SORU: Akşemseddin’in Makamat-ı Evliya adlı kitabının çevirisinin yapıldığını duydum. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulamadım. Bu eseri nasıl temin edebileceğim bir yer var mı? (Burcu Bildirik) CEVAP: Söz konusu eser, Süleymaniye Kütüphanesi’nde yazma olarak mevcuttur. Osmanlıca’dır. Özeti şudur: Akşemseddin’e göre veliler hiyerarşisi: Bu münasebetle burada, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası olup İstanbul’un fethinde büyük katkısı bulunan Akşemseddin unvanıyla maruf Muhammed ibn Hamza’nın, veliler hiyerarşisini anlatan Makamat-ı Evliya adlı eserinden söz etmek isterim. Akşemseddin Hazretleri, anılan Türkçe eserinde özetle diyor ki: Bir gün ilimle uğraşırken uyku bastırdı, gözlerime gaflet uykusunun düşmesine üzüldüm, “Ya Rabbi, bu gaflet uykusu neden gözlerimi aldı?” deyip ağladım. Tam bu sırada Hz. Peygamber, birkaç veliyle birlikte geldi. Bana, “Ey Hamza oğlu Muhammed, âşıksan sevgiline kavuş. Senin gözlerinden akan yaşı biz Allah Taala’ya sunduk. Bundan böyle seni beraat ettirdik (suçlarından kurtardık)” dedi.‘Bir harf fazla yazmadım’Yanında bulunan veliler, mahcup bir vaziyette dururken içlerinden uzun boylu birisi, “Ey Allah’ın Elçisi, Hamza oğlu Muhammed’e velilerin makamlarını gösteriniz” dedi. Allah’ın Elçisi, elini başımın üstüne koyar koymaz gözlerimden perdeler kalktı. Bu kitap içinde anlattığım makamları gördüm, hayran oldum, Peygamber Aleyhisselam’ın ayağına düştüm. Peygamber Aleyhisselam üç kez, “Beni sıkıntıya sokma” diyerek eliyle başımı kaldırdı. O olaydan sonra hayli zaman kalp gözüm açık olarak dolaştım. Sonra normal akıl düzeyine geldim, bu kitabı yazdım. Burada yazdıklarımın tamamı, Levh-i Mahfuz’da gördüklerimdir. Gördüklerimden bir harf dahi fazla yazmış değilim. Hatta gördüklerimin tamamını dahi yazmadım. Ancak binde birini yazabildim. Çünkü Peygamber Aleyhisselam bana öyle makamlar gösterdi ki onları sözle anlatmak mümkün değildir. On sekiz bölüm üzere düzenlediğim bu kitaba “Makamat-ı Evliya: Velilerin Makamları” adını verdim.
SORU: “Kendi nefsini bilip öğrenen kişi, Rabbini hakkıyla bilir” şeklindeki hadis bizlere neyi anlatıyor? (Nil Özge) CEVAP: Allah insana, amir âleminden olan nefis (ruh) nurunu vermiştir. “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir” (İsra: 85), “İnsana kendi ruhumdan üfledim” (Hicr: 29) ayetleri ruhun değer ve şerefini gösterir. Peygamber de “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyurmuştur. Hadisçiler bu rivayeti asılsız görürler. Ancak tasavvuf kitapları bu sözle doludur. İbn Arabi, “Hadis rivayeti açısından bu söz sahih olmasa da biz keşif yoluyla bunun hadis olduğunu biliyoruz” (Fusus: 1/145) demiştir. İnsanın ruhu, Hakk’ın görüntü aracıdır. Ruh, doğrudan değil, cisimlere bürünerek görünür. Allah’ın sıfatını en iyi gösteren, insandır. Çünkü Allah insana kendi ruhundan üflemiştir. Nefis, fizik bünyede bulunan ruhtur. Yüce Allah, mülk ve melekutunun (fiziksel ve ruhsal âlemlerin) gizemlerini ve ceberut (hükümranlık) âleminin harika sıfatlarını insana lütfetmiştir. En büyük mucize olan insan, tüm âlemin kopyası, özüdür. Yüce Hak, kendi isim ve sıfatlarını en güzel biçimde insanda göstermiştir. Bundan dolayı hem Tevrat’ta hem de Peygamberimizin hadisinde Allah’ın, insanı kendi suretinde yarattığı belirtilmiştir. Bu gözle kendi nefsini düşünen ve bilen kimse, Rabbinin kendisinde tecelli ettiğini görerek O’nun aşkıyla mest olur. O zaman Şeyh Galib’in deyişiyle kendisinin “Bir genc-i mutalsam: Sihirli bir hazine”, “Zübde-i âlem: Evrenin özeti” olduğunu anlayarak nefsine hayran kalır. Nefsine bakarken artık kendisini değil, Rabbini görür. İbnu’d-Debbağ’ın deyişiyle: “Bu haberin hakikatini anlayabilmek için nefsi eğitimlerle, ibadetlerle yüceltmek gerekir, nefsini temizlemeyen nun hakikatini bilemez. Nefis de ancak tam bir kalp riyazetiyle (eğitimiyle) temizlenebilir. Tezkiye (arındırma, temizleme) ile kalp arınır, saf, şeffaf olur. Şeffaflığı sonucunda kendi kendisini görmeye başlar. Böyle olunca Yüce Hak’tan zatına görünen ışıkla kendisinin, Hakk’ın varlığının bir kopyası olduğunu bilir. Kendisinde bulunan mükemmelliğe hayran kalır. Gönül temizliği ne denli artarsa idraki, sırlara vakıf olması ve keşfi de o derece artar. İdraki arttıkça harika sanatların en değerlisi olan külli cemal kendisine görünmeye başlar (bu mertebeye cemal âlemi denilir) ve görünen bu âleme âşık olur. O aşk ile ilerler ve güzelliği yaratan Yüce Hakk’ın sevgisine yükselir.”
SORU: Yaşar Nuri Öztürk, bir kitabında maaşlı hocaların kıldırdığı namazların sakatlığından söz ediyor. İslâm fıkıhına göre sayın Öztürk’ün söylediği doğru mu? (Suat Ülgen)CEVAP: Ben Yaşar Nuri Bey’in o kitabını okumadım. Ne söylediğini bilmiyorum. Kanaatime göre onun kastı, sırf para için namaz kıldıranlar olmalıdır. Yoksa bildiğim kadarıyla Yaşar Nuri Bey de herhalde talebeliği sırasında Diyanet görevlisi olarak namaz kıldırmıştır. İmam, beş vakit görevli olduğu camide bulunmaktadır. Bu öyle kolay bir iş mi? Bir yere ayrılamıyor, başka işi de yok. Peki bu görevli maaş almadan nasıl geçinecek? O, para için namaz kıldırmıyor, vaktini devlete sattığı için maaş alıyor. Din görevlisi imam, namaz vaktinde camide bulunmak zorundadır. Tüm vaktini o işe ayırdığından dolayı da aldığı maaş helaldir. Allah onu hem kendi yoluna bağlamakta hem de kendisi için yaptığı işle onu geçindirmektedir. Ne mutlu ihlas ile imamlık yapanlara. Ama işi hatimciliğe, mevlitçiliğe dökenler elbette bu kategoride değildir. Maalesef bazı kişiler Kur’ân’ı mezarlık kitabı haline getirdiler. Hele şu cenaze imamlarının çıkardıkları bid’atlar, insanın tüylerini ürpertecek boyuta vardı. Cenaze başında 10-15 dakika nutuk atıyorlar. Ezberledikleri yalan yanlış şeyleri tekrarlıyorlar. Bir de cenaze namazı tarifi yok mu? Herkes nasıl namaz kılacağını zaten bilir. Bilmese de yanındakinin aynısını yapar. Aslında cenaze namazı, ölmüş olan kimseye duadan ibarettir. Nedir o üç defa “Merhuma hakkınızı helal ettiniz mi?” demek. Ölen kişiyi tanımayan cemaatin, o insanın üzerinde ne hakkı var ki helal edecek? Lafla “helal ettim” demekle iş bitiyor mu? İster helal etsin, ister etmesin. O cenazenin ruhu, çoktan Allah’ın huzurunda hesap vermektedir. Yüce Allah, o kulunun eylemlerini tüm ayrıntısıyla bilir, hiç kimse onu öyle lafla hatalarından temize çıkaramaz. Ahiret halleri hiç dünyaya benzemez. İmam kardeşlerim lütfen vazgeçin bu bid’atlardan. Peygamberimizin nasıl cenaze namazı kıldırdığını okuyun, yaptığınız işi bilinçli yapın. Yoksa her gelen dine böyle yapmacık şeyler katarsa din safiyetini kaybeder, hurafelere bürünür. Siz de bunun vebali altında kalırsınız. Çünkü Peygamberimiz, “Her bid’at sapıklıktır” buyurmuştur. Bunu unutmayın. Hele o cenaze başında söylediğiniz şeyler, Kur’ân ve hadise aykırı ise sorumluluğunuz çok büyük olacaktır, bunu unutmayın.
SORU: Mehmet Zahid Kotku’nun bir kitabında mirasın üçte birinin yoksullara verilmesi gerektiğini okumuştum. Bu ne derece bir yükümlülüktür? (Talha Ermiş)CEVAP: Kur’ân’a göre miras, kişinin borcu ödenip vasiyeti de yerine getirildikten sonra mirasçılar tarafından paylaştırılır. Kişi vasiyetinde “şu kadarını şu fakirlere verin” yahut “şu okula veya camiye şu kadar yardım edin” demiş olabileceği gibi “malımın şu kadarını, şu tarlayı veya daireyi falan vakfa verin” veya “fakir olan amcamın oğluna verin” yahut da “falan kişiye verin” diyebilir. Hasılı kişi ne vasiyet etmişse o yerine getirilir. İlle fakire verilmesini vasiyet etme gereği de yoktur. Ama elbette fakirlere verilmesini vasiyet etmek daha iyi olur. İslâm hukukuna göre malın en çok üçte biri vasiyet edilebilir. Gerçi bu husus ayette geçmez ama hadiste geçer. Bu hadis, ayete de uygun düşmekte ve ayeti açıklamaktadır. Çünkü Kur’ân, zarar verici olmayan borcun ödenmesi gerektiğini belirtir. Bundan vasiyetin de zarar verici olmaması gerektiği anlaşılır. Peygamberimizin açıklamasından, terekenin (geriye bırakılan malın) üçte birinden fazlasını vasiyet etmek, zarar verici vasiyet kategorisine girer. Anlaşılıyor ki merhum Mehmet Zahit Kotku, vasiyet edilecek bu üçte birin fakirlere verilmesi gerektiği kanaatini benimsemiştir. Bu onun kendi ictihadıdır. Fakat Kur’ân’da vasiyetin fakirlere verileceği konusunda bir açıklık yoktur.İbadeti kabul edecek olan kullar değil, Allah’tır SORU: Eşim, saçlarını kısmen açıkta bırakan baş örtüsü kullanıyor. Bu durumda haccı kabul edilir mi? (Mehmet Kiraz)CEVAP: Başı örtmek ve baş örtüsünün aşağı sarkan kısmıyla gerdanı kapatmak Kur’ân’ın emridir. Ama sizin hanımınızın saçlarının bir kısmını göstermesi yüzünden haccının kabul edilmeyeceğini söylemek de aşırılıktır. Onu Allah bilir. Haccın kabulü, kişinin içindeki niyet ve ihlasa bağlıdır. Siz haccınızı yapın. Kabul işini de kullara sormayın. Hiç kimse “Senin ibadetin kabul edilmez, ibadetin olmaz” deme yetkisine sahip değildir. İbadeti, haccı kabul edecek olan kullar değil, Allah’tır.
SORU: Peygamberimizin hayvanlara karşı ne kadar şefkatli olduğunu hepimiz biliyoruz. “Ey müminler hayvanlara eziyet etmeyiniz. Aç hayvan doyuran, mübarek Ramazan’da oruç tutmuş kadar sevaba girer” şeklinde bir hadis okumuştum. İnsanların hayvanlara karşı nasıl davranması gerektiği konusundaki görüşünüz nedir? (Nadir Ergenekon)CEVAP: Hayvanlara acıma konusunda çok hadis var. Bir kere Kur’ân, “Yeryüzünde deprenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, onlar da sizin gibi birer sosyal toplum olmasınlar” buyurarak hayvanların da Allah’ın verdiği sezgi ve içgüdüyle insanlara benzer topluluklar oluşturduğunu belirtir. Peygamberimiz de bir hadislerinde susuzluktan dilini sarkıtıp soluyan bir köpeği sulayan bir günah kadınının Allah tarafından affedildiğini belirtirken bir kediyi hapsedip onu aç susuz bırakarak ölümüne sebep olan bir kadının da azaba uğradığını vurgulamıştır. Dinimiz bu konuda çok güzel kurallar koymuştur.Sadece hayvanlara değil tüm canlılara, ağaçlara, çiçeklere, bitkilere acımak onları korumak da dinimizin vurgulu emirlerindendir. Din böyle söylüyor ama siz gelin görün ki ülkemizin zaten kıt olan orman varlığı, kahpece veya dikkatsizlik yüzünden yakılıp kül ediliyor. O ağaçlar, ormanlar yanarken orada barınan kaplumbağalar, karıncalar, toprağın yararlı dostları olan böcekler de canlı canlı yanıyor. Vicdanı olan bunu yapar mı? Bu dikkatsizlik affedilir mi? Eğer arsa mafyaları yapıyorsa bu suç bağışlanır mı? Eğer ülkemizin düşmanları yapıyorsa bunların peşi bırakılır mı? Bunlar yakalanıp cezalandırılmalıdır. Yoksa bu talanın, bu vicdansızlığın önü alınamaz. Beş asır önce Sultan Fatih’in, “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim” dediği anlatılır. Zaten Peygamberimiz de “Kasten bir fidanı kesen insanın tepe taklak cehenneme atılacağını” vurgulamıştır.‘Bir Ömür Böyle Geçti’ Yeni çıkan 2 ciltlik “Bir Ömür Böyle Geçti” adlı bu eserde çileli hayat hikayemi özetledim. Ayrıca hayatımın akışı içerisinde çeşitli olaylar üzerindeki düşüncelerim, tartışmalarım da yer alıyor. Hayat maceramı ve temel görüşlerimi merak edenlere okumalarını tavsiye ederim.
* EDİZ Musabaşoğlu adlı okurum şöyle diyor: “Dinimizde zina büyük günahlar arasında sayılıyor. Günümüz dünyası o kadar bozuldu ki, zina yapandan geçilmiyor ve aynı zamanda bu maalesef modern topluma yönelişte bir özgürlük olarak ele alınıyor. Ancak zina ne kadar yasak olsa da bundan uzak durmak da o kadar zordur. Diyelim ki erkek veya kadınsınız, zina yapmamaya gayret edip nefsinizi bastırıyorsunuz. Ancak evlenecek bir kısmet de bulamadınız. Ne yapacak bu insanlar? Dinimizde bu bakımdan bir istisna var mı?” * İSTEYEN istediği gibi davranır. Allah’ın haram kıldığını kimse helal yapamaz. Herkes yaptıklarının hesabını verir. İslâm’da evlenmek zor değil. Genelev, İslâm prensiplerine uymaz. Yalnız Peygamberimiz savaş, yolculuk gibi uzun süre aileden ayrı kalınacak zorunlu zamanlarda geçici evlenmeye müsaade etmiştir. Nisa Suresi’nin 24’üncü ayetindeki, “Yararlandığınız kadınlara ücretlerini veriniz” cümlesini bu geçici evlenmeye delil sayanlar vardır. Kadın ile erkek, kendi rızalarıyla birlikte olmak isterlerse, belli bir ücret karşılığında veya ücretsiz olarak geçici evlenebilirler. Buna müt’a denir. Peygamberimizin zorunlu hallerde buna müsaade ettiği ancak Mekke’nin fethinden sonra tamamen yasakladığı rivayeti yanında bunu Hz. Ömer’in yasakladığını söyleyen Sahabiler de vardır. Hz. Ömer’den beri bu iş Sünni mezheplerce haram kabul edilmiştir. Şiîler ise buna cevaz veriyorlar. Bu evlilik bir çeşit genelev uygulamasına benzese de onun gibi değildir. Çünkü sözleşme yapılan zaman içinde, kadın başka ilişkiye giremez. Ayrıca bu geçici evlilik sonunda bir süre beklemeden de başka biriyle evlenemez. Zina en büyük edepsizliktir. İnsanın ar perdesini yırtar. Namus kavramını mahveder. Kur’ân’a göre Allah’a ortak koşmak, haksız yere adam öldürmek ve zina etmek çok büyük günahtır. Bunları yapıp da tövbe etmeyen kimsenin azabı katlanarak verilir. “68- İnananlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. 69- Kıyamet günü onun için azap kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olarak kalır” (Furkan Suresi: 68-69).Bana sorulan sorulara verdiğim cevaplarda dininin mevcut hükümlerini anlatıyorum. Kendi kafamdan hüküm çıkarmak durumunda değilim.
Dünden devamPerdesi nurdur, perdeyi açsa, yüzünün sübhaları (nurları) gözünün iliştiği her yaratığını yakar (Müslim rivayet etmiştir) hadisi de Allah’ın gözü yanında yüzünün ışıklarının etkisini anlatmaktadır. Allah’ın zatının mahiyeti bilinmediği gibi sıfatlarının mahiyeti de bilinmez. Gelmek, gitmek, inmek gibi yaratıklara özgü eylemler de Allah hakkında kullanılır ama bütün bunların sadece adı ortaktır ama niteliği tamamen farklıdır. Allah’ın gelişini, gidişini, inişini, çıkışını yaratıkların eylemlerine benzetmek büyük hata olur. Yüce Allah, “Melekler de saf saf dizili olduğu halde Rabbin geldi” (Fecr Suresi: 22) ayetiyle kıyamette yüce Divan’a gelip kullarını muhakeme edeceğini bildirmiştir.Kanaatimize göre Kur’ân’da haber verilen sıfatları aynen kabul etmek gerekir. Fakat zatının mahiyeti bilinemeyeceği gibi O’nun sıfatlarının mahiyeti de bilinemez. Bu kadarcık teoloji bilgisi verdikten sonra okuruma şunu diyorum: Siz öyle bir çırpıda şu uydurma, bu uydurma derseniz işte bu sözleriniz, Kur’ân’a dil uzatmaya kadar varır. Allah insana kendisini ve manevi varlıkları bizlerin algı kapasitesine göre anlatır. İnsan genelde soyut düşünemez ve soyutu kavrayamaz. İşte o soyut manalar, insanların akıllarına yaklaştırılarak somut kavramlarla anlatılmaktadır. Kur’ân’ın ve İslâm’ın ruhunu bilenler mecazla hakikati birbirinden ayırt edebilirler. Ama bu iş uzmanlık ister. Allah, kuluna şah damarından daha yakın olduğunu, iyilere yakın olduğunu da vurgular. Siz bundan hemen mekân düşünürseniz sözün amacını anlamamış olursunuz. Burada yakınlıktan kasıt mekân yakınlığı değil, bilgi yakınlığı, sevgi yakınlığıdır. Allah’ın yakın göğe inmesi de insanların gönüllerine yaklaşmasını ifade eder. Gece vakitleri Allah’ın sevgisi, merhameti insanlara, dua edenlere en yakın konumda bulunur. Yoksa Allah için zaman veya mekân söz konusu değildir. Zamanı da mekânı da O yaratmıştır. O’nun olmadığı mekân yoktur. Tüm mekân ve zamanlar O’nunla vardır. O her varlıkta kendini göstermektedir. Şu evrenin varlığı hakikatte görüntüdür, gerçek varlık O’nundur.
SORU: Bir yazınızda Hz. Peygamber’in, “Yok mu mağfiret dileyen bağışlayayım. Yok mu dilekte bulunan kabul edeyim” buyurduğunu ifade etmiştiniz. Yüce Allah’ın şuradan şuraya gelmesi, gitmesi, en yakın göğe inmesi, ona mekân izafe etmek değil midir? Kanaatime göre bu tür sözler insanları Allah’ı hareket eden varlıkmış gibi düşündürmek için uydurulmuş ve hadislerimiz arasına sokulmuştur. (Arif Bilgin)CEVAP: Bu hadisler gibi Allah’a mekân veren ayetler de vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de veya sahih hadislerde Allah’a verilen birtakım sıfatlar vardır ki, bunlara haber sıfatları denir. Haber sıfatlarının bir kısmı Allah’ın zatıyla ilgili olup, zatı sıfatlardandır: Uluvv (yücelik), ayn (göz), vech (yüz), yed (el), kabza (avuç) gibi... Bir kısmı da Allah’ın yaptığı işlerle ilgilidir ki, bunlar da fiil sıfatlarındandır: Arşa oturdu, yakın göğe indi, gazap (kızdı) gibi... Allah’ı, yaratıklara benzetmekten kaçınmak için nasslarda geçen bu sıfatları, sonra gelen teologlar tevil ederler. Fakat bu ümmetin selefi (Peygamber’e yakın devirlerde geçen bilginler), bu sıfatları hiç yorumlamadan olduğu gibi kabul etmişlerdir. Allah’ın yüceliği, üstünlük, arşa oturma gibi sözlerle anlatılır. Yüce Allah buyurmuştur: “Üstlerindeki Rablerinden korkarlar” (Nahl Suresi: 50), “Rahman Arş’a, istiva etti (kuruldu)” (Taha Suresi: 5), “Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?” (Mülk Suresi: 16). Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah yaratmayı bitirince katında, Arş’ının üstünde şöyle yazdı: Rahmetim, gazabımı geçti” (Buhari, Tevhid, 55; İbn Mace, Zühd, 35). Allah’ın arş üzerine oturması, çıkması, inmesi, gelmesi, gitmesi gibi söylemler, O’nun şanına yakışır biçimde anlaşılmalıdır. Selef alimleri, “Allah’ın Arş’a oturdu” ayetini hiç yorumlamadan olduğu gibi kabul ederler. Kur’ân’da ve hadislerde insanların anlayış seviyelerine göre gelen söylemlerde Allah’ın yüzünden, elinden, elinin, Peygamber’e bey’at edenlerin ellerinin üstünde olduğundan (Fetih Suresi: 10) söz edilir. “Allah’ın iki eli de açıktır, istediği gibi infak eder” (Maide Suresi: 64) ayetinde de Allah için el nispet edilmiştir. Allah’a göz nispet eden ayet olduğu gibi (Kamer Suresi: 14) yüz nispet eden (Kasas: 88, Rahman: 27) ayet de vardır. * Devam edecek