* Dünden devamKuran, “Siz Allaha yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” buyurmaktadır. Allah’a yardım etmek, Allah’ın iradesinin, güzel ahlakın egemenliğine çalışmaktır. Toplum bunu isterse kendisini düzeltme çabası içine girer. Kendini düzeltme iradesi gösteremeyen toplamları Allah da düzeltmez. İhtiyaç içinde yoksul, buruk, ezilmiş insanların gönlünü yapmak Allah’ı memnun eder. Zayıfı himaye etmek, Müslüman’ın şiarıdır. Özellikle yetime bakmak onu himaye etmek, kimsesiz çocukları koruyup kollamak çok sevap olan işlerdendir. Hz. Peygamber, “Yetime bakanla ben, cennette şu ikisi gibiyiz” diyerek işaret parmağıyla orta parmağını göstermiş, yetime bakanın, cennette kendisiyle bu iki parmak gibi yan yana olacağını bildirmiştir. Başka bir hadislerinde de, “Müslümanların evlerinin en hayırlısı, içinde yetime iyilik edilen evdir. Ve Müslümanların evlerinin en kötüsü de içinde yetime kötülük edilen evdir” buyurmuşlardır. Peygamberimizin şu buyruklarını hatırda tutmalıyız: “Bir yetimi, ihtiyacı kalmayıncaya dek barındıran kimseye cennet vacip olur”, “Kalbinin yumuşamasını, muradına ermeni ister misin? Öyle ise yetime acı, onun başını okşa, yediğinden ona da yedir. Kalbin yumuşar, muradına erersin.” İslâm, dostluk, kardeşlik, barış dinidir. Peygamberimiz, “Birbirinize hased etmeyiniz, arka çevirmeyiniz, ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” buyurmuşlardır. Her şey geçer, kalıcı olan iyiliklerdir. Hz. Mevlana, gönül almanın, binlerce kez hac etmekten üstün olduğunu söylüyor:Dil bedest-âver ki hacc-ı ekberestEz hezârân Kabe yek-dil bihter-estKabe bünyây-i Halîl-i Âzer-estDil nazargâh-ı Celîl-i Ekber-est.(Bir gönül almaya bak ki, gönül almak en büyük hacdır. Bir gönül, binlerce Kabe’den üstündür. Zira Kabe Âzer oğlu Halîl(İbrahim)’in yapısıdır. Oysa gönül, o sonsuz kudretli Allah’ın bakıp gözettiği yerdir.)Bu duyguların ve hoşgörünün tüm topluma egemen olması dileğimle bayramınızı tebrik ederim.
* Dünden devamEbu Hüreyre’nin rivayetine göre Allah’ın Elçisi, müşriklere beddua etmesini söyleyenlere, “Ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim” buyurmuştur. Bugün bayram, bayramı bayrama yakışır biçimde geçirmeli, ruh dinginliğimizi, ibadet huzurumuzu, inanç tatlılığımızı çevremize yansıtmalıyız. Küçükler büyüklerin ellerini öpmeli, onların dualarını almalı, büyükler de küçüklere sevgi ve şefkat göstermeli, yavruları kucaklayıp öpmeli, komşu, akraba, tanıdık tanımadık herkesle içten güleç yüzle toklaşıp dostluk kurmalı, küllenen dostlukları tazelemeli, dargınlar derhal barışmalı, gelmeyene gitmeli, insanın ruhunu kirletmekten başka hiçbir işe yaramayan düşmanlıklar unutulmalıdır. Komşular, hiç değilse bayram günleri birbirlerini ziyaret etmeli, hal ve hatırlarını sormalıdır. Önce yakın akrabadan başlamak üzere yaşlılar, hastalar ziyaret edilmeli, onların elleri öpülüp rıza ve duaları alınmalıdır. Bayram sabahının girmesiyle hali vakti yerinde olan kimseler, fıtır sadakası yani fitre vermelidir. Fitrenin miktarı, enflasyona göre her yıl değişebilir. Bu yıl itibariyle yaklaşık 5 YTL’dir. Aile reisi kendisinin, sorumluluk yaşına gelmemiş çocuklarının ve hanımının fitresini verir. Özellikle gerçek muhtaçları bulup onlara vermeli, onların bir parça olsun dertlerini hafifletmeye çalışmalıdır.Kuran bize yetime yoksula karşılıksız bakmayı, onları şefkatle himaye etmeyi, insanlığın mutlaka ulaşması gereken bir hedef olarak göstermektedir: “Fakat o, sarp yokuşa atılamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek yahut açlık gününde doyurmaktır. Akraba olan yetimi yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu” (Beled Suresi: 11-15). Kuran iyiliğin, karşılık beklemeden yapılmasını öğütlemektedir: “Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler. Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz” (Dehr Suresi: 8-9). Maalesef topluma bir ahlak kirliliği yayılmaktadır. Kapkaçlar, bankamatik hırsızlığı, soygunlar, mafyacılık, kayırmacılık, madde hırsı değerlerimizi aşındırmaktadır. Kurtuluşun tek çaresi Allah korkusu ve sevgisidir.* Devam edecek
Önü rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan Ramazan ayını oruç ibadetinin verdiği dinginlikle geçirip sevinçlerin doruğa ulaşacağı bayrama ulaştık. Bizi sağlıkla bugünlere ulaştırana hamd olsun, şükür olsun, müminlerin bayramı mübarek olsun. Bayramlar insanların birbirini ziyaret etmelerine, dostlukların tazelenmesine, kardeşliğin perçinlenmesine vesiledir. Dargınlar barışırlar. İlk adımı atanın sevabı daha fazladır. Üç günden fazla küs durmak caiz değildir. İslâm barış dinidir. Her ne kadar onu şiddet dini olarak gören ve göstermek isteyen art niyetliler olsa da sağduyu sahibi herkes İslâm’ın barış dini olduğunu kabul eder. Bir din ki, adı barıştır. Müslim (Müslüman) barış içinde olan, çevresine barış götüren, kendi nefsiyle, Rabbiyle, ailesiyle, çevresiyle, toplumuyla barışık olan insandır. İnsanların ne elinden, ne de dilinden zarar görmediği, incinmediği örnek insandır. Özü sözü bir olan, toplumsal kurallara uyan, Allah’a, kullara, devlete borcunu ödeyen, kimsenin hakkını yemeyen insandır. Çünkü dinin özünün, temelinin doğruluk ve iyi ahlak olduğunu bilir. Kıldığı namazın her rekâtında Allah’tan doğruluk ister, “Bizi doğru yola ilet” der.Kuran Allah’a inanıp doğru olanların, melekler tarafından şöyle müjdelendiğini vurgular: “Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevininiz. Biz bu dünya yaşamında da bundan sonraki yaşamında da sizin koruyucularınız, dostlarınızız. Cennette size arzu ettiğiniz, canınızın çektiği her şey verilecektir. Bu, güçlü ve merhametli Allah’ın ağırlamasıdır” (Fussilet: 30-32).Bu tatlı ifadelerle müjdelenen müminlerin, kötülüğe dahi iyilikle karşılık verecekleri belirtildikten sonra, kötülüğe iyilikle karşılık vermenin de ancak sabırlı ve çok şanslı insanların kârı olduğu vurgulanır. Rivayete göre İbrahim ibn Edhem, çölde dolaşırken karşısına çıkan asker kendisine, “Umran (kent) nerede?” diye sormuş. Ve vurup İbrahim’in başını yaralamış. Giderken, vurduğu kimsenin Horasan zahidi İbrahim ibn Edhem olduğunu söylemişler. Gelip özür dilemiş. İbrahim ona, “Sen bana vururken Allah’tan sana cennet vermesini diledim” demiş. “Neden?” diye sormuş asker. “Çünkü o yaptığından ötürü bana sevap verileceğini anladım. O işten payım hayırken, senin payının şer olmasını istemedim” demiş İbrahim. * Devam edecek
SORU: Dinimizde sakalın yeri nedir? Bu konuda bazı kaynaklar vacip olduğunu, bazıları ise sünnet olduğunu zikrediyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? Diyanet İşleri Başkanımız, “cübbeyle, sakalla İslâm olmaz” demişti. Eğer sakal vacip ya da sünnet ise neden Diyanet İşleri mensupları sakala gereken önemi vermiyorlar? (Osman Gül)CEVAP: Sakal ne vaciptir, ne de sünnettir, sadece gelenektir. Sünnet, Hz. Peygamber’in dini mahiyetteki uygulamalarıdır. Sakal, Peygamber’in orijinal bir uygulaması değildir. 14 asır önce Hz. Peygamber’in yetiştiği ortamda bütün erkeklerin, Ebucehl’in de Ebusüfyan’ın da sakalı vardı. Sakal, erkeklik simgesi sayılırdı. Sakalsız kişiye erkek gözüyle bakılmazdı. Ancak Peygamberimiz, göbeğe kadar uzamakta olan sakalı kısaltmış daha güzel olmasını istemiştir. Sünnet olan sakal salmak değil, uzun sakalı kısaltmak, bir tutamdan fazlasını kesmektir. Elbette din sakalla, bıyıkla, hırkayla, giysiyle, şalvarla olmaz. Allah sakala, şalvara değil, gönüllere bakar. Kuran, “O gün ancak Allah’a sağlıklı kalp getirenin kurtuluşa ereceğini” vurgular, sakal getirenin değil. Zaten sakal beden gibi çürür. Çürümeyen ruhtur ve ruhun taşıyacağı güzel eylemlerin izleridir.Ancak dini hükmü ne olursa olsun, bütün peygamberler sakallıdır ve Peygamberimizden bu yana önemli dini mevkilerini işgal edenler hep sakallıdır ve sakal tıpkı kandiller gibi gelenekleşmiştir. Roma’daki papalar sakallıydılar ama sonradan bundan vazgeçtiler. Ortodoks din adamları ise genellikle uzun sakal bğırakmayı sürdürmektedirler. 20’nci yüz yılın özellikle son yarısından itibaren Mısır’da ve bizde bazı din adamları sakallarını kesti. Gerek 11’inci gerekse 12’nci Diyanet İşleri başkanları, o mevkiye gelmeden önce sakalsızken oraya getirilince, “Burada sakalsız oturmak uygun olmaz” düşüncesiyle sakal bıraktılar. Ama daha sonra Diyanet İşleri Başkanı olanlar sakalı defterden sildiler. Bana sorarsanız sakal, din önderine bir ağırlık verir. Diyanet İşleri Başkanlığı mevkiini dolduran zata, bir müftüye sakal yakışır. Çünkü artık sakal o mevkinin 14 asırlık, hatta belki de yüzlerce asırlık teamülüdür.
SORU: Zümer Suresi 43-44. ayetlerde şefaat yetkisinin sadece Allah’ta olduğu vurgulandığı halde camilerde hocalar sürekli Peygamber’den şefaat dilemeyi öğütlüyorlar. Sadece Allah’a dua edilmesi gerekirken Allah’tan çok Peygamber’in adı anılıyor. Bunlar İslâm’ın tevhit inancına uyar mı? Camilerde hocalar, cemaati Peygamberimize salavat getirerek namaza kaldırıyorlar. Kuran, mescitlerin Allah’ın olduğunu söylediğine göre neden sadece yaratıcımızın yüceliği, ayetleri, insani-ahlaki öğütleri anlatılmıyor? Dinde tek hüküm kaynağı Allah değil midir? (Yasemin Çin)CEVAP: Peygamber’den şefaat dilemek hatadır ama ne yapalım ki hadislere yansıyan bu düşünce, Müslümanların ortak inancı haline getirilmiştir. Kuran, şefaati reddetmiyor ama ancak Allah’ın izin verdiklerinin, Allah’ın razı olduğuna şefaat edebileceklerini belirtiyor. Allah’ın razı oldukları da cehennemlik günahkârlar veya suçlular değildir. Peygamber dostluğunu kazanmış olan arınmış ruhlardır. İşte cennete gidecek olan bu insanlara Peygamberimiz başta olmak üzere cennette arkadaş olacaklardır. Şefaatin asıl anlamı tek olan kişiyi çift yapmak, ona destek olmaktır. İşte Hak dostları cennette yalnız kalmayacaklar, peygamberler onlara arkadaş (şefî) olacaklardır. *****BİZE TEVHİDİ O ÖĞRETTİDoğrudan Peygamber’den bir şey dilememek kaydıyla Peygamber’e dua etmenin bir sakıncası yoktur. Çünkü Kuran’da bazı peygamberlere, âlemler tarafından selam okunduğu anlatılmaktadır. Selam okumak, o peygamberlere esenlik dilemektir. Yani duadır. Peygamber’e dua etmenin ne sakıncası olabilir ki? Bize tevhidi öğreten, bizi Allah’a kul olmaya yönelten O’dur. O olmasaydı biz tevhidi nereden bilecektik? Peygamber’e salavat okumak da ona Allah’tan rahmet dilemek, demektir. O’na yüzbinlerce salat ve selam olsun. Sözde tevhit adına Peygamber’e salavat getirmeyi dahi şirk saymak, kuru sofuluktur, ruhsuz bir din anlayışı geliştirmektir. Böyle ruhsuz din, dinsizlikten farksızdır.
SORU: Kuran’da namaz çok geçiyor, “dosdoğru kılın” deniyor. Oruç da geçiyor ve tutamayanlar için ne yapılması gerektiği yazıyor. Namazını kaçıran ya da bulunduğu günde kılamayan için ne yapması gerektiği yazmıyor. Ben, Kuran’dan başka kitaba inanmıyorum. Namaz kılmıyorum ancak başlamaya niyet ettim. “Namazı kaza edin” diyorlar ama Kuran’da böyle bir şey yok. Ne yapmam gerekiyor? (Abdurrahman Kazar) CEVAP: Namaz, İslâm’ın olmazsa olmazlarından bir görevdir. Bile bile kılınmayan namazların kazası yoktur. Hemen namazına başla. Her namazı vaktinde kıl. Kılamadığın namaz olursa o zaman daha sonraki vakitte önce kılamadığın namazı, sonra vaktin namazını kılarsın. Yani iki namazı birlikte kılmış olursun. Öğleyle ikindi, akşamla yatsı namazları cem edilerek yani birleştirilerek kılınabilir. Hem erteleme hem de öne çekme birleştirmesi olabilir. Erteleme bir namazı vaktinden sonraya bırakıp onunla birlikte kılmaktır. Mesela öğleyi kılamadıysan ikindi vakti içinde önce öğleyi, sonra ikindiyi kılarsın. Yahut öğle vakti içinde önce bir kamet getirerek öğleyi, sonra bir kamet getirerek ikindiyi kılarsın. Böylece iki vaktin namazını birlikte kılmış olursun. Akşamla yatsı için de aynı şey söz konusudur. Geçmiş namazlar için yapılacak tek şey vardır, o da tövbe edip Allah’tan af dilemek.Allah’ı tamamen soyut düşünmek gerekirSORU: Bir çok camide gördüğümüz levhalarda yazılı olan “Allah” adıyla aynı büyüklükte yazılan “Muhammed” adı şirk sayılmaz mı? (Safa Gökçe)CEVAP: Muhammed adına tanrı nazarıyla bakarsanız şirk olur. Ama Allah’ın Elçisi gözüyle bakarsanız niçin şirk olsun? Zaten o camilere konulan levhalar da İslâm geleneğine aykırıdır. Hatta Allah adını karşınızda bir tanrı gibi düşünürseniz o da şirk olur. Allah tamamen soyuttur, hiçbir şeye benzemez. Allah adı yazılı levha, Allah’ın kendisi değildir. O levhaya Allah demek de şirktir. Allah’ı tamamen soyut düşünmek gerekir. Ama insanların zaafıdır, soyutu düşünemediklerinden hep onu somutlaştırmak istemişlerdir. Hıristiyanlar, İsa’yı Allah’ın cisimlenmiş biçimi olarak düşünmüşler, bizler de o levhaları putlaştırma eğilimine girmişiz. Asıl tevhit bunların ötesindedir.
SORU: Paramın bir kısnını borsaya yatırdım ancak yarısını kaybettim. Geri kalan paramla hazine bonosu aldım. Ancak şimdi de faizi olduğu için “harama mı bulaştım” diye içim içimi yiyor. Düşünmekten uyuyamıyorum. Sizce ne yapmalıyım? (F. Ö.)CEVAP: Kuran’da haram olan ribadır yani tefeciliktir. İhtiyaç sahibi bir fakire verdiğin paradan, değerinden fazla almak haram faizdir. Bankalar fakir değil, kâr kuruluşlarıdır. Devlet ise asıl servetin sahibidir. Devlete para yatırmakla yapacağı yatırımlara yardım etmiş olursun. Devlet o paralarla yol yapar, köprü yapar, iş yapar, para kazanır. Buna karşılık bu yatırıma katkısı olanlara bir miktar kâr verir. İşte hazine bonosu budur. Bunun haram olduğu kanısında değilim. Bugünkü ekonomik sistem, bankacılık üzerine, hazine bonosu üzerine kuruludur. Siz bunu kaldıramazsınız. Aksi takdirde ekonomi durur. Devletten ve bankadan alınan ancak paranın değerini koruyabilecek orandaki getirinin haram olacağını sanmıyorum. Gönlün rahat olsun. Bir sürü finans kuruluşu var. Bunların verdiği kâr payı da aslında aynen banka faizidir. Sistem aynıdır, sadece onlar ona kâr payı diyorlar. Kaldı ki siz paranızı daha önce borsaya yatırmışsınız. Sanki borsa faizden çok farklı bir şey mi? Ayrıca borsada birçok oyunları oynanmaktadır. O tür işlere bizim aklımız ermez.Sağlam hadis kitaplarını nasıl temin edebilirim?SORU: Güvenebileceğim, uydurma olmayan hadisler içeren kitaplar edinmek istiyorum. Bunları nereden bulabilirim? CEVAP: En sağlam hadis kitapları, Buhari ile Müslim kabul edilir. Ama bunları okuduğunuz zaman içeriklerinin yüzde 60’ının katmalarla, mantık dışı şeylerle dolu olduğunu görürsünüz. Bakın, kesinlikle reklam yapmıyorum. Size tavsiye ediyorum. Benim yazdığım 30 ciltlik “Kuran Ansiklopedisi”ni alınız. Orada İslâm’ın saf halini bulacaksınız. Kuran konularının alfabetik olarak açıklandığı bu eserde, her konuda muhtaç olduğunuz hadisleri ve bunların kaynaklarını da bulursunuz.İMZA GÜNÜ: Bugün saat 14.30’dan itibaren Sultanahmet Kitap Fuarı Yeni Ufuklar standında kitaplarımı imzalayacağım. Orada buluşalım. Süleyman Ateş
SORU: Bir yazınızda arsanın zekâtının emlak vergisi, tarlanın zekâtının da ürün vergisi öşür olduğunu, bunu da devletin aldığını buyuruyorsunuz. Şu halde, “kişinin kendisinin oturduğu, hiçbir gelir getirmeyen gayrimenkulüne bir zekât düşmüyor ve verilen emlak vergisi yeterlidir” diyebilir miyiz? Sizin bu yazınızı okumadan önce şöyle düşünüyordum: İslâmiyet’in ilk yıllarında maliye teşkilatı olmadığı gibi gelir vergisi ve emlak vergisi gibi vergiler de yoktu. O nedenle zekât farz kılınmıştı. Ancak günümüzde maliye teşkilatı mevcut olup gelir vergisi, KDV, emlak, motorlu taşıt, ÖTV, iletişim vergileri gibi birçok dolaylı veya dolaysız vergiler tahsil etmektedir. Bu vergileri ödeyen bir mümin, yine de zekât vermek mecburiyetinde mi? Öğrenci okutan veya fakir hastalara bakan bir vakfa her ay muntazaman ödenen aidat, zekât yerine geçer mi? Yine aynı yazınızda “tarikatlar” kelimesi geçiyor. Acaba ben mi yanlış biliyorum, tarik yol, tarikat yollar anlamına gelmiyor mu? (Dr. Salih Uğur Tanrıverdi/Emekli Deniz Tabip Yarbay)CEVAP: Emlağın zekâtı olmaz. Zekât, emlağın getirisi üzerine düşer. Zengin olan kimse vergisini de versin, zekât da versin. Başka türlü toplumun dengesini sağlamak zor. Tarik yol demektir ama bana sorulan soru, “tarikata girmeden dindar olmak mümkün müdür, tarikat şart mıdır?” şeklindeydi. Ben de cevabını kısaca verdim. Hz. Peygamber, kendisinden 150 hatta 250-300 yıl sonra şekillenmeye başlayan tarikatları mı kurdu? Kendisi hangi tasavvuf tarikatına bağlıydı? Peygamber ve ashabını tarikat kalıplarına sokmak dine yanlış manalar yüklemek olur. Ayrıca iftira olur. Tarikata ve tasavvufa saygımız var. Ben tasavvufla iç içe yaşamış bir insanım ama ölçüm bilgidir, hak ve hakikattir. Dine tarikat gözlüğüyle bakmam. Kuran gözlüğüyle bakmaya çalışırım.*****iMZA GÜNÜ: Bugün ve yarın saat 14.30’dan itibaren Sultanahmet Kitap Fuarı Yeni Ufuklar standında kitaplarımı imzalayacağım. Orada buluşalım. Süleyman Ateş