SORU: Televizyona çıkan bir hoca, kadınların özel günlerinde namaz kılmamasını çünkü bu konuda Peygamberimizin kesin bir hadisi olduğunu söyledi. Ayrıca geçmişte kılınmayan namazlar için mutlaka kaza gerektiğini de ifade etti. Bunların aksini söyleyenlerin ellerinde hiçbir dayanak olmadığını belirtti. İslâmiyet’te esasın Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberimizin hadisleri olduğunu biliyoruz. Buna rağmen değişik yorumların ortaya çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?CEVAP: Sözünü ettiğiniz o kişi, Peygamberimizin vefatından en az 100 yıl sonra ağızdan ağıza dolaşan rivayetleri Kur’ân’ın üstüne çıkarıp din yapmış olan gelenekçi insandır. İleri sürdüğü deliller çürüktür. Ben Kur’ân’ı referans veriyorum. Bazı kişiler, Kur’ân’ı bırakıp birbiriyle son derece çelişkili, akla mantığa ters rivayetleri esas alıyorlar. Ben “namaz kılın” diyorum, onlar “kılmayın” diyor. Kadınlar her ay bir hafta namaz kılmasınlar, her yıl bir hafta oruç tutmasınlar. Zaten o rivayetlere göre kadınlar, cehennem halkının çoğunluğunu oluşturur. Öyle ise namaz kılmalarına ne gerek var? Yine o kesin denilen hadislere göre Peygamber, ümmetine kadınlardan daha zararlı bir şey bırakmamıştır. Sanki kadınları peygamber yaratmış gibi... Daha ben ne diyeyim kardeşim? Köpek bulunan eve melek de girmez. İçki içenin kırk gün namazı kabul edilmez. Daha neler neler. Bu mantık dışı sözleri duyan birçok aydın kişi dinden kuşku duyuyor. Nereden bilsin bu sözlerin Peygamber’e iftira olduğunu, uydurulup Peygamber’in ağzına konulduğunu? Cenneti annelerin ayakları altına seren o büyük peygamber, bu tür düşünce ve sözlerden uzaktır, yücedir.Arsaya zekât düşmezSORU: Yatırım amaçlı alınan ancak boş duran, gelir getirmeyen ve sadece emlak vergisi ödenen arsalara zekât düşer mi? Bir şirketin içinde dönen işletme sermayesine zekât düşer mi? (Mehmet Safkan)CEVAP: Arsaya zekât düşmez. Ödediğiniz emlâk vergisi arsanın zekâtıdır. İşletme sermayesi ticaret malıdır. Ticaret malına zekât düşer. Ama şirketin emlakına, dükkanına, tezgahına zekât düşmez.
SORU: Maide Suresi’nin 51’inci ayetinde, “Ey iman edenler. Yahudiler ve Hristiyanlarla dost olmayın. Kim onlarla dost olursa onlardandır. Onlar birbirlerinin dostudur” yazıyor. Arapça bilenlere sorduğumda “dost” olarak tercüme edilen kelimeyi kimi “veli”, kimi de “evliya” şeklinde açıklıyor. Bu kelimenin aslı nedir? (Ahmet Akyol)CEVAP: Dünyada bulunan her birey Allah’ın kuludur. Dar kalıpların dışına çıkmasını bilin. Sen onları ne kadar dışlarsan dışla, Allah her kulunu korur, kollar. O sahip olmasa insanın yaşaması mümkün mü? Nedir bu bazı kesimlerdeki bağnazlık, insan düşmanlığı? Nereye kadar sürecek? Dinler insanlara düşmanlık mı aşılıyor? Vur, kır, öldür! Senin gibi düşünmeyen kimseye hayat hakkı yok. Dost olma, düşman ol! Böyle bir dünya mı istiyorsunuz? Benim dinim barış dini, dostluk dinidir. İsterseniz “İlahi Dinlerin Ruh Birliği” adlı eserimi okuyun. Yoksa dünyaya barış gelmez. Kim kime hayran bir düşünün. Biz mi Avrupa’nın peşinde koşuyoruz, onlara özeniyoruz yoksa onlar mı bizim peşimizde koşuyor? Çocuğunu Avrupa’ya, Amerika’ya gönderen kimse gururlanıyor, övünerek anlatıyor. Avrupa’ya giden din görevlileri bundan övünç payı çıkarıyor. Ondan sonra da onlara düşmanlık besle. Bu çelişki değil mi? Siz böyle düşünürseniz onlar sizin için iyi mi düşünecekler? Aynı şeyi onların bağnazları da Müslümanlar için düşünüyor. Sonuç ne olur? Ebediyyen kavga ve savaş. Allah tüm insanları böyle bir sonuçtan korusun. Bir annenin vasiyetiSORU: Annem, “Arkamdan mevlit okutmayın. Ben yalnızca tanrıya karşı sorumluyum. Dinimin gereği olan her şeyi yapmak için çalıştım. Başkalarının duası beni kurtarmaz” diye vasiyet etti. Biz de yerine getirdik. Yanlış mı yaptık? (Münir Gülcüoğlu)CEVAP: Anneniz İslâm’ı çok iyi bilen bir kadınmış. Siz de annenizin vasiyetine uymakla güzel yapmışsınız. Çünkü o mevlit okutmalar hep hurafedir. Herkes kendisini kurtaracak eylemleri beraberinde götürür. Ismarlama namaz ve ibadet olmaz. Ama siz içinizden geldiği biçimde annenizi iyilikle anar, onun için sadaka verir, dua edersiniz. Başkasına okutma değil, kendiniz okursunuz. O zaman annenizin ruhu sevinç duyar. Ölmüşlere mevlit veya Kur’ân okutmak Peygamberimizin uygulaması değildir.
SORU: Oğlum evlenmeye yanaşmıyor. Bu konudaki önerilerimize de sıcak bakmadı. Eşim, bir hocaya gitmiş. Hoca, “Oğlunuza büyü yapılmış, kısmeti bağlanmış. Yapan da ölmüş. Ben bunu çözemem. Çözeni bulun ve çözdürün” mealinde bir şeyler söylemiş. Bu konu iyice kafamı karıştırdı. İslâm’da büyünün yeri var mı? (M. S.)CEVAP: “İslâm’da büyü var mı” sorusu yerine “İslâm’da büyünün hükmü nedir” şeklinde sormak gerekir. Çünkü İslâm’da büyü yapmak haramdır. Yani İslâm’da büyü yapma diye bir şey yoktur. Ama Kur’ân büyüden söz eder ve büyü yapmanın küfre eş bir günah olduğunu vurgularken büyücülerin iflah olmayacaklarını, bir şey başaramayacaklarını da vurgular. Evet büyü vardır ama haramdır. Eşinizin gittiği kişi yalancının biri. Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Oğlunuza büyü yapıldığını nereden biliyor? Peygamber’in bile bilmediği gaybı o nasıl biliyor? Madem biliyor, kimin yaptığını da biliyor, çaresini de biliyor. Tabii çaresi belli. Bu tür oyunlarla para kapmak. Öyle ustalıklı, gizemli şeylerle. Kapılmayın o sahtekârlara. Hep yalancıdır. Büyücü de oğlunuzun kaderini değiştiremez. Allah’ın kaderini kimse değiştiremez. Bu şirktir. Eğer büyücü kaderi değiştirebiliyorsa o zaman ikinci tanrı olur. Hâşâ, böyle bir şeye inanmak, Allah korusun insanı dinden çıkarır. Sabredin, zamanı gelince oğlunuz evlenir. Evlenmeyen sadece sizin oğlunuz değil. Binlerce kişi var ki aile hayatına ilgi duymuyor. Kim bilir belki psikolojik bir sorunu olabilir. Allah ona hayırlı bir kısmet nasip etsin. *****Okurumun yanılgısıAYŞE Erbay isimli bir okurum Kur’ân’da namaz vakitleriyle ilgili yazım üzerine diyor ki: “Bu görüşü bir hoca yıllar öce söyledi diye dünyanın hakaretine uğramıştı. Madem bu böyleydi o zaman da söyleseydiniz ya.” Oysa o hoca dediği zat aslında benim kitabımdan almıştı o görüşü. Ama bu okurum 1988’de yayınlanmış olan “Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri” ni okumadığı için böyle yüzeysel, gerçek dışı bir sitemde bulunuyor. Okurum zahmet olmazsa o eserimin dördüncü cildinde Hud Suresi 114’üncü ayetin tefsirine baksın. O zaman belki gerçeği anlar.
SORU: 1- Kur’ân’ı defalarca okudum. Emrettiği hayatı, ahlakı, dini vecibeleri yapmaya çalışıyor, çevremde de bunun savaşını veriyorum. Bu yolda çok çalışıyorum. Birçok insanın Kur’ân’ı okumasına, namaza başlamasına, ahlaklarının düzelmesine vesile oldum. Fakat zaman, mekan ve içinde bulunduğum diğer şartlar sebebiyle baş örtüsü kullanmıyorum. Ancak kıyafetlerim son derece edeplidir. Maddi-manevi daha çok çalışarak bu eksiğimi kapatabilir miyim? 2- Duadan sonra “amin” demenin dinimizdeki gerçek yeri nedir? 3- Geçmişte haksızlığa uğradığımız için arkasından konuştuğumuz veya bir şekilde hakkını yediğimiz kişilerle yüz yüze gelemiyor ve helalleşemiyorsak günaha girmiş oluyoruz. Bu kişilerin haklarını, fakirlere maddi yardım yapmak suretiyle ödeyebilir miyiz? 4- Çocuk Esirgeme Kurumu’na zekât olarak para yardımı yapılabilir mi? 5- Toplumumuzda kullanılan dualar genellikle “Allahım bana sabır ver, Allah bu günümüzden geri düşürmesin, Allah bozmasın, Allah kaza bela vermesin” şeklinde. Bunların yerine Kur’ân ve hadis kaynaklı olanları kullansak daha iyi değil mi? CEVAP: 1- Baş örtüsü takmak Kur’ân’ın emridir. Ama İslâm baş örtüsünden ibaret değildir. Baş örtüsünün temel amacı da kadını kem gözlerden, çirkin sözlerden korumaktır. Siz o halinizle daha yararlı oluyorsanız yapınız, İslâm’ı birkaç kişiye sevdirmeniz, benim kanaatime göre şekliyattan çok daha önemlidir. 2- Diller birbirinden kelime alırlar. Ayrıca İbranice ile Arapça aynı kökten türemiş iki dildir. Dilin temel yapısı aynıdır, yalnız söylenişleri farklıdır. Amin kelimesi, “duamızı kabul buyur ya Rabbi” demektir. Bu ne mantıksızlıktır, İbranice’de varmış diye kullanılmamalıymış. Kim demiş onu? İbranice’de de Aramca’da da vardır bu kelime. Temel anlamı da aynıdır. Selam kelimesi de İbranice’de var, “şalam” derler. Öyle diye kullanmayalım mı? Namaz da önceki dinlerde var, kılmayalım mı? Bu mantıkla dinin buyruklarını tamamen dışlamak gerekir. Böyle tutarsız sözlerin bir değeri yoktur. 3- Haksızlık ettiğiniz kimseden bizzat helallik almak gerekir. Yapamıyorsanız tövbe edersiniz. Gerisi Allah ile sizin aranızda bir iştir. 4- Çocuk Esirgeme Kurumu’na zekât verilebilir. 5- Dua hakkında insanlarla cebelleşme yerine Kur’ân dualarını öğrenin. Peygamberimizin yaptığı duaları öğrenin ama insanlar nasıl isterlerse öyle dua etsinler. Dua, Allah ile iletişim kurma, Allah ile gizli konuşmadır.
SORU: Kuran-ı Kerim’de şifa ayetleri var mı? Varsa hangi surelerde? (Mehmet Yayıltı)CEVAP: Kur’ân’ın bütün ayetleri ruha şifadır. Ama Kur’ân fiziksel hastalıkları tedavi için gönderilmiş bir muska kitabı değildir. Siz Kur’ân’da ruhun huzur ve şifasını bulursunuz. Fakat bir hastalık için Kur’ân’ın herhangi bir yerinden okumakta bir sakınca yoktur. Fatiha, Yasin veya Kur’ân’ın bir ayeti okunabilir. Yalnız Peygamberimiz hastalara şifa için Kur’ân okumamıştır. Burada M. Akif’in sözünü biraz soruya uyarlayarak derim ki:İnmemiştir hele Kur’ân bunu hakkıyla bilinNe hastaya okunmak ne de fal bakmak için Yaptığımız hatalar ruhumuzu kirletirSORU: Bir kişi tarafından 50 milyar lira dolandırıldım. Hakkımı haram ettim. Ancak Berat Kandili gecesi, “tüm hakkımı yiyenlere helal ediyorum” demiştim. Şimdi verdiğim helallikten vazgeçeçebilir miyim?CEVAP: Bu nasıl iş? Kâh hakkını helal ediyorsun, kâh verdiğini geri alıyorsun. Bu mesele onunla Allah arasındadır. Sen ister hakkını helal et, ister etme. O kişi yaptığı yanlışın hesabını verecektir. Hatalar ruhu kirletir. Birinin helal etmesiyle ruhtaki kir gitmez. Allah affederse kirler gider. Ezanın okunmasını beklemek sünnettirSORU: Ezan okunmaya başlandığı anda namaza durmak mı lazım? Yoksa ezanın bitmesini mi beklemeliyiz? (Aşkın Demir) CEVAP: Ezan, toplu namaza çağrıdır. Ezanı duyan camiye gider. Ama yalnız kılacaksa yine saygı için ezanın tamamlanmasını beklemek uygundur. Fakat beklemeden de namaza başlayabilirsiniz. Çünkü ezan aslında vaktin girdiğini duyurmaktadır. Vakit girince namaz kılınır. Sünnet olan ezanı dinlemektir. Zekâtın oranı nedir?SORU: Zekât vermek istiyorum. Bunun oranları nedir? (Bünyamin Özdemir)CEVAP: İhtiyacınızdan fazla olarak 2500 YTL ve üzeri parası olan kimse bunun yüzde 2.5’ini zekât olarak verir. Ticaret malı da öyledir. Onlara da zekât düşer. Ancak ticaret mallarının zekâtı, devlete ödenen vergidir.
SORU: Tövbe ettikten bir müddet sonra tekrar aynı hatayı yapıyorum. Düşündüğüm zaman çok pişman oluyorum. Bu durumda dinden çıkma söz konusu olur mu? CEVAP: Her insan günde kim bilir kaç kez dinden çıkar da dine girer de... Dinin yasağını işleyen, dinin yasak sınırı dışına çıkar. Tövbe edip dönünce yine dinin sınırları içine girer. Hata ve kusur insanın doğasında var. Ama kesin inançlı insanlar bile bile hatada ısrar etmezler. Fakat kul, yüz bin kez tövbeyi bozmuş olsa da yine Hakk’ın çağrısına koşmalı, Allah’tan af dilemelidir. Tövbe, yapılan hatadan dönmek, onu bir daha yapmamaktır. Kul hata yapar, af diler. Allah da bağışlar. İslâm umutsuzluk dini değildir. Allah’ın rahmetinden umut kesilmez. Her ne kadar günah işlesen de yine Allah’a dön, af dile. İslâm’ı yaşa, namazını kıl, bir gün hatalarını tamamen bırakırsın. Gizli nikâh olmazSORU: Anlaştığım kızın velisi olmadan yapacağımız imam nikâhı geçerli olur mu? CEVAP: Hanefi mezhebi imamlarına göre kız, rüşd çağına gelince kendi kendini evlendirme yetkisine sahiptir. Velinin izni şart değildir. Ancak diğer mezhep imamlarının hepsi, velisiz nikâh olmayacağı kanısındadırlar. Ben de bu anlayıştayım. Sen kendi kızına veya kız kardeşine böyle bir şey yapılmasını ister misin? Vicdanına danış kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma. Şahitsiz nikâh olmaz. Yani gizli nikâh olmaz. Bu arada resmi nikâh yapmanız da şart. Biz emri uygularızSORU: Kadın, yanında bir erkek mahremi olmadan hacca gidebilir mi? SORU: Kadının, bir erkek mahremiyle hacca gitmesi şartı, yol güvenliğinin olmadığı zamanlar için geçerlidir. Şimdi güvenlik var, kadın zaten yalnız değildir. Ya Diyanet veya özel bir şirketle gider. Uçakta yüzlerce erkek ve kadın olduğu gibi kaldığı yerde de yalnız değildir. Her ne suretle olursa olsun Mekke’ye gidip haccın farzlarını yerine getiren kimse hac ibadetini yapmıştır. Ama kimin haccının kabul edilip edilmeyeceğini sadece Allah bilir. Biz emri uygularız, ibadetimizi yaparız. Kabul edip etmemek Allah’a aittir.
SORU: Rüyamda Allah’ın benimle konuştuğunu gördüm. Kesinlikle bir görüntü içerisinde değildi. Sadece beni ciddi anlamda etkisi altında bırakan bir sesle konuştu. Bir takım uyarılarda bulundu ancak hatırlamıyorum. Bunu yorumlamanız mümkün mü? CEVAP: Bizim din adamlığımız, Kur’ân bilgilerini ve Peygamberin yaşam tarzını insanlara açıklamaktır, rüya yormak değil. O bambaşka bir ilim. Benim o dalda uzmanlığım yok. Ancak bildiğim kadarıyla sizin ruhunuz Allah’a yakınlık kuracak derecede temizlenmiş, arınmış. Gördüğünüz sadece ruhsal bir temessüldür. Hâşâ Allah insan veya herhangi bir mahluk gibi değildir. O, hiçbir şeye benzemez. Yalnız bazı kullarına insan şeklinde görüntü verir. Nitekim Hz. Peygamber’in de “Ben Rabbimi bir delikanlı şeklinde gördüm” dediği rivayet edilir. Görünen Allah’ın zatı değildir. Çünkü Allah’ı, Allah’tan başka kimse göremez. Yüce Allah, kendisini görmek isteyen Hz. Musa’ya, “Sen beni göremezsin. Şu dağa bak. Eğer o benim tecellime dayanırsa sen de beni görebilirsin” demiş ve Allah’ın görüntüsü karşısında dağ paramparça olunca Musa bayılıp düşmüş. Sonra da söylediği sözden ve gösterdiği cüretten ötürü Allah’a yönelip af dilemiştir. Rüyada gördüğünüzün bizzat Allah olduğunu düşünmeyin. O, sadece Hakk’ın size yakınlığını belirten bir vizyondur. Biz buna temessül (şekle bürünme) deriz. Siz bu saflığınızı bozmamaya gayret edin. Allah’ın emirlerine göre yaşayın. Allah size diyor ki: “Ben sana yakınım. Seninle iç içeyim. Sana senden yakınım. Beni unutma, gaflete dalma. Nefis dizginini salma. Hep benimle olmaya ve benimle yaşamaya çalış.” Bildiğim kadarıyla size verilen mesajın anlamı budur. ***Onlar için dua edinSORU: Allah’ın şehitlere manevi yardımları nelerdir? (Muharrem Armağan) CEVAP: Şehit mezarları için ayrı bir ziyaret yöntemi yoktur. Ölen herkes ahirette yerini bulmuştur. Burada onlar için şu yapılacak, bu yapılacak diye bir kural yok. Yapılacak tek şey var, onlar için dua etmek. Ama şu kadar Yasin, bu kadar Kur’ân, şu sure, bu sure okunacak diye bir şey söz konusu değil. İsterseniz “Görünmez Âlem’in İzleri” adlı eserimi okuyun. Size ışık tutacaktır.
ALMANYA’DAN Kays Mutlu diyorki: “Gazelerdeki habere göre bir kadının rahmi alındığı için çocuk yapma şansı yoktu. Ancak yumurtalığı sağlamdı. Kadından alınan yumurta ve kocasından alınan sperm, laboratuvarda döllendirilip embriyo olduktan sonra tüp bebek yöntemiyle kadının annesinin rahmine yerleştirildi. S.K. böylece kızının bebeğini emaneten taşıyarak bir kız çocuk doğurdu. Bu uygulama dinimiz açısından caiz mi?” BEN bu duruma kesin haram hükmünü veremiyorum. Çünkü burada yumurta ve sperm başkasının. Kocanın spermiyle kadının yumurtası dışarıda döllendiriliyor. Sonra kadının annesinin rahmine naklediliyor. Yumurta annenin olmadığı için damat, kayınvalidesiyle ilişkiye girmiş sayılmaz. Çünkü döllenme işi dışarıda ve normal karı kocadan alınan yumurta ve spermle yapılmış. Burada anneanne sadece mevcut bir varlığı taşıyıcı durumda. Torununu kucağında taşıma gibi bir şey. Çocuk üzerindeki etkisiBu husus, kuşkulu olsa da haram hükmünde değildir. Ancak yumurta anneannenin olsaydı o zaman bu zinaya eşdeğer bir şey olurdu. Bana göre burada asıl amaç, bu işi yapan doktorların egosunu tatmindir. Yoksa binlerce, milyonlarca insan çocuksuz. Hepsini çocuk sahibi yapmak mümkün mü? Durup dururken yüzbinlerce çocuk kürtajla itlaf ediliyor sonra da insanlığa hizmet perdesiyle bir iki kadın taşıyıcı anne yapılıyor. Ayrıca bu taşıyıcı annelik ne kadar sağlıklıdır, çocuğun psikolojisi üzerinde ne gibi etkiler yapacaktır? Henüz bunlar meçhul. Hangisi daha medeni?Belki insanlık, bu yöntemlerle normal üreme kanunlarına da müdahale ederek çevreye yaptıkları gibi kendi kendine de büyük zarar verecek, kendi kıyametini hazırlayacak. Her cazip görünen buluşun sonu hayırlı olmuyor. Bu kadar buluş oldu ama bunlar çevreyi kirletti, havayı bozdu, ısıttı, buzullar erimeye başladı. Şimdi herkes kışı arıyor ama kış yok, yağış yok, kıtalar çölleşecek. Bence çevreyi kirleten modern Avrupalı mı medeni yoksa doğanın şartlarında güçlükler içinde yaşayan ama bulduğuyla yetinip haline şükreden 200 yıl önceki insan mı daha medeni? Ben ikincinin daha medeni olduğunu sanıyorum. Allah hayırlısını versin. Gidiş pek hayra alâmet görünmüyor.