Memleketi canından bezdiren uzun ve sert kıştan sonra bir türlü gelmek bilmeyen bahar bir gün yüzünü gösteriyor, diğer gün “Sen yine de kazakların hepsini kaldırma istersen” diye kulağımıza fısıldıyor.2011 kışı da aynı böyleydi.O zaman dünyada El Nina kasırgasının etkileri vardı.Şimdi ne var bilmiyorum ama uzmanlar bundan sonra iklimler konusunda ezberimizi bozmamız gerektiğini söylüyorlar.Çok af edersiniz, birazcık içine etmişiz de mavi gezegenin!Artık ne toprağı bereketli ne de havası dengeli...Baharı bekleyen kumrular gibi bu sene tam olarak murada eremeden, şimdi de evrimimizi, yazın yolunu gözleyen ağustos böceği olarak sürdüreceğiz belli ki...***Gerçi benim artık yaz aylarıyla da zorum yok.Sevmiyorum o yapış yapış nefes aldırmayan sıcağı ve kalabalığı...Yola düşeceksem tam da bu zamanda düşmek istiyorum mesela.Ve temmuz-ağustos cehenneminde tatil yapma meraklılarını hiç anlayamıyorum.Hele hayatınızda beraber eğlenebildiğiniz bir manita da varsa, hiç durmayın, hemen yola çıkın derim...Batıya, güneye, kuzeye... Rota fark etmez... Ama ille de yolu denize çıkan bir yerlere...Ne yapacaksınız öyle 45 derece, yapış yapış nemde?Terden, sıcaktan, bunaltıcı basınçtan birbirine dokunamazsın, yolda elini tutamazsın, yatakta ayağı ayağına değmesin diye kaçacak delik ararsın.Oysa şimdi öyle mi ya?Bir kere kara yolunu tercih edeceksin...Plan program yapmayacaksın...Sadece ana rotan belli olsun yeter...Arada sarı tabelaları, deniz kıyısında tahta sandalyeli bir balıkçıyı, gün batımında manzaraya hakim faça bir tepeyi görünce kaçırmayacaksın.Sıcak henüz delirtmediği için klima falan açmadan, yol kenarı çiçeklerinin kokusunu taşıyan bahar rüzgarını içine çeke çeke yol alacaksın.Radyoda uygun bir frekans düşürecek, el ele, cilveleşe cilveleşe yol alacaksın.Sonra gündüz bunaltmayan ama insanın içini ısıtan havada ister gittiğin yerin sokaklarında keşfe çık, ister deniz kenarında, bir ağaç altında koyun koyuna ööööyle kertenkele gibi dur!***Akşamları hava hala ‘ısırdığı’ için üzerinizde kalınca bir pike, ohhh sıcacık!Akşam rakıyı biraz fazla kaçırsan bile, hava henüz çöl sıcağına bağlamadığı için ertesi gün maymun gibi dolaşmayacaksın...Kısacası eğer bir manitan varsa güzel kardeşim, tatil için bu zamanları sakın ıskalama...Yalnız koyboy isen, bir iki arkadaşını ikna et... Döndür tekerlekleri...Ben bu dediklerimi, makineyi yaktığımda bir iki kez tek başıma da yaptım ama tabii yine de paylaştıkça tadı şekerlenen keyifler bunlar...Haziran ortasına kadar vaktin var, bu en güzel tatil zamanını şehrin kaosuna kurban etme!Daha fazla bozulmasınTatilde Alaçatı’ya mı gitsek acaba diye aklından her geçiren arkadaşın telefona sarılıp beni aramasına alıştım artık. Her yeri bilmem mümkün değil ama yine de favorilerim var tabii...Yaz boyunca arada size onlardan söz ederim herhalde. Buraya ‘vur-kaç’a gelmeyen, gerçekten Alaçatılı olmak isteyen ve yarattıkları mekanlarla kasabanın ruhuna ihanet etmeyen yerleri mesela.Çünkü arada öyle oteller, restoranlar görüyorum ki bu kültürün içinden gelmedikleri için yarattıkları yerlerde bir yapaylık bir kandırmaca, hemen seziliyor.Burayı Kuşadası-Bodrum-Marmaris’in barlar sokağına çevirmek isteyenlerle kendi çapımda mücadelemi sürdüreceğim yani...
Rasim Ozan Kütahyalı (ROK) ve Ahmet Çakar’ın içinde bulunduğu futbol programında nasıl futboldan başka her şey konuşuluyorsa, bu ikilinin içinde bulunduğu mahkeme salonu da mahkeme salonundan başka her şeye benzemiş.Olay çok çok özetle şöyle: ROK, Fatih Terim’in özel yazışmalarını programda ifşa ediyor. Fatih Terim de “haberleşmenin gizliliğini ihlal” davası açıyor. Dava bir türlü sonuçlanmıyor çünkü ROK 4 celsedir duruşmalara katılmıyor. Son duruşmaya gelmeme mazereti ne peki? Doğum günü varmış, rezervasyonlarını iptal ettirememiş, mahkeme kusura bakmasınmış. Bu resmen adalete de o hakime de, hakaret. Adam dalga geçiyor. Kimse de sesini çıkarmıyor. Hakim de çıkarmamış. Bir daha olmasın demiş sadece... Peki ya Ahmet Çakar’a ne demeli?ROK’un bu gizli yazışmaları nereden bulduğunu bilmediğini söyleyerek “Belki kendisine vahiy gelmiştir” diyor ve mahkeme salonunda ‘gülüşmelere’ neden oluyor! Vallahi biz hiç gülmedik. Normal vatandaşı mahkeme salonunda yok elini kaldırdın, yok yan baktın, yok gözünü kırptın diye çocuk gibi azarlayan, bir celseye katılmayınca hakkında yakalama emri çıkartan hakimlere alışığız. Millet olarak bu lakayt tavırlara sessiz kalınması bize garip geldi. Adamlar resmen şov programına döndürmüşler koskoca mahkeme salonunu... Bu adalet bir tek bize mi çatık kaşlı, anlamadık ki!Üzerine alınmışO tuhaf ve yakışıksız olayı hepimiz çok net hatırlıyoruz değil mi? Evli Erol Köse’nin mikrofonu eline alıp şarkıcı Gülşen’i sevdiğini haykırdığı geceyi... Köse o gece, büyük aşklarına saygı duyulacağını, kendince müthiş cesur bulduğu bu hareketinin alkış alacağını ummuştu herhalde. Ama işler zannettiği gibi gelişmedi. Gülşen bu ilişkinin arkasında durmadı, ortadan yok oldu, Erol Köse her kesimden büyük tepki gördü. Eşi ise bu olaya, dekoltesine daha da yüklenerek yanıt verdi. Hâlâ evliler mi bilmiyorum... Eğer öyleyse Allah mutluluklarını daim etsin.Şimdi iddiaya göre Gülşen yeni albümünde geçmişte yaşadığı bu yasak aşkı için bir şarkı icra etmiş. Bu iddiaya sebep, özellikle şu sözler: “Hepsi hataymış ne safmışım, bitirmekle ne iyi yapmışım, yalan da yakışmıyor dilime, sen hâlâ en sevdiğim yanlışım...”Ben bu sözlerin Köse’ye yazıldığına hiç inanmıyorum. Eğer öyle ise, yani Gülşen hâlâ bu yanlışını pek seviyorsa da gözümden düşer doğrusu. Erol Köse’nin bu sözleri üstüne alındığını ve özellikle bu haberleri yaptırdığını düşünüyorum. Bence değil şarkı yazmak, adını bile anmasın bu aşkın (!) Gülşen. Gitsin hafızasından sildirsin hatta.O zamanlar yerle bir olan imajını ve itibarını zar zor toparladı. Kendince inşa ettiği kariyerini yerle bir etmesin.Biz de yaptık ama...Zehra’nın yaptığını ergenlik çağlarında yapmayanımız var mı? İlk fırsatı bulduğumuzda evdekileri atlatıp kaçamak yapmak, maceraya atılmak... Ama bu masum ergen maceralarının sonu bazen çok hazin sonlanabiliyor. Özellikle böyle lüks arabasına yalandan polis muhabiri kartı iliştiren, polisten kaçan, tip olarak da yaşına başına uygun olmayan adamlarla takılmak bir genç kıza hakikaten yakışmıyor.Babasının aldığı karar doğru, Zehra biraz ortadan kaybolsun. Bu kadar ünlü bir çiftin çocuğu olunca gözünün üstündeki kaş bile batacaktır insanlara... Küçük yaşında hırpalanmasın...
Çeşme çoktan beton yığınına döndü ama ortada bir avuçcuk köy kalmıştı, aslına uygun olarak yeniden canlandırılan.Alaçatı’dan söz ediyorum tabii ki.Bir takım güzel ve vizyon sahibi insanların tarihi ve kültürel dokusuna sahip çıkıp bozulmasın diye bu işlerden zerre anlamayan yerel yönetimlere yaptırımlar uygulattığı o beyaz köy!Gelin de şimdi görün o köyü...***- Gümüldür, Kuşadası, Marmaris... Hiçbir farkı yok.Kebapçı, ocakbaşı, nargileci çok moda...- İki sene öncesine kadar ahşap tabela dışında tabela asmaya utanırdı insanlar. Göz zevkini ve sokakların bütünlüğünü bozmamak için özen gösterilirdi.Naylonlara sarılmazdı barlar, restoranlar...Şimdi ise, oya gibi işlenmiş her biri sanat eseri o ahşap tabelalar yerini büyük bir hızla ışıklı neonlara bıraktı.Mekan isimleri, tam Bodrum barlar sokağı zevki : Çapkın, Şaşkın, Turşu, Curcuna...***- Ya evler?O beyaz ve taş ev modası, özeni çoktan geçti.Çeşme genelinde her yer ama her yer o sevimsiz dört köşe, gri taşlı, alüminyum balkonlu, modern(!) kibrit kutularıyla doldu.- Ha en son ihanet de Alaçatı köy içinde canlı müziğe izin verilmesi oldu. Tebrik ederiz Muhittin Dalgıç Başkanı! Gerçekten, canlı müzik bu köye çok lazımdı!Bu sene her mekandan bozuk ses düzeninde mikrofonu eline alıp bar bar bağıranların çatlak ses savaşlarına şahit olacaksınız yani, hazırlıklı olun.- Bir, kurtarılmış bölge Hacı Memiş Mahallesi kaldı. Ama orası da bir iki seneye barlar sokağı kültürünün pençesinde zehirlenecek diye korkuyoruz.Yazık oldu Alaçatı’ya be! Gerçekten çok ama çok yazık oldu!Devlet topunu geri aldı!Devlet sanatçılığı kadar saçma bir uygulama var mı acaba?Sanat ve devlet memurluğu...Sanat ve biat etmek...Sanat ve erkin güvenli kanatları altına sığınmak...Devlet için sanat yapmak...Devletin şartlarında sanat yapmak...Yazar ve okurken bile saçma!Fakat bütün anlamsızlığı ve lüzumsuzluğuna rağmen “Devlet sanatçılığı ünvanı Levent Kırca’dan geri alındı” haberini görünce gayrı ihtiyari ‘İyi olmuş!’ demedim değil.En başta, bu ülkede sanatçı ünvanı o kadar kolay kullanılıyor ki...Eline mikrofon alan testere sesliye de sorsan sanatçı, sahneye çıkıp iki taklit yapan da sanatçı...Levent Kırca da sarhoş taklidi, belden aşağının en pespaye örnekleri, hakaret, ama ağır hakaret, ve küfürle bezediği sanat hayatı (!) ile meşhur işte...Üstelik koskoca devletin sanatçısı!İdi, daha doğrusu... Bu ünvanı elinden alındı.Devlet, mahalledeki toraman çocuk gibi, istemediği arkadaşını oyundan çıkarıp, topunu geri aldı! Korkarım şimdi yine boğazına fularını dolayıp kırmızı suratı ve tükürük saçan öfkesiyle kameralar karşısına geçecek ve diyecek ki ‘devlet benim muhalif tavrımdan korktu ondan ünvanımı geri aldı’.Uzun süredir hoca bana taktı modunda zaten.O ünvan alınmış, verilmiş açıkçası bizi orası ilgilendirmiyor. Sizi de ilgilendirmemeli Sayın Kırca!Çünkü hoca sana takmadı...Sen çok ama çok uzun süredir küfür ve hakaretten başka bir şey üretemediğin için, muhalif olmayı belden aşağı espriler yapmak zannettiğin için en fanatik izleyicilerini bile kaçırdın, küstürdün, saldırgan tavırlarınla bıktırdın.Keşke artık sussan...Hiç konuşmasan...Duyduk ki bir film yapmışsın. Oynatacak salon bulabilirsen etrafında kimsenin kalmadığını sen de göreceksin.Levent Kırca bir, İlyas Salman iki...İnsanı komediden ve muhalif olmaktan soğutur bu ikili!
İstanbul sosyetesinin bir zamanlar asaletten kırılan çifti Gülmanlar yine magazin gündeminin baş köşesine oturdu.Çünkü Kemal Gülman açtı ağzını yumdu gözünü. Eski eşi için, çıktı bir TV programına: “Beşiktaş’ta oturduğu basit bir evden getirmişim, soyadımı vermişim. Her tarafa onu ‘karım’ diye götürdüm, onu onore ettim. İngiltere’de İngilizce öğrettim. Bütün bunları yapan ben acaba layık mıyım? O zaman 20 sene benimle neden yaşadı?” diye sordu.Kendinden 20 yaş büyük, karun gibi zengin adamla neden evlendi acaba değil mi ya?Büyük aşk olmalı...Gelinen sonuç pek öyle göstermiyor gerçi ama...Feryal Gülman bir TV röportajında “Ben çok kariyer odaklı yetiştirildim” demişti.İlginç bir kariyer doğrusu bu... Çok genç yaşta kendinden çok büyük zengin bir adamla evlenmek, çocuk yapmak... Boşanırken bir servet sahibi olmak...Mis gibi kariyer gerçekten.Yalnız bu arada Kemal Bey’i de esefle kınıyorum.Şu zengin ve yaşlı adamların olaylı boşanmalardan sonra “Ben onu nerelerden tutup çıkardım, insanlık öğrettim, sosyeteye soktum, eğittim” sözleri çok siyah beyaz Türk filmi repliği değil mi? Ayıp ayrıca...Ne olursa olsun onca sene aynı yastığa baş konulmuş, bir evlat sahibi olunmuş.“Onu basit bir evden getirdim” de ne demek?Malikaneden çıkanları da görüyoruz işte... Ama zaten bu boşanmada karşılıklı o kadar çok ayıp edildi ki... Koskoca insanlar, rezil ediyorlar birbirlerini!Bodrum’a niyet Adana’ya kısmetCan Bonomo ve sevgilisi Didem Soydan Bodrum’a diye çıkmışlar yola, neredeyse veriyorlarmış Adana’da mola!Atlasjet’le yolculuk yapan çift yanlış kapıya gidip, görevliler de sözde yaptıkları kontrollerde bunu fark etmeyince Bodrum yerine Adana uçağına binmişler. Durumu son anda fark edince panikle kendi uçaklarına koşmuşlar ama bu durum beni korkutmadı değil.Benim de kabusumdur çünkü dalgınlıkla yanlış kapıdan yanlış uçağa binmek.Minibüs de değil ki bu, yanında oturana “Kardeş, bu uçak İzmir’den geçer mi?” diye sorasın!Yıllar yıllar önce bir tanıdığımızın başına bunun otobüs versiyonu gelmişti, herhalde o kalmış aklımda. O yüzden bindiğim toplu taşıma aracında yanlış lokasyonda ineceğim diye çok korkarım. O tanıdığımız İstanbul diye Ankara otobüsüne binmiş, sabah otobüsten uyku sersemi inip taksiciye “Cihangir’e çek” deyince de durum anlaşılmıştı.Neyse, hiç güvenmem ben hava alanı görevlilerin yaptıkları kontrollere de...Hele yoğun sezon zamanları o kalabalıkta başkasının adına alınan biletle bile uçağa binmek mümkün olabilir gibi geliyor bana.Ve tam da o sezonun eşiğindeyken çok dikkatli ve uyanık olmak lazım geldiğinin bir göstergesi olsun bu haber.Genç çiftimize de büyük geçmiş olsun!
Bu ara magazin dünyasında işler öyle kesat ki haberler biraz da abartılarak köpürtülmeye başlandı gibi geliyor.“Gülben Ergen bayıldı” haberi mesela...Kalabalık ve kargaşadan kadının ayağı boşluğa denk gelip düşer gibi oluyor ve sendeliyor.Ayağı burkuluyor yani bildiğin...Ama o sırada artık ne oluyorsa iş karga tulumba taşınmaya, ambulans çağırmalara falan varıyor.Sonra gelsin başlıklar: “Gülben Ergen fenalaştı”“Gülben Ergen şahit olduğu acıya dayanamadı, bayıldı”“Gülben Ergen hamile mi?”Abartın arkadaşlar abartın.Göz var nizam var. Orada ayılıp bayılacak bir ortam mı var?Evet içeride Özgecan’ın anne ve babasıyla duygusal anlar yaşanmış olabilir ama dışarıda kurdele kesme merasiminde öyle acıdan bayılacak bir durum yok.Her şey kabak gibi ortadayken bu köpürtme haberlerin yapılması hem saçma hem traji-komik...Hayır yalnız benim anlamadığım, Gülben Ergen neden çıkıp da “Arkadaşlar görüntülerde görmüyor musunuz? Ayağım kaydı, sendeledim, o yüzden düştüm” açıklaması yapmayıp, olayın giderek köpürmesine izin veriyor?Orada yapılan manevi değeri çok yüksek bir hayır işinin, neden bu uyduruk haberlerle gölgelenmesine izin veriliyor?Bu sorunlar hep var...Sevgili Gamze Alpar sosyal medyada kendi sayfasında bir tartışma başlattı.Takipçilerine sorduğu soru şuydu:“Etrafımdaki ewrkeklerin çoğu ilişkinin 3’üncü gününde kredi borcu ödetmek isteyen kadınlardan şikayetçi...Kadınların çoğu da; ilişkiye çok istekli başlayıp, hiçbir gerekçe göstermeden pat diye ortadan kaybolan erkeklerden şikayetçi...Günümüz ilişkilerinin trendy sorunları bunlar mı şimdi?”***Ben bu sorunların yeni trend olduğunu düşünmüyorum.Hayattaki tek amacı kendine bakacak adam bulmak olan ve bu uğurda çok ciddi çaba harcayan kadınlar hep vardı.Onlar daha genç kız olmaya başladıkları yaşlardan itibaren her ilişkiye satranç oynar gibi iki üç hamle sonrasını düşünerek başlarlar.Hedef ve amaç bellidir: Paralı koca! O uğurda ödenecek bedeller de bellidir Ve içlerinde başarılı olanların sayısı hiç de az değildir.Erkekler biraz saf ne de olsa...İlişkiye coşkuyla başlayıp bir iki buluşmadan sonra ortadan toz olan erkeklere gelince...Ben bu duruma şaşırmıyorum da bunu yapan erkeklere kızamıyorum da.Bir insanı uzaktan tanıyıp çok hoşlanabilirsiniz. Ama yakından tanıyınca işler tabii ki değişebilir. Adam senden hoşlanmamıştır. İtici bulmuştur. Kafanızın uyuşmayacağını düşünmüştür.Bunda kızacak ne var ki? İlla sevecek miyiz, her gözümüzün değdiğini?
Bu yazıyı bir gazete yazarı olarak değil, sitemi olan bir okur olarak yazıyorum.Biz iki kardeştik ve küçükken her akşamüstü gazete kavgası yapardık.Babam akşama doğru işten eve döndüğünde kolunun altında gazetelerle gelirdi ve biz her ama her akşam önce sen okuyacaksın ben okuyacağım diye kız kardeşimle birbirimize girerdik.El kadar çocuklardık, oturup da memleketin siyasi gidişatını, ekonomiyi takip etmiyorduk elbette.Kim bilir artık hangi sayfaları bekliyorsak o heyecanla?Bulmaca mı, magazin mi, o zamanlar gazetelerde yer alan çocuk sayfalarını mı?***Sonra yaş ilerledi, büyüdük genç kız olduk, kendi dergilerimizi, gazetelerimizi hem de daha erken saatlerde alıp okumaya başlayabildik.Akşam babamın gelişini beklememize gerek kalmadı.Daha ileri yaşlarda ise bu kez gazeteyi ilk kim okuyacak kavgaları yapmadım değil.Okunmuş gazete sevmeyenlerdenim ben..O düzgün katlanmış sayfaları ilk ben hışırdatacağım. Mis gibi mürekkep kokusunu ilk ben içime çekeceğim. (Gerçi o mürekkebe alerjim de var. Daha gazeteyi elime alır almaz arka arkaya hapşırmaya başlıyorum. Gazeteye alerjisi olan bir gazeteci!)***İnternet gazeteciliğinin ilk yayılmaya başladığı zamanlarda uzun hem de çok uzun bir süre gazeteyi bilgisayar ekranından okumayı reddettim.Ama işte çağa ve teknolojiye ayak uyduramayanların çok kısa bir sürede tapona düştüğü de bir gerçek.Sürekli güncellenen gazete sayfaları bir yana, sosyal medya, özellikle de Twitter, doğru adresleri takip ettiğinizde olaylardan dakikasında haber almanızı sağlıyor.Bu yüzden ertesi gün gazeteyi elinize aldığınızda orada okuduğunuz konular üzerinde çoktan tartışılmış, yeni gündem maddelerine geçilmiş oluyor.Gel gör ki kendi adıma konuşayım, ben artık gazeteleri internet sitelerinden de takip edemiyorum. Daha doğrusu takip etmek istemiyorum çünkü herhangi bir haber sitesini açtığımda bir kaç dakika içinde sinirim tepeme zıplıyor ve ekranı kapatıp gidiyorum. Sadece tık sayısı arttırmak için saçma sapan başlıklar, her cümle için ayrı bir sayfa açmak zorunluluğu, sağdan soldan fırlayan ve yakalanmamak için büyük mücadele verdiğiniz ilanlar, reklam tuzakları, şifresiz girişe izin vermeyen, faşist zihniyet ürünü, dünyanın okunması en zor haber sitesi haline getirilen karman çorman siteler!***O yüzden diyorum ki ben gazete okumayı özledim be kardeşim!Elime alıp okuyamıyorum çünkü haberler artık nispeten bayatlamış oluyor...Siteleri açamıyorum reklam tuzakları bütün konsantrasyonumu bozuyor.Son zamanlarda sadece yazarları okumak için gidip bayiden gazete alır oldum.Çünkü hiç olmazsa sevdiğim, takip ettiğim insanları sağdan soldan fırlayan, ekranı kaplayan ilanlar olmadan okuyayım istiyorum. Çocukluğumdan beri günümün en önemli ve eğlenceli rutinini elimden alan teknolojiye ve bu teknolojiyi okuru yormadan kullanmayı beceremeyen gazetelerin internet sitesi yöneticilerine de teessüflerimi bildiriyorum.
İtalyan asıllı ama yıllardır İstanbul’da yaşadığı için ‘benim vatanım artık burası’ diyen pek sevgili bir arkadaşımız var, Francesco...Geçen gün İstanbul’dan Alaçatı’ya bir kaç günlüğüne kafa dinlemeye geldiğinde kalabalık bir sofrada buluştuk.İçinin güzelliği dışına vurmuş, çok yakışıklı bir arkadaşımızdır kendisi...Konu yine “Sana uygun bir kız bulalım artık Francesco yaaa” ya geldiğinde aynen şunları anlattı:“Tamam da ben Türk kızlarıyla yapamıyorum ki!Onlara çok sakin ve renksiz geliyorum.Siz ilişkide çok yükseliyorsunuz. Kavgalar, tencere tavalar havada uçuşsun istiyorsunuz. Küslükler olsun, ayrılıklar, sonra aynı şiddette barışmalar...Ben bunu beceremiyorum. Bir gün haydi dedim ben de biraz sinirleneyim, karşı taraf bunu istiyor herhalde...Ne yapacağımı bilemedim, evdeki sandalyelerden birini kaldırıp duvara çarpmayı denedim. O sırada çok havalı bir fikir gibi geldi bana.Fakat sandalyeyi kaldırmamla tavandaki aile yadigarı pek kıymetli avizeye çarpmam bir oldu. Bu acemi şiddet gösterisinden kız arkadaşım hiç etkilenmediği gibi o canım avizenin parçalarını yerden toplamak da bana kaldı.Kısacası ben ne yazık ki Türk kadınları için ideal erkek değilim. O yüzden burada daha çoook bekar gezerim.”Masada üç kadındık, bir iki “Yok yea öyle değil aslında...” falan deyip hoop konuyu kapattık.E haklı adam! Huzur verene değil eziyet edene kaymamız işte hep bundan?Tabii ki mutlulukla ilgisi varBugünün pazar olması sebebiyle sosyal medya hesapları zengin kahvaltı sofraları ve altına kondurulan şu cümleyle dolacak: “Mutluluğun kahvaltıyla bir ilgisi olmalı...”Orjinali: “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem... Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı...” şeklinde Cemal Süreya’dan alıntı...Peki ey güzel şehir insanı, bunu madem biliyorsun da neden kendini sadece haftanın bir günü ya da annenin evine ziyarete gittiğinde ödüllendiriyorsun?Güne kahveyle başlamanın ne demek olduğunu hiçbir zaman anlamadım, anlamayacağım.“Ama çalışıyoruz, çok yoğunuz, vakti yok, zaten yalnız yaşıyoruz, dolapta sadece diyet yoğurt, diyet kola, öylece yaşayıp gidiyoruz...”O senin zevksizliğin kusura bakma...Evinin yuva olması için o dolabı hiçbir şeyle olmasa kahvaltılık malzemeyle dolduracaksın.Sabah topu topu 40 dakika önce kalkacaksın...Beni dinle, sadece bir gün bunu dene... Evden çıkarken havan değişecek... Annen arkandan “Haydi evladım Allah zihin açıklığı versin” diye uğurlarmış gibi, baban günlük harçlığını cebine sıkıştırmış, gibi, için sıcacık olmuş gibi... Dene!Beyhude sitemİbrahim Tatlıses 7 Haziran genel seçimlerinde memleketi Şanlı Urfa’dan Ak Parti’den milletvekili aday adayı olmuş ancak listeye girememişti ya, Twitter üzerinden sitemlerini dile getirmiş:“Vatandaşa sorsam geçen dönem bir vekilimizin ismini söyler misiniz, zannetmiyorum ki birinizi TANISIN!! İster bana kızın isterseniz kızmayın malesef durum böyle...” demiş...Kendisi mevcut tüm vekillerden daha çok tanınıyor, orası malum.Ama nasıl tanındığın da önemli tabii...Sesine lafımız olabilir mi? Mümkün değil... Başka?Müzik ve sinema dünyasına girdiği günden beri Tatlıses’in adı lahmacun, mangal, çiğ köfte, kadına şiddet ve silahların konuştuğu olaylarla anılıyor mu?Yediği içtiği onun olsun, şifa olsun da diğer mevzular bir vekil adayı için biraz sıkıntılı...Sesi güzel diye tüm bunları görmezden mi gelecek Türk halkı? Hoş bir kısım öyle de yapıyor ya!İmparator diyorlar ona...Sadece güzel türkü söylüyor diye...Onun dışında bir milleti temsil edebilecek hangi hasletler var... diyeceğim ama, aklıma mevcut meclisin durumu geliyor, susuyorum.
Gündemde de yaprak kıpırmadıyor. Şöyle ağız tadıyla dedikodusunu yapıp çekiştireceğimiz kimse yok. Gerçi şu aralar benim kafam sadece kendi gündemimle dolu. Bu sene memleketin her yerinde olduğu gibi Çeşme-Alaçatı’da da çok sert bir kış geçirdik ya, şimdi güneşi görünce kendimi bahçe-tamirat işlerine vereyim dedim.Ne yağmur bitti bu sene, ne soğuk, ne fırtına... Hissedilen -11’i gördük siz ne diyorsunuz! Kar yağdı kar...Biz alışmışız, buranın iklimi, kışları ‘ılık ve kazaksız’ geçer. Elbise dolaplarımız bu kış ilk kez uzun paltolar, yün kazaklar gördü. Allah da bir daha göstermesin. Kara ikliminde yaşayanlara da Allah kolaylık versin. Deniz kenarı iyidir iyi... Hele deniz kenarında bir kasaba daha da iyidir. Ama tabii onun da ‘dışı seni içi beni yakar’ durumları vardır hani!İş yaptıramıyorsun mesela burada... İş arayanlar, işsizlikten bunalanlar Ege’de herhangi bir sahil kasabasına gelsin.Benim daha önce de bir Yalıkavak maceram olmuştu, orada da öyleydi. Esnafın işi o kadar yoğun ki bir musluk tamiri için önce “lütfen bana da gelin” diye yalvarıp dil döküyorsun, sonra günlerce gelmelerini bekliyorsun, gelince de hem suratlarını çekiyor hem de eşek yüküyle para ödüyorsun. Yılların tecrübesiyle yazıyorum bunları. Sorsan hep çok yoğunlar... Kışın in cin top oynayan zamanda bile! Sabah erken saatte arayamazsın, uyuyor olurlar. Hep asık suratlı, hep fırça atmaya meyilliler.Mesela ahşap kapım bozuldu, yağmurda şişti. Bütün Çeşme’de yalvarmadığım marangoz kalmadı “Gelin şunu değiştirin” diye... Gelmiyorlar, gelen ölçü alıp gidiyor bir daha arayıp sormuyor, araya aracılar sokup getirdiklerim ise bir kapı için evin yarı tapusunu üzerine istiyor. Neyse uzatmayalım Ege sahillerinde küçük esnafa iş yaptırmak Amerika ve Avrupa’daki gibi hem çok zor hem çok pahalı... Yani eliniz matkap, fırça, kazma, kürek tutuyor ve iş bulamıyorsanız, koşun gelin bu tarafa... İki senede kralsınız kral! Şehirde bin liraya boyattığın evini burada ancak beş bin lira verirsen, o da lütfederler ise boyatıyorsun. Düşün artık!Ben de baktım bu iş böyle olmayacak, bahçede asılacak saksılar, mumluklar, değişecek aplikler var, o sinirle daldım bir yapı markete... “Bana bir matkap verin, yanında vida sıkma şeysi de olsun” dedim. (Tam isimlerini öğrenemiyorum zaten hiçbir alet edevatın.) Nalbura girişim şöyle başlayıp şöyle bitebiliyor:- Hani şu, duvarda kablolar düzgün dursun diye tutturduğumuz, plastik ama içinde çivisi de olan şeyler var, ben ondan istiyorum...- Kroşe mi abla?- Yok o boksta, benimki böyle duvara şey yapılıyor...- !!!Bu kez o kadar hışımla girdim ki içeri, “Tamam verelim sakin olun” dedi Tekzen’deki satıcı çocuk... Sonra arkasından ekledi, “Buranın esnafından size de sıkıntı basmış anlaşılan!” Meğer benim gibi matkabını, testeresini, küreğini alıp kendi işini kendi görmeye çalışan çokmuş. Dedim çok pahalı bir şey olmasın ver işte şu 50 liralık olanı... “Vereyim ama bakın hemen yanındaki biraz daha pahalı olsa da daha iyi bir marka, bence onu alın siz” deyince “Tamam” dedim, “Sar, paket olsun.” “Fakat” dedi “onun bir yanındaki daha da iyi, isterseniz o olsun.”O olsun bu olsun derken kasaya geldiğimde bir evin tüm iç dekorasyonunu yapabilecek en ama en pahalı malzemeyle birbirimize bakıyorduk. Dedim Öncel, iyice saçmaladın.Zaten matkabı nasıl kullanacağımı öğreneyim derken az önce avucumun içini yakmıştım. (Ucunu avuç içiyle tutup tetiğe hayvan gibi basınca, dönen metal insanı fena yakıyormuş, haberiniz olsun.) “Amaaan” dedim, vazgeçtim ben gidiyorum yine esnafa yalvarmaya... Alışkınım nasılsa...Mecnun Leyla’ya, kedi ciğerciye bu kadar yalvarmamıştır, be hey zalım kasaba! (Buralara gelip yerleşince, hayalinizdeki gibi begonvillerin arasında, elinizde zeytinli martininizle dolaşıp şiirler okumuyorsunuz yani. Bu yazı biraz da bunu bilin diye yazıldı.)