Gündemde de yaprak kıpırmadıyor. Şöyle ağız tadıyla dedikodusunu yapıp çekiştireceğimiz kimse yok. Gerçi şu aralar benim kafam sadece kendi gündemimle dolu. Bu sene memleketin her yerinde olduğu gibi Çeşme-Alaçatı’da da çok sert bir kış geçirdik ya, şimdi güneşi görünce kendimi bahçe-tamirat işlerine vereyim dedim.
Ne yağmur bitti bu sene, ne soğuk, ne fırtına... Hissedilen -11’i gördük siz ne diyorsunuz! Kar yağdı kar...
Biz alışmışız, buranın iklimi, kışları ‘ılık ve kazaksız’ geçer. Elbise dolaplarımız bu kış ilk kez uzun paltolar, yün kazaklar gördü. Allah da bir daha göstermesin. Kara ikliminde yaşayanlara da Allah kolaylık versin. Deniz kenarı iyidir iyi... Hele deniz kenarında bir kasaba daha da iyidir. Ama tabii onun da ‘dışı seni içi beni yakar’ durumları vardır hani!
İş yaptıramıyorsun mesela burada... İş arayanlar, işsizlikten bunalanlar Ege’de herhangi bir sahil kasabasına gelsin.
Benim daha önce de bir Yalıkavak maceram olmuştu, orada da öyleydi. Esnafın işi o kadar yoğun ki bir musluk tamiri için önce “lütfen bana da gelin” diye yalvarıp dil döküyorsun, sonra günlerce gelmelerini bekliyorsun, gelince de hem suratlarını çekiyor hem de eşek yüküyle para ödüyorsun. Yılların tecrübesiyle yazıyorum bunları. Sorsan hep çok yoğunlar... Kışın in cin top oynayan zamanda bile! Sabah erken saatte arayamazsın, uyuyor olurlar. Hep asık suratlı, hep fırça atmaya meyilliler.
Mesela ahşap kapım bozuldu, yağmurda şişti. Bütün Çeşme’de yalvarmadığım marangoz kalmadı “Gelin şunu değiştirin” diye... Gelmiyorlar, gelen ölçü alıp gidiyor bir daha arayıp sormuyor, araya aracılar sokup getirdiklerim ise bir kapı için evin yarı tapusunu üzerine istiyor. Neyse uzatmayalım Ege sahillerinde küçük esnafa iş yaptırmak Amerika ve Avrupa’daki gibi hem çok zor hem çok pahalı... Yani eliniz matkap, fırça, kazma, kürek tutuyor ve iş bulamıyorsanız, koşun gelin bu tarafa... İki senede kralsınız kral! Şehirde bin liraya boyattığın evini burada ancak beş bin lira verirsen, o da lütfederler ise boyatıyorsun. Düşün artık!
Ben de baktım bu iş böyle olmayacak, bahçede asılacak saksılar, mumluklar, değişecek aplikler var, o sinirle daldım bir yapı markete... “Bana bir matkap verin, yanında vida sıkma şeysi de olsun” dedim. (Tam isimlerini öğrenemiyorum zaten hiçbir alet edevatın.) Nalbura girişim şöyle başlayıp şöyle bitebiliyor:
- Hani şu, duvarda kablolar düzgün dursun diye tutturduğumuz, plastik ama içinde çivisi de olan şeyler var, ben ondan istiyorum...
- Kroşe mi abla?
- Yok o boksta, benimki böyle duvara şey yapılıyor...
- !!!
Bu kez o kadar hışımla girdim ki içeri, “Tamam verelim sakin olun” dedi Tekzen’deki satıcı çocuk... Sonra arkasından ekledi, “Buranın esnafından size de sıkıntı basmış anlaşılan!” Meğer benim gibi matkabını, testeresini, küreğini alıp kendi işini kendi görmeye çalışan çokmuş. Dedim çok pahalı bir şey olmasın ver işte şu 50 liralık olanı... “Vereyim ama bakın hemen yanındaki biraz daha pahalı olsa da daha iyi bir marka, bence onu alın siz” deyince “Tamam” dedim, “Sar, paket olsun.” “Fakat” dedi “onun bir yanındaki daha da iyi, isterseniz o olsun.”
O olsun bu olsun derken kasaya geldiğimde bir evin tüm iç dekorasyonunu yapabilecek en ama en pahalı malzemeyle birbirimize bakıyorduk. Dedim Öncel, iyice saçmaladın.
Zaten matkabı nasıl kullanacağımı öğreneyim derken az önce avucumun içini yakmıştım. (Ucunu avuç içiyle tutup tetiğe hayvan gibi basınca, dönen metal insanı fena yakıyormuş, haberiniz olsun.) “Amaaan” dedim, vazgeçtim ben gidiyorum yine esnafa yalvarmaya... Alışkınım nasılsa...
Mecnun Leyla’ya, kedi ciğerciye bu kadar yalvarmamıştır, be hey zalım kasaba! (Buralara gelip yerleşince, hayalinizdeki gibi begonvillerin arasında, elinizde zeytinli martininizle dolaşıp şiirler okumuyorsunuz yani. Bu yazı biraz da bunu bilin diye yazıldı.)

