SORU: Almanya’nın Köln şehrinde yaşıyorum. Burada, “Kadına dayak, İslâm ve Türk kültürünün bir parçasıdır” diye bir tartışma yaşanıyor. Buna kesinlikle katılmıyorum. İslâm, şiddeti haram kılmış, iyiyi, güzeli, doğruyu önermiştir. Biz böyle öğrendik. Büyük bir gazetenin köşe yazarı bu tezi doğrular mahiyette bir yazı yazmış. Ben de bunu medeni bir şekilde eleştirdim, “Bu tür yazılar biz Müslüman Türkleri Avrupa’da zor durumda bırakıyor” dedim. Yazar bana inanılmaz bir tepki gösterdi ve “Yazılarımı beğenmezsen okuma, eğer okursan da doğru oku. Madem ki İslâm ve Türk kültüründe kadına şiddet yok, peki neden karılarınızı dövüyorsunuz?” dedi. 30 yıllık evliyim. Bir kere olsun karımla tartışma yaşamadım. Kadına şiddet İslâm kültürünün bir parçası mı? (Selami Mazan)CEVAP: İslâm başka, Müslümanların davranışı başkadır. İslâm dini 14 asır önce kadına o zaman için insanların hayal edemeyeceği kadar büyük haklar sağlamıştır. İslâm’a göre yaşayan ailelerde kadına sevgi ve şefkat gösterilir. Kadın, şefkat sembolüdür. Kur’ân’da bir bölüm, “Kadın Suresi” adını taşımaktadır. Bu da İslâm’ın kadına verdiği değeri gösterir. Sanki Avrupa’da kadına çok mu saygı gösteriliyor? Orada aile bağlarının ne kadar gevşediği bilinmeyen bir şey değil. Huzur varsa İslâm ailesindedir, saygı varsa İslâm ailesindedir. Bir Müslüman için her hususta en büyük örnek Peygamber’in davranışıdır. Peygamberimiz, hiçbir hanımına bir fiske dahi vurmamış, zaman zaman onların dünyalık, refah istekleriyle kendisini rahatsız etmelerine de ses çıkarmamıştır. Hz. Ömer şöyle diyor: “Biz Kureyşliler, karılarımızın sözünü dinlemezdik. Medine’ye geldik. Onların, karılarının sözlerinde gezdiklerini gördük. Bizim kadınlarımız da onların kadınlarından öğrenip bize karışmaya, sözlerimize karşılık vermeye başladı. Bir gün karıma kızdım. Çünkü yapmak istediğim bir şeyde bana, ‘Şöyle yapsan daha iyi olur’ dedi. ‘Sen kim oluyorsun ki benim işime burnunu sokuyorsun?’ dedim. Karım, ‘Sen, sana karşılık verilmesini istemiyorsun ama kızın, Allah’ın Resulü’ne öyle karşılık veriyor ki, Peygamber bir günü kırgın, dargın geçiriyor’ dedi” (Müslim, Birr: b. 46, h. 147; Buhari, Zekât: 10).YARIN: İnsan yaşlılığında sıcak aile ortamına ihtiyaç duyar.
SORU: Peygamber efendimiz namazlarında subhaneke ve salli, barik dualarını okumuş mu? İmama uyulan namazda cemaat Kur’ân okur mu? Bozulan orucun kefareti var mı? Sereç Hüdür’ün, “Kütüb-i Sidde’nin Eleştirisi ve Kur’an’a Azı” adlı kitabında, “Sünnet olmak yaradılışa müdahale etmenin, onu değiştirmenin küçük bir örneğidir” diyor. Ben bu görüşe katılmıyorum. Sünnetin, sağlık açısından da faydalı olduğunu biliyoruz. Bu konuda düşünceleriniz nedir? Kurbanın parasını tasadduk edebilir miyim? (Fatma Hilal Bal)CEVAP: Okurum Fatma Hilal Bal’in beş sorusu var. Sırasıyla yanıtları şöyledir: Rivayetlerde Peygamber’in Subhaneke’yi ve salli bârikleri okuduğu belirtiliyor ama Peygamber’in kendi kendine salat okuması makul değildir. Bu, rivayetlerin değişime uğradığını ve dinin sadeliğini bozduğunu gösterir.Hanefi mezhebine göre imamın okuması yeterlidir. Cemaat Subhaneke’yi okuyup susar. Diğer mezheplere göre cemaatin de Fatiha’yı okuması gerekir. Benim kanaatime göre de imamın açık okuduğu namazlarda onun kıraatini dinlemek yeterlidir. Ama gizli okunan namazlarda cemaatin de kendi içlerinden Fatiha okumaları gerekir. Peygamberimiz, Fatiha’sız namazın olmayacağını buyurmuştur. Bozulan orucun kefareti o günün yerine Ramazan’dan sonra bir gün oruç tutmaktır. Sünnet gerek Musa dininin gerekse İslâm’ın köklü geleneklerinden biridir. Hz. İbrahim’den kalmadır. Sünnet, doğaya müdahale olsa da yararlı bir müdahaledir. Kendi kendine biten ağaçları, meyvenin kalitesini yükseltmek için aşılamak da doğaya müdahaledir ama bunun yapılması gerekir. İstenmeyen tüyleri tıraş etmek de doğaya müdahaledir ama temizliğin gereğidir. O zatın düşüncesi ise saçmalığın ta kendisidir. Kurban kesmek durumunda olan kurbanını keser. Kurban kesme vakti, bayram günleridir. Herhangi bir sebeple kurbanını vaktinde kesemeyen, parasını fakirlere verir.*****Basit şeylerle uğraşmayınSORU:Gusül abdesti aldığım suya bir miktar sabun kaçtı. Abdestim kabul olur mu? CEVAP: Aldığın abdest kabul edilmiştir. Sabun, suyu kirletmez. Suyun vasfı değişmedikçe onunla abdest alınır, gusül yapılır. Böyle basit şeylerle meşgul olmak ne dünyada ne de ahirette size hiçbir yarar sağlamaz.
SORU: Bir yakınım gençlik yıllarında kaynanasının sandığından bazı eşyaları habersizce almış. Kaynanası hayatta değil ama varisleri sağ. Aldığı eşyalarının bir kısmını üstü kapalı geri vermiş, bir kısmını da kullanmış. Bunu yapan kişi çok pişman olduğunu söylüyor. Psikolojisi de bozuldu. Sürekli olarak yaptığı hatanın telafisi olmayacağını söylüyor. Allah tarafından affedilmeyeceğini, kul hakkının hiçbir şekilde ödenemeyeceğini düşünüyor. Bu hatasını nasıl telafi edebilir?CEVAP: Bu kişi, kaynanası hayattayken onun sandığından bazı eşyalar almışsa onun üzerinde sadece kaynanasının hakkı vardır, varislerinin değil. Çünkü bir kişi sağken malı tamamen kendisinindir, varislerinin bir hakkı yoktur. Şimdi sözünü ettiğiniz kişi de kaynanası sağken onun sandığından eşyalar almakla varislerin hakkına değil, kaynanasının hakkına el uzatmıştır. Kaynanası öldüğüne göre artık ondan habersiz olarak aldıklarını ona vermesi mümkün değildir. Varislerine vermekle de olmaz. Sandıktan ne almışsa onun parasal değerini, kaynanası adına fakirlere versin. Hiç kimseye bir şey söylemesin. Allah’tan da af dilesin. Sanıyorum, kayınvalidesi adına yapacağı hayır, onu sevindirir, ruhunu şad eder. Allah’a tövbe etmekle de Allah memnun olup onu affeder. Beyhude kendini bunalımlara sokmasın. İslâm’da ümitsizlik yoktur. Yüce Allah, “Ey kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyiniz çünkü Allah bütün günahları bağışlar” buyurmaktadır.Niyet, içinizden geçendirSORU: İşim nedeniyle namazlarım aksıyor. Kaza kılarken nasıl niyet etmeliyim? Bazen sadece farz namazını, eğer vaktim varsa tamamını kılıyorum. Bu yaptığım dinimiz açısından doğru mu? (Ayşenil Akın)CEVAP: Kılamadığınız bir günlük veya iki günlük namazları sırasıyla kılarsınız. Şu günün namazı, bugünün namazı diye sözler söylemeye gerek yok. Allah ne kıldığınızı biliyor. Hangi namazı kılamadınızsa ondan başlar ve ardı ardına kılarsınız. En sonunda da içinde bulunduğunuz vaktin namazını kılarsınız. Niyet, ne yaptığını içinden geçirmektir. Dille söylemeye gerek yok. Niyet konuşmak değil, içten geçirmektir.
Dünden devam“Allah’ta yok olup O’nunla yaşamak” anlamına gelen duruma bir kutsal hadiste şöyle işaret buyurulmuştur: “Kulum bana en çok farz ibadetlerle yaklaşır. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. O kadar yaklaşır ki onun gören gözü ben olurum benimle görür, işiten kulağı ben olurum benimle işitir, tutan eli ben olurum benimle tutar, yürüyen ayağı ben olurum benimle yürür” (Buhari, Rikak: 38).Kulun Allah ile görmesi, O’nunla konuşması, O’nunla tutup, O’nunla yürümesi kendi varlığını yitirip Hak’ta yaşaması demektir. İşte bu noktaya gelen kulun ruh aynası üzerindeki örtüler kalkar, ona Hakk’ın gayb âleminden ışıklar, bilgiler sızar. Ancak dünyada bu hal, kısa sürer. Asıl süreklilik, ruh üzerindeki perdenin tamamen kalkacağı, bütün maddi bağların çözüleceği ölümden sonra başlayan ahiret âleminde olur. Dünyada ruhu arıtmak ve onun meziyet ve kabiliyetlerini geliştirmek için ibadet gerekir. Yaratan’ı sevgiyle düşünmeliyiz. Bu düşünmek gönülde önce Allah sevgisini, sonra O’nun sanatı olan yaratıklar sevgisini geliştirir. Hakk’a tam teslim (Müslüman) olan, çevresine güzellik, barış ve huzur dağıtan bu insan (insan-i kamil) düzeyine ulaşır. Yaratan’ın hatırına yaratılanı sever. Kimseyi incitmez. İnsanı bu olgunluk düzeyine, kamil insan mertebesine ulaştıran Allah’a kulluktur.İsim koyma sorunuSORU: Çocuklara koyacağımız ismin dini anlamı mı yoksa mana anlamı mı olması gerekiyor? Enes ismi nedir? (Ahmet Çopur)CEVAP: Puta taparlığı çağrıştırmayan ve anlamı olan her isim makbuldür. Mesela Abdullat: Lat adlı putun kulu demektir ki Müslüman böyle bir isim kullanmaz. Peygamberimiz buna benzer isimleri değiştirmiştir. Ömer, Osman, Ali, Muhammed, Hasan bunların hepsi İslâm’dan önce kullanılan isimlerdi. Ama Abduluzza ismi Abdullah olarak değiştirilmiştir. Abdullah, Allah’ın kulu demektir. Abduluzza ise Uzza adlı putun kulu anlamına gelir. Enes ise “üns” kökünden gelen bir isimdir. Üns biriyle arkadaşlık, sıcak sohbet etmek, ülfet, dostluk, insanlık etmek anlamlarına gelir. Enes de can dostu, ülfet edilen kişidir.
Dünden devam“Çeşitli varlıklara konulmuş olan güzel sevgisi, temiz nefisleri gaflet uykusundan uyandırıp asıl âlemine, oradan da kutsal huzura (düzeye, mertebeye) çıkarmak içindir. Bu âlemde ne kadar güzel şey varsa hepsi yüce âlem nurlarının parıltılarından ibarettir. Bitkilerde görülen çeşit çeşit güzellikler, bitkisel ruhun güzellik ışığıdır. Hayvanlardaki güzellik hayvan ruhunun güzelliğinin parıltısıdır. İnsanın güzelliği de görünmeyen ruhunun ışığının açığa vurmasından ibarettir. Bitki, hayvan ve insan. Bunların hepsi de güzellik ışığını yüce âlemden alır. Göze güzel görünen bu varlıklar, o yüce âlemin güzelliğinin araçlarıdır. Yüceler âlemi, kutsal ışıkların kaynağıdır. Demek ki tüm âlemde görünen, o kutsal güzelliktir. Her varlık, o tanrısal ışıktan, kabiliyeti ve ezeli payı ölçüsünde ışık almıştır. Âlemde hiçbir zerre yoktur ki ona, Hak Taâlâ’dan bir ışık vurmuş olmasın. Arifler, somut kalıplara konmuş olan bu ışıkları görünce bunların kaynağı olan ışığı düşünür, yüce Hakk’a ulaşırlar. Saf nefis (ruh) aynasının karşısına sevgilinin yarısı konsa hemen aynada görülür. Amacı yüce olan kimse, sevgilisinin sadece yarısını değil, tamamını görmek ister. Allah yolunun yolcuları olan tasavvuf önderleri, bütün çabalarıyla parça parça güzellerden geçip küllî güzele ulaşmak amacıyla hep Hakk’ı düşünür, gönüllerinde O’ndan başkasının sevgisine yer vermezler. Hak, her varlıkta tecelli eder ama en büyük tecellisi insanadır. En büyük ışığı insana vurmuştur. Çünkü insanı, bütün evreni temsil eder bir kabiliyet ve özellikte yaratmıştır. Bunun için “Nefsini bilen, Rabbini bilmiş olur” buyurulmuştur. Hakk’ın yüksek tecelli kaynağı olduğunu bilen arifler, kendi ruhlarını severler. Çünkü O’nun Hakk’a doğrudan bağlı olduğunu ve Hakk’ın O’ndan göründüğünü bilirler.” İşte ibadet, kendisinde en yüksek haliyle tecelli eden yaratıcıyla iletişim kurmak ve en sonunda O’nunla bütünleşmek içindir. O’nunla bütünleşen, bireysel varlığının farkında olmaz, kendinden kaybolur, Hak ile yaşar. Yarınki yazımda, “Kulda Allah’ın yakın tecellisi konusuna değineceğim.
Recep ayının ilk cuma gecesine Regaip Gecesi denilir. Regaip, arzu edilen şeyler demektir. Bu gece Hz. Peygamber’in bazı özel lütuflara ve yüksek ilahi tecellilere erdiği kanaatiyle kutlanmaktadır. “Kullar, Allah’ı nasıl bilirler ve O’ndan ne umut ederlerse Allah onlara öyle tecelli eder.” Evren, baştan başa Hakk’ın tecelli yeridir. Âlem ikiye ayrılır: Şehadet âlemi denilen şu görüntüler âlemi, gayb âlemi denilen görünmezler âlemi. Bütün yaratıklar görünür ve görünmez yüzüyle kâinatı yani evreni oluşturur. Yaratıkların varlığı Yaratan’a bağlıdır. Her şey varlığını O’ndan almıştır. Ama O’nun varlığı kendisindendir, başka birine dayalı değildir. O, âlemleri önce kendi düşüncesinde var etmiş, sonra iradesiyle somut olarak yaratmıştır. Görünen, görünmeyen tüm varlıklar, O’nun varlığının bir tecellisi, yani görüntüsüdür. Varlığımız O’ndan geldiği için hep O’na kavuşmanın özlemi içinde bulunuruz. Amaç O’na ulaşmaktır ama herkes bu amacın farkında olmaz. Yaratılıştan gelen özlem boşluğunu doldurmak için bireysel varlıkları sever. Hz. Mevlânâ, “Aslından uzak kalan kimse, aslına kavuşmanın özlemi içinde bulunur” der. Kimi ruhundaki sevgi boşluğunu doldurmak için bir insanı, kimi bir hayvanı, kimi herhangi bir güzel doğa varlığını, sever. Kimi de mal, mülk, para sevgisine düşer. İşte bu sevgi, insanı yücelere çıkarmak şöyle dursun, iyice maddeye, karanlığa çeker ve insanı Hak’tan, yüce değerlerden uzak düşürür.İnsanın mayasına katılan bu sevgi duygusu, onu olgunlaştıracak olan Asıl Güzel ile iletişim kurmaya, onunla bütünleşmeye götürmek içindir. Çünkü âlemde bulunan her güzel, güzelliğini O’ndan alır. Her güzelde görünen Asıl Güzel O’dur. İnsan ruhunu olgunlaştıran sevgi, o yüksek sevgidir. İnsanda bu sevgiyi uyandıracak ve besleyecek olan da O’na kulluktur. Her geceniz kandil geceleri gibi mübarek, her gününüz mutlu osun. İbnu’d-Debbağ diye ünlü olan Abdurrahman Muhammed el-Ensari’nin (öl. 837), “Işık Ufukları” diye çevrilebilecek olan “Meşarikul-Envar” adlı eserinde ilahi sevgi konusunda neler dediğini yarınki yazımda bulabilirsiniz.
SORU: Kasıtlı olarak Ramazan orucunu bozan bir kimsenin, 61 gün aralıksız olarak oruç mu tutması gerekir? (Kerem Işlak)CEVAP: Kasıtsız oruç bozmanın günahı yoktur. Kasıtlı olarak orucu bozmak haramdır, günahtır. Her ne suretle olursa olsun bozulan orucun cezası, yerine sadece bir gün oruç tutmaktır. 61 gün ardı ardına oruç tutmak hem Kur’ân’ın “Cezanın, işlenen suça denk olması gereği”ne aykırıdır hem de bunun bir delili yoktur. Çünkü Peygamberimiz döneminde böyle bir uygulama fiilen olmamıştır. Bir tek rivayet var ki onda da Peygamberimizin, “60 gün oruç tutabilir misin?” sorusuna, kasten orucunu bozmuş olan kimse bir günün orucuna dayanamadığını, 60 gün oruç asla tutamayacağını söylemiş, peygamberimiz ona bir sepet hurma vermiş, bunu günahına kefaret olarak dağıtmasını emretmiş. Adam da kendi evinden daha fakir bir ev bulunmadığını söyleyince Peygamberimiz, hurmayı götürüp çoluk çocuğuyla birlikte yemesini emretmiştir. Bu rivayette adam 60 gün oruç tutmuyor ki. Eğer böyle bir zorunluluk olsaydı, o kişiye mutlaka 60 gün oruç tutması emredilirdi. Ayrıca Kur’ân, kötülüğün cezasının ancak dengi bir kötülük olacağını yani cezanın suça denk olması gerektiğini vurgular. Affetmenin ise daha hayırlı olduğunu belirtir. Allah bu yasayı koymuşken bir gün yerine 61 gün ceza ödemek bu yasaya aykırıdır. Zaten böyle bir şey fiilen de mümkün değildir.*****Cem uygulaması farklıLALE Işık adlı okuruma, gönderdiği mektubunda dile getirdiği güzel düşünceleri için teşekkür ederim. Almanya’dan Kays Mutlu, İran seyahatim üzerine yazdığım yazıda geçen bir konunun açıklığa kavuşturulmasını isteyerek diyor ki: “Bir yazınızda cem namazını tarif ederken ‘iki namazın arasında sünnet kılmayın’ dediğinizi hatırlıyorum. İran’daki uygulamada ise siz, arada iki rekât sünnet kılmışsınız” diyor. CEM hakkındaki yazımı doğru anlamışsınız. Ben o yazımda İran’daki uygulamadan söz ettim. Yoksa bizim sünni kitaplarında cem durumunda iki namaz arasına nafile sokulmayacağı yazılıdır. Ben de genelde bunu anlatıyorum ama İran’da ve Irak’ta öyle değil. İki farz namaz arasına bir tesbih veya nafile sokuyorlar. Böylece iki namazın ayrı namaz olduğunu belirlemiş oluyorlar. Bir namaz kılınmış, biraz beklenmiş, sonra ikinci namaz kılınmış olur. Oralardaki uygulama böyledir.
Mektubuna, “Bir süredir bunalım içindeyim” diye başlayan bir okurum kendine teklif edilen yüksek maaşlı, bol imkânlı bir işin sınavına kendisi adına başka birisinin girip başardığını söylüyor. Daha sonra kendisini bu işe çağırdıklarını belirten okurum, hakkı olmadığı için çevresinin ısrarlarına rağmen teklifi kabul etmediğini ifade ediyor. Aslında kendisinin sınava girmediği için büyük hata yaptığını da dile getiriyor.Okurumu, kalpazanlıkla kazanılan bir işi kabul etmediği için kutluyorum. Kendisi önüne gelen fırsatı değerlendirmemekle hata etmiştir. O sınava girecekti. Madem ki girmemiş, bir başkasının girmesiyle kazanılan sınav başkalarının hakkına tecavüzdür, hak yemektir. Ayrıca yalancılıktır. Allah’a inanan, namaz kılan bir kişi hakkı olmayan bir şeyi kabul etmez ve asla yalan söylemez. Çünkü yalanla iman bir arada bulunmaz. Uzunca bir mektup yazan okurum ikinci sorusunda, sabah namazına bir türlü kalkamadığını, bu yüzden büyük üzüntü duyduğunu ve öğle namazından sonra sabah namazını kaza ettiğini söylüyor.Kanaatime göre sabah namazına mutlaka kalkmak kararıyla yatan kimseyi yüce Allah ve O’nun melekleri uyandırır. Özellikle üç kez Kevser Suresi’ni okuyup sabah namazına uyandırılmasını niyaz eden kimsenin, namaza uyandırılacağı hakkında kesin deneyimlerim vardır. “İnne Kur’âne’l-fecri kâne meşhûda: Sabah ibadet ve duası, görülmeye değer bir ibadettir” (İsra: 78) ayetinin belirttiği üzere sabah namazı, namazların en üstünüdür. İnanmış insanın o vakti ibadetle geçirmesi, yeni bir güne ibadetle başlaması (sabah namazı) ve ibadetle bitirmesi (akşam namazı) gerekir. Sabah namazını vaktinde kılamayan, o gün öğle vaktine kadar sabah namazını kılar. Öğle vakti girmiş olsa da önce sabah namazını kılar, sonra öğleyi kılar. Peygamberimizin uygulaması böyledir. Okurum son sorusunda, namaz kılarken birçok şeyin aklına geldiğini belirtiyor. Kendisine vereceğim öğüdüm şu: Siz elinizden geldiğince namazda Allah’ı düşünmeye çalışın. Elbet de şeytan da boş durmaz. O da sizi Allah’ı zikirden alıkoymak için hatırınıza, namaz dışında belki hayal edilemeyecek düşünceler atar. Ama namaz cihaddır yani şeytanla, şeytanın attığı kötü düşüncelerle savaştır. O düşünceler geldikçe siz kovarsınız. Böyle yaparak kazanırsınız.