden bir veya birkaç ayet yahut kısa sure okumaktır. Siz nasıl kolayınıza gelirse öyle okuyun. Zaten surelerin iniş sırası da, Mushaf'taki gibi değildir. Mesela Fatiha (elhamdü lillahi rabbilâlemin) 5'inci, Mesed (Tebbet) 6'ncı, Kevser (Innâ a'tayna) 15'inci, Mâ'ûn (Ereeytellezî) 17'nci, Kâfirim (Kul ya ey-yuha'l-kâfirun) 18'inci, Felak (Kul Eûzu birabbi'l-felak) 20'nci, Nas (Kul Eûzu birabbi'n-nâs) 21'inci, İhlas (Kul huvallah) 22'nci, Nasr (Izâ câe) 114'üncü suredir. Bunlar, yukarıda saydığımız sırayla Hz. Peygamber'e vahyedilmiştir. Ama Mushafa, uzunluk ve ilgi bakımından böyle dizilmiştir. Onun için Mushaf'taki sıraya göre okumak şart değildir. Namazda şart olan, Kuran'ın herhangi bir yerinden okumaktır.Önemli olan Kuran'ı huzur içinde okumaktırSoru: Bir ilmihal kitabında Kuran-ı Kerim'in müzikle beraber okunamayacağını öğrendim. Okuyanların küfre gireceğini yazıyordu. Televizyonda belgesel tarzı programlarda bazı ayetleri fonda müzikle beraber okuyorlar. Evde namaz kılarken yakın bir yerde düğün varsa ne yapacağız. Bitmesini mi bekleyeceğiz?Cevap: Kuran'ın musikiyle okunmayacağını yahut müzik varken Kuran okunmayacağını, bunu yapanın küfre gideceğini söyleyen kişi, kendisi dine iftira etmekle küfre gidiyor. Zaten Kuran'ı hafızlar musikiyle okurlar. Kuran okurken dışarıdan müzik sesi gelmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Önemli olan, Kuran'a konsantre olmak, onu huzurla okumaktır. Fondaki müzik eğer etkilenmeyi daha da artırıyorsa sakıncası olmadığı gibi güzeldir de. Cehalete kesinlikle prim vermeyiniz.Estetik caiz mi değil mi?Soru: Estetik ameliyat yaptırmanın dinimizce bir sakıncası var mı? (Gülçin)Cevap: İnsanın doğasını bozacak, onu çirkinleştirecek biçimde estetikler caiz değildir. Fakat güzelleşmek amacıyla estetik ameliyatta bir sakınca yoktur. O lanetleme rivayetlerine bakmayın. Onlar insanların uydurmasıdır. Allah'ın Elçisi kimseyi lanetlemez, insanları güzele, doğruya yöneltir.