Dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah’a bağlılıktır

21 Haziran 2007

Emevi döneminde, siyasi otorite Kur’ân’ın yanında hadis geleneğini de devreye soktu. İşte o zamandan itibaren hadis yazımı başladı. Bu akım git gide yayıldı ve ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi. Ayrıntıya boğulan din zorlaştı. İnsan ne kadar ayrıntıya dalsa o kadar dinin ruhundan uzak düşer çünkü din güçleşir. Oysa dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah’a bağlılık ve dosdoğru insan olmaktır. Bu hususta bir ayetin özet tefsirini aktarmak istiyorum: “Ey inananlar, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Eğer Kur’ân indirilirken onları sorarsanız, size açıklanır. Halbuki Allah onlardan geçmiştir. Allah bağışlayandır, halimdir. Sizden önce gelen bir toplum da onları sormuştu da sonra onları tanımaz olmuşlardı.” EMREDİLENİ YAPMAK YETERLİMaide Suresi’nin 101-102’nci ayetleri, Kur’ân inerken gereksiz yere soru sorulmasını yasaklamaktadır. Çünkü Kur’ân’ın, hakkında bir açıklama yapmadığı şey mubahtır. Kur’ân’ın amacı, ayrıntılara dalmak değildir. Hakkında bir vahiy hükmü indirilmemiş olan şeyler, serbest bırakılmıştır. Onları yapmak günah değildir. Daha önceki milletlerden bir topluluk da gereksiz yere ayrıntılara dair sorular sormuşlar, sordukları konularda kendilerinin işlerine gelmeyen hükümler açıklanmış, zorlarına giden bu hükümleri kabul etmeyince kafir olmuşlardır. Yani soruları, inkârlarına neden olmuştur. Demek ki dinde fazla ayrıntılara dalmak doğru değildir. Allah neyi emretmişse onu yapmak yeterlidir. Kur’ân, ana hatlarıyla bir yaşam tarzı çizer. Kur’ân’ın çizdiği genel esaslara aykırı olmamak şartıyla ayrıntılar, insanların yararlarına uygun biçimde serbest bırakılmıştır. Kılı kırk yararcasına ayrıntılarla uğraşmak, dinin amacından uzaklaşmaya neden olur. YARIN: Kur’ân-ı Kerîm’in genel esasları değişmez.

Devamını Oku

Bağlayıcı olan tek yazılı kitap Kur’an-ı Kerîm’dir

20 Haziran 2007

* Dünden devamBizim bildiğimiz vahiy Kur’ân’dır. Bunun dışında Peygamber’in kalbine doğan bazı düşünceler olabilir ama Peygamber bu düşünceleri kendi söz kalıplarıyla ifade etmiştir. İşte bu tür sözlere kutsal hadis denilir. Ama bunlar Kur’ân ağırlığında vahiy değildir, Peygamber’in insansal düşüncelerinin bunlarda etkisi vardır. Bundan dolayı Peygamberimiz Kur’ân vahyi dışında herhangi bir sözünü yazdırmamış, hatta sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır. Kıyamete kadar insanları bağlayacak emirler, yasaklar Kur’ân vahyiyle sabit olanlardır. Bunun dışındaki emirler Peygamber’in kendi sözü de olsa geçicidir, bağlayıcı değildir. Çünkü Peygamberimiz bunları o zamanın şartları içinde söylemiş, “herkes için geçerlidir, bağlayıcıdır” dememiştir. Zira kendi söz ve emirlerinin bir kısmını sonradan şartlar değişince değiştirmiştir. Bazı yasakları kaldırmış, zamanın gereği ne ise onu yapmıştır. Ama Kur’ân emrini değiştirme yetkisine sahip değildir: “De ki: Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım” (Yunus: 15).KALBİNE DOĞAN İLHAMLARFakat sonradan gelenler Kur’ân ile yetinmeyip Peygamber’in her sözünü vahiy kategorisine sokup Kur’ân ile eşit yapmaya kalkmışlardır. Oysa sözlerin bir bölümü ilham olsa da Kur’ân vahyi ağırlığında değildir. Zira Kur’ân vahyinin anlamı Allah’tan, söz kalıpları ise Melek Cebrail’dendir. Ama kutsal hadis dediğimiz Peygamber’in kalbine doğan ilhamların ifade tarzı Peygamber’in kendi sözleridir. Bundan dolayı bunlar yazılmadığı için aktarımlarında büyük farklar, fazlalıklar, eksiklikler vardır. Bunlar bağlayıcı olmadığı için Peygamberimiz bunları yazdırmadı. Kendisinden sonra gelen dört Halife de bunları yazdırmadı. Onlar için bağlayıcı tek yazılı kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.YARIN: Dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah’a bağlılıktır.

Devamını Oku

Din hükümleri ancak vahiyle sabit olanlardır

19 Haziran 2007

Dünden devamPeygamber, nübüvveti yanında aynı zamanda bir komutan, bir devlet başkanıydı. Savaşlarda ve günlük olaylarda o zamanın şartlarına uygun hükümler verirdi. Şimdi bu hükümleri, şartlarından koparıp bugüne taşımak doğru olmaz. Peygamber zamanındaki savaş şartları ve taktikleri başkaydı, bugün başkadır. Kılıç, yay ve ok savaşlarının yöntemlerini atom savaşlarına uygularsanız sonuç alamazsınız. Peygamber’in devlet başkanı ve komutan olarak o günün şartlarına göre verdiği hükümler o zaman için uyulması gereken hükümlerdi. Komutana itaat olmazsa hiçbir sonuç alınamaz. Peygamberimizin o şartlar içindeki emirleri, Kur’ân hükümleri gibi ebedi haram ve helal hükümleri değildir. Çünkü ebedi din hükümleri ancak vahiyle sabit olan hükümlerdir. Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ın ruhuna uygun olarak verdiği hükümlerin bizzat kendisine değil, ruhuna bakılır. Peygamber’in o hükümleri vermekteki amacı ne idi? Şimdi o amaca ulaşmak için ne yapmak gerekir? Peygamber’in sözlerinin motamot sözleri değil, amaçları ümmete yol gösterir. Ümmetin bu amaçlar doğrultusunda hareket etmesi gerekir. NOT: Okurum Zeynep Caner’in sorusuna verdiğim bu cevabı aynı zamanda kendisine e-mail ile de gönderdim. Çünkü bunu rica etmişti. Ancak bu cevabımla yetinmeyen Zeynep Caner yine ayrıntının peşine düşme ihtiyacını hissetmiş, soruyor: “Hocam bu açıklamanıza karşılık bir şey daha soracağım. ‘Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır’ diyorsunuz. Kendisine gelen vahiy sadece Kur’ân’dır değil mi? Peygamberimiz’e Kur’ân’da yazmayan vahiyler de gelmiş midir? Peygamberimiz Kur’ân’da yazmayan vahiylerle haram ve helal kılmış olabilir mi? Ben buna inanmıyorum ama sizin açıklamanızla da durumu aydınlatmak istiyorum.” Bu tür soruların ardı arkası kesilmez. Din kolaydır ama insan aklıyla din yapmaya kalkarsa dini içinden çıkılmaz hale getirir. YARIN: Bağlayıcı olan tek yazılı kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Devamını Oku

Peygamberin her sözünü vahiy kabul etmek dini güçleştirir

19 Haziran 2007

SORU: “O ümmi Peygamber temiz şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar” (Araf 157) ayetine göre Peygamberimizin haram ve helal kılma yetkisinin olabileceğini söyleyebilir miyiz? Yani Allah’ın hükmü dışında Peygamberimizin kendisinin haram ve helal kılma yetkisi var mı? Kuran’da “O, (Hz Muhammed) kendisine vahyedilenden başkasını söylemez” (Necm 3/4) ayeti, Peygamberimizin kendisine vahyedilenden başka bir söz söylemeyeceğini dile getiriyor. Vahyedilen sadece Kur’ân olduğuna, başka bir vahiy olmadığına göre Peygamberimiz de Kur’ân dışı hüküm koyamaz değil mi? Yani onun haram ve helal kılma yetkisi yoktur. Ben sanıyorum ki A’raf 157’nci ayette geçen deyiş Peygamberin yeni kural oluşturması değil, Kur’ân’da var olan haram ve helalleri insanlara iletmesi manasındadır. Bu ayetteki haram kılma fiili, Arapçasında ve tabii ki o ayette hangi manada geçmektedir? (Zeynep Caner) CEVAP: A’raf 157’nci ayette Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır. Ayetin amacı, Peygamber’in tebliğ ettiği din kurallarının, hükümlerin kendi sözleri değil, kendisine gelen vahiy sözleri olduğunu belirtmektir. Kıyamete kadar geçerli olan din, sadece vahiyle konulmuş olan hükümlerdir. Bunlar tüm insanları bağlar. MANTIKSIZ BİR DÜŞÜNCEHaramlar da vahiylerle sabit olan yasaklardır. Necm Suresi’nde Peygamber’in kendi keyfiyle değil, meleğin vahyiyle konuştuğu, kendisine gelen sözlerin melek vahyi olduğu, kendisinin o meleğin direktifiyle hareket ettiği anlatılmaktadır. Yoksa Peygamber’in bir insan olarak dile getirdiği her sözün vahiy olduğu söylenmiyor. Çünkü zaten bu, mantıklı olmaz. Kur’ân da vahiy dışında Peygamber’in bir insan olduğunu vurgular. Peygamber’in her sözünü vahiy kabul etmek ve dolayısıyla onun şartlara uygun olarak söylediği geçici sözleri tüm zamanlar için aynen Kur’ân vahyi gibi din hükmü kabul etmek dini güçleştirir ve çağların dışına atar. YARIN: Din hükümleri ancak vahiyle sabit olanlardır.

Devamını Oku

‘Ölen kuzenimin yüzünü gördüm’

18 Haziran 2007

Okurum Arzu Karasu “Başımdan geçen olayın yorumu nedir?” başlığı altında şunları yazıyor: “İki sene önce kuzenimi kanserden kaybettik. Bizi çok sevdiğini, ölse bile daima bizimle beraber olacağını söylemişti. Ölümünden 15-20 gün sonra bir gece uyurken ölen kuzenimin omuzuma dokunmasıyla uyandım ve karşımda belden üstü olmak üzere yüzünü net bir şekilde gördüm. Bir an korkuya kapıldım ve eşimi uyandırdım. Eşim rüya gördüğümü söyledi. Tekrar yattım ama uyumadım.1-2 dakika sonra bu sefer öbür omuzuma dokundu ve bana kısık bir sesle seslendi: ‘Çabuk kalk, gel’ dedi. Kalktım, onu takip ettim. Beni oğlumun yattığı odaya götürdü, parmağıyla onun dolabını işaret etti. Ben önce tam seçemedim karanlıkta, ona baktım. Sonra bana ‘oraya bak’ dedi ve tekrar aynı yeri işaret etti. Bir baktım ki dolabın üzerinde, oğluma çok yakın bir yerde kocaman bir böcek duruyor. Eşime seslendim. Hemen yanıma geldi. O da kuzenini bir an için gördüğünü söyledi. Böceği attı. Sabaha kadar uyumadım. Eşim benim rüya gördüğümü ve benden etkilenerek kendisinin de rüyasına girmiş olduğunu düşündü. Halbuki ikimiz de uyumuyorduk ve ayaktaydık. Oğluma zarar gelmesini önlemek için beni uyandırdığını anladım. Ayrıca ölümünden bir yıl sonra onun evine gidip kalmıştım. Kızına ördüğü kırmızı bir hırka vardı. Hava soğuk olduğu için o hırkayı üzerime giyip yatmıştım. O gece yine geldi, saçımı okşadı. Ona doğru döndüm, hafifçe gülümsedi ve kayboldu. Kalktım, bu sırada kendi kızı da kalktı, benim kaldığım odaya geldi, ‘Annem geldi, saçımı okşadı, gitti. Ben onun için erkenden uyandım. Sen neden uyandın?’ diye sordu. Bana da geldiğini söyledim. Anladım ki, beni kızı sandı. Çünkü onun hırkasını giymiştim. Hocam bu olayların ne ifade ettiğini öğrenmek istiyorum?” * ÇEVREMİZDE nice bedensiz varlıklar dolaşmaktadır. Ancak biz onları bu gözümüzle göremeyiz. İnsanda şu baş gözünden ayrı olarak bir kalp gözü, ruh gözü vardır. Allah bazı kullarının kalp gözü üstündeki perdeyi arlar, ona görünmez âlemden bazı gizler gösterir. Bunun için ruhun arınması gerekir. Ruhu arındıran da tüm sevgilerin temeli olan Allah sevgisidir. Ancak Allah’ı anmakla gönüller huzur bulur. Gönülden perde kalkması muazzam bir keramettir.

Devamını Oku

Temiz ruhlar serbesttir

17 Haziran 2007

SORU: Eşimi kaybettim. Böyle bir olay insanı boşluğa düşürüyor. Eşim, beni veya kızımızı görebiliyor mu? Ya da ne zaman görebilir? Ahirette insanlar sevdikleriyle bir araya gelecekleri doğru mu? (Murat Gönen) CEVAP: Aslında ölüm yok olmak değil, ruhun beden kafesinden çıkıp özgürlüğe kavuşması demektir. Eşiniz sizi görür ama siz onu göremezsiniz. Eğer gönül gözü açık olsa siz de onu görebilirdiniz. Ancak uyku durumunda ruh, ten kafesinin kalın perdesini araladığı için bedensiz varlıklarla yani ruhlarla karşılaşır. Sevdikleriyle veya kendisiyle ilişkili olan ruhlarla görüşür. Gördüklerinin çoğunu unutsa da bir kısmı unutulmayacak biçimde belleğine yerleşir. Ölüm, fizik bedene özgüdür. Bedenden çıkan ruhlar da çeşit çeşittir. Arınmış olan temiz ruhlar serbesttir, istedikleri yere gidebilirler. Sevdiklerinin yanına gelir, onlara mesajlar da verebilirler. Ama kimi ruhlar dünyadaki eylemleriyle kirlendikleri için özgür değil, tutukludurlar. Ancak günah kirlerinden arınıp saflık kazandıktan sonra onlar da özgürce dolaşabilirler. Siz merak etmeyin, eşiniz sizin yanınızda dolaşmakta, siz onu görmeseniz de o sizi görmektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız “Görünmez Âlemin İzleri” adlı eserimi okuyabilirsiniz. Dünya yaşamından sonra başlayan ahiret yaşamında derece ve sıfatları aynı ve yakın olanlar bir arada bulunurlar. Cennettekiler, kendileri gibi iyi olan atalarıyla, eşleriyle ve çocuklarıyla beraber olurlar. Ra’d Suresi’nin 19-26’ncı ayetlerinde Allah’a ve ahirete inanıp doğru olan, sözünde duran, Allah’ın buyrukları uyarınca yaşayan, yapılması gerekli olan iyilikleri yapan, akrabayı ziyaret eden, sabırlı, saygılı insanların, ataları, eşleri ve çocuklarıyla beraber olacakları vurgulanır: “İşte dünya yaşamının sonucu onlarındır: (Onlar) Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar: ‘Sabretmenize karşılık selam size, yurdun sonu ne güzel’ (derler). Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar. İşte lanet onlara, yurdun kötü sonucu da onlaradır.” YARIN: Ruhların sevdikleriyle ilişkilerini sürdürdükleri, serbest olarak dolaştıkları, gerektiğinde insanlara mesajlar verdikleri hakkında yaşanmış bir olayı anlatacağım.

Devamını Oku

Bir inancı körü körüne kabul etmek

16 Haziran 2007

Dünden devamM. Hamdi Yazır, üçleme hakkında şöyle diyor: “Hristiyanların teslis (üçleme) inancının, Yunan felsefesinde vahid, akıl, nefis denen kavramları eşit olmayan birbirine bağlı üç eleman halinde birleştirmiş olan Yeni Eflatunculuk üçlemesinden geldiği açıktır. Esasında bu üçleme inancı çok eskilere dayanır. Üç elemanın hem bir, hem ayrı tanrısal doğaya sahip varlıklar olması, akıl ve mantığın alamayacağı bir inançtır. Hristiyanlar bunu aklın kavrayamayacağını, sadece inanmak gerektiğini söylerler. Böylece akıl almaz inancı körü körüne kabul ettirmek isterler. Allah’ın zatını kavramak aklın sınırı dışındadır ama varlığını kavramak aklın sınırı dışında değildir. Eğer varlığını kavramak mümkün olmasaydı, O’na inanmak gerekmezdi. İzah edilen bu felsefeyi akıl kavramıyor değil, kavrıyor ama doğru olmadığına kesinlikle hükmediyor. ÇELİŞKİ AÇIKÇA GÖRÜLÜYORAkıl ermemek, idrak ve ihata edememek, bilmemek başka; kabul edilmesi imkânsız, açık çelişkiyi görüp makul değil demek başkadır. Buna akıl ermiyor değil, ermiş; çelişki olduğunu ihata ederek imkânsızlığına hükmetmiştir. Maksat Allah’ın zatına ve işine aklın ermeyeceğine karar verdirmek ise “O’na akıl ermez, O’nun zatını tayin ve tahdid için düşünmeye kalkmayınız. O’nun yaratıkları, yaptıkları, lütufları, nimetleriyle tecelli eden ayetlerini, sıfatlarını düşününüz” demek, aklın çelişki görerek imkânsızlığını kavradığı olanaksız şeylere sır adını vererek O’nun zatını tanımlamaya kalkışmamak gerekir.” DOĞURMADI, DOĞURULMADIİşte Kur’ân-ı Kerîm, “Doğurmadı” sözüyle Allah’tan her ne suretle olursa olsun bir çocuk meydana gelmediğini; ne sudûrla ne doğumla kendisinden çocuklar olmadığını; “Doğurulmadı” sözüyle de Allah’ın atası olmadığını, doğum veya sudûrla babadan meydana gelmiş bir tanrı, bir ikinci veya üçüncü eleman olmadığını; “O’na hiçbir şey denk olmadı” sözüyle de hiçbir suretle O’nun dengi, benzeri bulunmadığını vurguluyor. Yakın zamanda Hulki Can isimli Türk vatandaşı, Hz. İsa’nın misyonuna tamamen aykırı olan üçlemenin tarih içinde nasıl ortaya çıkıp zamanla Hristiyanlığın temel inancı haline getirildiğini, “Teslis Sendromu” adlı eserinde bütün kanıtlarıyla ortaya koyuyor.

Devamını Oku

Hristiyanlığın üçleme inancı

14 Haziran 2007

Hristiyanlığın üçleme inancı hakkında görüşlerimizi öğrenmek isteyen uzak yol kaptanı Burak Yalçın, eğer bir e-mail adresi verirse kendisine bu konuda yeterli bilgiyi göndereceğim. Şu kadarını belirteyim ki bu inanç, büyük bir karışıklık içindedir. Bu konuda en uzman Hristiyan teologların da kafası karışıktır. Hristiyanlar tarafından yazılıp 1994’te İstanbul’da basılan “Hristiyan İnancı” adlı kitapta üçleme inancı şöyle açıklanmaktadır: “Üçlü Birlik’te, tek bir Tanrı’ya ibadet ederiz. Peder ayrı bir kişidir, Oğul ve Kutsal Ruh ayrı birer kişidir. Ama Peder, Oğul ve Kutsal Ruh’un tek bir tanrılık niteliği, eşit onuru ve bir arada ebedi görkemi vardır. Üçlü Birliğe inanmak, tek bir tanrının varlığına inanmaktır. Ancak üç farklı kişinin başlangıçtan beri, aynı tanrısal yaratılışı paylaştıklarına da inanmak gerekir.” Bu kitaba göre İncil’de Oğul’la Kutsal Ruh’un tanrı olduğu ancak Peder’den farklı kişiler oldukları açıklanır. İncil’de Üçlü Birlik (Teslis) sözcüğü yoktur. “İsa, Üçlü Birliğin gizini soyut bir dille bildirmedi ...” gibi karışık sözler vardır. Ünlü müfessir Mahmud Alusi, Hristiyanlığın Teslis İnancı’nı, bu uzman Hristiyanlardan çok daha açık biçimde ve tamamen yansız olarak açıklamıştır. AKILLA İZAH EDİLEMİYOR“Hristiyan İnancı” adlı eserde de İncil’de açık biçimde Üçlü Birlik (Teslis)’ten söz edilmediği belirtilir. Gerçi eser, Hz. İsa’nın açık ifade etmemesine karşın ima yoluyla üçlemeye işaret ettiği belirtiliyor ise de gerçekte Hz. İsa, üçlemeye işaret etmiş değildir. Hz. İsa, Allah için Baba, kendisi için Oğul tabirini kullanıyor ise de birincisini Rab, ikincisini de kul anlamında kullanmaktadır. Çünkü Oğul kelimesini, sadece kendisi için değil, bütün insanlar için de kullanmaktadır. Hz. İsa’nın kullanımında Oğul, asla üçleme denilen Triniti’deki Oğul anlamında değildir. Mısırlı filozof Plotin’in (İ.S. 203-270), Hz. İsa’dan üç asır sonra Yunan felsefesinden Hristiyanlığa adapte ettiği üçleme inancını akılla izah etmek mümkün olmadığından Hristiyan yazarlar, bunun akılla anlaşılamayacağını, buna sadece inanılacağını vurgulayıp durmuşlardır: “Üç olan Tanrı’nın gizi, yaratılmış evreni o denli aşmaktadır ki, yaratılmış nesnelerle benzeşimler O’nu yeterli biçimde anlatamaz....” n YARIN: Bir inancı körü körüne kabul etmek.

Devamını Oku