Din kandırmaca değil dürüstlüktür

12 Mayıs 2007

*OKURUM M. A., İslâmi bankaların kredi verme sistemine temas ederek diyor ki: “Ticari firmalar, kur farkı riskini azaltmak amacıyla şu uygulamayı kullanıyorlar: Müşteri, yurt dışından getirtmek istediği ürünlerin sözleşmesini ve faturasını bankaya sunar. Banka araştırmasını yapıp gerekli teminatları aldıktan sonra kredi açar. Müşterinin ibraz ettiği fatura bedeli, kendisine açılan kredi tutarından aşağı olmak kaydıyla o ürünü müşteri adına alıp günümüz ekonomik şartlarında bankalararası faiz oranlarına göre maksimum bir yıl vadeli müşteriye satar. Yani aslında bankanın bu ürüne ihtiyacı yoktur. Sırf müşterisine kredi vermek için böyle dolambaçlı bir uygulamaya girer. Dinimizde bu tarz alışverişlerin yeri var mıdır? Bunun normal bankaların yapmış oldugu kredi işleminden ne farkı vardır?” *DİN hile, dolambaçlı kandırmaca değil, dürüstlüktür, içi dışı bir olmaktır. Gerçeğine bakarsan bunun normal bankaların kredi sisteminden pek farkı yoktur. Amaç aynıdır. Bu uygulama, aslında bankaların faizli kredi sistemini sözde İslâmî bir kılıfa sokma girişimidir. Uygulamanın İslâmî olduğu düşüncesiyle vatandaşı rahat ettirmektir. Bu yöntem, Peygamber’den asırlar sonra gelişen fıkıhçı görüşüdür. Dinin temeli olan Kur’ân’da bu tür uygulamanın yeri yoktur. “Hakkımızı istiyoruz”“Hakkımızı istiyoruz”*KADROYA geçmek isteyen sözleşmeli öğretmenlerden biri, bu konuda çok sayıda mail gönderen arkadaşlarına da tercüman olarak diyor ki: “Sözleşmeli öğretmenim. Sayın bakanımızın her fırsatta ‘kadrolu öğretmenlerle sözleşmeli öğretmenler arasında fark yoktur’ demesi bizi üzüyor. Çünkü durum öyle değil. Tayin hakkımız yok. Ben 20 yıl aynı köyde nasıl çalışırım? Aile yardımı alamıyoruz. Yönetici olamıyoruz. Asker öğretmenliğimiz yok. En önemlisi de velilerin bizi öğretmen olarak görmemesi. Hatta bazı öğretmen arkadaşlar bile bizi öğretmen olarak görmüyor. Ders anlatırken sözleşmeli olduğum aklıma geldiğinde darmadağın oluyorum.” *BU satırların yazan sözleşmeli öğretmen, uygulamanın yanlış olduğunu, sözleşme ve öğretmen kelimelerinin yan yana gelmemesi gerektiğini söylüyor ve “hakkımız olan kadroyu istiyoruz” temennisiyle mektubunu noktalıyor. Durumu Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerine duyuruyoruz. Takdir onlarındır.

Devamını Oku

Kutlu Doğum Haftası üzerine...

11 Mayıs 2007

SORU: Hz. Muhammed’in doğumu tam olarak hangi güne rastlıyor? Kaynaklara göre 571 senesi 12 Rebiülevvel (20 Nisan) Pazartesi gecesi dünyaya gelmiş. Biz O’nun doğumunu Mevlit Kandili olarak kutluyoruz. Böylece hicri takvime göre her yıl 10 gün geriden takip ederek farklı zamanlara denk geldiğini de biliyoruz. Ancak 16-20 Nisan (miladi) günleri arasında Kutlu Doğum Haftası’nda da kutladığımıza göre bunların hangisi doğrudur? (Ahmet Yılmaz)CEVAP: Hz. Peygamber herhangi bir doğum günü kutlaması yapmadığı gibi kendi doğum gününü de kutlamamıştır. Mevlit yani Doğum Kandili, Hz. Peygamber’in uygulaması olmadığına göre sünnet değildir. Kitapta da sünnette de yeri yok. Kitap ve sünnette yeri olmayan, sonradan çıkma din uygulamalarına bid’at denilir. Peygamber’i anmaya, Allah’ı zikretmeye ve belki de artı ibadete vesile olduğu, dini hayata zaman zaman canlılık verdiği için Mevlid Kandili, bid’at-i hasene (güzel bid’at) kategorisine girebilir. Hz. Peygammber’in doğum gecesi aslında o kadar kesin değildir ama ay takvimine göre 12 Rebiülevvel gecesi genel kabul görmüştür. Miladi olarak 20 Nisan’a rastlar. Ama önemli olan, net doğum gecesi değil, dini bir heyecan yaşanmasıdır. Bin yıldan beri gelen bir uygulama var, 12 Rebiülevvel. Suudi Arabistan hariç İslâm âleminin çoğunda bu gece Mevlid Kandili olarak kutlanır. Diyanet İşleri Başkanlığımız bir de 20 Nisanı esas alarak bir Kutlu Doğum Haftası icat etti. Takriben 20 yıldan beri bu kutlamalar git gide dozajı kaçıran bir vaziyet aldı. Konferanslar, paneller, büyük şovlar, çok büyük masraflar. Böylece dinin sadeliğini koruması gereken resmi bir kurum, dine yeni bid’atlar katar oldu. Bu toplantılarda, panellerde çok abartılı şeyler anlatılıyor ve Hz. Peygamber’in ruhaniyetini rahatsız eden şovlar yapılıyor. Bunları tasvip etmiyorum. Bir kandili iki yapmanın âlemi ne? Din gösteriş değil, sadeliktir. Asıl makbul ibadet ise bireyin geceleyin kalkıp sükunet içinde Allah’ına yalvarmasıdır. Umarım Diyanet, dinde bir temeli olmayan bu ikinci bid’atı kaldırır. Eğer kutlama yapılacaksa bunu bid’at olan hafta uygulamalarında değil, geleneksel zamanında yaptırır. Hz. Peygamber, dinin sadeliğini bozan bid’atların doğru olmadığını vurgulamış, “Kullu bid’atin dalâletun: Her bid’at sapıklıktır” buyurmuştur.

Devamını Oku

Allah bağışlayan ve esirgeyendir

10 Mayıs 2007

EŞCİNSELLİK güdüsü içinde bulunduğunu yazan bir genç, hayatın kendisine zindan olduğunu, bir kez işlediği bu günahın affedilip edilmeyeceğini soruyor ve özetle şöyle diyor: “Kendimden nefret ediyorum. Bu pisliği de yaşadım ne yazık ki. Böyle bir şey yaptığım için içim içimi yiyiyor. Her şeye tövbe ettim. Şimdi beş vakit namazımı kılıyorum. ‘Eşcinseller cennete giremez’ diye duyunca dünyam başıma yıkıldı. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruç, haccımız, tövbemiz, korkumuz hep boşa mı gidecek? Dayanılmaz bir hayat içindeyim. Eşcinseller tövbe edip ibadetlerini yerine getirmeye çalışmalarına rağmen cehenneme mi girecek? Biz yanmak için mi yaratıldık? Bu adaletsizlik olmaz mı? Allah, kâinatın en adil varlığıdır. Çamura batmış eşcinsellerden değilim. Önceden de değildim. Kadınlığa asla özenmedim. Kadına da hiçbir şekilde benzemem. Sınır tanımaz serbest bir düyünceye sahip değilim. Zaten öyle olsam içim içimi yemezdi. Benim tövbem ve Allah’a dönüşüm kabul olacak mı? Yoksa artık ben lanetli bir insan mıyım?” ALLAH tövbe edenin tövbesini kabul eder. Eşcinseller cennete girmez diye Kur’ân’da bir ifade yok. Arada derece farkı olsa da zina da, eşcinsellik de, hırsızlık da büyük günahtır. Ama hangi günah olursa olsun Allah tövbe edenin günahını siler. Siz nefse uyup duygularınıza yenik düşerek bir veya daha çok günah işlemişsiniz. Şimdi bunlardan pişman olmuşsunuz. Tövbe etmişsiniz. Allah bütün günahları bağışlar, O çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Sürekli günah işleyen ve günahından hiç dönmeyen, ömrünü günahla kapatan insan lanetli olur. Ama siz öyle değilsiniz ki, yaptığınıza tövbe etmişsiniz. Peygamberimiz, tövbe eden kimsenin, hiç günah işlememiş gibi olduğunu vurgulamıştır. Siz, öyle lanetli falan olduğunuzu düşünmeyin. Allah sizi seviyor, seviyor ki kendisine ibadete yöneltmiş. Namaz kılıyorsunuz, ne mutlu size. “Bir kez Allah, dese aşk iyle lisan Dökülür cümle günah misl-i hazan”Allah diye yalvaran kişinin güz yaprakları gibi tüm günahları dökülür. Boş yere dünyayı kendinize zindan etmeyin. Allah’ı sevin, Allah da sizi sever. Sevmese yaşatmaz ki... O sizi, sizden çok sever. Mutlu olun, hacca gidin, bir daha pisliklere bulaşmamaya çalışın. Allah yardımcınız olsun.

Devamını Oku

Dilin söylediğini gönül duymalıdır

9 Mayıs 2007

SORU: Cenabı Allah’a edilen duaların en makbulü ne zamandır? Peygamberimiz namazlarında hep aynı duaları mı ederdi? Namazın ardından tespih çekilir mi? Açık konuşmak gerekirse ben, “eda edeyim şu borçtan kurtulayım” düşüncesiyle namaz kılıyorum. İbadet, tahsildara borç ödeme psikolojisiyle yapılmaz. İbadetin hakkını vermek istiyorum. Nasıl yapabilirim? (Samih Köker)CEVAP: Peygamberimiz dualarını namazın içinde yapardı. Duaların en makbulü rükû ve secde halinde yapılanlardır. Gönlünüzden geldiği gibi Türkçe dua edebilirsiniz. Hz. Peygamber rükûda, secdede, rükûdan doğrulurken uzun uzun dua ederdi. Duaları da değişiktir. Hep aynı duaları değil, içinden geldiğince ve şartlara göre değişik dualar etmiştir. Namazın ardından tespih çekilir ama bizim uygulamalarımızda olduğu gibi müezzinin komutuyla topluca tespih çekilmemiş, dua yapılmamıştır. Namazdan sonra her birey kendi kendine istediği kadar tespih çeker, istediği kadar dua eder. Dediğiniz doğru, gerçekten biz namazı tahsildara borç öder gibi kılıyoruz. Ruhsuz, kalbe indirmeden... Böylece namazı adeta putlaştırmışız. Ruhsuz namaz putlaşmış olur, âdet haline gelir. Oysa ibadet duyguyla olmalıdır. Dilin söylediğini gönül duymalıdır.*****Esas olan resmi nikâhtırSORU: Resmi nikâhla evlendim. Ancak iki çocuğum olduktan sonra eşimle birlikte camiye gidip imam nikâhı kıydırdık. Acaba nikâhsız çocuk mu yaptık? (S. K.)CEVAP: Niçin nikâhsız çocuk yapmış olasınız? Siz devletin memurunun kıydığı, onlarca kişinin tanıklığı huzurunda evlenmişsiniz. Nikâh dediğin erkek ve kadının kabulünün iki tanık tarafından saptanmasıyla olur. İmamın dua okuması sadece kutlu olması içindir. Nikâhınız vardı, çocuklarınız da meşrudur.*****Mevki için konuşmamSORU: Siz Diyanet İşleri Başkanı’yken bu güzel düşüncelerinizi neden bizlere aktarmadınız? O makamdayken bunları bizlere haykırsaydınız Allah’ın rızasını almış olurdunuz gibi geliyor bana. (Haluk Gümüştabak)CEVAP: Diyanet İşleri Başkanlığım sırasında henüz bu düzeye gelmiş değildim. Diyanet’ten ayrılıp tefsir yapabilmek için Kur’ân’ın içine dalınca şimdiki durumuma geldim ama bu kolay olmadı. Yoksa Allah’tan başka kimseden korkmam ve mevki için de konuşmam.

Devamını Oku

Cifir bilim değil sadece tahmindir

8 Mayıs 2007

SORU: Kur’an-ı Kerim’de Arapça harflerin her birinin bir değeri olduğunu, bunları herkesin bilmediğini ve o değerlerle de her asrın müctehidlerinin saptandığını çevremden duyuyorum. Her asra bir müctehid gönderildiği ayetlerde geçiyor mu? Cifir, bir ilim midir? (Meral Ayan)CEVAP: Cifir ilmi İslâm’dan değil Yahudi Kabalizmi’nden gelir. Harflerin sayısal değeri de bilinmez şey değildir. Bu sadece Arap harflerine değil, İbrani alfabesine, Hint alfabesine de uygulanagelmiştir. Arap alfabesinde ebced, hevvez, huttî, kelemen, sa’fes, karaşet, sakhaz, dazığilen, kelimelerinin harflerine şöyle rakamsal değerler verilmiştir: e: 1, b: 2, c: 3, d: 4, h: 5, v: 6, z: 7, ha: 8, tı: 9, y: 10. Bundan sonraki harflerin her biri 10’ar 10’ar fazlasıyla değerlendirilmiştir: ke: 20, l: 30, m: 40, n: 50, sin: 60, ayn: 70, f: 80, sad: 90, kaf: 100. Bundan sonraki harflerin değeri 100’er 100’er artar: r: 200, ş: 300, t: 400, peltek se: 500, kh: 600, zel: 700, dat: 800, zı: 900, ğayn: 1000.İşte herhangi bir kelimedeki harflerin sayısal değeri alınıp bunların toplanıp çıkarılmasıyla gelecek hakkında birtakım bilgilerin elde edilmesi yöntemine cifir ilmi denilir. Bazı din bilginlerinin ve kimi mutasavvıfların kullanmasına karşın bu uygulama, Hz. Peygamber’den intikal eden bir yöntem değildir. Özellikle Hz. Peygamber’in torunu Cafer-i Sadık’a nispet edilir. Ancak bu yöntem bilim değil, tahminden ibarettir. Ne Hz. Peygamber ne de sahabileri, böyle şeylerle uğraşmamıştır. İslâm uleması bu tür bilgileri reddeder. Çünkü bunlar bir çeşit falcılığa girer. Ayrıca bu ictihad değildir. Çünkü icihad Kur’ân ayetlerinden, akıl ve karşılaştırma yoluyla dini hükümler çıkarma yöntemidir. Oysa gelecek bilgisi, gayb kategorisine girer. Bu, ictihadla değil ancak Allah’ın lütfu sonucu keşifle elde edilebilir. Allah lütuf ve ihsanıyla bir kulunun gönül gözünü açıp ona kendi katındaki gizli bilgilerden verir. İşte o kimse gelecek hakkında bir olayı bilebilir. Kur’ân ayetleri de böyle kehanet bilgileri taşımaz. Ayetlere bu tür bilgileri yüklemeye kalkmak onları amacı dışına götürmek olur ki kanaatimce ilahi kelama karşı gerekli olan saygılı davranışa uygun düşmez.

Devamını Oku

Bu nasıl bir inançtır?

7 Mayıs 2007

SORU: Eşimin inancında bir çöküş gözlüyorum. Ona göre sadece Tanrı var. O’nun yarattıkları ve bu düzen çok güzel ancak dinler bir safsata. Kur’an’ı ve diğer kutsal kitapları, peygamber olduklarını söyleyen kişilerin yazdığını, dinin insanların kafasında olusturduğu bir olgu olduğunu iddia ediyor. Bir bayan olarak bu inançta olan birine eş görevimi yapmaya devam etmeli miyim? CEVAP: Sizin yazdığınıza göre eşiniz inancını kaybetmiş. Dini saçma gördüğüne göre dinle ilgisini tümden kesmiş. Demek kocanız İbn Sinalardan Gazalilerden, Mevlanalardan, Yunuslardan, Hacı Bektaşlardan, Dekartlardan, Bergsonlardan, Paskallardan daha büyük bir filozof ve düşünür ki, kolayca her şeyi inkâr ediyor. Kur’ân’ı saçma sayıyor. Öyle ise tüm dünyanın hâlâ üzerinde araştırma yaptığı, kitaplar yazdığı, birçok Müslüman ülkenin anayayasını kısmen de olsa oluşturan Kur’ân’ı saçma diye nitelendirebiliyor. Kur’ân’a göre dinden çıkan ve dine saygı göstermeyen insan, maddeden başka bir şey görmeyen müşriktir. Müşrikle evlenmek caiz değildir. Kur’ân, “Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin... Ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin...” (Bakara: 221) buyurmaktadır. YİNE DE UMUTLUYUMAyrıca Mümtehine Suresi’nde, şirk içinde bulunan kimselerin, Müslüman eşleriyle olan nikâhlarının düşeceği belirtilmektedir. “Ey inananlar, mümin kadınlar göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların (gerçekten) inanmış olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onlara helaldir ne de onlar bunlara helal olurlar. Onların (bu kadınlara) harcadıkları(mehirleri)ni onlara verin. Ücretlerini kendilerine verdiğiniz takdirde bu(kadı)nlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınların ismetlerini (nikâh başlarını) tutmayın (onları salıverin ve kâfirlere katılan kadınlara) harcadığınız(mehri)ı isteyin. Onlar da (size katılan kadınlarına) harcadıklarını istesinler. Bu size Allah’ın hükmüdür. Aranızda (böyle) hükmediyor. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Mümtehine: 10). Ben yine de kocanızın zamanla olumluya döneceği umudundayım.

Devamını Oku

Allah mazlumun imdadına yetişir

6 Mayıs 2007

* Dünden devamO küçücük kızın tecavüze uğraması veya ona böyle bir şeyin yapılmaya yeltenilmesi belki de toplum için şok bir uyarıdır. “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır” denilir. Ayrıca böyle bir haksızlığa uğrayan minik yavrunun ruhu da manen ödüllendirilir, olgunlaştırılır. Haksızlığa uğramasının karşılığını Allah katında alır. Hiçbir şey karşılıksız kalmaz ve Yaratan hiçbir şeyi unutmaz, mazlumların eninde sonunda imdadına yetişir.NNB’yi Allah anne karnında koruyarak geliştirdi, dünyaya getirdi. Hayatını sürdürmesi için elverişli ortamı hazırladı. Ayrıca manevi korumalarla destekledi. Ama fiziksel olaylardan, insanlar sorumludur. Allah, haksızlıklardan koruma görevini meleklere değil insanlara, insanları yönetenlere vermiştir. Onu manevi güçlerden çok toplumun, özellikle yöneticilerin koruması gerekir. Yöneticiler, adalet kurumunu ve diğer toplumsal dengeyi bozmuşlarsa Allah bunun hesabını onlardan soracaktır. Yoksa her haksız saldırı manen önlense, ne kanuna gerek kalır ne de ahlak ilkelerine. İLERLEMENİN DİNAMİZMİHem böyle sözlerle ve sorularla ne elde edilecek ve ne değiştirilecektir? Eğer bu tür sorularla maneviyatı inkâr, Allah’ı inkâr gibi bir hinlik gizli ise daha böyle felâketler artarak devam eder. Ayrıca inancını kaybeden toplum bireyleri bunalım içine girer, güvenlik diye bir şey kalmaz. İntiharlar çoğalır, mutsuzluk yayılır. Aile kurumu sarsılır. Bazıları bunu yapmaya çalışıyorlar.Allah şeytanı niye yarattı? Kimse Allah’ı sorgulayamaz ve O’nun yaptığı işlerin tüm ayrıntılarını bilemez. Allah geceyi niye yarattı? Gece olmasa gündüzün değeri anlaşılır mı, soğuk olmasa sıcağın kadri bilinir mi? Her şey karşıtıyla anlaşılır. Allah evreni karşıtlık sistemine göre yaratmıştır. O tür canavarları yaratan Allah, onları etkisiz bırakacak peygamberleri, adil liderleri, ermiş insanları da yaratmıştır. Herkes ermişler gibi üstün ahlak sahibi olsaydı ahlaksızlığın değeri bilinmezdi. Oysa kötülük de olacak ama iyilik baskın kılınacak, sürekli bir rekabet ve yarışma, iyi kötü mücadelesi ve iyiliğin üstünlüğü çabası... İşte bunlar toplumsal ilerlemenin dinamizmidir. Kadere, manevi yasalara, Allah’ın ince hikmetlerine karşı boş, kof, çürük itirazlar insanlara hiçbir yararlı katkı sağlamaz.

Devamını Oku

Suçlular cezasız kalırsa toplumda denge bozulur

5 Mayıs 2007

Dünden devamAllah’ın emri uyarınca insanlar adaletten, haksızı cezalandırmaktan vazgeçerlerse kötülükler olur. O kötülük görünüşte çocuğa ama gerçekte topluma olmuştur. Toplum böylece uyarılmaktadır. İşte verilen mesaj: “Ey insanlar, aklınızı başınıza alın. Bakın siz her gün görüntülü veya görüntüsüz medya ile binlerce yılda oluşmuş değerleri aşındırıyorsunuz. Her gün adam öldürmenin, hırsızlığın, soygunun, ırza geçmenin yollarını televizyon ekranlarına çıkarıyor, toplumun gençlerini zehirliyorsunuz. Ekranlardaki çıplak kadınlarla gençlerin aklını şehvete yönlendiriyorsunuz. İnançları da iyice aşındırıldığı için artık değer tanımıyor, gizlice her türlü pisliği yapabiliyor ve 2 yaşını doldurmamış bir bebeğe bile tecavüz etmekten çekinmiyor. Siz eğer aklınızı başınıza almaz, ahlak ilkelerini aşındırmaya devam ederseniz bu olayların çok daha kötüleri de gelir.” Bu tür sapıklıklar sadece bizde değil, medeni sandığımız Batı’da da oluyor. Birkaç ay önce Almanya’da bir adam, kendi arkadaşını kesip doğradıktan sonra pişirip yemişti. Niye melekler buna engel olmadı? Eğer manevi koruyucular her kötülüğe engel olsaydı o zaman insanın sorumluluğuna gerek kalmazdı. İnsan istediğini yapamayacak durumda olursa, irade sahibi olmasının anlamı kalmaz. Kanunlara da gerek olmaz. Hırsızlık yapmak isteyen yapamaz, zina etmek isteyen edemez, kimse kimseyi öldüremez, ırza tecavüz olmaz. Bu durumda özgürlük var mı, ahlak var mı, iyi kötü diye bir değerlendirme olur mu? Çünkü iyilikten başka bir şey yapılamaz. Oysa Allah insanları irade sahibi, istediğini yapma, iyiyi ve kötüyü seçme yeteneğinde yaratmıştır.O zaman kötülüğü engelleyecek olan nedir? İnançtır, din ve ahlak kurallarıdır, uzun deneyimler sonucunda geliştirilmiş olan yasalardır. Toplumsal değerlerdir. İşte bunlar uygulanarak kötülükler önlenir. Bu değerler uygulanmaz, toplumda adalet yapılmaz, kanunlar eşit biçimde uygulanmaz, suçlular cezasız kalırsa denge bozulur. Dengeler bozulursa sonunda, toplumu uyarıcılar çıkar, böylece toplum yine aklını başına alır, bozulmuş dengeleri kurmaya çalışır. İşte zaman zaman peygamberlerin, ıslahatçıların ve topluma tazelik veren dahi liderlerin gelmesi bundandır. Devam edecek

Devamını Oku