Dünden devam1995 yılı Ocak ayında, İstanbul’da 17 yaşındaki bir kız öğrenci, intihar etmek üzere kendisini Boğaz Köprüsü’nden aşağı atmıştı. Üzerindeki montun içine dolan hava, genç kızın düşmesini yavaşlatarak hayatını kurtarmıştı. Bu da mucizevi bir olaydı. 10 Mayıs 1997 Cumartesi günü akşam vakti, çaldırdığı para yüzünden bunalıma giren Fatma Köksal da Boğaz Köprüsü’nden atlamıştı. Balıkçılar tarafından kurtarılarak hastaneye götürülen Köksal, akciğerleri zedelenmesine rağmen kurtulmuştu. Haberi geçen televizyon kanalları, hadisenin mucize türünden bir olay olduğunu belirtiyordu.Almanya’da bana şöyle bir olay anlattılar: Bir kişi rüyasında, terminalden kalkacak olan bir otobüsün az sonra geçeceği köprünün yıkılıp bütün yolcuların öldüğünü görür. Uyandığında hemen otobüs terminaline gider. Hareket eden otobüsün önüne geçer ve şoförü, “Sakın gitme, köprü yıkılacak, yolcular ölecek” diye uyarır. Aynı rüyayı aslında şoför de görmüştür. Rüyayı gören kişiyle şoför arasında geçen bu konuşma sırasında köprü yıkılır. Bu uyarı niteliğindeki rüya sonucunda yolcular ölümden kurtulurlar.Buna benzer olaylar çoktur. Ama bu, koruyucu meleklerin, insanı her türlü maddi tehlikelerden koruyacakları anlamına gelmez. Öyle olsa dünyada hiçbir kötü olay olmazdı. Oysa Allah’ın iradesi insanın sorumlu olması ve iyilik ya da kötülük yapmaya yetenekli yaratılmasıdır. İyilik yapan ödüllendirilir, kötülük yapan da cezalandırılır. Er geç ya bu dünyada ya da ahirette kötüler cezasını bulur. Allah aceleci değildir ama süre tanır. Çünkü Allah’a göre zaman yoktur. Biz zamanlıyız, Allah zaman üstüdür. Kötülük yapmak isteyen kimseye bu isteğini yapma gücünü yaratır ama kul, yaptığından sorumludur. Çünkü Allah, insana verdiği akılla iyilik ve kötülüğü seçme kabiliyetini verdiği gibi peygamberler göndermek suretiyle iyilik ve kötülüklerin neler olduğunu, kötülüklerin cezasız kalmayacağını belirtmiştir. Ama buna karşın yine kötülük yapmak isteyen yapar, Allah’ın iradesi ve kaderi uyarınca manevi koruyucular, kaderin gereği olan bazı olayların olmasını önlemezler. Niçin? Çünkü bunları önlemek topluma verilmiştir. Devam edecek
Dünden devamÇok işitmişizdir, falan yerdeki trafik kazasında dört kişi öldü ancak annesinin kucağındaki çocuk, kırılan pencereden birkaç metre öteye fırlayıp hiç yara almadan kurtuldu. Yahut falan apartmanın altıncı katından düşen çocuğun burnu bile kanamadı. Arabadan birkaç metre uzağa fırlayan çocuğu hangi kuvvet tutup da paramparça olmaktan korumaktadır? Veya 15-20 metre yükseklikten düşen çocuğu parçalanmaktan koruyan nedir? İşte Allah’ın, insanın başına diktiği ruhani güçler, henüz ecelini doldurmamış o çocuğu korumakta, o insanı kurtarmaktadır. Özellikle kendisini korumaktan aciz çocuklara, Allah’ın özeni ve koruması daha fazladır. İlahi hikmete bakın ki, küçük çocukların kemiklerini, birden değil, yavaş yavaş sertleştirmektedir. Çocukta kemik dokusu, tam sertleşmeyip yumuşak olduğundan ani çarpmalarda, düşmelerde kolay kırılmaz. Pamuk yahut plastik gibi esner, yine eski halini alır. Ama kemikler sertleşince çarpmalarda, düşmelerde kırılabilir. İŞTE BİR ÖRNEK DAHATanrı kudreti, kendini korumaktan aciz çocuğun iskeletine bu esnekliği vererek onu korumak istemiştir. Belki her insanın geçirdiği tehlikeli olaylar vardır. O kişi bunları iyi düşünmeli, kendisinin yalnız, başı boş bırakılmadığını, ruhsal varlıkların gözetimi altında bulunduğunu bilmeli ve onlardan mahcup olmayacak işler yapmalıdır. Üniversitede, o zaman doçent olan bir arkadaşım, kamyon şoförlüğü yapan Artvinli Kadir isimli bir kişinin, kendisine anlattığı şu olayı aktardı: “Bir gece yalnız başıma Yusufeli yakınlarındaki Tortum baraj gölünün yanından geçerken direksiyon başında uyumuşum. Yanımda bir kızın oturduğunu görüyorum. Kulağımdan tutan kızın, ‘Sağdan git, soldan git’ gibi komutlarla beni yönlendirdiğini duydum. Kız, ‘Ben meleğim, sana yardım etmek istiyorum, frene bas. Yoksa uçurumdan aşağı gideceksin’ dedi. Frene basmışım, tam o sırada kendime geldim. Gerçekten o anda frene basmamış olsaydım, uçurumdan yuvarlanıp parçalanmış olacaktım.” Devam edecek
SORU: Malumunuz, 17 aylık NNB bebeğe yapılan vahşet yüzünden hepimiz harap olduk. NNB ve onun gibi bebeklerin başını bekleyen bir melek yok mu? NNB, “Allah beni niye korumadı?” dediğinde ve belki de bu varlığa karşı bir küskünlük içine girdiğinde ona verilecek en mantıklı yanıt ne olur? Olay gündeme geldiğinde, “Bu adamları Allah niye yaratmış” diye de isyan etti insanlar? Size göre bunun yanıtı nedir? CEVAP: Yalnız bebeklerin değil, bütün insanların başında koruyucu melekler vardır. Bunların iki görevi bulunmaktadır. Temel görevleri, başında bulundukları canın, yaşamını sürdürmesi için onları bazı görünmez kazalardan korumak ve insanların yaptıkları eylemleri kayda geçirmektir. Bildiğiniz gibi bazı kazalar olur, çoğunlukla bebekler korunur. Kimi araba kazalarında anne baba öldüğü halde çocuk, hurdaya dönmüş otomobilden sağlam çıkar. Geçtiğimiz yıllarda Amerika’da bataklığa düşen bir uçakta tüm yolcular öldüğü halde 5-6 yaşında bir çocuk sağlam çıktığı gibi yine birkaç yıl önce Van veya Diyarbakır’da yere çakılan bir uçakta tüm yolcular öldüğü halde 7 yaşında bir çocuk annesiyle birlikte burnu kanamadan kurtulmuştu. HİÇBİR ŞÜPHE YOKTURBoğaz Köprüsü’nden atlayan 17-18 yaşlarında bazı gençler ölmemiş ve önemli bir yara almadan kurtulmuştu. Buna benzer çok olay vardır. Allah çocuğu korumaktadır. Altıncı kattan beton üzerine düştüğü halde kurtulan 2-3 yaşında bebekleri de gazeteler çok yazmıştı. Bütün bunlar, insanı koruyan manevi varlıkların bulunduğunu gösterir. Nitekim Ra’d Suresi’nde, “O(insa)nın önünden ve arkasından izleyen(melek)ler vardır, onu Allah’ın emrinden korurlar. Bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedi mi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyucuları da yoktur” (Ra’d: 87/11) buyurulmaktadır. İnsanın üzerinde birtakım koruyucuların bulunduğuna dair asla şüphe yoktur. Bazı kişilerin başına öyle olaylar gelir ki, o olaylardan kendi iradesiyle kurtulması mümkün değildir. Bir gizli el, onu o kesin felaketten çekip kurtarır. Devam edecek
SORU: Alkol alan kişilerin, 40 gün ibadetten ve camilerden uzak durması gerektiği söyleniyor. Dinimizde böyle bir şey var mı? CEVAP: Kur’ân’a taban tabana zıt olan bu söz, tamamen uydurmadır. Tam tersine alkol almış veya herhangi bir günahı işlemiş olan kimse, hatasının farkına varır varmaz hemen tövbe etmeli, ibadetle Allah’a yönelmelidir. Ancak sarhoş vaziyetteyken namaz kılmak yasaklanmıştır. Çünkü o halde bulunan kişi, bilinci yerinde olmadığı için dua edeceği yerde saçmalayabilir, abuk sabuk şeyler söyleyebilir. Oysa ibadet bilinç ve huzurla yapılmalıdır. Ne demek alkol alan kimsenin, 40 gün ibadetten uzak durması? 40 gün ibadetten uzak duran, günde beş kez büyük günah işlemiş olur. Çünkü namaz kılmamak büyük günahtır. Bu tür cahil sözleri, insanları alkolden uzak tutmayı hedeflese de aslında bir çoklarının dinden soğumasına neden olur. Kur’ân, günah işlemiş olanı derhal hatadan tövbeye yöneltmektedir. “Ve onlar bir kötülük yaptıkları ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, hatalarında bile bile ısrar etmezler” (Âl-i İmran? 135).Kur’ân’a aykırı sözlerSORU: Ben Ortadoks bir anne ile Müslüman bir babanın çocuğuyum. İkisi de vefat etti. Bir bayan, anneme dua etmemem gerektiğini ve annemin kilise içindeki mezarına gidersem günaha gireceğimi söyledi. Bu bayana göre Hristiyanlar ne yaparlarsa yapsınlar cehennemlikmiş. Acaba annem için dua edemez miyim? (İpek Unika)CEVAP: O bayanın bilgi yoksunu olduğu anlaşılıyor. Kur’ân, dinine içtenlikle bağlı, ibadetini yapan, iyi niyetli kitap ehlinin de cennetlik olduğunu vurgulamaktadır. O tür aşırı sözler Kur’ân’a aykırıdır. Allah tanımaz, müşrik insanlara dua edilmez ama Kur’ân, kitap ehlini müşrikler kategorisine sokmaz. Siz annenize de babanıza da dua edin. Allah’ın rahmeti herkese yeter. Allah bütün kulların rabbidir, sadece Müslümanların değil. Namazınıza devam edin ama bağnaz olmayın, aşırıların sözlerine kanmayın. Çünkü Kur’ân “... Kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme” (Kehf: 28) buyuruyor.
“O SİZİ çamurdan yaratıp, sonra(da hayatınıza)bir süre koymuştur. Belirli bir süre de kendi katındadır. Böyleyken siz hâlâ kuşkulanıyorsunuz” (En’âm: 55/2). En’âm 2’nci ve birçok ayette iki ecel(süre)den söz edilmektedir. İlk ecel ile Allah katındaki ecel çeşitli biçimlerde yorumlanmıştır. Bazılarına göre birinci ecel, yaratılmışların ecelidir. Allah katındaki ecel de henüz varlık dünyasına gelmemiş fakat gelecek olan yaratıkların ecelidir. Kimilerine göre birinci ecel insanın dünyadaki ömrü, Allah katındaki ecel de ölümünden yeniden dirilinceye kadar geçecek olan süredir ki buna berzah denilir. Başka bir yoruma göre birinci ecel insanın yaşayıp geride bıraktığı süre, Allah katındaki ecel de insanın geri kalan ömrüdür. İslâm filozoflarına göre her insanın iki eceli vardır. Birisi doğal ecel, ikincisi ihtirami (kazayla olan) eceldir. Doğal ecel, normal olarak insanın yaşayıp doğal ölümüdür. İhtirami ecel de boğulma, yangın, kaza gibi dış etkenlerle olan ölümdür. ZAMANINI KİMSE BİLEMEZKanaatime göre birinci ecel (süre), evrene egemen olan Tanrısal yasadır. Ayet, her insanın ve her yaratığın bir yaşama süresi bulunduğunu vurgulamaktadır. İkinci ecel de Allah’a ortak koşan, Peygamber’e karşı gelen inkârcıların cezalandırılma zamanıdır. Bunun zamanının Allah’ın katında olduğu, O’ndan başka kimsenin bu azabın ne zaman ineceğini bilemeyeceği vurgulanmaktadır. Nitekim Ra’d Suresi’nin 38-39’uncu ayetleri de Allah katındaki ecelin, buyruğuna karşı gelenleri cezalandırma zamanı olduğunu belirtmektedir. Bunu, Allah’tan başka kimse bilmez. Ankebût 53’üncü ayetin belirttiği üzere ilahi ceza, hiç kimsenin farkında olmayacağı bir zamanda ansızın gelir. ***DÜZELTME: Dünkü yazımda Hz. Ömer’in, “Allahım, eğer beni saadet ehlinden yazmışsan beni oradan sil...” cümlesi, “Allahım, eğer beni şekavet ehlinden yazmışsan beni oradan sil...” şeklinde olacaktır. Düzeltir, bu yanIıgıdan dolayı okurlarımdan özür dilerim.
SORU: Geçen gün televizyonda iki tür kader olduğundan bahsediliyordu. Biri mutlak diğeri de değiştirilebilir kader. Bu doğru mu? Doğruysa hangileri asla değişmez kaderimizdir, açıklar mısınız? (D. Erdem)CEVAP: “Allah, dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır” (Ra’d: 39). Hz. Peygamber’den alaylı tarzda mucizeler talep eden, “Eğer gerçekten peygamber ise kendisini inkâr ettiğimizden dolayı başımıza azap inmesi gerekir” diyen müşriklere yanıt olmak üzere inmiş olan Ra’d 38-39’uncu ayetlerde önce, “Her ecelin bir kitabı (yazgısı) vardır” dendikten sonra, “Allah dilediğini mahveder, siler, ortadan kaldırır, dilediğini yerinde bırakır, sağlamlaştırır” buyurulmaktadır. Bu ifade, bir önceki ayetin sonundaki “Her sürenin bir yazgısı vardır” cümlesini tamamlamaktadır. Yani yapılacak her şeyin yazılmış, tespit edilmiş bir zamanı vardır. Zamanı gelince Allah azabını indirir, dilediğini silip ortadan kaldırır, dilediğini bırakır. Batılı siler, hakkı kökleştirir. Ama müfessirler (Kur’ân yorumcuları) bu sınırda durmamışlar, ayeti istedikleri gibi çekip uzatmışlar ve düşüncelerini desteklemek için sahabilere ve Hz. Peygamber’e kadar uzanan rivayetler kaydetmişlerdir. Ancak Kur’ân’ın prensiplerine aykırı ve birbiriyle çelişik olan bu rivayetler sağlam değildir.İbn Ömer’den ve İbn Abbas’tan gelen bu rivayetlerde saadet (mutluluk), şekavet (haydutluk, bahtsızlık) ve ölümün hatta yaratılışın yani şeklin, huyun, ecelin, rızkın değiştirilmeyeceği söylenirken Hz. Ömer’den ve Abdullah ibn Mesud’dan rivayet edilen dualardan da saadet ve şekavetin de değişeceği anlaşılmaktadır. Hz. Ömer Kabe’yi tavaf ederken, “Allahım, eğer beni saadet ehlinden yazmışsan beni oradan sil, saadet ve mağfiret ehli arasına yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın, ana kitap senin yanındadır” dediği, Abdullah ibn Mesud’un da aynı mealde bir dua okuduğu rivayet edilmektedir. Tirmizi’nin rivayetine göre Peygamber, bazı sahabilerinin yanına gelmiş, onların kader üzerinde tartıştıklarını görünce, “Size böyle mi emredildi? Ben size bunun için mi gönderildim. Sizden öncekiler, bu konu üzerinde tartışmaya başlayınca helak oldular. Sakın ha sakın, bu konuda tartışmayın” buyurmuştur. Allah’ın kaderini, O’nun gizli işlerini, neyin değişip neyin değişmeyeceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Çünkü bu gaybtır. Gaybı da yalnız Allah bilir.
“BEN, eşim Hatice ve oğlum Barış ile 2003 yılında Almanya’dan Antalya’ya temelli döndüm. Çünkü eşim memleket hasretiyle ağlıyordu. Oraları hiç sevemedi. Bazı evlatlar ve aileler heder oldu. Almanya’da 30 yıl yaşamış olmama rağmen bizi biz yapan kültürel ve dini değerlerimize çok düşkün olduğum için geri dönüş benim için sorun olmadı. Tabii ki Türkiye’de de her şey dört dörtlük değil ama biz bu kararımızdan şimdiye kadar pişman olmadık. Yollar belki Almanya gibi değil ama 30 yıl hasretini çektiğimiz ezan sesleri gönlümüzü ferahlatıp bizi huzura götürüyor. Bir kere daha yaşayıp canlı şahit oldum ki, insan içtenlikle Allah’a bağlanırsa, çözülmeyecekmiş gibi zor görünen işler Rahman’nın eliyle öylesine güzel, öylesine hoş çözülüyor ki... Antalya’da hiç tanımadığımız komşular, TIR dolusu eşyalarımızı tek tek sayarak teslim alıp evimize taşırken perişan olmuşlar. Allah onlardan razı olsun. Şimdi Antalya’nın kırsal kesiminde Yeniköy adlı bir köyde oturuyoruz. Ömrü hep toprakla haşır neşir olmuş köylü insanını çok seviyorum. Üstünde başında kravatlı elbiseler yok ama o toprak kokan elbiselerin ardındaki kalplerde duruluk, berraklık ve dürüstlük var. Yüzleri güneşten bronz gibi yanmış ama insana emanet edilen mukaddes hayatı perişan eden riya ve bencillik yok o toprak insanında...İBRET VERİCİ BİR CÜMLEGeçenlerde, pazar parası bulamayan, kendine yiyecek almakta zorlanan komşumuz, yemek pişirdiğinde bizlere de bir kap getirmiş. Eve geldiğimde bunu duyunca gözlerim doldu. Çektiği çileler gözyaşına dönüşse de verirken teşekkür beklemez. Sever, tüm yaratılmışları Yaratan’dan ötürü. O, yeryüzünü kullarına sofra eyleyen Rahman’a sırtını yaslayıp güvenir. Bu tür bir güven duygusundan daha büyük zenginlik olur mu? Mal da O’nun, mülk de O’nun, bu beden de O’nun! Ömrü boyunca ilahi aşkla bağrı yanmış olan Mevlana, O’nu hep gözyaşıyla yapraklarda, uçan kuşlarda, dönen yıldızlarda ve şişelerin içindeki gül suyunda aramış, “tüm yaratıklar hareket halindeyken ben nasıl yerimde dururum” deyip dönmüş de dönmüş o aşk ile... O kalpten dökülen ibret verici cümleye bakın: “Ne insanlar gördüm sırtında elbisesi yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok.” Saygıdeğer hocam, gönlümden kopanları sizinle paylaşmak istedim. Kalın sağlıcakla...” Cafer Gürbüz
SORU: Amenerresulü’de, Allah’ın bizlere asla gücümüzün üzerinde bir yük getirmeyeceği söyleniyor. Ne var ki daha sonra bu bize dua olarak öğretiliyor. Allah zaten belli olan bir şey için bizlerden dua istemezken bu konuda neden istiyor? (M. Mert Kaptan) CEVAP: Ayetin başında Allah’ın, hiç kimseye gücünün üstünde bir teklif yapmayacağı, insanlara yapamayacakları işleri emretmeyeceği vurgulanır. Yani dinde güçlük yoktur. Allah’ın koyduğu din hükümleri kolaydır, insanların yararına olan şeylerdir, yapılamayacak şeyler değildir. İşte ayetin başında vurgulanan budur. Daha sonra da dinine bağlı inanmış insanların, yüce Allah’a yalvarışları, onların ağzından dile getirilmektedir. Diyorlar ki: “Ya Rabbi unuttuğumuz veya yanıldığımız şeylerden ötürü bizi bağışla, cezalandırma. Ya Rabbi daha önceki uluslara yüklediğin güçlükleri bize yükleme.” Önceki uluslara yüklenen güçlükler aslında Allah’ın yüklediği din hükümleri değildi. O uluslar, Allah’ın kolay dinini kendi yorumlarıyla ayrıntıya boğdular, dinin sade hükümlerine katmalar yaptılar. Böylece din zorlaştı. Aslında sade olan fakat insanların yorumlarıyla zorlaştırılan tevhit dini, bu son versiyonuyla asli kolaylığına ve sadeliğine kavuşturuldu. Müminler, tevhit dininin yine birtakım katmalarla zorlaştırılmamasını, çarpıtmalara uğratılmamasını diliyorlar. MÜMİNLER SAHİP ÇIKMALIBurada müminlere dinin sadeliğine sahip çıkmalarına, kılı kırk yaran yorumlarla çarpıtılıp bozulmamasına özen göstermelerine dikkat çekilmektedir. Eski dinlerin, yorumcuların elleriyle nasıl zorlaştırıldığına birçok yerde, özellikle En’âm Suresi’nde vurgu yapılmakta ve aslında bu kadar yasakların dinde olmadığı, dinde yasak olan etlerin sadece dört olduğu gayet net biçimde vurgulanmaktadır: “De ki: Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş yahut akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pistir- ya da Alah’tan başkası adına boğazlanmış bir fısk (murdar olmuş hayvan) olursa başka (bunlar haramdır). Ama kim çaresiz kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (Enâm: 145).