Dünden devam‘Onun tüm sözleri kalbimizi etkilerdi’Üveys, aslında Ömer’in kendisine mağfiret dilemesi gerektiğini söyleyince Ömer şöyle dedi: “Ben Allah Elçisi’nin şöyle buyurduğunu işittim: Tâbiîler’in (Peygamber arkadaşlarından sonra gelen kuşak) en hayırlısı Üveys el-Karani’dir. Annesinden başka kimsesi yoktur. Duası bereketiyle Allah onun vücudundaki hastalığın izini sildi, sadece bir dirhem kadar bir iz bıraktı.” Bu söz üzerine Üveys, Ömer için mağfiret diledi ama halkın kendisine yönelmesinden hoşlanmadığı için kayıplara karıştı, nereye gittiği bilinmedi. Daha sonra Kûfe’ye geldi. Biz kendisiyle oturup Allah’ı zikrederdik. Konuştuğu zaman onun sözleri gibi kalbi etkileyen bir söz olmazdı (İbn Hanbel, Müsned: 1/38-39, Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ: 4/19-33).HIRKAYI GİYMEK İSTEMEDİÜveys el-Karani hakkındaki rivayetlerin çoğu mantıktan uzak, çelişkilerle doludur. İşte şu rivayet de onlardan biridir. Bu efsanevi menkıbeleri anlatan Kûfeli Useyr diyor ki: “Ona sordum: ‘Kardeşim, seni yanımıza gelmekten alıkoyan nedir?’ cevabı ‘Çıplaklık’ oldu. Arkadaşları onunla alay eder, onu incitirlerdi. Kendisine bir hırka verdim, ‘Al bunu giy’ dedim. ‘Yapma, onlar bunu üstümde görürlerse bana sataşırlar’ dedi. Israrım üzerine giyip arkadaşlarının yanına gitti. ‘Bakalım bunun hırkasına kim aldanacak?’ dediler. Geldi, hırkayı çıkardı. ÖMRÜNÜ ÇÖLDE GEÇİRMİŞ‘Gördün mü?’ dedi. O adamların yanına gittim, ‘Bu adamdan ne istiyorsunuz? Adam soyunuyor kınıyorsunuz, giyiniyor kınıyorsunuz. Hep ona eziyet ediyorsunuz’ dedim. Adamları haşladım” (Bkz. İbn Sa’d, Tabakat: 6/161-165). Ömrünü çölde, kumlar üzerinde geçiren Üveys, çağının en zahid sekiz kişisinden biri kabul edilmiştir. Annesine iyiliği ve saygısı Üveys’i Hz. Peygamber’e gelmekten alıkoymuştur (Hilye: 2/87). Onun, şöhretten kaçınmak üzere başını alıp gittiği, bir daha görülmediği rivayeti yanında Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen Sıffın Savaşı’nda Ali’nin safında çarpışıp öldürülenler arasında bulunduğunu söyleyenler de vardır. YARIN: Tarihin sisleri altındaki kimlik.
Dünden devam ‘Vücudumda bir dirhem iz kaldı’Bir başka rivayete göre Üveys, Yemen’den değil, Kûfe’den gelmiştir. Daha önce Kûfe’den gelen bir heyet, Ömer’in huzuruna çıkmış, Ömer onlara Üveys’i tanıyıp tanımadıklarını sormuş, amcasının oğlu, “O benim amcamın oğludur, düşük karakterlinin biridir” demiş. Hz. Ömer, “Vah sen mahvoldun. Sen gittiğin zaman ona selamımı söyle, bana gelmesini tembihle” demiş. Üveys’in değerini anlayan amca oğlu, Kûfe’ye varıp Üveys’ten af dilemiş ve Halife’nin kendisini çağırdığını bildirmiştir. Üveys gelince, Ömer ona vücudundaki yaranın, duasıyla nasıl iyi olduğunu söylemiş ve kendisi için Allah’tan mağfiret dilemesini rica etmiş. Üveys, “Ey müminlerin emiri, sen bunu nereden biliyorsun? Hem ben kim oluyorum ki senin için mağfiret dileyeyim?” demiş. Ömer de, Allah’ın Elçisi’nin bunu kendilerine bildirdiğini ve gördükleri takdirde ondan istiğfar talep etmelerini buyurduğunu söylemiş. O da, “Ey müminlerin emiri Allah seni bağışlasın” demiş. Ömer de, “Allah seni de bağışlasın ey Amir oğlu Üveys” diye karşılık vermiş. Bu durum karşısında istiğfar talep edenler çoğalınca Üveys kayıplara karışmış, kıyamete dek bir daha görülmez olmuş (ünlü hadisçi İbn Hibban, “güvensiz ve zayıf rivayetçiler” kitabında (3/151) bu rivayete güvenilemeyeceğini belirtmiştir). Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’inde ise rivayet, biraz değişiklikle yer alır: “Üveys, Hz. Ömer zamanında Halife ile görüşmek üzere Yemen’den gelenler arasındaydı. Ömer gelenlere, ‘İçinizde Karanlı biri var mı?’ diye sora sora Karanlıların yanına geldi. O sırada Ömer’in ya da Üveys’in hayvanının yuları düştü. İkisi de eğilip yuları aldı, biri diğerine uzattı. Böylece Üveys ile karşılaşan Ömer, adını sordu. ‘Üveys’ cevabını alınca, ‘Senin bedeninde alacalık var mıydı?’ dedi. ‘Evet vardı, Allah’a beni şifaya kavuşturmasını, sadece kendisinin nimetini hatırlayabilmem için bir dirhem kadar bir iz kalmasını niyaz ettim. Vücudumda o hastalıktan sadece bir dirhem iz kaldı’ dedi. Ömer, ondan kendisi için mağfiret dilemesini istedi. O da ‘Sen Allah Elçisi’nin arkadaşısın, asıl sen benim için mağfiret dile’ dedi.” YARIN: ‘Onun sözleri kalbimizi etkilerdi.’
Üveys hakkındaki rivayetler abartılıdırSORU: Veysel Karani Hazretleri hakkın bilgi verebilir misiniz? (Ercüment Paköz) CEVAP: Veysel Karani Hazretleri hakkındaki menkıbeler çok abartılı ve çelişkilidir. Hemen hemen hiçbirinin güvenilirliği yoktur. Bu nedenle hadisçiler bu rivayetleri “münker, kanıt olamaz” şeklinde değerlendirmişlerdir. Veysel Karani’nin asıl adı Üveys ibn Amir el-Karani’dir. Yemen bölgesinde bulunan Karan’a nispet edilmesinden ötürü Karanlı olduğu anlaşılmaktadır. Hayatının büyük bölümünü Kufe’de geçirmiştir. Hz. Peygamber dönemine yetişmekle beraber onu görememiş (böyle kimselere muhadram denilir) ve çoğunluğun kanısına göre Sıffın Savaşı’nda Hz. Ali’nin safında çarpışırken öldürülmüştür (Ziriklî, A’lâm: 2/32; Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidal). Bu konudaki rivayetlerin çoğunluğu, kimliği pek bilinmeyen Üseyr ibn Cabir’den gelir. Müslim’in çıkarımına göre Üseyr ibn Cabir, Üveys’i şöyle anlatmış:ONU GÖRÜNCE GİZLENİRDİ“Kufe akıncıları Ömer’le görüşmeye geldiler. Ömer onlara, aralarında Üveys isimli biri olup olmadığını sordu. İçlerinden biri Üveys’i küçümseyince Ömer dedi ki: “Allah’ın Elçisi buyurdu ki: Yemen’den Üveys isimli bir adam size gelecek. Annesinden başka kimsesi yoktur. Vücudunda alacalık vardır. Duası bereketiyle Allah onun hastalığını giderdi, sadece bedeninde bir dirhem para kadar bir iz kaldı. Eğer görürseniz ondan sizin için mağfiret dilemesini isteyiniz.” Başka versiyona göre Peygamber, Onun, tâbiîlerin en hayırlısı” olduğunu söylemiştir. Rivayete göre Üveys, Ömer için istiğfar edince herkes kendisi için de istiğfar etmesini istemiş, şöhretten sıkılan Üveys başını alıp gitmiştir. Aslında giysisi olmayan Üveys, bir gün hırka giyince halk onu suçlamış, “Bu hırkayı nereden aldı acaba?” demiştir (Müslim, Fadailussahâbe: b. 55, h. 223, 224). Bir başka rivayete göre Üveys’in amcasının oğlu onu hep suçlardı. Üveys zenginlerin yanında otursa, “Adamları sömürmek için bunların yanında oturuyor”; yoksullarla otursa, “Aldatmak için bunların yanında oturuyor” derdi. Üveys ise amcasının oğlu aleyhinde tek söz söylemez yalnız onu görünce gizlenirdi ki adam, kendisi yüzünden günaha girmesin. YARIN: ‘Vücudumda bir dirhem iz kaldı.’
İzmir’den Esmeray isimli bir okurum şunları yazıyor: “3 Haziran 2007 tarihinde Edremit - Akçay sahilinde bir köpek çocuklara saldırdı. Bunun üzerine çocukların babası da köpeğin sahibini bulup kendisine ‘Köpeğinize sahip çıkın’ dedi. Köpeğin sahibi bayan, ‘Benim köpeğime karışamazsın. Ben savcıyım. Sen kim oluyorsun?’ diyerek tartışmaya girdi. Çocukların babası da ‘Ben de polisim. Ne olmuş. Savcı olmanız neyi değiştirir?’ gibi ifadelerle karşılık verdi. Savcıyla polis Akçay emniyetine giderek birbirlerinden şikâyetçi oldu. Ancak polis tutulanarak Burhaniye cezaevine kondu. Her nedense yargı mensuplarına kamuya açık yerlerde tartışmaya girilmesi suç oluyor. Neden? Polisimize ve vatandaşlarımıza sahip çıkılmasını istiyorum.” * ACABA meydana gelen olay bu okurumun yazdığı gibi mi cereyan etti? Bunun tahkik edilmesi gerekir. Savcının görevi, kamu haklarını savunmaktır. Kur’ân’a göre kişinin kendi aleyhine, ana babası aleyhine dahi olsa haktan ayrılmaması gerekir. Adalet karşısında kişi ayırımı olmaz. Savcı da, hakim de, polis de, profesör de bakan da, başbakan da hasılı hangi mevkide olursa olsun her birey yasalar karşısında eşittir. Adalet dağıtan, vatandaşlar arasında ayırım yaparsa adalet zayi olur. EMANETİ KORUMALIYIZBir gayrimüslim, Hz. Ali’yi Kadı Şüreyh’e şikâyet eder. Kadı Şüreyh, huzuruna gelen halifeye “Hasmınızla aynı yerde bulunmanız gerekir” der. Benzeri bir olayı Sultan Fatih için de anlatırlar. Adalet emanettir yani güvenliktir. Emanetin zayi olması, milletin bozulmasına, hatta batmasına yol açar. Herkes emaneti ve adaleti korumalıdır. Bunun için otokontrol şarttır. Hz. Ömer bu otokontrolün önemini şöyle bir misalle anlatmıştır: “Gemide giden yolculardan biri eline baltayı alıp oturduğu yeri delmeye kalkar da kimse ses çıkarmazsa o da batar, ötekiler de... Ama öteki yolcular, ‘Yahu ne yapıyorsun? Sen kendi yerini deliyorsun ama oradan su alınca gemi batar. Hepimiz boğuluruz’ diyerek adamın elinden baltayı alırlar. Böylece herkes kurtulur.”
SORU: Bazı siyasi partilerin yeni yaptırdıkları genel merkez binaları o kadar lüks ki, insan şaşırıyor. Halk yoksulluk çekerken o ihtişamlı yerlerde oturanların ülkeyi idare etmeleri sizce normal mi? (Muammer Baturay)CEVAP: Büyük partiler öyle lüks genel merkez binaları yapıyorlar ki, barınacak evi olmayan milyonlarca kişinin bunları izlerken neler düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Bizans’ın, Kisra’nın tahtını sarsan Hz. Ömer’in üzerinde 17 yamalı bir abayla dolaştığı anlatılır. İsraf ve lüks tutkusu, özellikle yöneticileri sarmış. Üç büyük parti genel merkezinin açılışını televizyonlardan hep birlikte izledik. Sosyal dayanışmadan, halkçılıktan söz edenler, nasıl bir gösteriş içinde olduklarını sergilemekten geri durmuyorlar. Lafla halkçılık olmaz. Bursalı İsmail Hakkı’ya ait bir menkıbeyi anmadan geçemeyeceğim: İsmail Hakkı’yı köyüne davet eden bir ağa, konuğunu getirmek üzere Ermeni hizmetçisini atıyla Bursa’ya gönderir. Köy, Bursa’ya iki saat mesafededir. İsmail Hakkı Hazretleri ata biner, bir saat gittikten sonra iner. Hizmetçiye, “Haydi şimdi sıra sende” der. Hizmetçi, eğer binerse ağasının kendisine kızacağını söylerse de Hazret’in ısrarı üzerine biner. Bu şekilde köye girerler. Ağa hizmetçiye çok kızar ama Efendi Hazretleri engel olur: “İslâm adaleti bunu gerektirir. Ben bir saat bindim. Sıra ona geldi ama onun nöbeti köye kadar sürdü. Senin bu zavallıya kızmaya hakkın yok. Çünkü o, benim ısrarım üzerine bindi.” Bu kez ağa hizmetçiye döner: “Bak oğul, İslâm ne kadar güzel bir din. Efendi ile hizmetçiyi eşit sayıyor. Haydi Müslüman olsana.” Hizmetçi yanıt verir: “Vallahi ağam, Müslüman olsam Efendi Hazretleri gibi olamam. Senin gibi Müslümanı da ne yapayım?” İşte kıssadan hisse. 1978’de Cezayir’de 12’nci İslâm Düşüncesi Konferansı’na katılmıştım. Akşam yemeği için gittiğimiz bir kasabanın girişinde halk ve izci kıyafetindeki öğrenciler asker gibi yolun iki yanına dizilmiş, sağ ellerini kaldırarak bizi selamlıyorlardı. Bindiğim otomobilin ön tarafında Fransız profesör Acron oturuyordu. Bu durumu görünce Türkçe olarak, “Fantezi çok, para yok” dedi. “Siz Türkçe biliyor musunuz?” dedim. “Hayır canım, bu sözü Cezayirliler, Türkler için söylerler. Biz onlardan öğrendik” diye yanıt verdi. Bu söz bizim siyasi yapımızı ne güzel anlatıyor değil mi? “Partilerde fantezi çok, halkta para yok!”
SORU: Şeyh Bedreddin ile ilgili yazı dizinizi çok beğendim. Acaba özgün fikirleriyle yalnız kendi kavimlerine değil, tüm insanlığa kılavuzluk etmiş, İslâmiyet içerisinde muhakkak bilinmesi gereken fikir adamlarını tanıtan daha kapsamlı bir yazı dizisi hazırlama düşünceniz var mı? Hallac-ı Mensurları, Mevlanaları, Hacı Bektaşları maalesef hamasi nutuklarda tanıyan insanımıza en büyük katkı, sizin gibi aydın beyinlerin kaynaklığında araştırma yapmaktır. (Ömer Faruk Yazıcıoğlu) CEVAP: Önerdiğiniz konuda bir şeyler yapmıştım ama bunları gazete sütunlarına sığdırmak mümkün değil. Takriben 35 yıl önce yazdığım “İşari Tefsir Okulu”, ondan önceki “Cüneyd-i Bağdadi ve Mektupları”, yine bu çizgideki “İslâm Tasavvufu” adlı eserlerimde dünyaya ışık tutmuş İslâm düşünürlerini ve düşüncelerini tanıtmaya çalıştım ama şairin dediği gibi: “Varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler.” Bu iş destek ister, motivasyon ister. Derler ya: “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir.”Uyku abdesti bozar mı?SORU: Peygamberimizin gece yatarken abdest aldığını ve sabah abdest almadan namaz kıldığını çevremdeki bazı kişilerden duydum. Bu doğru mu? (Eda Karaoğlu) CEVAP: Hz. Peygamber yatsıdan sonra yatar, gece ortasında kalkıp teheccüd namazı kılardı. Ama uykudan kalkınca abdest alırdı. Bazen uyuduğu halde abdest almadan namaz kıldığı da olmuştur. Bunun anlamı şudur: Uyku abdesti bozmaz. Abdesti bozan, küçük ve büyük tuvalettir.Cezaevinden bir mektupSAYIN hocam, ben Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde yatan bir hükümlüyüm. İbadetlerimi yerine getirmeye çalışıyorum. Ancak dini bilgilerim çok yetersiz. Öğrenmek için kitap alacak maddi imkanım yok. Sizden ricam, kitaplarınızı bana göndermenizdir. İnşallah yaptığınız bu iyiliğin ecrini Allah’tan alırsınız. Duyarlılığınız için şimdiden teşekkür eder selam ve saygılarımı sunarım. (Sadık Erdem) Yüreğinize sağlık hocamHER yazınız bizim için bir ışık. Hele son günlerdeki yazılarınızı okuyunca sizin çağdaş ve büyük bir İslâm alimi olduğunuzu iyice anlamış bulunuyorum. Bizler sizin okurlarınız olarak çok şanslıyız. (Dr. Atanur Yıldız)
Sayın hocam, 2001 yılında benden borç almış olan kişi borcunu ödemedi, hatırlattığımda mahkeme yolunu gösterdi. Şimdi bu adam hacca gidecek. Bana da “Ben de ölmedim, sen de ölmedin, bir ara öderim” diyor. Tabii ki esirgeyen de bağışlayan da yüce ALLAH’tır, bunu biliyorum. KURAN-I KERİM’de bununla ilgili bir sure var mı sayın hocam? KURAN-I KERİM’de borç alırken de verirken de şahitler olsun ve bir yere yazın diye belirtiliyor. Ben bu kişinin kendisinden faiz de istemiyorum ama o iyi niyetli değil. Hocam ben sadece sizden bu konuda mal alan bir kişinin ödememesi (ödeyememesi değil) durumunda KURAN-I KERİM’de ne yazdığını, nereye bakmam gerektiğini öğrenmek istiyorum. Cem Öztürk CEVAP: Bakara Suresi’nin 152’nci âyeti, borç alış verişlerinde özellikle borcu alanın bunu Âdil Kâtibe yani notere yazdırması, iki tanık da bulundurması, yazdırma imkânı olmadığı takdirde borca karşılık rehin alınması emredilmektedir. Bu adam nasıl adamdır ki borcunu ödemeden hacca gidiyor? Borcu olanın önce borcunu ödemesi, artı parası varsa hacca gitmesi gerekir. O zaman bu kişinin haccı, hacı unvanı kazanmak, hava atmak, gösteriş yapmak amacına yöneliktir. Eğer senet yapmışsanız, yahut adam itiraf ediyor da ödemiyorsa mahkemeye başvurursunuz, mahkeme halleder ama ne kadar zamanda halleder, onu bilemem. Adam borcunu ödemiyorsa şimdi yasada hapsi de kaldırdılar. Demek ki adamın yanına kâr kalıyor. İslâm hukukuna göre adamın mal varlığı varsa devlet onun malından aldığı ödüncü tahsil eder. Yasa da öyle. Malları haczedilir. Ama üstünde bir şey bırakmamışsa hapis cezası da kaldırıldığına göre Allah’a havale etmekten başka çare yok.Ama borç hususunda kısasa kısas diye bir şey bilmiyorum. Adam beni dolandırdı, ben de onu dolandırayım olmaz. Çünkü kalpazanlık haramdır. Müslüman doğru insandır. Ayrıca işlenen suçun cezasını bireyler değil, devlet verir.Allah yardımcınız olsun.
Hocam, bize biraz Hz. Muhammed sonrası dönemi anlatmanız mümkün mü? Meselâ neden ilk Hz. Ali değil de Hz. Ebubekir halife tayin edilmiş? Açıkçası Hz. Muhammed sonrasını çok merak ediyorum, ama size tam bir soru yöneltebilecek kadar birikimim yok. Çağla ÇayırCEVAP: Evladım, bu konu seni neden ilgilendiriyor? 1400 yıl önce vuku bulan siyasi bir olayı bu güne taşımak ne fayda sağlar? Tarihin seyrini mi değiştireceksiniz? Bunu kaşıyanlar, sadece bölünmeye hizmet etmiş olurlar. Şunu iyi bilin ki İslâm’da saltanat yoktur. Bir kere Hz. Ebubekir tayin edilmedi, seçildi. Hz. Peygamber’den sonra niçin Ali halife olacakmış? Peygamber saltanat mı kurdu ki amcasının genç oğlu ve damadı Ali halife olsun? Eğer Hz. Ali Peygamber’in damadı ise Ebubekir ve Ömer de onun en yakın arkadaşı ve kayınpederleridir. Ebubekir’in de, Ömer’in de kızı Peygamberimizle evli idiler. Osman ise ardı ardına Peygamberimizin iki kızı ile evlendiği için kendisine Zinnureyn (iki Nur sahibi) sıfatı verilmiştir. Hz. Ali onlara göre daha gençti. Allah önce Peygamber’in mağara arkadaşı Ebubekir’i halife yapmakla İslâm’da saltanat olmadığını gösterdi. Eğer Ali halife olsaydı hiç kuşkusuz teokratik bir saltanat kurulacaktı. Her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Allah öyle nasib etmiş. Dört halifenin dördü de Peygamber’in çok yakın arkadaşı idi. Bunların Peygamberimizin ardından yönetici olmalarını Allah takdir buyurmuştur. Yaşlarına ve tecrübelerine göre önce Ebubekir, ardından Ömer, ardından Osman, ardından da Ali Halife seçilmekle bu İlâhî takdir yerini bulmuş ve halk yönetiminin temelini ve ilkelerini koymuş olan Hz. Muhammed’in dini de saltanat sistemine çevrilmemiştir. Peygamberimizden sonraki dönemi öğrenmek istiyorsanız Ahmet Cevdet Paşa’nın “Kasas-ı Enbiyâ”sını, Taberî’nin “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi”ni okuyun.