Öncel Öziçer

Öncel Öziçer

oncelozi@gmail.com

Buz gibi de şov!

21 Mayıs 2015

Bülent Ersoy’un cenaze şovu hâlâ ve hâlâ konuşuluyor. Kimin cenazesi olduğu unutuldu bile... Bestekar Muzaffer Özpınar’a rahmet okuyanların sayısı, Bülent’in gözlüğünü, cüzdanını konuşanların sayısından çok. Türkiye’deki cenazelerin, mezarlıkların, son göreve gelenlerin kılıklarının özensizliği gerçekten çok rahatsız edici. İnsanlar sevdiklerini uğurlarken adeta acılarının büyüklüğünü göstermek için mümkün olan en bakımsız, en özensiz halleriyle gidiyorlar o cenazeye. Oysa tam tersi olmalı... Düğüne gider gibi de değil tabii ama saç hatta hafif makyaj özenli, kılık kıyafet tertipli, mis gibi durmalı...***Ya bizdeki mezarlıkların haline ne demeli? Hatta cenaze arabalarının sakilliği?Bir cenazeyi toprağa verirken yanındaki yöresindeki diğer mezarların üzerine çıkanlar, toprağını, çiçeğini ezen, taşını devirenler... Mermerlerin üzerine poposunu dayayanlar, hatta üzerine oturanlar... Mezara toprak atılırken aralarında alakasız konularda tatlı talı (!) sohbet edenler...Cep telefonunun neşeli melodisiyle hocanın son duasını bastıranlar... Telefonda uzun uzun iş konuşanlar...‘Acıdan o kadar perişanım ki mezarlığa pijamamla geldim’i gösterenler...***Hepsi gidene saygısızlık... Ama tabii cenazeye özenin de bir ayarı olmalı. Öyle Azrail toprağı bizzat atmaya gelmiş gibi gelinmez mesela... Bacaklarının arasında az sonra havalanmasına yardım edecek bir süpürgesi eksik kuyu cadısı gibi de gelinmez. Özen göstermekle otunu çıkarmak arasında fark olmalı... Evet, Bülent Ersoy ünlü bestekarın cenazesini bildiğin şov malzemesi yapmış, gidenden rol çalmış, büyük ustaya son derece ayıp etmiştir.Üstelik bu şov sadece o garip kılık kıyafetle de sınırlı kalmıyor! Cenaze evine götüreceği yemekleri arabasının içinde önceden tadıyor, lezzet onayı verdikten sonra sarmalar, börekler eve taşınıyor. (Lezzetini önceden bildiği bir restorandan alışveriş etse ne olurdu acaba?)Peki bir de bu sıradaki poz ne? Gazeteciler şakır şakır fotoğraf çekerken Bülent en vakur haliyle içi tıka basa para dolu cüzdanını nal gibi açıyor, objektifler uzuuun uzuuun bu manzarayı görüntülesin diye öylece duruyor.Sonra da bir köşe yazarına o gün üzerindeki tuhaf kostümün hangi markalardan oluştuğunu tek tek açıklıyor.Tam bir güler misin ağlar mısın, kızar mısın acır mısın durumu... Bu Bülent Ersoy’un kandilde türbanla ekrana çıkmasından sonra yaptığı en abartılı şovuydu...Kimse içinde en ufak samimiyet olmayan bu halleri savunup, sadece ‘tersine gideceğim’ diye Mersin’e gidenlerin zekasını, algısını, inancını küçümsemesin lütfen... Çok sonradan görme, özenti, kibirli hareketler bunlar!

Devamını Oku

Yalan dünyanın yalan umut kapısı

19 Mayıs 2015

Şu sözde ses, yetenek yarışmaları, evlendirme programları vs. izlerken bize göre eğlenceli olabilir.Ama özellikle katılımcıların daha sonra yaşadıklarını düşünürsek, sonuçlar son derece can sıkıcı olabiliyor.Bir kaç günlük ani şöhretin getirdiği o büyülü havadan çıkınca yaşadıkları travmayı her zaman kolay atlatamıyorlar.Televizyon ve şov dünyası bir öğütücü...Dişlilerin arasında, etinden sütünden faydalanılıp bir kenara atılanlar, eğer bu deneyimlerini sadece bir anı olarak saklayabilirlerse ‘yırtıyorlar’.Ama bir de ışıklar sönüp, isimleri unutulmaya başlayınca bunu içlerine sindiremeyenler de var.Kısacası biz bu yarışmaları izlerken gülüyoruz, eğleniyoruz, ciddiye almıyoruz ve insanların yaşamının aslında temelden nasıl sarsıldığını düşünemiyoruz.Diyeceksiniz ki; bize ne onlar da katılmasaydı...Evlilik ve moda yarışmalarına katılanların aklını peynir ekmekle yediğini düşünebiliriz belki ama o yetenek yarışmaları gerçekten bir umut kapısı...Gencecik insan... Geleceğinden endişeli...Bir yaşadığı semte, eve bakıyor... Bir sürdürdüğü hayata...Bir de Seda Sayan’a, Ebru Gündeş’e, Sibel Can’a, Demet Akalın’a, Gülben Ergen’e, İbrahim Tatlıses’e mesela...“Onlar başardıysa, bu sesle ben neden başarmayayım?” diyor ve bütün umudunu o yarışmaya bağlıyor.Orada kendini gösterecek, birileri onu keşfedecek, zorlu yaşam şartları son bulacak, sadece kendisi değil sülalesi de kurtulacak.Güzel evler, arabalar, pırıltı, ihtişam ve şan...Güzeller güzeli Mutlu Kaya’nın yaşadığı evi, çalıştığı iş yerini gördünüz değil mi?İşte oradan, pırıl pırıl sahne ışıklarının altına yapılan sert geçiş ne yazık ki Mutlu’nun cehennemi oldu. Program bitti, ışıklar söndü, genç kız evine döndü.İddialara göre (en azından ben bu yazıyı yazarken henüz itiraf ya da kanıt yoktu) güzel Mutlu’nun erkek arkadaşı bu yarışmalara katılmasını istemiyordu.Genç kızı tehdit ediyordu.Sözü dinlenmedi. Mutlu o ekrana çıktı. Hem sesi hem kendisi büyüleyiciydi...Ailesi o sırada stüdyoda mutlululuk gözyaşları döküyordu. Kim bilir belki içlerinden “Bu sefer yırttık galiba” diye düşünüyorlardı. Böyle düşünmekte, hissetmekte çok da haklılardı...Fakat işte o belalı sevgili, sözü dinlenmeyince, Mutlu’yu kaybedeceğini anladı ve klasik sonuç... “Ya benimsin ya kara toprağın” dedi...Haberi izlerken içim yandı içim...Şu yarışmalardan bir kez daha soğudum. Yalan dünyanın yalan umut kapıları...Güzel Mutlucuk, bir serserinin tehditlerine aldırmayıp umudunun peşinden gidecek kadar cesur yürek Mutlucuk... Dayan be kızım.. Yaşa be kızım... Mutlu yaşa.Göz göre göre...Kadına şiddet konusunda adeta bir utanç markası olma yolundaki ülkemde bir başka genç kadının ölümü de şok ediciydi.Daha doğrusu ölümüne neden olan olayların gelişimi.Genç bir kadın... Beraber yaşadığı sevgilisiyle gece yarısı kavga ediyorlar.Çığlıklardan apartman ayağa kalkıyor.Öldürüleceğini anlayan kadın tek tek tüm kapıların zillerini çalıyor ve komşularından kendisini içeri almalarını istiyor.Kimse oralı olmuyor. Kimse bu yardım çığlıklarına cevap vermiyor.Olay yerine gelen polis de, evin içinden genç kadının İmdat çığlıkları duyulurken sadece zili çalmakla yetiniyorlar.Kapıyı kırmak, içeri girmek yok.Neden? Çünkü polisin böyle bir işe yetkisi yok!Sokakta saçlarımızı çekiştirmeye, yeri gelince kafamıza copu, tekmeyi indirmeye yetkisi var ama ‘aile meselelerine’ karışmaya yetkisi yok.O yüzden o kadıncağız kapıda polis zili çalarken göz göre göre öldürüldü.Çok üzücü, çok korkutucu..

Devamını Oku

Ne biliyorsun umurunda olmadığını?

16 Mayıs 2015

Magazin dünyasının tıpkı kendisi gibi basını da zaman zaman çok hoyrat olabiliyor.Kendimi de işin içine katıyorum.İnsan bazen ağzının ayarını bilmiyor gerçekten... Eski yazılarıma baktığımda “Allah Allah neden bu kadar sert girişmişim ki bu insana?” dediğim oluyor.Artık o andaki ruh hali midir nedir? İnsanız sonuçta...***Geçen gün de “magazin turu” attıran programlardan birinde, İbrahim Tatlıses’in zar zor kabullendiği ama ısrarla nüfusuna almadığı kızı Dilan Çıtak’ın görüntülerini izlerken programa metin yazan arkadaşı bulsam bir kaşık suda boğacaktım.Kız zaten yaralı... “Babama kızgın değilim, hatta arada görüşüyoruz” dese de çocukken onu sahiplenmeyen birine ne kadar içten “baba” diyebilir ki?Her ne kadar bu konuyla ilgili sorular sorulduğunda işi makaraya vursa, gülse de aslında canının ne kadar yandığını tahmin etmek için psikiyatr olmaya gerek yok.***Ama işte bazen öyle sorular soruluyor, öyle yorumlar yapılıyor ki, bazı meslektaşlarım önce insan sonra gazeteci olduğunu unutuyor.Magazinci arkadaşlar bir gece yolda karşılaşmışlar Dilan’la.Hemen mikrofonu uzatıp “Babanız İbrahim Tatlıses Amerika’dan döndü. Görüştünüz mü?” diye soruyorlar.O da önce ne diyeceğini bilemiyor, sonra işi dalgaya vurup gülerek “Aaa öyle miymiş?” diyor ve adeta kaçarak uzaklaşıyor.Peki metin yazarı arkadaş bu görüntünün üstüne ne yazıp, dış sese söyletiyor dersiniz? “Babasının hastalığı İbrahim Tatlıses’in kızı Dilan’ın ummmmmurunda değil!”‘Ummmmurunda’yı bir de uzatarak!Ne kadar ayıp!Ayrıca kendisini sahiplenmeyen, soy adını vermeyen, kerhen görüşen bir baba var ortada.Buna rağmen İbrahim Tatlıses vurulduğunda hastaneye koşan da bir kız evlat.Öyle olmasa bile, yani gerçekten babasının hastalığı Dilan’ın hiç umurunda olmasa bile kimse onu suçlayamazdı herhalde.Çünkü bir insanı sevip saymamız için sadece kan bağımızın olması yeterli olmuyor maalesef. Anne-baba-evlat-kardeş bile olsa...İşin içinde, karşılıklı emek, özveri, anlayış, güven duygusu yoksa aynı kandan olmak pek bir şey ifade etmiyor.Haberde öyle bir hava yaratılıyor ki, Dilan sanki diğer kardeşleri gibi öz babasının kucağında sevgi ve şefkatle büyümüş de, büyüyünce hayırsız evlat olmuş gibi...Her kadından birer çocuk yapan ve hepsine soy adını veren imparator(!) Dilan’a yaptığı bu haksızlıkla nasıl rahat nefes alıyor merak ediyorum doğrusu.Siz magazin muhabiri arkadaşlarım, keşke bu genç kadına artık babasını hiç sormasanız... Her fırsatta hatırlatmasanız... Gerçi o, her aynaya baktığında biyolojik babasını hatırlayacak, çünkü adam nasıl baskın bir gense artık, bütün çocukları kendisinin kopyası oluyor, malum.Yine de siz bari, o sorularınızla Dilan’ı daha fazla yaralamasanız...?!Virüs gibi yayılan ev tipiYeni bir ev tipi var.Böyle dört köşe kutular şeklinde. Hepsi birbirinin aynı...Gri çatılı, gri taşlı, bir duvar illa ki çakma ahşap görünümlü...Alüminyum doğramalar, korkuluklar...Bunların bazıları akıllı ev diye de pazarlanıyor. (İnsanlar aptallaştıkça evler akıllanıyor zaar!)Özellikle ülkenin batı kıyılarına uğursuz bir virüs gibi yayıldı bu mimari kepazelik...Canım Ege-Akdeniz mimarisini anımsatan evler birer birer yıkılıp yerine birbirinin tıpatıp aynı bu sevimsiz ucubeler dikiliyor.Her boşluğa bu ucubelerden oluşan siteler yapılıyor. Kırmızı kiremitli, beyaz boyalı, ahşap panjurlu, pencereleri sakız sardunya, bahçesi begonvilli evler bu gri modern(!) yapılar arasında kaybolup gidiyor.Bu siteleri bir kaç ay içinde sağa sola oturtanlar da, bu evleri satın alan ahmaklar da (şehirdeki sevimsiz beton yığınlarından hiçbir farkı olmayan bu binalara deve yüküyle para veriyorlar bir de) bu ülkenin batı sahillerine ihanet ediyor.Zevksiz, kültürsüz, çapsız ve dahi vizyonsuz görgüsüzler!

Devamını Oku

Tek bavul iki pabuç

14 Mayıs 2015

Dergi sektörünün yakından tanıdığı pek kıymetli Gamze Alpar son aylarda benim tabirimle delirdi!Uygulaması oldukça zor bir takım kararlar aldı ve haydi canım bu kadarını da yapamaz artık diyeceğimiz ne varsa yapmaya başladı.Çünkü kendisi gerçekten bir deli...Benim bayıldığım cinsten, kafası ters çalışan, herkes Mersin’e giderken o tersine gitmeyi tercih eden, “siyaha beyaz dedim ve bu çok hoşuma gitti, size ne?” yi savunan çok renkli, çok pozitif, çok neşeli, çok sağlam bir kadın o...Onu sosyal medyadan takip edenler kılığına kıyafetine, ayakkabı ve çantasına ne kadar düşkün olduğunu bilirler...Daha doğrusu bilirlerdi!Hemen her gün bir fotoğraf paylaşırdı hesaplarında.Gamze o gün ne giydi, nereye gitti kiminle röportaj yaptı, o sırada ayağında hangi ayakkabı vardı; saçı nasıldı? Hepimiz bilirdik...Çok da şık, konsantre zevkleri olan bir kadın...-di’li geçmiş zaman kullanma sebebim, Gamze bir gün tüm yaşamını ters yüz etme kararı verdi.Önce dedi ki; “Ben vegan yaşam tarzını seçiyorum. Hayvanlara bu kadar düşkünken (evinde birden çok engelli hayvan besliyor, onlara bebek gibi bakıyor) onların etini artık yemeyeceğim. Madem etsiz de yaşamımı sürdürebilirim, ben bu yolu seçiyorum.”Aynı dönem spora ağırlık verdi. Her gün pilatesin işkence aletlerinden farksız mekanizmalarında girdiği birbirinden acayip pozları bizimle paylaşmaya başladı.Sağlıklı yaşam ve spora kafayı taktı.Sonra şu vegan işini ilerletti ve dedi ki etlerini yemediğim gibi ben o güzel hayvanların derilerini de üzerimde taşımayacağım. Ve o çok ama çok düşkün olduğu ayakkabı koleksiyonunu internet aracılığıyla kim istiyorsa bila bedel dağıttı.Ardından sadece et değil, tüm hayvansal gıdaları yemeyi reddetti. Süt, yumurta, bal... Artık ağzına koymuyor mesela...Gamze dünyanın en şeker delisi olarak bunlarla da yetinmedi ve dedi ki “Ya biz ne yapıyoruz? Evlerimizi gardıroplarımızı bu kadar lüzumsuz eşyayla dolduruyoruz. Al al nereye kadar? Ben artık artık 100 eşyayla hayatımı sürdüreceğim.”Ve başladı evinden, elbise dolabından yüzlerce eşyayı yine bedelsiz, isteyenlere dağıtmaya.En sonunda dediğini gerçekten yaptı. Evinde sadece 100 parça eşya bıraktı.Ve sayfasında şu sözleri paylaştı:“Ne yalan söyleyeyim bunu yapabileceğimden şüpheliydim...Neticede bir kadın ayakkabı ve kıyafetlerinden kolay kolay ayrılamaz...Olur mu, yapabilir miyim derken vallahi oldu! Artık sadece 2 adet ayakkabım ve bir bavula sığacak kadar eşyam var..Bir bavul eşyayla kalınca da insan sormaya başlıyor... Madem bir bavulla var olabiliyorum, öyleyse her an o bavulu alıp gidebilirim de!!! Neden gitmiyorum? Diye... Kalbim diyor ki; galiba artık gitme zamanı...”***Evet son kararı bu Gamze’nin...Artık o bir seyyah... Dünyayı gezecek...Nişantaşı’nın göbeğinde devamlı tüketmeye endeksli bir hayat yerine, dünya insanı olmayı tercih etti. Bu kararıyla beni hem çok kıskandırdı hem de mest etti...Tek bavul, iki pabuçla... Yolların hep açık olsun diyorum ben bu deli kadına!(Bu arada gitme kararını duyunca ilk tepki olarak hemen bir mesaj attım ona “Aaa artık saçmalıyorsun? Acaba sen bu kadar zorlayarak, bir şeyler için kendini mi cezalandırıyorsun?”Yanıtı yine kahkahalar eşliğinde oldu: “Tut ki öyle yapıyorum? Ama bu çok güzel bir ceza değil mi? Dünyayı gezeceğim işte daha ne?!”)

Devamını Oku

Ağır tahrik yalanı bitmez

12 Mayıs 2015

Adam 5 aylık hamile karısını vurup öldürüyor.Sonra mahkemeye çıkıp klasik palavrayı sıkıp tahrik ve iyi hal indirimini alıyor.Nedir o palavra?Tabii ki “Başka erkeklerle yattığını söyledi” yalanı...Bunu başka versiyonları da var. “Sen de erkek misin dedi”... “Erkekliğimle dalga geçti”... “Bilmem kim yatakta senden çok daha iyiydi dedi”... Gibi...Bu kez katil işini daha da sağlama almış. “Kardeşimle yattığını söyledi” diyerek sıkı bir indirimi hak etmiş!Sadece 18 yıl ceza almış.Yatarı 12-13 yıl olur herhalde... Adam iki kişiyi öldürmüş. Hem kendi çocuğunu hem karısını... Ve hala bizim yasalarımız bu klasik tahrik palavralarını ‘yiyor’!Çünkü adalet sistemimizin altı okka sakalı bıyığı var. Çünkü hukuk kadını korumaya değil, erkeği kayırmaya yönelik bir sistemle işliyor.Ne kadın, ne çocuk... Yasa önünde varsa yoksa erkek.Erkeğin namusu, erkeğin gururu, erkeğin ‘erkekliği’...Sözde adı ‘namus cinayeti’, ama aslı bildiğin ‘kadın nefreti’!Peki peki anladık!!!Şahan Gökbakar kendi deyimiyle ‘7 yıldır zirvede’ ama nedense ‘birileriyle’ kavgası, laf atması, hırsı hiç bitmiyor.O birilerinin içinde en çok taktığı ‘biri’ de Cem Yılmaz tabii. İddiaya göre yine bir tweet’inde Yılmaz’ı hedef almış. Yazdıkları şöyle: “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur diyeceğim ama kolay kolay olmaz be gardaş! Tam 7 yıl oldu beni o zirveden hiç indirmediniz... İşte o yüzden hep diyorum; ben ödül almayı tenekeden heykellerle değil seyircilerin beni her defasında en tepeye koyunca almayı seviyorum. Gerisi teferruat.” Çok satmakla kaliteli olmak arasındaki farkı aslında o da çok iyi bildiği için, bu bitmek tükenmek bilmez hırçınlığı. Korkunç bulduğum ve beş dakikasına dahi tahammül edemediğim, insanların nesine güldüklerini asla anlamayacağım Recep İvedik tiplemesi gibi aptal bir adam değil sonuçta.Yaptığı işler onun da içine sinmiyor belki ama işte bulmuş ayak bileği seviyesinde bir kaynak, oradan testiyi doldurmaya bakıyor. Kendini de Cem Yılmaz’dan daha başarılı olduğuna gerçekten inandırmış. Öyle mutlu oluyor. Olsun... Ama şu sürekli yarışta hissetme hırçınlığından bir kurtulsun da buna bizi de inandırsın!Ben böyle şiir duymadım arkadaş!Kendini istediği şeylere inandırma konusunda bir başka üstad da Seda Sayan’dır mesela. Her zaman kendinden çok çok küçük ve işsiz sevgililerini, kocalarını bizlere muhteşem yetenek olarak lanse etmekten bıkmadı, bıkmayacak.Sonuncusu da, adamın karısının iddialarına göre, iki çocuklu işsiz ve de dişsiz bir adamdı.Seda Sayan’la liseli ergenler gibi Twitter’dan tanışınca Seda onu İstanbul’a çağırdı.Ne karısının ne de iki çocuğun gözünün yaşına bakılmadı.Seda adamı önce diş, sonra iş sahibi etti.Şimdi sorsan memleketin en yetenekli şairi bu kişi!Hatta öyle bir şiiri varmış ki, Sezen Aksu o satırları duyunca hüngür hüngür ağlamışmış.Neymiş o satırlar?Sıkın durun, mendilleri hazırlayın: “Bana gel dedin ya işte geldim. Bırakma beni sensizliğin cehennemine. Ben mutluyum gözlerinin yeşil cennetinde... Bana gel dedin ya işte geldim ve sadece seninim.”Breh breh breh... Ne edebi, ne ulvi sözler bunlar yahu?! Bu satırlar aslında bir nevi itiraf da...Erkan Çelik’in karısının sus payını almadan önceki “Kocamı Seda Sayan İstanbul’a çağırdı, o da bizi terk edip gitti” iddialarının bir kanıtı.Seda Sayan bu yanlışı nasıl yaptı hâlâ aklım almıyor.Sen koskoca Kadırgalı’sın... Dobralığınla nam salmışsın... Memlekette adam kalmamış gibi Twitter’dan tanıştığın evli çocuklu, işsiz, dişsiz adamla beraber olmak, sonra da onu, önce dişlerini yaptırıp, sonra kılığını kıyafetini düzeltip, zorla iş ve sosyal çevrenin içine monte etmeye çabalamak yakışıyor mu?Bir de hâlâ ekrana çıkıp “Ben Türkiye’nin en güvenilir ismiyim” demiyor mu? (Diş meselesini de Erkan Çelik’in karısı Emine Çelik’ten duyduk. “Seda Sayan kocamı İstanbul’a çağırdı, dişlerini yaptırdı, sonra da para verip boşanmamızı sağladı” iddiaları eski eşin yani, bizim değil.)

Devamını Oku

Bu şaka güldürmedi!

9 Mayıs 2015

Ben şaka sevmem...Şaka yapanı hiç sevmem...İnternette dolaşan şaka videolarını asla izlemem.İzlersem sinirim bozulur. Hiç komik gelmez, gerilirim.Hele bir de korkutmalı şakaların neden yapıldığını, izlerken ne zevk alındığını hiç anlamam.Bir nevi manyaklık bence...Beyaz Show’da yer alan Oğuzhan Koç şakasını izlerken de inanılmaz rahatsız oldum.Sanki bir işe yarayacakmış gibi bağırmak istedim: “Saçmalamayın, yapmayın bunu, adamı öldüreceksiniz korkudan!”Görüntüleri izleyenler ne demek istediğimi anladı.20 adam Oğuzhan’ın evine sessizce girip, mışıl mışıl uyuyan adamın odasına dalıyor ve avaz şarkı söylemeye başlıyor.***Durum benim korktuğum gibi olmadı, Oğuzhan sanki sabah annesi onu öpücüklerle okula gitmesi için uyandırmış gibi sakin sakin gözlerini açtı ve gülümsedi...Ben böyle bir durumda yarım aklımı yitirirdim herhalde diye düşünüyorum.Böyle şaka mı olur?Derin uykuda olan insanı birden uyandırmanın tehlikeli olduğunu söylerdi nineler, dedeler.Bu konuda bir kaç gün önce sevgili Korkut Keskiner sayfasında paylaşımda bulunmuştu:“Uyku ruhun molasıdır, teneffüsüdür.Patron olan ruh, bedenin şalterini kapatır, bazal metabolizmada dinlendirir.Sonra bilinci kapatır, bilinçaltını kendi deneyimlerini kaydetmesi için stand-by konumuna getirir.Ve kaçar.Bedenin sınırlarından kurtulur.Toplantılara katılır, gelecek senaryolarla ilgili oy kullanır.Eğitimler alır, ya da frekansına göre verir.Çok işi vardır yukarıda.Şifa ya da derin meditasyonda uykuya dalanlar, uykuyu seçenin, asıl faydayı sağlamak isteyen ruh olduğunu, bedeni ve zihni kolayca kapattığını anlamalılar.Uykunun huzurlu ve keyifli olması lazım.Ani uyanmalar ruh için iyi değil.Özellikle REM uykusundayken uyandırılırsa, ruh hızla geri dönmeye çalıştığı için insan yarı şok yaşar.Çünkü REM uykusu bilinçaltının kayıt aşamasıdır.Uyku çok önemli, uykuya borcunuz olmasın.Ama bir gece az, bir gündüz çok, kısa vadedeki miktar çok önemli değil.Gün ortası uykusu çok değerli, mümkünse muhakkak yapın.Ama bütün mesele ruhsal.Eğer ruhunuz rahatsa, huzurluysa, uykuya çok da takılmayın.Ama ruhunuz rahat ve huzurlu değilse ve yine de uyku yoksa o zaman yapılması gerekenler var.Uyku tutmaması da dahil, uyumak istemediğiniz her gece, aslında uyanmak istemediğiniz bir sabah olduğunu düşünün...Ve geceyi değiştirmek yerine, sabahı değiştirmeye odaklanın...”***Yani anlayacağınız kimseye böyle abuk sabuk şakalar yapıp aklını almaya çalışmayın.Hem komik değil hem tehlikeli...Bu arada işin “şaka” tarafı bir yana, Keskiner’in de dediği gibi, hayat kaliteniz için uykunuza sahip çıkın!

Devamını Oku

Futbolcu dediğin erken evlenir

7 Mayıs 2015

Sivassporlu Batuhan Karadeniz gazetecilere ateş püskürmüş. Nedeni, üç yıldır evli olan futbolcunun başka kadınlarla görüntülenirken kaçmaya çalışması ve bu sırada yediği trafik cezaları! Tam 200 bin lirayı bulmuş bu cezalar. Bu ülkede futbolcu ve çapkınlık kelimeleri her zaman yan yana anılmıştır. Futbolcu dediğin çapkın olur, etrafı kum gibi dişi kaynar, onlar da daldan dala konar. Fakat bunun yanında şöyle de bir tezat var, nedense futbolcuların neredeyse daha ergenlikten çıkmadan başları bağlanır. Hemen hemen hepsi evliliklerini çok genç yaşta gerçekleştirir. Bakın size bir kaç örnek... (İçlerinde sonlanan var malum ama konumuz bu evliliklerin bitişi değil başlangıç tarihleri)Alpay Özalan, Cansel Özzengin evlendiğinde 25 yaşında...Caner Erkin, Asena Atalay’la evlendiğinde 22 yaşında...Rüştü Reçber, Işıl Reçber’le evlendiğinde 24 yaşında...Necati Ateş, Zeynep Ateş’le evlendiğinde 19 yaşında ...Mustafa Denizli, Juliette Aruh’la evlendiğinde 21 yaşında...Nuri Şahin, Tuğba Şahin’le evlendiğinde 19 yaşında...Tanju Çolak, Aysu Çolak’la evlendiğinde 20 yaşındaymış...Daha örnek çok... Evlenip sonra hemen bir de çocuk yapıyorlar. Düzenli hayatın futbol kariyerlerine olumlu anlamda etki edeceğini düşünüyorlar herhalde ama aralarında bu erken izdivaçlardan sıkılıp gözünü dışarı kaydıranlar da var.Sadece şu bizim küçük listemize şöyle bir göz atalım ve geçmiş gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçsin bakalım, neler hatırlayacağız! Ne skandallar ne olaylar! Hem o kadar popüler, hem varlıklı, hem başarılı olup da, delikanlılığın ateşinin en harlı olduğu yaşta çoluk çocuğa karışınca, aslında o skandalları çok da garip karşılamamak gerekiyor galiba...Çekil çekil yanacağım ben!Sadece yazı değil bütün bir seneyi gündüz feneri gibi geçirmeyi sevenlerin tadını kaçıracak bir haber. Sağlık Bakanlığı solaryum uygulamalarına kısıtlama getiriyor. O aletlerin içine girip piliç çevirme gibi dönmeden önce bir kağıt imzalayacağız.- Hassas cildi olanların- 18 yaşından küçüklerin- Çilli veya çillenmeye meyilli cildi olanların- Çocukluk çağında sık güneş yanığı öyküsü bulunanların- Güneşe bağlı ciltlerinde leke veya iz olanların- Kozmetik ürün kullananların- İlaç alanların- Çok sayıda beni bulunanların solaryum cihazına girmelerinin, cilt kanseri riskini ne kadar arttığını bildiğimizi, yine de gerizekalı gibi bu tehlikeyi görmezden geldiğimizi onaylayan bir form olacak bu!Evet tüm bu uyarıların, önlemlerin, imzalatılacak kağıtların, getirilecek kısıtlamaların bir kadının bronzlaşma takıntısını durduracağını hiç zannetmiyorum. Konu zayıflama ve bronzlaşma olunca şuurumuz beynimizi terk ediyor çünkü. Yine de aklımızın bir köşesinde olsun şu maddeler. Öte tarafa akça pakça gidelim ama bari biraz daha geç gidelim, derim.

Devamını Oku

Şov devam etmese de olur

5 Mayıs 2015

Tuba Ünsal rol aldığı Guguk Kuşu isimli oyundan ayrılınca ortalıkta dolaşan ‘aslında ayrılmadı, kovuldu’ söylentilerine bir yanıt verdi.Özetle “Oyunumuz çok tutunca haftada 4 gün oynar olduk. Ben bebeleri bırakamadım. Tiyatro müthiş meşakkatli ve emek isteyen bir iş. Çocuklarımla kuliste vakit geçiriyorduk. Ama hepimiz perişan olduk. Kerem Alışık anlayışla karşıladı ve yerime birini bulduk. Ben hem çocuk hem turne olayını sanırım beceremedim. Tiyatro turnesine çıkıp çocuğunu bırakan annelere saygım sonsuz. Ben yapamadım” dedi.‘Bunu baştan düşünecekti’ diyenler de olabilir ama gerçekten sebep çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramayacak olması ise ben kararı alkışlıyorum. Çünkü ‘ne olursa olsun perde kapanmaz, şov devam eder’ saçmalığını hiç insani bulmuyorum. Tiyatro bir insanın hayatından daha önemli olmamalı. Böyle saçmalık mı olur Allah aşkına? Bu zihniyet artık pek kalmadı zaten.İyi de oldu...Hayatta hiçbir şeyi bu kadar önemsememek lazım. Kendi hayatımız, mutluluğumuz ve huzurumuzdan başka...Hintli Özcan olmamışÖzcan Deniz’e minik bir sorum olacak müsadesiyle: “Sen ne yaptın öyle yav?”Tam da ‘hadi hadi meleğim’ zamanındaki tipini ve kostümlerini hafızalarımızdan silmişken, kendine yakıştırdığın karizmatik Seymen Ağa kostümünü bizler de benimsemişken, o ne kıvırmak, o ne beceriksiz figürler attırmak. Sen komik olma Özcan... Sen hep ağır abi ol...Gerçi hata sende değil, bu reklam filmini Grease-Bollywood karışık efektiyle çekmeye çalışanlarda.O danslar, o abartılı figürler, mimikler sadece John Travolta-Olivia Newton’la Hintlilere yakışıyor çünkü.Gerçekten kötü bir esinlenme... Esinlenme de değil bu gerçi, bildiğin birebir taklit olmuş ama bir o kadar da olmamış.Haa şarkı dillere düşer mi düşer...Marka için bu bir başarı mı? Olabilir.Ama Özcan Deniz için gerçekten üzgünüz.Tekrar soruyorum: “N’aptın hocam sen yaa?”Allah iyiliğini versin e mi?!Kansere çare bulunur mu?Bir süredir kanserle mücadele eden bir arkadaşım var.Geçen gün konuşurken doktorunun önerdiği ilaçlardan birinin Türkiye’de bulunmadığını, Amerika’dan getirtmek zorunda kaldıklarını söyledi.İlacın kutusu tam 9 bin dolar!Ve hasta bunu ömür boyu içmek zorunda...Sağlık Bakanlığı ilacı karşılıyor ama şimdi başvursanız ancak 6-7 ay sonra elinize ulaşıyor.Özel sağlık sigortanız varsa ve ödemeyi kabul ederlerse şanslısınız.İnsan bunları duyunca, ilaç sektörünün adeta mafyatik yöntemlerle dünya üzerinde bir hakimiyet kurması üzerine yapılmış Utopia gibi dizileri, filmleri ister istemez inandırıcı buluyor. Ortada bu kadar sert bir piyasa varsa, inanılmaz para akışı dönüyorsa, çıkıp da birilerinin “biz kansere çare bulduk” demelerine izin verirler mi sanıyorsunuz? Vermezler. Vermiyorlar da...Sadece kanser değil.Pek çok hastalığın laboratuvarlarda üretilip, yiyecek-içecekler vasıtasıyla insanlara bulaştırılıp sonra da “işte salgının ilacı bu” diyerek piyasaya sürüldüğüne inananlardanım ben.Bu söylemler komplo teorisini geçti artık çünkü...

Devamını Oku