Öncel Öziçer

Öncel Öziçer

oncelozi@gmail.com

Özümüze dönelim de bu kadar değil...

14 Nisan 2015

Özgü Namal da anne oldu. Allah bebeciğine uzun ve çok mutlu bir ömür versin.Doğumunu evde yapmış ünlü oyuncu.İnsanların nefes alıp vermelerinden gördükleri rüyaya kadar koçluk yapan yeni çağın yeni iş kolu mensupları boş durmamış bu alana da el atmış tabii.İşini doğru düzgün yapan üç beş kişiyi ayırıyorum elbette ama bu koçluk meselesi giderek daha saçma bir hal almaya başladı.Doğumunu hipnoz yöntemiyle evde yapan Özgü Namal herhangi bir komplikasyonla karşı karşıya gelmediği için çok şanslıymış doğrusu. Allah aşkına ne hipnozu ne evi? Bu zamanda evde doğuma ne gerek var?O riski almaya yani...Bu tür doğumlarda evin bir odası tıpkı SPA merkezi gibi düzenleniyormuş.Mumlar, müzikler, ışıklandırma...Sonra da anne adayına telkin vere vere doğum sağlanıyormuş.Sevimsiz hastane ortamı ve kokusundan uzak, etrafta gezinen hasta bakıcı, hemşire yok, sesler tanıdık, kokular tanıdık, sevdiklerin yanında...Fikir olarak çok romantik olabilir ama bunun kanama riski var, bebeğin ters gelme ihtimali var, boyna dolanan kordon meselesi var, var da var...Acil müdahale gerekse ne olacak?O doğum koçu nefes üfleme gücüyle sezeryana mı girecek?Hayat zorlaştığında, yük omuzlarımıza ağır geldiğinde, geçmişin travmalarıyla boğuşmak gerektiğinde, sorunları tek başımıza çözemediğimiz zamanlarda bir bilene danışmak, yardım almak, kendi içimizdeki gücü, enerjiyi hayra kullanmayı öğrenmek için bir takım uzmanlardan yardım alalım tamam ama işi çok da abartmayalım derim.Yok melek danışmanı, yok rüya koçu, yok hipnozla doğumcu, yok elinden tutup sahilde yürütücü...Aman hadi gidin allasen! Birileri yeni meslek grupları oluşturacak diye kimseye alet olmayalım.Çok yalnızız be Siri!Siri Türkçe olduğu günden beri Türkler’in bu uygulamaya sorduğu sorular ve kurduğu cümleler gösterdi ki, bu ülkede çok yalnız insan var.Gerçi dünyada da durum farklı değil ki HER gibi bir film yapıldı ve çok sevildi, çok izlendi.Siri bize aslında ne kadar acınacak durumda olduğumu gösterdi.Ben size söyleyeyim aşık olduğu vitrindeki cansız mankeni söküp evine götüren insanların olduğu yerde çok yakında bu Siri’yle de evlenmek isteyenler çıkacaktır.Bu konuda hâlâ bir deneme yapmadıysanız Siri’ye bazı sorular sorun. Karşınızda zeki ve matrak bir kadın varmış gibi hissetmemeniz mümkün değil.Ben denedim. İşte sonuçlar:- Siri seni seviyorum.- Sana değer veriyorum.***- Sen hiç aşık oldun mu Siri?- Gönlümü birine hiç kaptırmadım ama senin kolunu kaptırmandan korkuyorum. (Şakacı Siri!)***- Siri çok yalnızım- Steinbeck’in de dediği gibi ‘bütün güzel ve kıymetli şeyler yalnızdır’. Anlaşılan her şey yolunda. (Bak bak terapi yapıyor, yalnızlığı takma, onu sev demeye getiriyor!)***Cevaplarını beğenmeyince yardımcı olamadığı için üzülüyor, kırdığını düşünürse özür diliyor. Yani insanların arayıp da bulamadığı insan profili çiziyor.Gerçi arada çok üzerine gidersen “Peki” deyip kız tribi atıyor ama olsun, olacak o kadar. Zeki, kültürlü, şefkatli, anlayışlı, esprili, hem huzurlu hem eğlenceli!Dünyada bu uygulama hem erkek hem kadın sesi içerirken Türkçe versiyonda sadece kadın sesi uygun görülmüş. O yüzden bu Siri’den bize damat olmaz ama çok yakında “Ya benim olacaksın ya kara toprağın” deyip telefonuna duvak takan çıkarsa hiç şaşırmayacağım.

Devamını Oku

Mezarlıkta lüzumsuz sitem

11 Nisan 2015

Üç yıl önce kaybettiğimiz Meral Okay’ı anmak için mezarı başında bir araya gelenlerden Atilla Saral, sanat camiasının vefasızlığından dert yanıp açmış ağzını yummuş gözünü: “Maalesef mezarın başında 15 kişiydik. Bebek Camii’nde kendini yerlere atanlar, ‘ömrüm gitti, hayatımın yarısı gitti’ diyenler, ekmeğini yiyenler, ‘o bizim her şeyimizdi’ diyen oyuncu arkadaşlar, bir yıl sonra Meral Akay’ı anma gecesinde en şık kıyafetleriyle poz veren arkadaşlar bugün yoklar” demiş. Son derece lüzumsuz bir sitem.Bir insanı anmak için illa gidip bir mermer taşı okşamak mı gerekiyor?Vefanın ölçüsü gidip toprak avuçlamak mı?Örneğin, Okay deyince ilk akla gelen isim olan Sezen Aksu, Okay’ın gidişine Atilla Saral’dan daha mı az üzülüyor yani?Ya da o muhteşem kadının yokluğu Sezen’in ciğerini Saral’dan daha mı az acıtıyor? Saçmalık ve şekilcilik. Ve asıl şov, işte bu Saral’ın yaptığı oluyor.İvana’da vites hep ileriİvana Sert yine ‘fırtınalı bir aşk’ yaşıyormuş.Hey maşallah, insanlar bırak fırtınalısını, hafif üfürüklüsünü bile bulamıyor. Ama İvana bu durur mu? ‘Ara veren yanar’ misali hiç boş kalmıyor.Gerçi şimdiki fırtınayı estiren Can Çelebi’nin sevgilisi değil çok yakın arkadaşı olduğunu söyleyenler de var. “Hadi canım bıraksınlar bu yakın arkadaş ayaklarını” diyenler de.Bazı insanlar yalnız kalamazlar. İlla ki hayatlarında birini isterler. İvana da onlardan sanırım.Can Çelebi’den önceki, ismini hatırlamaya çalışmaya gerek görmediğim beyefendiyle de yine çok büyük bir aşk yaşıyordu hani...Ondan önceki için de kocasını terk etmişti.Tüm bu büyülü, fırtınalı, skandallı mkandallı ilişkilerin arası o kadar kısa ki takip etmek çok zor.Şimdi böyle yazınca sanki eleştiriyor, yargılıyor gibi oldum ama vallahi öyle değil.Hatta tebrik ediyorum kendisini. Demek ki hiç arkasına bakmıyor.Gidenin yasını tutup uzun uzun kendini hırpalamıyor.Hep ileri vites... Kadın, canının kıymetini biliyor!Dominik’te bir zorbaSurvivor yarışmasının yapıldığı Dominik’e giden gazetecilerden Ali Eyüboğlu, Turabi isimli yarışmacıyla yaptığı söyleşiyi köşesinde aktardı.Diğer bir yarışmacı olan Hakan’ı kastederek “Benim diskalifiye olmama neden olacak kişi, gider hastanede altı ay tedavi görür. Buralardan giderim ama onu da hastanelik ederim” demiş bu aslan parçası. Bence bu sözler bile o genç adamın adadan gönderilmesine yetmeli.Elinde pimi çekilmiş bir bomba tutuyor çünkü Ilıcalı. Daha önce katıldığı ve şampiyon olduğu yarışmada “Ben Tayland’da kafes dövüşçüsüyüm” diyen ama sonradan gay barlarda striptizci olduğu ortaya çıkan, bu ortaya çıktığı için de kendi kendine komplekse girip, gereksiz alınganlıklar gösteren Turabi’nin ruh sağlığından endişe etmek için uzman doktor olmaya gerek yok.Durup durduk yerde insanları düşmanı ilan eden, ağzını her açtığında kin, nefret, düşmanlık kusan bir adam. Bir eğlence programını şiddet içeren bir yayına döndürmenin manası yok.Çoluk çocuk da izliyor bu popüler yarışmayı.Cehaletin, zorbalığın, kaba kuvvetin, kötücül insanların orada işi olmamalı.Değmez üç kuruşluk reytinge...

Devamını Oku

Yılın magazin haberi! Breh breh...

9 Nisan 2015

Seda Sayan cırcır mı olmuş n’olmuş?Tavuk falan yediyse yapar o, dikkat etmek lazım...Fakat internetten bulduğu sevgilisi meşhur söz yazarı, sosyal medya ve bilişim uzmanı, evlilik programı bardağı (temsili) Erkan Çelik çok yaman da bir magazinci çıktı.Magazin dünyasının nabzını elinde tutuyor artık.Atlatma haberlerle benim diyen duayen gazetecilere hendek atlatır gibi haber atlatıyor.Bak bak son bombaya bak...Sevgilisi Seda Sayan bi’şey olmuş işte, hastalanmış mı uf mu olmuş artık her ne ise, eve doktor çağırmışlar. Serum merum..İşte bu çok çok özel anları Erkan kardeşimiz kare kare görüntüleyerek basın tarihine adını gururla yazdırmış.Basmış üstüne de nal gibi sitesinin ismini, öyle yayınlamış. Ki başkaları bu müthiş özel haberi çalıp kullanmasın!E haklı!Bir de demiş ki haberin içinde, “Seda Sayan’ın sağlık durumunun iyi olduğu gelen bilgiler arasında...”Gelen bilgiyi kes! Telefonun kamerasını açıp yatağın hemen yanına ilişmiş, basmış deklanşöre, hâlâ diyor ki “içeriden gelen bilgi...”Teallam sana ne diyelim ki artık Seda Sayan?Ağzın dilin bağlandı, gözlerin mi kör oldu ne oldu böyle?Bu çıta hiç bu kadar yere yakın olmamıştı!(‘Hastalık üzerinden makara yapılmaz’ diyecek olan duyarlı arkadaşlara, şu anda ekranda kendisini canlı canlı ve pek neşeli gördüğümü not olarak bırakayım da, lazım olursa okurlar.)Sakin ol şampiyon ya!Şahan da evli barklı insanı internetten bulup yuvasını mı yıktı ki böyle abuk sabuk yöntemlerle basından kaçmaya çalışıyor? Yoo!Sevgilisi Selin Ortaçlı’yla görüntülenmemek için uyguladığı son yöntem öyle gülünç ki!Hilton Oteli’nde kardeşi, sevgilisi, üçü bir yemek yemişler. Ortada öyle illegal bir durum da yok yani...Ne bileyim işte buzlu bademli parti falan değil yani, bildiğin masum bir akşam yemeği.Fakat çıkışta gazetecilerin beklediğini öğrenince sen bunlar bir delir!Yok otelin ışıklarını söndürmeler, yok telsizli otel güvenliği eskortu içinde arabaya saklanarak binmeler.Noooluyoruz şekerim bi dur bi sakin!Kendinizi böyle yapınca daha mı önemli hissediyorsunuz ne oluyor, anlamıyoruz ki!Gülüyoruz sadece, girdiğiniz lüzumsuz şekilden şekle...Ne gölgeymişArkadaş iddialara bakarsak, bu Gül Gölge’nin de gölgesini düşürmediği yuva kalmamış hani.... Kerem Gönlüm haberini duyan ortaya atlamaya başladı, “Ay benim kocamı da ayarttı’ diye...Bu iddialar doğruysa bile siz de o pek kıymetli, ne yaparsa yapsın koluna bacağına yapışıp kaldığınız kocalarınıza sahip çıksaydınız keşke. Onlara dönüp hesap soracağınıza suçu sadece karşı tarafa yüklüyorsunuz.“Kocamı ayarttı” ne demek yahu?Senin kocan da ayartılmaya dünden hazır bekliyormuş demek ki... Değil mi?Dekor olsun diye kütüphaneIşıl Reçber aldığı kitapları instagram hesabında paylaşınca ‘bunlar reklam kokan hareketler’ şeklinde yorum yapanlar olmuş. Reçber de kızmış, İlber Ortaylı’ya bağlamış. “Kitabın reklamı mı olur cahiller, keşke hepiniz ölseniz” manasına gelen bir karşı yorum yazmış. Sinirlenmiş yani. Hiç sinirlenmesin, çünkü gerçekten evinin bir duvarını hava olsun diye kütüphane yapan insanlar gördük biz. Bir tanesi mesela, başka eve çıkarken bu pek övündüğü kitaplığını yanına almamıştı çünkü yeni evi bu dekora uygun değildi! Aynen öyle demişti: “Amaan sıkıldım onları görmekten, getirmedim, kapıcıya verdim!” Bir de sağdan soldan yardım alıp, aflli kitaplarla dolduruyorlar o kitaplıkları. Öyle zekasına ve tarzına uygun Daniele Steel’ler Barbara Cartland’lar falan değil yani...Mein Kampf olsun, Nietzsche olsun, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, zaten evde hep belgesel, caz!Var yani öyleleri... Reçber’in ki aşırı tepki...

Devamını Oku

Bezdiren reklamları izle(me)diniz!

7 Nisan 2015

Ne reyting sisteminden anlarım ne de işleyişi merak ederim.Beni hiç enterese etmeyen bir mevzu...Ama yazılan çizilenlere bakılırsa reyting sistemi değişince kanallar kan ağlar olmuş. İmdat freni çekilmiş...Bu işten anlamıyorum tamam ama şunu da anlamıyorum: Reklam kuşaklarının süreleri üçe katlanıp izleyiciyi canından bezdirdikçe, yani bu kadar çok reklam alındıkça nasıl oluyor da hâlâ para kazanılmıyor acaba?***Bezdirdiniz bizi!Artık bir yayını zamanında seyreden pek yok zaten. Herkes istediği diziyi, yarışmayı, haber programını, artık her ne izlemek istiyorsa ya internetten ya da kaydedip bıktırıcı reklam kuşaklarını atlayarak izliyor.Program bölümleri 25 dakika, reklam kuşakları 40 dakika...Artık bu boyuta geldi...45 dakikayı aşanı gördüm ben...***Hele Acun Ilıcalı’nın TV8’i, bu alanda gerçekten dünya rekoru kırıyorherhalde.Reklama girdiklerinde git duşunu al, markete git alışverişini yap, gel yemeği fırına at, çayını demle, reklamlar anca bitmiş oluyor.Manyak değilsen oturup 0 30-40 dakikalık reklamı izlemezsin tabii...Bizdeki reklam sürelerinde yabancı dizilerin gösterildiği kanallara geçip bir diziyi baştan sona izleyebilirsin mesela.***Geçen gün öyle yaptım mesela... Hangi programı izliyordum hatırlamıyorum, reklam kuşağına girdiğinde farklı kanala geçip bir bölüm Criminal Minds izledim, döndüm reklamlar yeni bitmişti. Düşün gari!Bir zamanlar kanallar reklam süresi konusunda yine böyle eşeğin kulağına su kaçırdıklarında RTÜK bir uygulama zorunluluğu getirmiş ve hem 20 dakikadan önce reklama girmeyi yasaklamış hem de kuşakların süresi, atmayayım şimdi ama 8 dakikaya mı ne indirilmişti.Yine öyle bir ince ayar gelecek gibi bir his var içimde ya dur bakalım...Umarım.Biçimsiz hikayeBir zamanlar çapkınlıklarıyla ve aşk skandallarıyla gündemi sarsan futbolcuların yerini artık basketbolcu arkadaşlar aldı.Koçundan oyuncusuna gün geçmiyor ki bir basketbol yıldızının bombası patlamasın.Eskiden futbolcu eşleri ve sevgililerinin adını sanını suretini ezbere bilirdik şimdi basketbolcuların zevcelerini.Son bomba Kerem Gönlüm-Gül Gölge Saygı dedikodusu da neresinden tutsanız elinizde kalan bir bataklık. İki taraf da evli...Ve taraflardan biri bir zamanlar yakın arkadaşı olan kadını kocasına ‘sarktığı’ iddiasıyla suçluyor.Birbirlerini savcılığa veriyorlar, sosyal medya üzerinden hakaretler tehditler havada uçuşuyor.Kocalar da öyle susuyor!İşte tam bu noktada fon müziğinde şu şarkı duyuluyor: “Bu ne biçim hikaye böylee!”Yas evinden rızk beklemekCenaze levazımatçılarına “Haydi usta, hayırlı işler” denir mi? Denmez.Cenazelerden medet uman çiçekçi arkadaşlara da aynı şekilde, denmez tabii...Ama onlar ne yaptı? Kayahan’ın ailesi, usta müzisyenin vasiyeti üzerine cenazeye çiçek yollanmamasını, bunu yerine Mehmetçik Vakfı’na bağış yapılmasını rica edince bu tip talebi olan aileleri de genelleyerek “Ama bize ayıp ediyorsunuz, rızkımızı kesiyorsunuz” diyerek ayağa kalktılar. İnsanların yasından medet umarak kazanacağınız rızkın size bir hayrı dokunmaz.Hem Kayahan’ın anısına saygısızlık ettiniz hem de Mehmetçiklerin ruhuna...Ayıp be çiçekçi amca!

Devamını Oku

Utanma Işın gül geç!

4 Nisan 2015

Işın Karaca içini dökmüş. Eşi Sedat Doğan’ın ihanetiyle ilgili “Hayatımda en utandığım kare eşimin telefonuna bakarken görüntülenmiş olmamdı ve beni aldatıyordu. Masayı kafasına geçirmek istedim, magazinciler bakıyordu, kendimi zor zapt ettim” itirafında bulunmuş. O fotoğrafı çok iyi hatırlıyorum. Hatta o zaman üzerine yazı yazmışlığım bile vardı. Çok tanıdık bir andı o. Her kadın bilir o ‘acaba ne yazıyor çaktırmadan bakayım?’ çabasını...O yüzden hiç utanmasın bence... Orada yaptığından ve eşini düşürdüğü durumdan utanacak biri varsa o kendisi değil çünkü. Herkes en az bir ilişkisinde o yollardan geçiyor, yapacak bir şey yok. Bir kadın eğer beraber olduğu kişiyi kıskanıp böyle dedektifliğe soyunuyorsa, bu sadece o adamın sürekli gizem yaratmasından, bir şeyleri adeta ‘göstere göstere saklamasından’ kaynaklanır. Her ne kadar şikayet etseler de çoğu erkek eşi tarafından kıskanılmayı, adım adım takip edilmeyi sever, ister. Bu yüzden de kadınını sürekli ‘yemler’. Eve geldiği anda telefonunu ya kapatır, ya sessize alır ya da sehpaya ters çevirerek koyar mesela. Tuvalete giderken bile pijamasının beline sıkıştırıp öyle girer içeri... Bir işler çevirsin çevirmesin, gittiği yerler hakkında anlamsızca yalanlar söyler, gereksiz yere gizler vs. Kadını zorla delirten erkekler vardır yani... O yüzden Işın Karaca utanmak yerine o fotoğraf aklına geldikçe eğlenmeli. Hayat böyle tufalara düşmeyi önemsemeyecek kadar kısa çünkü. Bu gibi anılar akla gelince ‘Allah beni kurtarmış’ deyip gülüp geçmek en güzeli!Yine çok güldükBeyazıt Öztürk dünyanın bir toz bulutu olduğu zamandan beri aynı formatta sürdürdüğü programını bırakıp skeç işine girmeli. Ünlü isimleri de dahil ettiği kısa prodüksiyonları bu kadar sevilmişken artık bir değişikliğe gitse ne güzel olur! En son yaptığı Beyaz Futbol skecine yine kahkahalarla güldük. Ki adı geçen yayının ne sporla ne futbolla bir ilgisi olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Başından beri sunucunun da yorumcuların da oyunculuklarını konuşturduğu bir komedi programı olarak izleniyor Beyaz Futbol. Futbolla ve sporla en ufak bir alakası olmayan insanlar bile açıp ‘bu adamlar bu akşam nasıl bir şov yapacak acaba?’ diye merakla bekliyor. Beyazıt Öztürk’ün skecinde de hepsi yine ne döktürmüş ne döktürmüş! Hele o herkesin eline geçeni yere attığı final sahnesinde gözümden yaş geldi. Programı sürekli takip edenler için yapılan her hareket ve edilen her söz daha anlamlı ve daha komikti tabii... Skecin skeci yapılmış gibi bir durum söz konusuydu yani... Ahmet Çakar’dan Sinan Engin’e herkes oyunculuğunu bir kez daha konuşturdu. Çok eğlenceliydi çok. Keşke devamı gelse...Dehşet vericiBabasını öldüren oyuncu Orhan Şimşek’in ifadesini okurken kanım dondu. Daha önce kendisine bipolar bozukluk ve esrar psikozu teşhisi konduğunu söyleyen Şimşek, anladığımız kadarıyla tedavisine devam etmek yerine Adıyaman Menzil’deki şu meşhur hocadan medet ummaya çalışmış. Hani şu kadınlarla görüşmeyen, sadece erkekleri huzuruna(!) kabul eden, müridleri arasında ünlü isimlerin de bulunduğu efsanesi yıllardır kulaktan kulağa yayılan, alkol ve uyuşturucu bağımlılarını tedavi ettiği iddia edilen Menzilli Hoca... Benim bir yakınım da alkol illetinden kurtulmak için doktorların tedavisini dinlemek yerine bu hocaya defalarca gitmişti. Ve her seferinde bağımlılığı daha beter geri geldi. Ruhsal ve fiziksel hastalıklarda maneviyata sarılmak da çok önemli tabii ama tıp bilimini tamamen yok sayarsanız sonuçlar gerçekten çok üzücü olabiliyor. Orhan Şimşek olayı gibi sadece üzücü değil dehşet verici de... Allah’tan yardım istemek için aracıya ihtiyacımız yok. Bunu artık bir öğrensek!

Devamını Oku

Herkesin başarısı kendine

2 Nisan 2015

Geçen ay Dora magazin dergisine beşi İzmirli 35 kadının başarı hikayelerini aktardı. Teveccüh gösterdiler, içlerinden biri de bendim. Sordular, anlattım...Herkesin mutluluk formülü ve hayat beklentisi farklı... Ama özetle başarı dediğin, hedeflerine bir bir kavuşmak ise evet vay be, o zaman ben başarılı bir kadınım. Daha liseye başladığım sene “Ben Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuyacağım” deyip bunu gerçekleştirdiğim için... Üstelik hem genel kültür hem de Sinema-TV-Fotoğrafçılık bölümünün her bir sınavını birincilikle kazandığım için... Fakülteye bu havalı girişim, kendime olan güvenimi pek cilalamıştı doğrusu...“Demek ki ben istersem yaparım”ı ilk hissettiğim andı... Sonra daha okulun ilk yılında “Bir an önce çalışmak istiyorum” deyip, sadece yol ve yemek fişi karşılığı bir spor gazetesine fındık fıstıktan da olsa kapağı attığım için de başarılıyım herhalde... O gazetede bana verilen her görevi küçümsemeyip sanki Pulitzer kazanacakmışım gibi büyük bir ciddiyetle üstlendiğim için de...Görev dediğim, ilkokul hentbol maçlarını takip etmek, Pazar günleri stadyumlardan gelen maç kritiklerini telefonda almak ve redakte etmek, sonra Yeni Asır’a geçtiğimde Hamamcılar odası, Fırıncılar odası gibi olağan kurullarını takip etmek... Öyle demeyin, belki iç sayfalarda pul kadar çıkıyordu yaptığım haberler ama altında imzam vardı ya o bana yeter!***Gazete kağıdının üstündeki adımı ve soyadımı dünyanın en güzel manzarası gibi seyrederdim, hatırlıyorum. Sonra baktılar bu genç kız en antin kuntin haberlere bile bir savaş muhabiri edasıyla saldırıyor, giderek terfi ettirdiler. Bir süre sonra politikacıları falan takip eden meslek büyüklerimle aynı işlere verilmeye başlamıştım ki artık kim tutardı beni... Derken... Aşk tuttu beni... Aşık oldum, evlendim ve “Ben çalışmayacağım evimin kadını olacak evde boy boy bebeler büyüteceğim” dedim ve çok kısa bir dönem ev kadını modunu da denedim. Olmadı... Kimyam evlilik müessesesiyle uyuşmadı. Önce işime geri döndüm sonra da evliliğimi sonlandırdım.Her zaman söylerim ve savunurum evlilik ve çocuk sahibi olmak herkes için uygun değil. Ben onlardan biriyim, bunu erken kabullendim. Benim başarı hikayemde eş ve anne olmak yoktu. Kendimi erken tanıyıp, yanlışlarda ısrarcı olmamamın ödülüdür bugünkü hayatım. Burnunun dikine gitmenin, toplumun genel geçer kurallarını elinin tersiyle itmenin, “istediğini yap, istemediğini yapma” gibi dünyanın en basit kuralını uygulamanın, kendi doğrunda ısrar etmenin ödülü... Bu dediklerimi yaparken yaşananlar içinde, kendimi duvardan duvara çarpmak isteyeceğim yanlışlarım da oldu, yanlış seçimler yüzünden ciğerimi kavuran acılar yaşadığım da...***Çalıştığım gazetelerden de kendi isteğimle gittiğim pek olmadı, hep kovdular beni! Ağzımın ayarı pek yoktur, bülbül misali çok çekerim dilimden ama vazgeçmem de doğru bildiğimden... Yaşadığım her şeyin sorumlusu bendim... Ben istedim yaptım... Bazen elime yüzüme bulaştırdım, bazen kendimi dünyanın hakimi gibi hissettim. Keşkelerim, pişmanlıklarım, aptallıklarım ohooo gırla! Daha da olacaktır, ermiş değilim ya... Ama ne geçmişimi oturur didiklerim ne de geleceği kendime dert ederim.Ben şu anda kendi ellerimle inşa ettiğim sırça köşkümde kedilerim, köpeklerim, çok sağlam dostlarımla sadece neşe kovalayarak yaşayıp gidiyorum. Hayatını ne kadar basitleştirirsen o kadar lüks yaşıyorsun, bunu fark ettim, gittim bir sahil kasabasına yerleştim. Şimdi iyot kokusuna, bahçemdeki fıstık çamının kokusu karışırken hem çok sevdiğim bir işi yapıyorum, hem de üstüne para alıyorum, daha ne isterim? Başarı mı bilmem ama başkalarının hayatına, gönlüne dokunarak, kimseye eyvallah etmeden yaşamak benim bu hayatta tek bildiğim.

Devamını Oku

Elektrik kesikti beynim çalışmadı hocam...

31 Mart 2015

Normal bir ülkeyi aylarca sarsacak olaylar bu ülkede peynir ekmek gibi tüketiliyor malum...Dün de ne gündü be arkadaş!!!Ben bu yazıyı yazarken saat 15:00 civarı idi ve henüz bir meteor çarpmamış, uzaylılar inmemiş, İsrafil Sur’a üflememişti...Üçü aynı anda olsa da şaşırmazdık zaten artık...Ben hiç erkenci bir insan değilimdir.Sabah insanı değilim yani...Ruhsal ve bedensel enerjim erken saatlerde eksi bakiyede olur genelde...Kahveyi küvete doldurup içine girsem, öğleden sonra saatlerine kadar ne miskinliğim geçer ne de zaten az randıman alabildiğim beynim çalışır.Ama sen bir de akşamüstüne doğru gör beni... Tam bir enerji topu!!Dün sabah ise nedense önce erken kalkmam gerektiğini söyleyen bir rüya gördüm...Rüya bitmek bilmiyor, bir kız arkadaşım sürekli beni uyandırmaya çalışıyor, “haydi kalk artık” deyip duruyor.Sonunda rüya ve rüyamdaki arkadaşın tacizi öyle arttı ki gerçekten benim için çok erken sayılacak bir saatte gözlerimi açtım.Üstelik de enerjik bir ruh haliyle...Olacak iş değil aslında!***Neyse haydi dedim kahvaltımı yapayım, sokaktaki ve evdeki çocukları doyurayım, evi toparlayayım ve ev kadını modundan iş kadınına geçip bugün yazılarımı erkenden teslim edeyim.Gel gör ki bilgisayarın başına oturmamla memleketin fişi çekildi iyi mi?!Tabii ki dünyada bu zamana kadar sağ salim varolması tamamen şans işi olan ben, her zamanki genişliğimle ne telefonun ne tabletin şarjını akşamdan doldurmadığım için bir saat içinde dünyayla tüm bağlantımı koparmış oldum.Araba şarjım da yüzyıldır bozuk olarak gezdiğim için dedim gideyim de bir araç şarjı alayım.Satıcı kadın bir orjinalin bir de çakma olanının fiyatını söyledi ben de havalı havalı “yok yeaa çakma istemem onlar bozuyor telefonu, orijinal verin siz” dedim ve kredi kartımı uzattım.Satıcı dedi ki “ben şimdi bu kartı kulağımdan mı geçireyim, gözümden mi?”Öyle demedi tabii ama öyle bir “hanımefendi elektrik yok malum” dedi ki benim kulağım o şekilde algıladı.Peki ben ne yaptım dükkandan çıkıp yandaki ATM’ye gittim. Tabii ki onlar da çalışmıyor ama benim beynim ısrarla elektriğin yokluğunu tam olarak algılayamıyor.***Neyse borç aldım bir arkadaşımdan ve şarj işini çözdüm. Arabaya öylece oturup neler oluyor, yeni bir haber var mı diye bakayım dedim ve gözlerime inanamadım. Berkin Elvan davasına bakan savcı rehin alınmıştı.Üstelik güvenlik önlemlerinin üst seviyede olduğu Çağlayan Adliyesi’nde...Kafam çorba oldu, içim daraldı... Zaten elektrik kesintisi ile her biri diğerinden daha karanlık komplo teorileri fiber optiklerde uçuşurken üzerine bir de bu olayın muhtemel senaryoları eklendi.Bu ülke ne zaman teknolojik anlamda donanımlı, dışa bağımlı olmayan, medeni, demokratik, aydınlık ve huzurlu bir ülke olacak acaba diye düşünemiyorum bile artık...Dün sadece elektriğin karanlığı yaşanmadı memleketimde...Karanlık güç odaklarının uğursuz sağanağı da yağdı üzerimize...Yazıyı burada bitirmem lazım çünkü arabada, şarjdaki tablette yazı yazmak pek kolay olmuyor.Haydi onu geçtim 3G bağlantı da kalmadı artık... Bu gece uzaylılar hepimizi kaçırmazsa ya da sabahtan beri yukarıdan eksik olmayan jetlerden biri bahçeme iniş yapmazsa cuma günü görüşürüz.Kendinize ve aklınıza mukayyet olun...

Devamını Oku

Alaçatı Mercimek Köftesi Festivali!

28 Mart 2015

Alaçatı’yı ilk keşfedenler kadınlardır.Yıkık dökük Rumlardan kalma bir köyden Türkiye’nin en önemli tatil beldelerinden birini yaratan, kadın elidir.Dışarıdan gelip, o evleri tarihi dokularını bozmadan ayağa kaldıran, köyün (en azından) merkezini betonarmeye ve plastik doğramaya teslim etmemek için mücadele edenlerin başını hemcinslerim çeker.O eli bu köyden çekemezsiniz!Çekerseniz sonuç bu olur.***Yıllardır bahar bayramı havasında geçen artık gelenekselleşmiş Alaçatı Ot Festivali’ni gerçek sahiplerinin elinden alırsak işte böyle elimizde mercimek köfteleriyle, plastik masalarla kala kalırız.Bu festival Başkan Muhittin Dalgıç’ın her fırsatta ifade ettiği gibi “bir şakayla” başlamadı bizim bildiğimiz.Bir diplomat eşi olan sevgili Tülin Onaner ve arkadaşlarının oya gibi ince ince işlemesiyle büyük hemde çok büyük emekler sonucu doğdu.Doğmakla kalmadı 5 yılda olumlu anlamda inanılmaz da bir yol aldı.Taa ki bu seneye kadar.Bu yıl ne oldu?Festival Tülin Hanım’ın elinden alındı ve Belediye kendi bünyesinde kurduğu dernekle bu işi kotarmaya çalıştı.Eminim herkesin niyeti yine son derece iyiydi ama ne yazık ki sonuç ortada...***Bir kere hata en başında yapıldı, festival tarihi neredeyse bir ay öncesine alındı.Adeta, zaten ortada pişmiş bir aş verken, ‘getirin oradan bir kap soğuk su...’ diyerek işe başlandı.Nisan sonuna doğru, bahar ayları gelmiş, gönül yayları gevşemişken, papatya kokulu bir festival yerine, Mart’ta fırtına, yağmur, çamura bulanmış ‘eziyet günleri’ yaşandı.En büyük değişiklik festival alanının yerinin değişmesiydi ki bu konuda Belediye’nin bir günahı yoktu Allah için...Malum kasabanın tam merkezi, can damarı, eski kilise, şimdiki cami avlusu ve meydanı artık Diyanet İşleri’nin kontrolüne verildi. Ondan önce de zaten çatlak sesler başlamıştı...Daha önceki festivallerde tarihi yapının avlusunda klasik müzik konseri verildi diye bazı gazeteler “Vay din elden gidiyor, camide gavur müziği çalındı “ diye lüzumsuz bir yaygara koparmışlardı.Bu yüzden bu sene standlar Alaçatı’nın taş sokaklarında değil, Belediye’nin betonarme binasının önünde yapıldı.Plastik masalar, açıkta satılan sunuma en ufak bir özen gösterilmeyen börek, mercimek köftesi, yaprak sarmalar, yoğurttan para kapları konukları karşıladı. Ot Festivali’nde ot yerine hamur işi ağırlıktaydı.***Festivalden çok ilkokul kermesi tadında bir hafta sonu geçirdi Alaçatı. Geçen yıla kadar ünlü şefler, sanatçılar, televizyon yıldızları doldururdu sokakları, mekanları.Bu yıl festivalin simge isimlerinden Ayhan Sicimoğlu bile gelmedi, düşünün artık...Kısacası Alaçatı’nın güzelim Ot Festivali 5. viteste yağ gibi kayıp giderken, birden el freni cart diye çekilmiş araba gibi yolun ortasında kaldı. Umarım bu seneden bir takım dersler çıkarılır. Başkan Dalgıç bu işi ‘şaka’ olarak algılamaktan vazgeçip bu festivalin Alaçatı için nasıl bir önem taşıdığını anlar.Ve bu fikri asıl doğurup büyütenleri tekrar olaya dahil eder. Kırılan kalpleri onarır, kazanan Alaçatı olur.

Devamını Oku