Ruhun müziğe ihtiyacı vardır

15 Temmuz 2007

Dünden devamErneb el-Medeniyye isimli kadın, Peygamber döneminde şarkıcılardan biriydi. Hz. Ayşe, yakınlarından birini Kuba’ya gelin edince Peygamber Aleyhisselam ona, “Gelini gönderdin mi?” diye sormuş. Ayşe, gönderdiklerini söyleyince Peygamber, “Ensarlılar şarkıyı severler. Gelinle beraber şarkıcı bir kadın da gönderdin mi?” demiş. Ayşe, göndermediğini söyleyince Peygamber, “Hemen Erneb’i gönder” buyurmuştur (el-İsâbe: 4/226, A’lâm: 1/27).Bayram günlerinde Mina’da bulunan Peygamber’in çadırında kızlar şarkı söylemişler, bunu uygun görmeyen Ebubekir onları men etmeye kalkınca Peygamber, “Herkesin bir bayramı var. Bu da bizim bayramımızdır. Bırak eğlensinler” (Buhârî, Menâkıbu’l-En-sâr: 46; Müslim, İdeyn: 16) demiştir. Düğün, sevinilecek bir olaydır. Onu bir matem havasına büründürmek doğru değildir. Hayat hep sıkıcı, ciddi geçerse insan bunalır. Ruhun müziğe ihtiyacı vardır. Evliliği ilan, toplumda evliliğe teşvik olduğundan lüzumlu görülmüş, bu sevinç gününün küçük de olsa bir ziyafetle kutlanmasını Peygamberimiz emretmiş: “Bir koyun da kesip düğün yemeği ver” buyurmuştur. Bir hadiste de “Nikâh ile zina arasındaki fark, tef çalmaktır” buyurulmuştur. Çünkü tef çalmak, yasal evlenmeyi duyurmak anlamına gelir. Evlilik açıklığı, ilanı gerektirir. Düğünde eğlenmek helaldir. Alkollü içki içmek, edep dışı şeyler söylemek, insanları günaha kışkırtan müzik ve benzeri şeyler haramdır. Sanat eserleri dinlemek ve halkın kültüründen kaynaklanan şarkı ve türküleri söylemek ve meşru ölçüler içinde eğlenmek mubahtır.Peygamberimiz şarkı türkü dinlemiş, tef çalıp şarkı söyleyenleri sevdiğini belirtmiştir. Sefere çıktıklarında develeri coşturmak için beraberinde türkücü götürürlerdi. Kuşlar bile Hz. Davud’un müzikle okuduğu tesbihe katılmışlardır. İmam-ı Gazali, İhya adlı eserinde dağların, taşların, kuşların, develerin etkilendiği müziği haram sayanların, develerden de kaba, duyarsız kimseler olduğunu belirtmektedir. Siz namazınızı muntazam kılınız, müzik sanatınızı da icra ediniz. Ancak içki içmeyiniz, Kur’ân’ın yasakladığı şeyleri yapmayınız. Asla bedîi zevke hitap eden güzel sanatlar haram değildir. Kimse kendi kendine haramlar koyup güzel dinimizi daraltamaz.

Devamını Oku

Eğlencenin İslâm’daki yeri

14 Temmuz 2007

SORU: Bir TV programında sunucu, dini konuları anlatırken Hz. Muhammed’in peygamberlik sıfatı almadan önce iki kez düğüne gitmek istediğini fakat Allah tarafından yolda giderken uykusunun geldiğini ve düğüne gidemediğini anlattı. Bundan dolayı da düğünün haram olduğunu dile getirmeye çalıştı. Yani düğün yapmak ve eğlenmek haram mı? Bu sunucu peygamberimizin düğüne gitmediğini nereden öğrenmiş olabilir? CEVAP: Hz. Muhammed’in peygamberlikten önce yaşadığı rivayet edilen bir olay ne vahye dayanır, ne de dini bir nitelik taşır. Çünkü o zaman kendisi peygamber değildir. Yaptıklarının bağlayıcılığı yoktur. Zaten Şûrâ Suresi’nde Hz. Muhammed’in, kendisine vahiy gelmeden önce kitabı ve imanı bilmediği vurgulandığı gibi Duhâ Suresi’nin 7’nci ayetinde de Allah’ın, Hz. Muhammed’i şaşkın vaziyetteyken doğru yola ilettiği vurgulanmaktadır: “Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?” Rivayetçilerin yorumuKaldı ki Hz. Peygamber’in, İslâm’dan önceki hayatı hakkındaki rivayetlerin birçoğunun kesinliği de yoktur. Anlatılanın doğru olup olmadığı belli olmadığı gibi doğru olsa bile bu olayda haram hükmü bildirecek bir kanıt da yoktur. Çünkü düğüne çağrılan Hz. Muhammed’in, o sırada uyku bastırmasıyla düğüne gidememesi, O’nun yorgunluğunu belirtir. Bu suretle Peygamber’in oyun ve eğlenceye gitmesine engel olunduğu şeklindeki yorum, Hz. Muhammed’in kendi ifadesi değil, rivayetçilerin yorumudur. Bu rivayetten düğünün haram olduğu hükmünü çıkarmak, dinin prensipleriyle bağdaşmaz. Çünkü din vahiyle saptanır. Vahiy de ancak Hz. Muhammed’in 40 yaşına bastığı sıralarda başlamış. İşte o zaman Hz. Muhammed peygamber olarak görevlendirilmiştir ve dini nitelikteki emirleri de o zamandan itibaren bağlayıcılık kazanmıştır. Düğün ve eğlencenin İslâm’daki yerine gelince, sanat olarak müzik ve meşru eğlence mubahtır. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikleri zaman kadınlar, evlerin bacalarında tef çalıp şarkı söyleyerek kendisini karşılamışlardı. Peygamber’in mescidinin yanında kılıç kalkan oyunu oynayan taşralı insanları, Hz. Ayşe usanıncaya dek seyretmiş, Peygamber de ona refakat buyurmuştur. * Bu sorunun cevabına yarınki yazımda da devam edeceğim.

Devamını Oku

Tarihin akışını değiştiremezsiniz

13 Temmuz 2007

SORU: 24 Mayıs tarihinde “Halifeleri eleştiren sözler asılsızdır” başlıklı yazınızda, okurunuzun belirttiği cümleler Nehcu’l Belağa adlı kitapta kesinlikle yoktur. Asırlardır gerçeklerin üstü örtünmeye çalışılıyor. Siz bence bu ülkenin en büyük alimlerinden birisiniz ama gerçekleri söylemeye biraz çekiniyorsunuz gibi geliyor bana. (İbrahim Halil Koçer)CEVAP: Nehcu’l-Belağa, Şeyh Radi’nin eseridir. Bu kitapta Hz. Ali’ye nispet edilen öyle sözler var ki, bunları Hz. Ali’nin söylemesi mümkün değildir. Ben bunların ayrıntısına girmekte yarar görmüyorum. Hz. Ebubekir Halife seçildi. İşte gerçek. Hz. Ali, geç de olsa ona bey’at etti. İşte gerçek. Siz Ali’nin bey’at ettiğini 1400 yıl sonra reddetmek istiyorsunuz. Diyelim ki halifelik Ali’nin hakkıydı, ki kesinlikle ben böyle bir şeye inanmıyorum, çünkü bu Peygamber’in dünyevi saltanat kurması anlamına gelir. Müslümanlar Ebubekir’i seçmişler, Ali de bunu kabul etmiş. Ömer seçilmiş, Ali Ömer’e de bey’at etmiş. Sonra Hz. Osman olayı ve Ali’nin halifeliği... O da sonunda şehit olmuş. Bunları ikide bir gerçek diye gündeme getirmek tarihin seyrini mi değiştirecek? Ali’yi geri mi getirecek? Yoksa Ali adına rant sağlamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüp Müslümanları bölecek mi? Ben inandığımı söylüyorum ve yazıyorum. Sizin gibi düşünmüyorum. Ali’nin manevi velâyetini kabul ediyorum ama ilim irfan başka, devlet adamlığı başka... Ebubekir ve Ömer, tarafsız olan Müslüman ve gayrimüslim bilim adamlarına göre o zamanın en büyük devlet adamlarıdır. Öyle olmasa Allah onlara halifeliği nasip etmezdi. Ebubekir, Peygamberimizin kayınpederidir, Ömer de öyle... Peygamberimiz vefat ettiği zaman Ebubekir’in kızı Ayşe, Ömer’in kızı Hafsa, Peygamberimizin hanımlarından değil miydiler? 70 yılını İslâm’a vermiş birine dini veya tarihi öğretmeye kalkmayın. Sizin inancınıza saygım var ama ben insanları putlaştırmam, tanrılaştırmam. Her insanın içinde Allah vardır. Allah insana kendi can damarından daha yakındır. Ama her insana, Ali’ye de Ömer’e de... İnsanlar arasında sadece peygamberler özel bir konuma sahiptirler. Onların vahiyle bize duyurdukları sözler, bizim hayat çerçevemizi, dolaşma alanımızı çizer. Din Kur’ân’dır. Siz bana Kur’ân konuları üzerinde soru sorun. Bir şeyi daha anımsatayım. Eğer bu konuda yine yazarsanız cevap vermeyeceğim. Çünkü ileriye bakan bir insan olarak böyle şeylere vakit ayıramıyorum.

Devamını Oku

Orman yangınları ve çevre bilinci

12 Temmuz 2007

Son birkaç gün içinde ülkemizin akciğerleri, oksijen deposu binlerce hektar orman kül oldu. Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ın yazdığına göre ülkemizde 1937 yılından günümüze kadar yaklaşık 80 bin orman yangınında 2 milyon hektara yakın orman alanı yanmış. Orman yangınlarının nedeni yüzde 6 doğal olaylarken yüzde 94 gibi büyük bir bölümü insan kaynaklıdır. Bunların da büyük kısmı kasıt, ihmal, dikkatsizlik ve kazalardan kaynaklanıyor. Maalesef yazın sıcağında otomobilinde giderken sigarasının izmaritini rastgele yola savuran sürücülerin neden olduğu yangınlar az değildir. Ormana bırakılan bir şişe, bir cam parçası güneşin ışığını soğurunca yüzlerce dönüm ağacı kül edebiliyor. Otlar da, ağaçlar da canlıdır. Sultan Fatih’in, “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim” dediği anlatılır. Ormanı korumak milli ve dini görevimizdir. Çünkü Peygamberimiz de “Bir fidan keseni Allah’ın cehenneme atacağını” vurgulamıştır. Arsa rantının en yüksek olduğu Bodrum Belediye Başkanı Mazlum Ağan, her şiddetli rüzgarda ilçede orman yangının çıkmasının tesadüf olmadığını söylüyor. Yakılan yerlerin çeşitli dalaverelerle 2B yasasına konu edilmemesi için derhal ağaçlandırılması gerekir. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın toplumun her kesiminde başta ilk öğretim okulları olmak üzere ciddi bir bilinçlendirme seferberliğini başlatması lazım. Prof. Dr. İbrahim Ortaş, yangın konusunda kamu bilincine örnek olarak Yunanistan’daki kamusal tepkiye dikkat çekiyor: “Yunanistan’da halk örnek bir davranış gösterdi. 2 Temmuz 2007 tarihinde Atina yakınlarındaki Ulusal Doğal Park’ta meydana gelen yangında çok önemli canlı türü de yanarak yok oldu. Bunun üzerine halk Yunanistan parlamentosu önünde büyük bir gösteri yaparak kaybolan doğanın ve oksijenin akciğerlerini geri istediklerini belirttiler.” Aynı tarihlerde ülkemizin turizm cenneti Bodrum’da 8 Temmuz 2007 tarihinde çıkan yangın, 1100 hektarlık makilik ve ormanlık alanı yok etti. İzmir’in 4 ayrı yerinde, birbirine yakın saatlerdeki makilik ve ormanlık alanlarda yangın çıktı. Hiç kimsenin, kişisel hesaplarla ülkeyi çoraklaştırıp çölleştirmeye hakkı yoktur. Bu vatan hepimizindir. Bu hava, su ve toprak, üstünde yaşayan her canlının malıdır. Bu topraklara, bu ağaçlara, bu tabiat varlıklarına sahip çıkmak, her şahsın hem vatan hem de din borcudur.

Devamını Oku

Yüce Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin

11 Temmuz 2007

P. S. isimli bir bayan okurum, çok hatalı işler yaptığını belirterek hayatında yeni bir sayfa açmak istediğini ve nasıl tövbe etmesi gerektiğini soruyor. Ayrıca, “Bundan sonra hayatıma girecek insanlara yaptıklarımı anlatmalı mıyım?” diyor. KUR’ÂN’DA yüce Allah, bütün günahları bağışlayacağını vurgular. Peygamberimiz de “Günahtan tövbe edenin, hiç günah işlememiş gibi hatasından temizleneceğini” belirtir. Şimdi siz daha önce ne yapmış olursanız olun, tüm hatalarınıza gönülden tövbe edin. Tövbe, hata yapmamaya kesin karar verip Allah’tan af dilemektir. Allah, içtenlikle tövbe eden kulunun hatalarını bağışlar. Allah kulunu, kulun kendisinden daha çok sever ve kollar. Onun ruhunu günah kirinden kurtarmak için tövbe etmesini emretmiş: “Ey inananlar, hepiniz Allah’a tövbe ediniz, içtenlikle O’na dönünüz” buyurmuştur. İslâm’da ümitsizlik yoktur. Kur’ân’da, “Allah’ın rahmetinden yani acıyıp esirgemesinden ümit kesmeyiniz” buyurulmaktadır. Okurum, “Bundan sonra hayatıma girecek insanlara yaptıklarımı anlatmalı mıyım?” diye soruyor. Eğer bu cümleyle bir erkekle normal olarak evlenmeyi kastediyorsa elbette doğruyu söylemelidir. Çünkü şimdi söylemezse sonra kocası başka bir yerden öğrenir ve o zaman yuva sarsıntı geçirir. Ama hayatı gibi ortamını da tamamen değiştirir ve evleneceği kişinin hiç bilmeyeceği bir ortamda bulunursa geçmişinden söz etmesine gerek yoktur. Benzeri bir olay Hz. Ömer döneminde olmuş: Bir adam kızının fuhuş yaptığını fakat son derece içtenlikle tövbe ettiğini söyler. Baba, Hz. Ömer’e kızının talipleri olduğunu ancak yaptığı hatalarını evleneceği kişiye söyleyip söylemeyeceğini sorar. Hz. Ömer, kızın babasına “Allah’ın gizlediğini sen yayma. Tövbe etmiş bir insanı âleme karşı mahcup etme” der. Hz. Peygamber de “Kim hata yapmış birinin hatasını gizlerse Allah da kıyamette onun hatasını gizler. Onu utandırmaz. Ama kim birinin gizli kalmış hatasını herkese yayarsa Allah da büyük duruşma gününde onun ayıplarını ortaya döker ve herkesin içinde onu rezil eder” buyurmuştur.

Devamını Oku

Önemli olan gönül ve ruh temizliğidir

10 Temmuz 2007

OKURUM Burhan Önsal mektubunda kanserden dolayı mesanesinin alınıp stoma takıldığını, (idrarın boşalması için göbek altına monte edilen torba) ve bunu temiz tutmaya son derece dikkat ettiğini belirtiyor. “Allah’ın yüce adlarını anarken, kutsal sayılan mekânlara giderken, namaz kılarken, dua ederken aklıma hep stoma takılıyor. Endişe ediyorum” diyor. Çok temiz tutmasına rağmen dışarıda olan torbanın verdiği ruhsal rahatsızlık içinde bulunduğunu vurguluyor ve bunun ibadete engel teşkil edip etmediğini soruyor.RAHAT olun. Dinde güçlük olmadığını bu sütunda her zaman vurguladım. Kur’ân, Allah’ın dinde insanlara bir güçlük yüklemediğini belirtmektedir. Siz özürlü sayılırsınız. Aldığınız abdest, bir namaz vakti boyunca geçerlidir. Abdest aldıktan sonra istediğiniz kadar namaz kılabilir, dua edebilir ve Kur’ân okuyabilirsiniz. Zaten abdest dua etmek veya Kur’ân okumak için değil, namaz kılmak için şarttır. Özürlünün abdesti bir namaz vakti boyunca devam eder. Ne kadar akıntı olursa olsun abdesti bozulmaz. Kaldı ki size takılan torba, artık normal mesane yerine geçmiştir. İdrarın mesaneye boşalmasıyla o torbaya boşalması arasında fark yoktur. İdrar, torbanın dışına taşmadıkça sakınca yoktur. Torbanın dışına taşarsa o zaman temizlersiniz. Takılan idrar torbasının dışarıda olması, Allah’ı anmaya, kutsal mekânlara girmeye engel değildir. Allah kullarından doğal şeylerden kaçmayı istemez. Bu, dinin amacına da aykırıdır. Kişinin Allah’a karşı en önemli görevi daima Allah’ı gönülde tutması, O’ndan gaflet etmemesi, ruhunu, gönlünü temiz tutmaya çalışmasıdır. Gönül ve ruh temizliği, beden temizliğinden çok daha önemli ve önceliklidir. Dış görünüşü temizleyip süslemekle gönül temizlenmez. Hacı Bektâş-i Veli Hazretleri, gönül temizliğinin ancak düşünce temizliğiyle olacağını şöyle bir örnekle anlatır: “Bir şişenin içine pislik doldurulsa, ağzı sıkıca kapatılsa, bu şişenin dışı ırmağa sokulup yüzlerce kez yıkansa yine temizlenmez. Şişenin içi boşaltılıp temizlenmedikçe sadece dışını yıkamakla şişe temizlenmez. İşte insan da böyledir. Düşüncesi kirlenmiş olan insan dışını ne kadar temizlerse temizlesin, içi temizlenmiş olmaz. Hak sevgisiyle içini yıkamalı, düşüncesini temizlemelidir ki kişi, gerçek temizliğe ersin.”

Devamını Oku

Yüce Allah’ın lütfu geniştir

9 Temmuz 2007

SORU: Sizin Kur’ân-ı Kerîm mealinizde sayfaların altındaki açıklama kısmında, Peygamberimize ayetler gelmeye başladığında artık falcıların gökyüzüne bakarak gelecekten haber veremedikleri, Peygamberimizden önce bilgi verebildikleri yazılı. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Peygamberimizden önce de gaybı kimsenin bilmemesi gerekli değil mi? CEVAP: Kur’ân’da şeytanların, bilgi almak için göğe çıkmaya, yüceler âlemindeki konuşmalara kulak kabartmaya yeltendikleri fakat yıldızlardan atılan ışınlarla onların yüceler âleminden bilgi çalmalarının önlendiği belirtilmektedir. Gaybı yani geleceği sadece Allah bilir ama Allah dilerse gelecek veya gizli bilgisinden bazı kullarına ışıklar sızdırır. Nitekim “Allah sizi gayba vâkıf kılacak değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (ona gayb bilgisini gösterir). O halde Allah’a ve O’nun elçilerine inanın. Eğer inanır ve korunursanız sizin için büyük mükâfat vardır” (Âli İmrân: 94/179) ayetinde buna işaret edilmektedir.Bazı insanların gördükleri rüyaların aynen çıktığı bir gerçektir. Allah’ın lütfunu kimse engelleyemez. “Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir, Allah(ın lütfu) geniştir” (Âl-i İmran: 73). Sonra peygamberlik dönemi kapandı diye Allah bu tür lütuflarını tamamen rafa mı kaldırdı? Allah’ın lütfu bitmez. Nitekim Hz. Peygamber de kendi ümmeti içinde muhaddesler yani kendilerine ilham olunan kişiler bulunduğunu, Ömer’in de onlardan olduğunu buyurmuştur. Kâhin, gelecekten haber vermeye uğraşan, gizleri bildiğini iddia eden kişidir. İslâm’dan önceki dönemde Şıkk ve Satih adlı iki kâhinin, Peygamber’in durumunu, henüz o gelmeden önce söyledikleri, tevatüre yakın bir kuvvetle rivayet edilir. Bunlar Araplar arasında ünlüydüler. Hatta Kisra bile bunlara başvurmuştu. Bu da yüce Allah’ın, dilerse elçi olmayan bazı kimselere de rüya veya ilham yoluyla bazı gayb bilgileri verdiğini kanıtlar. Cahiliyye döneminde şâ’ir ve kâhinlerin cinlerle temas kurduklarına inanılırdı. Her şâ’ir ve kâhinin belli bir cini vardı. Erkek kâhinin cinni kadın olurdu. Kâhinlere haber getiren cinler, Peygamber’in çıkışı sıralarında büyük bir değişiklik görmüşler ve eskisi gibi gök haberleri alamadıkları için telaşa kapılmışlardı. Bursalı İsmail Hakkı, bir şiirinde vefat tarihini söylemiş, söylediği tarih, vefatına denk gelmiştir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Kur’ân Ansiklopedisi adlı eserime bakabilirsiniz.

Devamını Oku

Veysel Karani kimdir (4)

9 Temmuz 2007

Dünden devamTarihin sisleri altındaki kimlikÜnlü hadisçilerin belirttiği üzere hakkındaki menkıbe rivayetleri güvenilir değildir. Mesela Hz. Peygamber’in, “Onun, tâbiîlerin en hayırlısı” olduğunu söylediği rivayeti mantıklı görünmemektedir. Çünkü Hz. Peygamber döneminde “tâbiîler” diye bir terim yoktu. Daha sonra tarih, hadis, fıkıh gibi İslâm bilimleri oluşmaya başlayınca özellikle Peygamber’in çağdaşlarına sahabiler, onları izleyen nesle tâbiîler, onların ardından gelen kuşağa da etbâu’t-tâbiîn dendi. Ama Peygamberimiz zamanında bu kelimeler özel terim haline gelmemişti. Gerçekte onun kimliği, tarihin sisleri altında bulunmaktadır. Ayrıca “Üveys elbisesini sadaka verir, çıplak otururdu. Cumaya gidecek giysi bulamazdı” (Hilye: 2/84) şeklindeki rivayetin sakatlığı ve İslâm’a aykırılığı ortadadır. Bir insanın bedenini, avretini kapatacak elbisesini sadaka verip çıplak oturması hem dinen caiz değildir hem de insan doğasına aykırıdır. Nasıl Üveys gibi bir zahid, hiç kimse olmasa da Allah’ın huzurunda çırılçıplak oturur? Bu düşünce insanı Allah’a yaklaştırmaz, tersine O’ndan uzaklaştırır. Kur’ân Allah’ın, insanlara ayıplarını kapatacak giysi lütfettiğini bildirmektedir.Sonra Hz. Peygamber niçin doğruca Allah’tan mağfiret dileme yerine ashabına, bağışlanmaları için Üveys’i aracı kılmalarını buyursun? Allah ile kul arasında aracı mı var ki Peygamberimiz, hâşâ Üveys’in aracılığına başvurmayı emretsin. Ayrıca rivayetten, Üveys’in Hz. Ömer’den de üstün olduğu anlaşılmaktadır. Zira eğer Hz. Ömer ondan, kendisi için mağfiret dilemesini istiyorsa demek ki Allah katında Üveys’in duası Ömer’inkinden makbuldür. Oysa İslâm ümmetinin icmaına göre hiçbir veli, Peygamber’in güzide sahabilerinin mertebesine ulaşamaz. İşte nereden tutulsa sakatlığı ortada olan bu rivayetler maalesef gerçekmiş gibi halka anlatılmakta ve bu mevhum rivayetler üzerine şiirler dizilmekte, ağıtlar yakılmaktadır. Ama bu anlatılanların, İslâm inancıyla bağdaşıp bağdaşmadığına bakan yok.

Devamını Oku