Cahil insanların uydurmaları bir türlü bitmiyor

24 Ağustos 2007

SORU: Bir hoca, cennette perşembe günleri Hz. Peygamber Efendimiz’in, cuma günleri ise Hz. Allah’ın Kur’ân’ı Kerim okuyacağını söyledi. Bu doğru mu? (Altan Badur)CEVAP: Bu tür sözler cahillerin uydurmasıdır. Ahirette zaman yok, perşembe cuma gibi günler de yok. Kur’ân soyut mana olarak Allah’ın kelamıdır ama Allah’ın kelamı elbette Kur’ân’dan ibaret değildir. O’nun kelimeleri sonsuzdur. Tüm denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Allah’ın kelimelerini yazarken yedi kez tükenip yeniden var edilseler yine Allah’ın kelimeleri tükenmez. Biz, huzur bulmak, sevap almak, hayat yolumuzu çizmek, ahlakımızı düzeltmek için Kur’ân okuruz. Allah niçin Kur’ân okusun? Allah’ın katında bizim anladığımız manada gün olmadığı gibi O’nun, bizim gibi Kur’ân okuması da söz konusu değildir. Hâşâ Allah, bizim gibi harfli, sesli sözlü konuşmaz. O’nun konuşmasının mahiyeti bilinmez. Allah katında kelam, düşünceden ibarettir. Bu düşünceler, melek aracılığıyla söz kalıplarına dökülerek peygamberlere verilir. Allah’ın, tıpkı bir insan gibi Kur’ân okuduğunu düşünmek hurafedir, İslâm inancına aykırıdır, hatta şirke giren bir düşüncedir. Bu tür uydurmalardan Allah’a sığınırız. Peygamberimiz, perşembe günleri değil, her gün ve özellikle gece yarılarında Kur’ân okuyarak namaz kılardı. Bazı kişilerin yaptığı gibi perşembe günleri oturup da ölülerin ruhuna asla Kur’ân okumadı. Kur’ân okumanın ve ibadetin zamanı yoktur. Bütün günler Allah’ın zaman diliminden ibarettir. Sadece cuma, toplu namaz günüdür.Kitaplarımdan edinmek isteyen okuyucuma notVATAN’DAKİ yazılarımı dosya halinde sakladığını, eğer bunlar kitaplaştırılmış ise almak istediğini belirten okurum Mehmet Hacıosmanoğlu’nun bilgisine: Bu yazılarım “Soru ve Cevaplarla İslam” adıyla dört cilt halinde basıldı. Aşağıdaki adresten temin edebilirsiniz:Yeni Ufuklar Neşriyat Nuhkuyusu Caddesi No: 365 Bağlarbaşı/Üsküdar/İstanbul Tel: (0216) 492 66 12

Devamını Oku

Kur’ân okumak için abdest alma şartı var mı?

23 Ağustos 2007

Bir okurum, “Kur’ân-ı Kerîm’i okurken abdest almaya gerek var mı” diye soruyor. Kur’ân’da abdest alma emri sadece namaz hakkındadır. Kur’ân okumak için abdest almak gerekmez. Çünkü Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir emir yoktur. Vakıa Suresi’nin “O, elbette değerli bir Kur’ân’dır, saklı bir kitaptadır. Ki ona temizlerden başkası dokunmaz” mealindeki 77 ve 79’uncu ayetlerin yanlış yorumlanmasından ötürü Kur’ân okurken abdest alma anlayışı egemen kılınmıştır. Oysa bu ayetlerde kastedilen kitap, Kur’ân değil, Kur’ân’ın ana kaynağı olan ve Allah katında bulunan Ana Kitap’tır. Yahut Hz. Musa’ya verilen ve kitap ehli tarafından özenle saklanan ilahi kitaptır. El-Mutahherun, tertemizler anlamına geldiği gibi sünnetliler anlamına da gelir. Eğer kitap ile kasıt Allah katındaki Levh-i Mahfuz denilen Ana Kitap ise ona dokunan tertemizler yüce, soyut ruhlardan ibaret olan meleklerdir. Zaten insanların o Ana Kitap’a dokunması mümkün değildir. Soyut ruhlardan ibaret olan tertemiz varlıklar, yani melekler o saklı kitaptan bazı bilgiler alarak Hz. Muhammed’e getirmişlerdir. Kur’ân o saklı kitap değil, o saklı kitaptan alınmış bilgi sızıntılarıdır. Ama o saklı kitap, insanların konuştuğu dil kalıplarına dökülmemiştir. Soyut anlamlardan ibarettir. Eğer kasıt, Musa’ya verilmiş olan kitap ise tertemizlerden maksat sünnetli, tertemiz kitap ehli bilginleridir. Her iki durumda da ayetlerde abdestten söz edilmez. Ayetlerin, Mushaf’ı abdestli olarak tutmakla bir ilgisi yoktur. Zaten bu surenin indiği sırada henüz Kur’ân, kitap halinde derlenmemişti, vahyedilenler, çeşitli yazı malzemesine yazılmış sayfalar halindeydi ama Kur’ân’ın tamamı bir kitap halinde değildi. Özetlersek; Kur’ân okumak, Mushafı tutmak için abdest almak gerekli değildir. Elbette saygı için abdest alınsa daha iyi olur ama şart değildir.‘Bir Ömür Böyle Geçti’YENİ çıkan 2 ciltlik “Bir Ömür Böyle Geçti” adlı eserimde çileli hayat hikayemi özetledim. Ayrıca hayatımın akışı içerisinde çeşitli olaylar üzerindeki düşüncelerim, tartışmalarım da yer alıyor. Temel görüşlerimi merak edenlere okumalarını tavsiye ederim.

Devamını Oku

Abdest almanın dört farzı vardır

22 Ağustos 2007

SORU: Abdest alırken ağza burna su vermek, kulağı ve enseyi mesh etmek farz mı? Bunun açıklaması Maide Suresi’nde var mı? (Aydın Ezel)CEVAP: Abdestin farzı dörttür: 1- Yüzü yıkamak, 2- Elleri ve kolları yıkamak, 3- Başı mesh etmek, 4- Ayakları aşıklara kadar mesh etmek. Ağza burna su vermek Peygamberimizin uygulaması olması dolayısıyla sünnettir. Namaz kılabilmek için abdest almayı emreden Maide Suresi’nin 6’ncı ayetine göre ayakların mesh edilmesi farzdır. Çünkü ayetin “Yıkayınız yüzlerinizi ve ellerinizi de dirseklere kadar” cümlesinde, yüzün ve dirseklere kadar ellerin yıkanması, “Meshediniz başlarınızı ve aşıklara kadar ayaklarınızı” cümlesinde de başın ve aşıklara kadar ayakların mesh edilmesi emredilmektedir. Ayakların mesh edileceği, teyemmümden de anlaşılır. Su yokluğunda veya darlığında abdest yerine teyemmüm edilir. Yani temiz toprağa vurulan avuçlar önce yüze sürülür. Sonra bir kez daha toprağa vurulan avuçlar kollara sürülür. Teyemmüm durumunda yıkama organı olan yüz ve el-kollar meshe çevrilir. Ama mesih organı olan baş ve ayaklar düşer. Onların mesh edilmesi gerekmez. Giysi üzerine mesh edilirAbdestte ayakların yıkanması gerekseydi teyemmümde onların da mesh edilmesi emredilirdi. Oysa ayette böyle bir hüküm yoktur. Su darlığı yaşadığımız şu günlerde ayetin hükmüne dönerek ayakları mesh etmekle yetinmek büyük ölçüde tasarruf sağlar. Kur’ân yıkamayı değil, mesh etmeyi emrediyor. Mesh edilecek organların üzerinde giysi varsa o giysinin çıkarılmasına gerek yoktur. Giysi üzerine mesh edilebilir. Başa dolanmış sarık, örtü, ayağa giyilmiş çorap üzerine de mesh edilebilir. Soğuk bölgelerde ayakların yıkanması, güç olduğu gibi üşütüp hasta olmaya da neden olabilir. Oralarda da ayakların mesh edilmesi büyük kolaylıktır. Allah dinde güçlük bırakmamıştır. Allah insanlara zorluk değil kolaylık ister. Din kolaylıktır. İşte bunlar dinin temel prensipleridir. Dinde önemli olan gönlü temizlemektir. Peygamberimiz kalbini göstererek üç kez “Takva, Allah’a bağlılık işte buradadır” buyurmuştur.

Devamını Oku

Yalova Valisi’ne teşekkürler

21 Ağustos 2007

14 Ağustos'ta toprak-su israfı üzerine yazdığım yazıda, uzun zamandan beri yanlış tutum yüzünden birçok kentimizde tarım alanlarının yapılaşmaya açılıp betonlaştırıldığını, bu arada Yalova’nın da il olduktan sonra elma ve şeftali bahçelerinin betonlaştığını belirtmiştim. Bu yazım üzerine sayın vali beni aradı ve Yalova’nın ekolojik dengesini ve yeşil doğasını korumak için birçok projeyi uyguladıklarını ve uygulamak üzere yeni projeler ürettiklerini açıkladı. Yalova Valisi’nin bu hassasiyetine teşekkür eder, kendisine ve tüm yöneticilerimize, yönettikleri kentin doğasını koruma konusundaki çabalarında başarılar dilerim. Zikir her zaman yapılırSORU: Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler var mı? (Dr. Zehra)CEVAP: Klasik ilmihal kitaplarında sabah namazından sonra güneş doğarken, öğle vakti güneşin tam ufkun ortasına geldiği zaman ve ikindi namazından sonra güneş batarken namaz kılmanın mekruh yani hoş olmayan zamanlar olarak gösterilse de bunun doğru olmadığı ve Kur’ân’a da aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Namaz zikirdir. Allah’ı anmanın zamanı yoktur. Kur’ân sabah, akşam, her zaman Allah’ı zikretmeyi, O’nu tesbih etmeyi emretmektedir. Tesbihin ve zikrin her hangi bir zaman mekruh olması söz konusu değildir. Yükümlü olmayanlarSORU: Yurt dışında çalışan bir arkadaşım, “Cami uzak olduğu için iş yerimden cuma namazı için izin vermiyorlar. Evde kılabilir miyim” diye soruyor. (Mehmet A.)CEVAP: İşyeri sahibi izin vermiyorsa işçiye cuma namazı farz değildir. Ayrıca yolcuya, başka bakıcısı olmayan hastabakıcıya da cuma namazı farz değildir. Bu durumda olanlar cuma namazı yerine bulundukları yerde öğle namazını kılarlar. Onlar cuma kılmakla yükümlü değillerdir. Ama fırsat buldukları takdirde kılmaları elbette güzeldir. ‘Bir Ömür Böyle Geçti’Yeni çıkan 2 ciltlik “Bir Ömür Böyle Geçti” adlı eserimde çileli hayat hikayemi özetledim. Ayrıca hayatımın akışı içerisinde çeşitli olaylar üzerindeki düşüncelerim, tartışmalarım da yer alıyor. Temel görüşlerimi merak edenlere okumalarını tavsiye ederim.

Devamını Oku

Dinin değişmez kaynağı Kur’ân’dır

20 Ağustos 2007

SORU: Hangi namazın hangi rekâtında hangi surenin okunacağı belli midir? “Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” hadisi şerifinin sağlam kaynaklara dayandığını öğrenmiştim. Ancak okuduğum bir kaynakta bu hadisin devamı olarak, “Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz, Birleşiniz. Fırkalara ayrılmayınız” olduğu yazıyordu. Gerçekten bu şekilde devamı var mı? Varsa “fırkalara ayrılmayınız” derken ne kast edilmiştir? Şu anki cemaatler veya tarikatlar olabilir mi? Bir başka hadisi şerifte, “Ümmetim 72 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırkası cennete, diğerleri ise cehenneme gidecektir” deniyor. Bu, sağlam bir hadis midir?CEVAP: Namazda sureleri, Mushaf’taki sırasına göre okumak, fıkıhçılar tarafından müstehab görülmüştür. Ama bu şart değildir. Çünkü Mushaf’taki sure sıraları, aslında Kur’ân’ın iniş tarihine göre yapılmamış, başka kriterler uygulanarak sureler sıralanmıştır. İniş tarihi bakımından ilk sure Alak, ikinci Kalem, üçüncü Müzzemmil, dördüncü Müddessir, beşinci Fatiha şeklinde sıralanmaktadır. Şimdi siz iki rekâtlı bir namazı kılarken birincide Nisa Suresi’nden okurken ikinci rekâtta Bakara’dan okursanız fıkıhçılara göre bu güzel değildir. Uygun olanı Mushaf’ta da, iniş tarihi bakımından da önce olan Bakara’yı, ardından da Nisa Suresi’ni veya ondan bir ayeti okumaktır. Ama halk dilinde “Namaz Sureleri” diye bilinen son kısa sureleri kastediyorsanız klasik yoruma göre mesela önce Elemtere Keyfe Suresi’ni, ikinci rekâtta ise Kureyş Suresi’ni okumalısınız. Farzların 3 ve 4’üncü rekâtlarında sadece Fatiha okunur, başka sure veya ayet okunmaz.Hadis konusuna gelince bunun izahı uzundur. Ayrıca bu konuya birkaç kez değindim. Bir hadisin çeşitli varyantları olabilir. Hangisinin en doğrusu olduğu hakkında da kesin bir şey söylenemez. Çünkü zaten o hadis rivayetinin de yüzde yüz Peygamber’in sözü olduğu garantisi yoktur. Onun için hadisin doğruluğunun iki temel ölçütü olmalıdır. Birinci ölçüt, önce rivayetin Kur’ân’ın temel düşünce ve hükümleriyle örtüşmesi, onlara ters düşmemesidir. İkinci ölçüt de rivayet zincirinin sağlam olmasıdır. İşte bu iki ölçüte tam tamına uyan hadis rivayetleri çok değildir. Bu bakımdan dinin temel ve değişmez kaynağı yüce Kur’ân’dır.

Devamını Oku

Şeytan peygamberlerin düşmanıdır

20 Ağustos 2007

Dünden devamDünkü yazımda okurum Samet Çırpan’ın üç sorusundan birincisini cevaplamıştım. Bugün ise okurumun diğer iki sorusunu cevaplayacağım.Okurum Samet Çırpan ikinci sorusunda bir kaynaktan okuduğuna göre şeytanın Peygamberimizle sohbet ettiğini, bunun ne anlama geldiğini soruyor. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Şeytan, müminlerin ve özellikle de peygamberlerin düşmanıdır. Nasıl olur da Peygamberimizle sohbet eder? Kim yazdı bunları, şeytandan öyle “hamd” falan da çıkmaz. Okurumun son sorusu ise “Şeytanın, her kadının kucağında oturduğu doğru mu?” şeklindeydi. Burada amaç kadınların, şeytanın etkisinde olduğunu anlatmaktır. Niye şeytan kadının kucağında oturuyor da erkeğin kucağında oturmuyor? Erkek kadın fark etmez, şeytan her insanı aldatmaya çalışır. Şeytan maddi bir cisim değil ki kucakta otursun. Bu tür sözler mecazi anlam taşır. Böyle sözlerin doğruluğu için kriter gerekir. Kriter Kur’ân’dır. Kur’ân’a aykırı olan bu söylemler Peygamber sözü olamaz. Ayrıca Peygamberimiz, “Cennet annelerin ayakları altındadır” buyurmuş, “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve namaz.” Hem dünya nimetleri içinde kadın, Peygamber’in en çok sevdiği varlık olacak, hem cennet annelerin ayakları altında bulunacak, hem de kadının kucağına şeytan oturacak. Lütfen böyle safsataları bırakın da Kur’ân-ı Kerîm’in çizgisine gelin. *****70 bin kelime-i tevhidSORU: 70 bin adet kelime-i tevhid çekilmesinin Kur’an ve sünnetteki yeri nedir? Sayıların önemi var mı? (Yüksel Yılmaz)CEVAP: 70 bin adet kelime-i tevhid çekmek sadece bir gelenektir. Kur’ân’da ve sünnette bir delili yoktur. Bu, bazı tasavvuf önderlerinin uygulamalarından ibaret olup tasavvuf çevrelerinde gelenek halini almıştır. Hatta bazı tehlikeli durumlarda camilerde cemaatin toplanıp 70 bin kelime-i tevhid çekilmesi uygulaması da vardır. Dediğim gibi bu ne sünnettir, ne de farzdır. Ama kelime-i tevhid yani “Lailahe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur)” cümlesi, zikirlerin en güzelidir.

Devamını Oku

Hikmetli şiir, bir ilham esintisidir

19 Ağustos 2007

SORU: Bir kaynakta, şeytanın Allah’tan kitap istediği ve yüce Allah’ın da şeytana şiir kitapları verdiği yazıyordu. Bunun anlamı nedir? Şiir okumak, şiir yazmak günah mı? Aynı kaynakta şeytanın, Peygamber Efendimiz ile sohbeti anlatılmakta ve Peygamberimiz ona sorular sormaktadır. Bu sohbet esnasında birkaç yerde şeytan Allah’a “Hamd olsun” diyor. Yani Peygamberimizi tasdik ediyor. Şeytanın bunu yapmasındaki anlam nedir? Ayrıca şeytanın, her kadının kucağında oturduğu yazıyor. Bu bilgiler doğru mu? (Samet Çırpan)CEVAP: Sorularınızın hepsi hurafedir. Birinci sözün amacı, şiirin şeytan işi olduğunu anlatmaktır ki gerçeklere terstir. Şeytan, okumak için neden Allah’tan kitap istesin? Yer yüzü kitap dolu. Şeytan bu kitapları görmüyor mu ki Allah’tan okumak için kitap istiyor? Sonra Allah niçin ona şiir kitabı veriyor? Eğer şiir kötü ise Allah ona niçin kötüyü veriyor da iyi bir şey vermiyor? Ne kadar saçma bir düşünce, ne büyük bir iftira. Bunu internet ortamına döküp yayanlar şeytana hizmet ediyorlar. Bu sözün amacı, şiirin kötü bir şey olduğunu anlatmaktır. Şiir, hassas ruhtan taşan sanatlı sözlerdir. Şiirin iyisi de var, kötüsü de... Peygamberimiz de Kur’ân da iyi şair ve şiirleri övmüştür. Peygamberimiz, şirin bir bölümünün hikmet olduğunu belirtmiştir. Temelde şi’r, dakîk (ince, derin) bilginin adıdır. Fakat vezinli, kafiyeli (ölçülü) sözlere ad olmuştur. Şair de şi’r ile uğraşan kimsedir. Ancak şi’r bir sanat haline gelmezden önce kehanetle ilgili bir anlam taşırdı. Şu’arâ 224-227’nci ayetlerde, kendilerine azgınların tabi olduğu şairlerin, her vadide dolaştıkları ve yapmayacakları şeyleri söyledikleri belirtiliyor. Ancak inanıp iyi işler yapan, Allah’ı çok anan, uğradıkları haksızlığa cevap veren mümin şairlere, saldırılara cevap verme hakkı tanınıyor. Çünkü inanıp iyi işler yapan şair, düşüncesine doğan gerçek şeyleri söyler. İnsanlarda olmayan sıfatları onlara yakıştırmaz. Gerçekçi olur, her vadide şaşkın şaşkın dolaşmaz. Sözlerini abartmaz, yapamayacağı şeyleri söylemez. Zaten şiiri kötü yapan, böyle şiir zorunluluğu altında her vadide dolaşmak, olmayan şeyleri söylemek, bir gerçeğe bin yalan katmaktır. Abartılardan, gerçek dışı şeylerden ayıklanmış şiir, yüksek bir sanattır. Hikmetli şiir, bir ilham esintisidir. İnsan düşüncesi üzerinde etkilidir. Peygamber, “Şiirin bir kısmı hikmettir” sözüyle gerçeğe dayalı şiirleri övmüştür. * DEVAM EDECEK

Devamını Oku

Camilerdeki isim levhaları şirk mi?

17 Ağustos 2007

SORU: Gittiğim camide imamın namaz kıldırdığı yerde Arapça olarak Allah ve Muhammed yazıyor. Ancak bunların dışında duvar süslemelerinde başka isimler de var. Arapça bilmediğim için bu isimlerin ne olduğunu cemaatten bazı kişilere sordum. Onların dört halifenin ismi olduğunu söylediler. Duvarlarda Allah’tan başka kişilerin isminin yazılı olması doğru mu? (S. Onur Erdem)CEVAP: Camilerde “Allah”, “Muhammed” yanında dört halifenin, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve diğer bazı sahabi isimlerinin yazılması sonradan çıkmış bir uygulamadır. Peygamber döneminde böyle bir uygulama yoktu. Bu isimler tam bir sanat göstergesi olan güzel hat ile bir süsleme amacını taşır. İbadet esnasında bunlara yalvarılmaz ve herhangi bir istekte bulunulmaz. Böyle olduğuna göre o zaman bu levhaların, duvardaki çinilerden, fayanslardan, diğer süsleme araçlarından farkı yoktur. Bu isim sahiplerine yalvarılmadığı, bunlardan bir talepte bulunulmadığı, ibadet esnasında bu isimler anılmadığı sürece bir sakıncası yoktur. Mescitte yasak olan, süslemeler, levhalar değil, Allah’tan başkasına yalvarmak, Allah’a dua eder gibi başka varlıklardan isteklerde bulunmaktır. Artık camilerde bu tür levhalar güzel bir geleneğimiz olmuştur. Kabe’nin çevresini dolaşan galerilerin köşelerinde de dört halifenin isimleri mevcuttur. Zaten bir sakınca olsaydı oralarda şirke karşı çok titiz olan İslâm alimleri buna cevaz vermezlerdi. Siz kafanızı böyle düşüncelerle meşgul etmeyin. Dinin temel prensiplerine aykırı olmayan geleneklerin zararı yok, hatta yararı vardır. Ölümden korkmayınÖlümden çok korktuğunu yazan okuruma cevabımdır: Sizin durumunuzda olan çok kişi var. Sanırım bu korkular, “ölümü tamamen yok olma” kabul eden bir düşünceden kaynaklanıyor. Ölüm yok olma değil, ruhun kabuk değiştirmesi yahut kapatıldığı beden hapishanesinden çıkmasıdır. Ölüm hali, ruhun özgürlüğe kavuşmasıdır. Bu korkulacak değil, tam tersine sevinilecek bir şeydir. Büyükler ölüm halini, yüceler âlemine kavuşma olgusu olarak bilir ve o ana, vuslat anı derler. Mevlana ise bu anı, en sevimli zaman diye değerlendirmiştir. Ölümsüzlüğe inanın. O zaman korkularınız gider.

Devamını Oku