Uçağa binmekten korkan kuzenim Murat, gelen son haberlerden sonra dedi ki “Eskiden beni uçaklar güvenlidir diyerek uçmaya ikna ederlerdi, şimdi bir de pilot manyak değil diye inandırmaları gerek...”Benzer şeyleri çoğumuz hissettik herhalde...Uçak korkusu olan ama işi nedeniyle sürekli seyahat etmek zorunda kalan bir arkadaşım var.Hangi firma hangi model uçak kullanıyor, uçaklar kaç yıllık, bakımları nerede yapılıyor bilir, araştırır.Korkusu ve merakı birleştirmiş ve kendine böyle bir takıntı yapmış durumda.Alp Dağlarında 150 kişinin ölümüne pilotun kasti neden olduğunu öğrenince onuaradım.“Artık pilotların aile secerelerini de istersin sen, sülalelerinde psikolojik rahatsızlık var mı? Karısıyla arası iyi mi? İntihara sürükleyecek bir derdi var mı sorarsın” dedim...İçinde insan olan her eylem tehlikeli aslında...Teknoloji alıp başını gitse ne olur?Karanlık tarafı seçmiş bir ruh 150 kişiyi dağlara gömdü işte!Çok acı ve ürkütücü...Hele bir sor niye yardı?Kadın sevgilisinden dayak yemiş...Karakolluk olmuşlar.Adam alkollü, kendini yerden yere atıp, kendi kendini yaralamış.Kadının ise yüzünün sol tarafı aldığı darplardan morarmış, gözleri ağlamaktan kan çanağı ve korku içinde... En kötüsü de kafasında sevgilisinin uyguladığı şiddet nedeniyle 7 dikiş var.Tablo korkunç...Sonrası ise öyle tanıdık ki...Ve bu ülke şartları için aslında biraz da normal!!!Sabah olup, adam ayıldığında ve ifadelerin alınma işlemi tamamlandığında, kadın yürümekte zorluk çeken sevgilisini sırtlayıp, sevgi ve şefkat içinde evlerine götürüyor.Bir sonraki dayak seansına kadar asayiş berkemal yani!Bazı kadınlar gerçekten çok çaresiz, maruz kaldıkları şiddete ne yazık ki katlanmak zorunda kalabiliyorlar.Ama bazıları için kafasının gözünün yarılması gerçekten bir çeşit fantezi veya adamın ona olan aşşşırı sevgisinin bir göstergesi...Bu olayda bana ikincisi gibi geldi. Ve yine çok zoruma gitti.Otlar ve umutlar suya düştüMeteoroloji diye bir bilim dalı var değil mi? Eski insanlar gibi artık ‘ayva çok olursa kış sert geçer’, ‘karpuzlar erken semirirse yaz çok sıcak olur’ gibi romantik tahminlerde bulunmuyor insanoğlu...Rüzgâr nereden esiyor diye işaret parmağımızı tükürükleyip havaya da kaldırmıyoruzmesela...Uydu görüntüleri, haritalar inceleniyor, hesaplamalar yapılıyor, bilimsel verilere ulaşılıyor vs. değil mi?Büyük organizasyonlar, konser programları, festivaller genelde gittikçe ilerleyen ve nokta atışı yapabilen bu bilimden faydalanıyor, bunda da mutabık mıyız?Pekiii o zaman neden Alaçatı gibi esnafın bütün kış nal topladığı küçük bir kasaba için çok önemli olan Ot Festivali, yağmuru, fırtınayı, kötü hava koşulları göz ardı edilerek erken bir tarihe çekiliyor?... Diye kime sorsam da sağlıklı bir cevap alsam diye düşünüyorum.Günlerdir dağlarda ot peşinde koşan pazar esnafının ve daha bir çok iş kolu çalışanının umutlarını gerçek anlamda ‘suya’ düşürenlere de buradan teessüflerimi iletiyorum.
İlyas Salman’ın ‘halini’ bazıları ‘acıklı’ bulabilir ama bu insan ağzını her açtığında ben son derece rahatsız oluyor, hatta bildiğin sinirleniyorum.Kendi kızı için konuşurken bile boğazındaki 9 düğümü kanalizasyona bağlayan bir adamdan söz ediyoruz.Yaklaşık üç yıl önce Mesut Yar’ın konuğu olduğu programda aynen şunları söylemişti:“Benim 39 yaşında kızım var, henüz bekar. Bana kızını artık evlendir diyorlar. Ben ne yapayım? Kızımın pezevenkliğini mi yapayım?”***Duyması da şu anda buraya yazması da utanç verici.Ama o gülerek söylemişti bunları. Diğer konukların yüzü kızardı ama o, çok sevdi ettiği bu lafı.‘Kimlerin pezevenkliği yapılır?’ sorusunun cevabını düşünmeden, kızını milyonların önünde koyduğu yer buydu.Kendi evladı için bunu söyleyen adam, Cem Yılmaz için ‘saray soytarısı’ deyip durmuş çok mu? Eskimiş, gözden düşmüş komedyenlerin her fırsatta Cem Yılmaz’ı dillerine dolamasına da alıştık artık, diyemeyeceğim çünkü gerçekten bu kabalık, bu saygısızlık çok itici, çok sevimsiz.***Salman’’ın Cem Yılmaz’a ithafen ettiği ‘saray soytarısı’ lafı ilk değil. Yine bundan iki yıl önce İlyas Salman Cem Yılmaz’a kameralar önünde büyük ayıp etmişti.Cem’in yanına koşup ağzını ve kelimelerini zor toparlayarak “Küpelerini çok sevdim, karıyı boşayıp seni alacağım” gibi pespayenin pespayesi bir laf etmişti.Yine geh geh gülerek.Kendinden başka kimsenin bu dahiyane laf sokmasına(!) gülmediğini fark etmeden...***Ve ardından yinelemişti: “Bu ülkede çok soytarı var ama en sevdiğim soytarı Cem’dir!”“Senden ala soytarı mı var?” demiyor tabii hiç kimse... Çünkü çok ayıp!Bazıları acıyor haline...Kendini düşürdüğü duruma...Kimi de ciddiye almıyor...Meczup muamelesi yapıyor.Ve bir kısım da var ki “Vay be! Ne ayar verdi ama...” diye bu saygı yoksunu sözlere alkış tutuyor.Ben ise gerçekten sinirleniyorum.Kabalığın, hoyratlığın, avamlığın, nobranlığın uğursuz bir kara bulut gibi bu ülkenin üzerinde giderek yükseldiğini görüyor ve buna gerçekten artık tahammül edemiyorum.Ada mı revir mi belli değilSurvivor All Star’da kan gövdeyi götürüyor.Kafasını, gözünü yaran yarana...Dikiş atılmayan kalmadı herhalde.Açlık bir yandan, sıcak, nem, sinir, stres bir yandan yarışmacıların konsantrasyonları mı zayıflıyor ne oluyorsa, kimi baltanın üzerine basıyor, kimi zıpkınla kendini vuruyor, kimi oyunda kasını yırtacak kadar tehlikeli hareketler yapıyor.Tanıtımlarda bu bölümler her verildiğinde ben ailelerin durumlarını merak ediyorum.Sevgilim, oğlum, kızım vs.nin acıdan çığlık çığlığa bağırırkenki görüntüleri günde 8 defa ekranda dönse merak ve üzüntüden deliririm herhalde.Özellikle anneleri hiç düşünemiyorum.En son yine bir yarışmacının kulakları parçalayan feryatları yükseliyordu TV ekranından.Umarım bu tanıtımlardan önce aileleri arayıp ‘böyle böyle bir şey izleyeceksiniz ama merak etmeyin her şey yolunda, telaşlanmayın’ diyen birileri vardır.
İbrahim Tatlıses o mangalı yakmazsa, o hayvanları ateşe atıp kızartıp, etini kemiğinden dişleriyle sıyırmazsa işleri rast mı gitmiyor acaba?Kazık kadar kadınım, çocukluğumdan bu yaşıma kadar defalarca Tatlıses ve mangal haberi okudum ve izledim.Otel odasında mangal, teknede mangal, sette mangal, kuliste mangal, dağda taşta mangal da mangal...Sibel Can’dan öğrendiğimiz hikaye ise artık bu işin bir ileri safhasının hastane odasında, ameliyathanede mangal olduğunu gösterdi.Onu da duyarsam hiç şaşırmam.Bu mangal merakı, Tatlıses’in eti, lahmacunu ağzına eliyle ittirme pozları ve hikayeleri hem çok itici hem de gına getirdi.Sibel Can’ın çok da tatlış bir şeymiş gibi yaşadığı olayı anlatması daha da rahatsız edici:“Miami’deki evimde kapıyı bir açtım, elinde koyunla gelmiş. Terasta yasaktı mangal yapmak ama hiç önemli değildi onun için. Elleriyle kesti, evde ne kadar tava varsa hepsini kullanarak kızarttı. Çok güzel bir gündü.”Tabii ya Türküz biz! Yasak masak dinlemeyiz. Medeni insanların toplum kurallarına uyduğu medeni ülkelerde yasakları delip, kuralları hiçe sayıp sonra da bunu eşe dosta coşkuyla anlatırız.Matah bir şeymiş gibi...Muhabbete bak!: “Hayvanı getirdi, kendi elleriyle kesti, sonra da hepsini kızarttı yedi!Ve arkasından son cümle: “Çok güzel bir gündü!”Hey ben sizin güzel gün anlayışınızı, zevkinizi, eğlence tarzınızı, kuralları hiçe sayarken takındığınız o haklı(!) gururu seveyim!Helal, böyle devam...Ensesinden tuttuğu gibiBu Serdar Ortaç’ın karısı Chloe neden adamcağıza hep elden ayaktan düşmüş yaşlı ya da korunmaya muhtaç çocuk muamelesi yapıyor?Sürekli kocasını dışarıya karşı bir savunmalar, kanatları altına almaya çalışmalar.Hastalığı zamanında da yapılan bazı yorumlara kocasından çok o sinirlenmiş, yine kocasını sokaklarda elinden tutup ‘taytay’ gezdirmişti.Bu kadarı da abartılı artık... Aslan gibi adam, işinde gücünde, dimdik ayakta işte. Koskoca insanın sanki ağzı, dili yok, hep karısı atakta...Yani insan sevdiğinin kılına zarar gelmesin ister tabii ama şu vücut diline bakın Allah aşkına... Çocuk gibi tutmuş adamı ensesinden eve götürüyor.Hani yapı olarak ben de ilişkilerimde lüzumsuz dominantımdır ve erkekten rol çalarım ama bu kadarını ben bile yapmam herhalde.Rahat bırak biraz adamcağızı şekerim... Ne o öyle her yerde çekiştiriyorsun çocuk gibi aaa!Gazı kaçtıTadında bırakmak diye bir şey vardır ya hani, işte onu ben hiç bilemem mesela...Ne elimin, ne ağzımın, ne sinirimin, ne de sevgimin ayarı yoktur.Bir şeyi otunu çıkarana kadar yaşarım.Tadı bozulana kadar...İşte Beyaz’ın atışma muhabbeti de şu anda tam lezzetinin bozulması aşamasında.Candan Erçetin’le olan efsane serinin orada kalması lazımdı. Ezgi Mola ile yaptıkları gereksiz olmuş gerçekten ki bu kadını da ayrıca pek severim.Onunla çok daha başka ve yaratıcı bir fikirde buluşmak mümkün iken Beyaz’ın denenmişi denemesi olmadı, yazar bunu hiiiç tutmadı!
Eveeet bir dünya ünlüsünün daha Türk kökenli olduğunu gururla öğrenmiş bulunuyoruz. ‘An Evening with Hugh Jackman’ gösterisi için İstanbul’a gelen Hugh Jackman ülkemize her gelen yabancıdan beklediğimiz açıklamayı gecikmeden yaptı: “Babam her zaman bana der ki; ‘Sen Türk’sün, Türk sayılırsın.’ O yüzden Türk kahvesine bayılıyorum.” Bununla da yetinmedi devam etti: “Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili olarak, Atatürk’le ilgili olarak kalın bir kitap okudum.” Dikkatinizi çekerim, sıradan bir kitap değil “kalın” bir kitap! Devamı da var dur dur... “Ailemin bazı üyeleri büyük dedelerimin bazılarının Türk olduğunu bazılarının Yunan olduğunu söylüyor. Ama ben Türk diyorum bugün buradayken. Türk diyorum ama yüzde yüz emin değiliz.” Büyük bir ihtimalle ‘bunların’ basın danışmanları “Türkler ‘benim kökenim Türk’ deyince çok mutlu oluyorlar, oradan yüklenelim” deyip böyle bir açıklama hazırlıyorlar. İnsan dedesinin Türk mü Yunan mı olduğunu bilmez mi yoksa, yok artık! Ya da gerçekten Türkler her yerde! Bir de her gelene havanın durumuna bakmadan Boğaz turu attıracağız ya, bak hasta ettik adamı... Bu soğukta ne Boğaz’ı ne turu? Özetle, kendimi bildim bileli her yabancı ünlüye birbirimize hep aynı muamele...Prens kutuyu açtıKutsal Kadın Ebru’yla Genius Prens Sinan arasındaki ayrılık haberi ardı ardına gelen açıklamalarla köpürdükçe köpürüyor. Ebru Şallı’nın yaşadığı her ilişki gibi bu da rüyalar üstüydü oysa ki... Prens Sinan da ne yerlere sığıyordu ne göklere... Ama işte ilişkinin ilk dönem heyecanlarıyla böyle büyük laflar etmemek lazım... Herhalde artık bunu öğrenmiştir. Bir dahakini bize kutsal, müthiş, rüyalarımın erkeği, hayallerimin adamı diye tanıtmaz. Çünkü ilişkinin cicim aylarında herkes birbirine prens, prenses. Önemli olan sonrası...Hatta ayrılık aşaması... Bak şimdi ne oldu? Sinan Akçıl, ilişkileri sırasında Ebru Şallı’nın ‘hizmetine’ bir hesap açtığını falan anlatmaya başladı. Ne gerek varsa bunlara... Bir prense yakışıyor mu bu açıklamalar?AYIPŞu günlerde, Beyazıt Öztürk’ün ya da Seyfi Dursunoğlu’nun yardımcısı olsam ve patronlarım yaptıkları yardımları, jestleri yarıştırmak için beni böyle ezseler utancımdan yerin dibine girerdim herhalde. Ne ayıp, ne çirkin ifşalar bunlar. Muhabbete bak: “Ben yardımcıma araba aldım!” “O da bir şey mi ben benimkine hem ev, hem araba, hem de arsa aldım!” Bize ne allasen? ‘Bir elin verdiğini öbür el görmeyecek’ti hani... Bunlar verdiklerini çan çalarak ve birbirleriyle sidik yarıştırarak duyuruyorlar. Hiç yakıştıramadım. Hele ki Seyfi Dursunoğlu’na...Tehlikeli meslekBu ülke doktorlarına gelenin vurması gidenin vurması peki? Yazık insancıklara yahu! Adamın 17 yaşındaki oğluna doktor bir ilaç veriyor. Oğlanın da zaten uykusu ağırsa demek, ilacın da etkisiyle sabah uyanması gereken saatte bir türlü uyandıramıyorlar. Bunu gören ve oğlunun öldüğünü sanan baba, odunu kaptığı gibi doktora yer misin yemez misin girişiyor! Adamcağızın kafasını falan yarmış, öyle böyle değil. En tehlikeli meslek gruplarından biri doktorluk Türkiye’de... İşleri gerçekten çok zor, çok!
Biri bu ülkeye İsveç’in komşusu olmadığını söylesin! Bu ne uzun, bu ne bitmek tükenmek bilmez kış! Sert geçen ve bir türlü bitmeyen kıştan çok sıkıldım.- “Cem Yılmaz’ın arabaları garajlara sığmadı” haberlerinden çok sıkıldım.- “Cem Yılmaz Twitter’a sarhoş mu giriyor? Allah rızası için biri onu engellesin, kendini rezil ediyor” duyarlılığından çok sıkıldım.- Hangi gazeteyi açsam Ali Ağaoğlu’nun 32 dişini ve suratını görmekten çok sıkıldım.- Evli adamların, sanki çok normalmiş gibi sevgilileriyle pişkin pişkin pozlarını yayınlayan ve haberlerini yapan meslektaşlarımın çok eşliliği normalleştiren bu tutumlarından çok sıkıldım.- Kilo vermeye çalışmaktan çok sıkıldım.- “Ne oluyor şimdi, Alaçatı’da içkili yerler Kuran kursu mu oluyor?” sorusundan çok sıkıldım.- Yaşam, ilişki, diyet, spor koçlarının sosyal medya hesapları üzerinden, “sağlıklı beslen-anı yaşa-sevgi içimizde-güç sende-başına ne gelirse senin hayrınadır, üzülme-amaaan koy gözüne rahvan gitsin” dayatmalarından ve genişliklerinden çok ama çok sıkıldım.- Televizyondaki neredeyse her kanalın her saatini kapsayan tel maşa yarışmalardan çok sıkıldım.- Programların reklam kuşak sayılarının fazlalığından ve her kuşağın 20-30 dakika sürmesinden, yani TV kanallarının artık ‘reklam arası program’ almasından çok sıkıldım.- Her taşın altından Nur Yerlitaş’ın çıkmasından çok sıkıldım.- Seda Sayan’ın maaşlı elemanı Erkan’ı gerek bir kahve fincanı, gerek muhteşem söz yazarı olarak her fırsatta gözümüze sokmasından çok sıkıldım.- Game of Thrones’un arayı bu kadar uzatmasından çok sıkıldım.- Canan Karatay’ın kafamızı karıştırıp durmasından çok sıkıldım. (“Kendini tereyağına ban, kuzuyu toynaklarıyla yesen hiçbir şey olmaz, bebelere kahveyi biberonla ver zihni açılır” türü ezberimizi bozan açıklamalardan gerçekten beynimiz yandı. Herkes yanlış bir sen misin yani doğru hocam?)- Sürekli kötülerin kazanmasından çok sıkıldım.- Garanti sürelerinin bitmesine programlanmış gibi ardı ardına bozulan beyaz eşyalardan çok sıkıldım. (Sana da merhaba Arçelik!)- Telefon tacizleri sonucu kampanyalara dahil olmaktan ama vaad edilen hiçbir indirimin faturalara yansımadığını görmekten, yani anlı şanlı firmalar tarafından alenen kandırılmaktan, dolandırılmaktan çok sıkıldım.- Saçlarımın bir türlü uzamamasından çok sıkıldım.- Uzun süredir kitap okuyamamaktan çok sıkıldım.- Hayvan ve kadın düşmanlarından ve onların saçını başını dinlene dinlene yolamamaktan çok sıkıldım.- Bana kabalık yapanlara sanki hiç bozulmamışım gibi davranmaktan ve onları daha da cesaretlendirmekten çok sıkıldım.- Sürekli keşke demekten çok sıkıldım.- Ve tahmininiz üzere bu listeyi çıkarmaktan da çok sıkıldım. Çünkü bitecek gibi değil...Neyse... Baharın kendisi gelmeden depresyonu geldi demek, deyip, atın rahvan gitmesini sağlayalım.Sevgi nerede? Sevgi içimizde! Ommmmm!!!En lezzetli festivalBu ara en sık rastladığım ve yine ‘sıkıldığım’ sorulardan biri de Alaçatı Ot Festival’inin iptal edilip edilmediği...Hayır edilmedi.Sadece tarihi önce çekildi ve yeri değişti.Yani 26-29 Mart tarihleri arasında bu küçük kasabanın nüfusu yine beşe katlanacak.Metoreoloji o tarihlerde sıcaklıkların yükseleceğini müjdeledi ama bakalım belli de olmaz.Bu sene sanki Ege kıyılarında değil de İskoçya fiyordlarında yaşıyormuşçasına sert bir kış geçirdik.Neyse siz hava kötü de olsa planlarınızı iptal etmeyin.Ülkenin en eğlenceli, en ‘lezzetli’, en ‘rakı-balıklı’ festivalini kaçırmayın deyip bugünkü süremizi bir mani ile noktalamak isterim:“Papatyalar tarlada, otlar tezgahta, balıklar tavada, haydi bekliyoruz sizi haftaya!”
Gonca Vuslateri SİYAD gecesinde o ödülü verirken gururdan ağlıyordu ama hâlâ aynı keyfi sürüyor mu bilmem...Atilla Özdemiroğlu’nun ensesine bakıp duygulandığı ödül töreninde Cem Yılmaz’ın diline düşünce keyfi biraz kaçmış sanırım.En azından olayın medyaya yansıma şeklinden rahatsız olduğunu attığı tweet’lerden anladık.Daha doğrusu anlamaya çalıştık.İnsan uykusunda sayıklarken birbiriyle alakasız sözleri ardı ardına sıralar ya hani, onun yazdıkları da biraz öyle gibi çünkü.Ne dediğini, ne demek istediğini kavramak biz sıradan faniler için zor.Ama gerçekten o gece o gözyaşları biraz abartılı değil miydi yahu?Enseye baktım, geçmişe gittim, zengin olmadan ölme dedim vs...Genç bir oyuncu olarak ustalara ödül sunma görevinin verilmesi gerçekten gurur verici olmalı...Ama bu kadar da, düşmana kendini siper edip kaleyi fethetmiş gibi coşkulu bir gözyaşı seli, biraz fazlaydı. Sinirleri başka bir şeye bozuktu herhalde.Bu arada artık Gonca’yı bir sinema filminde görsek keşke...Yalan Dünya’nın Vasfiye’si olarak durdu kaldı öyle.Gülse Birsel’in dizileri bazılarına hiç uğurlu gelmez, umarım o kara bulutlar Vuslateri’e değmez. Dizide çok tutan, o sırada herkesin konuştuğu karakterler yaratan bazı oyuncular Gülse’nin işlerinden sonra pek hayretmediler çünkü.Bakalım göreceğiz keramet Gülse Birsel’in yazdığı karakterde miydi, yoksa Gonca Vuslateri’nin kendi karakterinde, yeteneğinde mi?..TÜRK İŞİ SURVIVORDünyanın diğer ülkelerindeki Survivor yarışmalarında bizim kızlardan başka kalıcı makyajını yaptırıp giden var mıdır acaba?Bitesice o yeni moda kalın kaşlardan çizdirilmiş...Kirpikler monte edilmiş.Üst dudak burna, alt dudak çeneye değecek kadar şişirilmiş...Kusura bakmasınlar ama hepsi birbirinden çirkin olmuş.Hele Duygu, hele Merve Oflaz...Oysa ne güzel kadınlardı.Adadaki o ilk doğal halleri çok daha etkileyiciydi.İlk yarışmaya ‘yırtmaya’ gitmişlerdi, amaçlarına da kendi çaplarında ulaştılar ya, şimdi yapılacak en büyük hatayı yapıp doğallıklarından uzaklaşmışlar.Bir de o kirpikler suya muya girince dökülüp tel tel kaldılar mı sana!Akşamdan kalma uvertür gibi dolanıyorlar canım adada...Sen git diğerine şaşır!Hemen hemen bütün gazeteler, haber siteleri haberi şu cümleyle verdi: Hamdi Alkan’ın eski eşi Canan Hoşgör’le yeni eşi Selen Görgüzel, kızının doğum gününde ilk kez buluştu. Mutlu aile tablosu görenleri şaşırttı.”Ne var ki bu tabloda şaşıracak? Buna medeniyet diyoruz, görgü, hoşgörü diyoruz... Siz asıl nikahlı karıları duruyorken kızları, torunları yaşındaki kızlarla elele dudak dudağa, sıratarak poz verenlere, her kadından ayrı çocuk yapanlara, o çocukları yapan paragöz kadınlara, ‘arsız’lara, soytarılara şaşırın!Bakıyorum onları artık herkes normal karşılamaya başladı.Adam “Bu büyük eşim, bu ortanca eşim, bu da küçük eşim” diye karılarını tanıtıyor, kimse bunu garipseyip ayıplamıyor, şaşırmıyor ama diğeri kızının doğum günü için eski ve yeni eşlerini bir araya getirince auvvvv! Ne auvvv? Yeni düzende neye tepki verip neyi normal karşılayacağınızı da iyice şaşırdınız artık!
Bir dönemin efsane ismi Erol Büyükburç’u da kaybettik.79 yaşındaki sanatçı eğer yaşasaydı bugün konsere çıkacaktı.İşleyen demir ışıldar, evet ama, ruh ne kadar yaşlanmasa da yılların bedene getirdiği bazı kısıtlamalara da kulak vermek lazım galiba...Erol Büyükburç şarkılarını oturduğu yerden sakin sakin söyleyen bir adam da değildi üstelik.Sahnede son derece hareketli performanslar sergilerdi.Benim zamanım geçti deyip, hayata küsmek de doğru değil elbet...Ama işte insan vücudunun verdiği sinyallere de kulak vermeli.Saçları boyayıp, estetik operasyonlar yaptırınca iç organlar da gençleşmiyor.Aynı şeyin Ajda Pekkan için de geçerli olduğunu düşünürüm hep.Ruh yaşı ve enerji olarak gençlere taş çıkartabilirsiniz, tamam da, sen gel bunu kalbine anlat mesela.Ne yazık ki yılların ne güzelliğe, ne şöhrete, ne yaşam enerjisine hiç acıması yok.Sevenleri üzmemek için beli bir yaştan sonra vitesi bir parça düşürmek lazım galiba...Çok daha uzun yıllar ‘yaşayan efsane’ olarak kalmak için...Bu arada gidenin arkasından da dedikodu yapmamak lazım.Evet çoğu insan Büyükburç’un evlatlarına yaklaşımını hiç doğru bulmuyordu.Hatta bir trafik kazasında yaşamını yitiren kızı Ajlan Büyükburç’un ölümünden sonra arkasından da, yüzüne de çok ağır eleştiriler yapılmıştı.Onlardan bir tanesi de bendim hatta...Ama artık giden gitti... Bir hesap günü varsa ve burada yaşadıklarımızın ve yaşattıklarımızın cezasını ödeyeceksek, bu işi Allah’a bırakmak lazım.“Ya işte çocuklarını ret edersen böyle yalnız ölürsün” gibi yorumlar çok ayıp... Allah rahmet eylesin. (Işıklar içinde uyu, ışıklarda yürü, ışığa boğul gibi yeni moda uğurlama sözlerine inat, her zaman ve daima Allah’tan rahmet, mekanını cennet isteyelim olur mu?)Okan ortamı bozduOkan Bayülgen’i artık kendi programında bile doğru düzgün kimse izlemiyor iken ‘talk show’lara çağırmak pek akıl karı değil gibi...Çarşamba akşamı her zaman reyting garantili Sacit Aslan’la beraber Mesut Yar’ın programına konuk olacağını öğrenince geçtim ekran karşısına...İçinde Sacit Abi’nin olacağı bir söyleşinin bu kadar sıkıcı olabileceğini söyleseler inanmazdım.O ve cıvıl cıvıl Seda Akgül bile programı kurtaramadı. Bir diğer konuk da Ahmet Kaya’nın abisi idi...‘Benim burada ne işim var’ gibi bir hali vardı adamın.Bu biraz şeye benzedi, hani bir parti verirsin ve senin tanıdığın ama birbirini tanımayan insanları bir araya getirirsin ve o parti bir türlü iflah olmaz ya...Ayrı ayrı güzel vakit geçirdiğin insanlar bir araya gelince ya birbirlerini sevmezler ya muhabbetleri uymaz ve senin neşeli geçeceğini zannettiğin gece hüsranla sonuçlanır. İşte aynen bu durum yaşandı.Okan havayı o kadar soğuttu ve bozdu ki azıcık gülelim makara yapalım diye oturduğum ekranın karşısından program bitmeden kalktım.Bir havalar, her konuya tersten bakacağım diye zorlama itirazlar, ahkamlar, “ekranda izlediklerinize sosyolojik açıdan bakmayın, eleştirmeyin” demeler... Sanki kendisi yıllardır başka bir şey yapıyormuş gibi.Yine konuşmak için konuştu işte... Son derece sıkıcıydı... Diğer konuklara yazık oldu.
Benden naçizane tavsiye, Cem Yılmaz ya artık Twitter’la ilgilenmesin ya da yorumları hiç okumadan geçsin.Sinirleri bozuldu adamın... Yaramadı bu sevimsiz ortam O’na.Evet gerçekten artık en rahatsız edici, en karanlık sosyal medya platformu Twitter oldu.İki sene öncesine kadar çok eğlenceli kocaman bir konak gibi görürdüm orasını. Sadece eğlence de değil... Bazı üzücü toplumsal olaylarda herkesin birbirine kenetlendiği, çorbaya bir parça tuz kattığı, yaraları sarmak için birbirine el uzattığı bir yerdi.Bir Van Depremi dayanışması vardı ki gerçekten o günlerde taşın altına elini koymayan kalmamıştı. Sonra kalabalık geniş aileli konak bir manyaklar köşküne döndü.O kafası çalışan, deli dolu ama bir o kadar da sağduyulu insanlar birer birer fenomen(!) oldu.Aralarında ciddi ciddi kendilerini star zannedenler bile çıktı.Firmalar bu starcıkların poposunu o kadar kaldırdılar ki parasız tek bir cümle yazmamaya başladılar.Hatta bu yüzden birbirlerine bile düştüler.İşte o gerçekten komik, zeki, yaratıcı ekip paranın ucunu görüp kendilerini şaşırınca meydan genel olarak ite uğursuza kaldı. Aklı selim insanların sayısı giderek azaldı.Kime hakaret etsem, kimi kızdırsam, kiminle alay etsem, kimi tahrik edip delirtsem, bugün neyi beğenmesem, küçümsesem diye dolaşan mutsuz, huzursuz tipler...Hem cahil hem kötü kalpliler...Bu durumdan rahatsız olan çoğu kullanıcı ya instagram’a kaçtı, ya da ana evine döner gibi tekrar facebook’a sığındı.Twitter artık neredeyse “deep web” sınıfına girdi, girecek.Neyse işte Cem Yılmaz bu platformu biraz geç keşfettiği için en tahammül edilmez zamanlarına denk geldi.Ve de en olmayacak şeyi yapıyor, oradan kendisine sözde laf sokan insanları ciddiye alıp, sinirleniyor, cevap veriyor, ağız dalaşına giriyor.‘Asıl ben sizinle alay ediyorum’ tavırlarında ama, istediği kadar gülme efekti kullansın öfkelendiği o kadar belli oluyor ki! Hiç gerek yok, valla bak...Sen Bihter Ziyagilsin, büyük düşün!!!Ya yorumları okuma, ya okuduğunu ciddiye alma, ya da doğrudan çık o kanaldan... Çık çık!Peki kimin jigolosu var?Bir sene önce Nur Yerlitaş, bu kadar ünlü olacağını rüyasında görse yorganın açık kaldığını düşünürdü herhalde.Ünlülerin modacısı sıfatından TV yıldızlığına terfi edince biraz kendini şaşırdı gibi ama...Bir kere jüri üyeliği yaptığı programın sadece kendisi için izlendiğini düşünüyor gibi bir hali var. Hep o konuşsun istiyor, sürekli komiklikler, şakalar yapmaya çalışmalar falan...Kendi şov programı sanmaya başladı orayı iyice...Reklam teklifleri bile alacak kadar popüler olunca, üzerinde sakil duran bir küçük kız şımarıklıkları geldi.Kafasındaki direkt olarak diline düşen sahiciliğini yitirdi, yapmacık bir karakter geliştirdi.Yine ağzına geleni söylüyor ama artık işin ucu nereye varacak pek düşünemiyor sanırım.Geçen gün bir söyleşide “Paranızı nelere harcıyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıtın kimleri hedef gösterebileceğini düşünmediği gibi...“Ne kumarım var, ne gece hayatım, parayı sadece çantaya harcıyorum. Jigolom da yok” deyince insan ister istemez, Yerlitaş’ın jigolosu olduğunu bilecek kadar kimlerle yakın olduğunu şöyle bir düşünüyor.“Biz sevgili değiliz maaşlı elemanım o benim” diyenler mi mesela?Ya da kendinden 40 yaş küçük ergenlikten yeni çıkmış delikanlılara nikah kıyanlar mı? Dobralığıyla övünüyor malum, bunu da açıklasın da kafalar karışmasın...