Sanatçılar halka örnek olmalıdır safsatasına inanmıyorum ama yine de çok göz önünde bir insansanız özellikle insanların vicdanına değecek konularda biraz dikkatli olmak lazım diye düşünüyorum.Mesela, içki içerse insanlara kötü örnek olmaz, bu kişisel tercihidir, kimseyi hiç ama hiiiç ilgilendirmez.Ama çoğunluğu Müslüman bir ülkede Ramazan’da sokak ortasında içerse onu seven muhafazakar kesimin gönlünü kırmış olabilir.Mahalle baskısına karşı gelen bir protest tavır sergilemekle, nezaketsizlik etmek arasında bir fark var çünkü. İşte bu yüzden Serdar Ortaç’ın da kumara olan düşkünlüğü yüzünden “Ama çok ayıp, gençlere kötü örnek oluyor” diyenlere sonuna kadar karşı çıkarım. Size ne adamın kendi parası kendi keyfi... İster sokağa atar, ister yastığının altında saklar, derim.Fakat memleketin en önemli seçiminden bir gün önce Bodrum’a gidip karısıyla şezlongda yayarsa, işte o zaman hem kızar hem de teessüflerimi bildiririm.Bu kadar mı Bodrumunuz gelmişti Sayın Ortaç?Oyunuzu kullanıp bir gün sonra gitseydiniz olmaz mıydı?Nasıl olsa Bodrum kaçmıyor. Karyalılar’dan beri orada duruyor.Pazar gününden beri “Ay valla oy veremedim çünkü bıdı bıdı oldu” diyen herkesle ağız dalaşına girdiğim için bu fotoğrafı görünce de dayanamadım.İzleyiciyi aptal yerine koyan reklam...Reklam yayına gireli epey oldu ama araya başka mevzular girdi yazamadım.Gülben Ergen bir süpermarketin tanıtımını yaptığı şu yeni reklam kampanyasının senaryosunu nasıl kabul etti acaba?O market zinciri sahipleri de, bu dahiyane fikri tasarlayan reklam ajansı da, Ergen de insanların zekasını bu kadar küçümsedikleri için sınıfta kaldılar doğrusu.Gerçi çekimler gerçekten gizli kamerayla normal vatandaşla yapılsaydı gerçekten eğlenceli ve ilginç olabilirdi. Fakat işin teknik kısmından en anlamayan yaşı kemale ermiş yakınlarım bile reklam çıktığında çok sinirleniyorlar.Gizli kamera aldatmacasını o kadar acemice planlamışlar ki gerçekten insan reklamı izlerken aptal yerine konulduğu için kızıyor.Bir de Gülben Ergen’in yıllardır eleştirildiği sahte gülüş, sahte şirinlik, sahte sufilik, sahte entellektüellik suçlamaları varken çıkıp da sahte olduğu buram buram belli olan bir gizli kamera olayına adını karıştırması ayrı bir acemilik olmuş.Bir an önce yayından kaldırın şu saçmalığı... İmajınızın hayrı için.Acun yanlıştan döndüSurvivor bu yıl en sert, en kavgalı, en gergin sezonunu yaşıyor.Sebep olanlar malum.Gönüllüler takımındaki kendini kabadayı zanneden bir takım kum yabanları!Bozok’un Hakan’a aleni kafa attığı görüntülerden sonra Bozok’u diskalifiye etmeyen ve sadece uyarı veren Acun Ilıcalı’ya şiddeti normalleştirdiği için eleştirilerde bulunmuştuk.Geçen geceki yayında Acun öz eleştiri yaparak özellikle Bozok ve Turabi konusunda ipleri fazla gevşek tuttuklarını ve bundan pişmanlık duyduklarını belirtti.Ve Turabi’yi çok sert bir şekilde uyardı. Biraz geç oldu ama en azından ‘kan çıkmadan’ bu sezonu bitirme umudu doğmuş oldu.
Oy ver kardeşim oy ver...Güzel poponu kaldır o koltuktan, git oy ver.Sana bu ülkenin yönetimiyle ilgili, geleceğiyle ilgili fikrin soruluyor. İradene başvuruluyor.Git oy ver...Sen kendini adama saymıyorsan, ‘Ben fikirsizin tekiyim, siz seçin ben her gelene razıyım ezikliğinde isen’ koltukta yaymaya devam et.Ama sen yine de koyun olma, oy ver...Karanlıkta yaşamaya razı olma, oy ver...Kendini aptal yerine, enayi yerine koydurma, oy ver...Kime verirsen ver ama demokrasiyi onurlandırmak için, cumhuriyet rejimini taçlandırmak için git, oy ver...Mecbur olduğun için değil, bir görüşün olduğu için sana en yakın partiye oy ver...Sahte anketlerle seni yönlendirmelerine izin vermeden, oy ver.Zekanı küçümseyenlere inat, oy ver...Vicdanını dinle, oy ver...***Bugün hilesiz, hurdasız, kavgasız, olaysız bir demokrasi şenliği yaşamayı umuyorum. Yarın sabah daha aydınlık, umut dolu bir geleceğe uyanalım istiyorum.Seçim öncesi meydanlara kan bulaştıranların o elleri kulaklarına kaçsın istiyorum. Bu ülke artık çok yorgun, çok siyah! Allah’tan yar ve yardımcımız olmasını diliyorum. Hayırlı seçimler Türkiye!O yatağa her şartta girilecekDaha bir din adamının, bir Allah dostunun nasıl davranması gerektiğinden, edasının, ses tonunun, hitabetinin ne kıvamda olması gerektiğinden bihaber.Ekrana çıkmış avazı çıktığı kadar bağırıyor.Birazdan eline sopayı alıp hepimizi falakadan geçirecek gibi bir hali tavrı var. İzleyicilerden gelen sorulara yanıt veriyor.Diyor ki bir tanesi “Hocam kocamın genç bir sevgilisi var, ondan da benden de vazgeçmiyor, ne yapmalıyım?”Gırtlağını yırta yırta cevabını veriyor bizimki: “Kocan büyük haram işlemiş. Elin karısıyla nikâhsız olur mu? Dini nikâh yapsınlar da bari dinen kötü durumdan kurtulsunlar. Ama sen sakın kocanı bırakma. Küsüp de ayrı yatma. Gel dediği zaman yatağına git!” Ben artık din adı altında uydurulan bu saçmalıkları, İslam dininin böyle hırpalanmasını izlemek istemiyorum.Akıllarını fikirlerini bacak aralarıyla bozmuş bazı insanların dinden imandan bahsetmesine, kadını sürekli kafesteki hayvan gibi görmelerine tahammül edemiyorum. Ve bu insanların üstelik ‘devlet televizyonunda’ geniş geniş yer bulmalarına hâlâ ve inatla hayret ediyorum.İnadına nezaket vurgusuCHP ilk kez başarılı bir seçim kampanyası yaşadı.Çok çok iyi değildi belki ama en azından daha öncekiler gibi uyduruk çadır tiyatrosu kıvamı da yoktu.Hele Kemal Kılıçdaroğlu’nun kabalığa ve nobranlığa alışmışların küçümsediği nezaketine vurgu yapan o ‘ayağa kalkıp önünü ilikleyerek’ “sizden oy istiyorum” sahnesi çok etkileyiciydi.Hatta o kadar ki, sosyal medya yorumlarından anladığımız kadarıyla, iki sol tandanslı parti arasında gidip gelen kafa karışıklığı yaşayanları CHP’ye bile yöneltti.Kısacası CHP ilk kez bu konuda kedi olalı bir fare tuttu.
Bundan tam bir yıl önce havalı havalı şöyle bir şeyler yazmışım:“Ne ahlak zabıtasıyım ne de toplum polisi...Muhafazakârlıktan, mutaassıp yaşamaktan bahsedecek en son kişi benim belki.Ama en azından iki yüzlü değilim.Hem evli olayım hem de canımın istediği gibi yaşayayım demiyorum mesela.Evlilik kurumuna bir daha silah zoruyla bile girmeyeceğimi söylesem de o kuruma saygı duyanlara ben de saygı gösteriyorum.Ayrıca bu memlekette medeni kanun denen bir şey var.Ve o kanun birden fazla evliliği yasaklar.Birden fazla ‘eşi’ olup bunu da gururla, göstere göstere yaşayanlar bu ülkede kanunsuzluğu, hukusuzluğu normalleştiriyorlar.Toplumsal değerleri aşağı çekiyorlar.Türk medeni kanununu hiçe sayan bir yaşam sürdürüyorlar.Ama sorsan sözde en muhafazakar onlar...Ben buna tav oluyorum.Ahlakı, inancı, kanunu kendilerine göre yontanlara yani...”***Dini nikâhla yapılan poligam hayatlara gösterdiğim tepki yazılarımdan sadece biri.Şimdi çok üzgün ve bu ülkenin geleceği adına çok umutsuzum.Artık kanun önünde de birden fazla eş sahibi olmanın bir sakıncası kalmadı.Yuva olmanın, sadece bir kalbe ait olmanın, çekirdek aile kutsallığının hiçbir önemi de... Alın alın... Daha çok kadın alın... Tohumlarınızı saça saça yaşayın...Bir kurdun ağacın içini kemirmesi gibi, toplumu içeriden ince ince çürütün... E mi?SON OSMANLILARBu fotoğraf 2010 yılında Bodrum’da çekildi.Şehzade Osman Selaheddin Osmanoğlu’nun 70’inci doğum günü partisinde...Hanedanın son üyelerinin fotoğrafı...“Osmanlı’yı yeniden dirilttik” deyip kafalarında sarık, sırtlarında kaftanla gezen arkadaşlar için hayal kırıklığı olacak belki ama durum bu... Aranızda zaman makinesini icat eden varsa bilemem ama o kaftanlar sarıklar çoktan toprağa karıştı.KADIN ZULMÜ...Hakan Sabancı’yı Instagram hesabından takip ediyorum.Çünkü tanımadığım bazı insanların hayatlarını dikizlemeye ben de sizin gibi bayılıyorum.Hiç numara yapmayın şimdi...Türkiye’den ve sansasyondan uzak, işinde gücünde bir hayat yaşayan, ailesine, özellikle de annesine çok düşkün genç bir adam gibi görünüyor.Arkadaşlarıyla ilişkileri de gayet iyi belli ki. Ama bu zamana kadar paylaştığı tüm arkadaş fotoğraflarının erkeklerden oluşması dikkatimi çekmişti doğrusu.Sürekli erkek grupları içinde; Hakan tatilde, Hakan evinde, Hakan partide...Bir kez bir kadınla fotoğrafı çıktı o da magazin gündeminde olay oldu. İki kadın arasında kalan adam pozisyonuna girdi. Meğer bu genç adamın varmış bir bildiği.
Haydi zenginin malı züğürdün çenesini yorsun biraz.Sorarım size ey okur, bir insan neden toplam 8 katlı 770 metrekarelik bir evde oturmak ister?İsterse o ev ev midir?Bir sıcaklığı var mıdır?Annenin mutfaktan kafasını uzatıp “Yemek hazıııır” diye seslendiğinde sesinin duyulmadığı, 770 metrekare içinde kaybolup gittiği, ya da yemeklere anne elinin değmediği ev ‘yuva’ mıdır?***Reza Zarrab’ın eşi Ebru Gündeş’e hediye ettiği, ikinci derece tarihi eser olarak tescil edilen Mehmet Arif Bey Yalıları’ndan söz ediyorum.Yalnız o yalılar şu anda Mehmet Arif Bey’in bıraktığından biraz farklı...Bizler gibi sıradan, sefil maraba takımına, tarihi eser sayılan binalar için bir çivi bile çakılmasına izin vermeyen, ‘bu taşın yerini oynatmışsınız’ diye ceza kesen, ruhsat vermeyen, yıkılması pahasına tadilatını sakıncalı(!) bulan Anıtlar Kurulu ve Belediye, bu yalının Mehmet Arif’in kemiklerini sızlatacak değişimine “gık” dememiş!Araya tüp geçitler, dışarıdan görülen asansörler, balkonlarda ahşap yerin cam, ek kat vs. vs...***Koskoca yalıya mutfak balkonu pimapenle kapatılan orta direk evi muamelesi yapılmış.Neyse artık olan olmuş, yapacak bir şey yok.Diyorum ki bir ara hayırlı olsuna gidelim, adettendir.Ev hediyesi borcamımızı alalım el el ele tutuşup kapılarını çalalım. (Ay insan kapıyı da karıştırır şimdi orada! Sağ yalınınki mi, sol yalının ki mi, ön kapılar mı, arka kapılar mı? Yoksa daha bahçe girişinden bizi kovarlar mı?)Hem sevaptır, kendilerini normal bir ‘evde’ yaşıyor gibi hissetsinler. Yalı hayatı meşakkatlidir, biraz tarihi romanlara meraklı olanlar bilir.Bunun rutubeti var, onlarca çalışanı var, mutfak-ısınma-bahçe masrafı var, laneti var, söylentisi var...Hatta bak lanetli yalılar, söylentiler falan deyince aklıma geldi, Saffet Emre Tonguç’u da alalım yanımıza. Biz etimekli tatlımızı yerken o da bize anlatır, tatlı tatlı...Yalnız içeride birbirimize belimizden bağlanalım ya da boyunlarımıza düdük asalım ki kaybolma halinde bir panik durumu olmasın.Sebahatler’in dünüre de haber verin, küsüyor sonra, ona da ‘ayıp’ olmasın.Eğlence mi? Dinlence mi?Ben artık herkes öğrenmiştir diye tahmin ediyordum ama hâlâ İzmir dışından gelen arkadaşlarımın sorularından anladığım kadarıyla minik bir rehberliğe ihtiyaç var.Sevgili tatilciler, kıymetli misafirler, şu anda Türkiye’nin en popüler tatil beldesi Alaçatı’da deniz yok. Bakın bir daha söylüyorum Alaçatı merkezde DENİZ YOK!Merkezde yüzlerce butik otel var ya hani... Hemen hepsi birbirinden özenli, şeker, şirin...Hah işte onların hiçbiri deniz görmüyor, denize yürüme mesafesinde bile değiller.Yemek yiyeceğiniz yerler de öyle...Denize yakın oteller var ama onlar da merkeze uzak.Uzak dediğim üç dört kilometredir belki ama, mesela Alaçatı Port civarında nispeten denize yakın bir otelde kalacaksanız sizi merkeze ulaştıracak o 3-4 kilometre kesinlikle yürüyüş yolu değil.Gündüz sıcakta güneş, gece karanlıkta araba çarpar.Issız tarlaların ortasında bir yol çünkü.O yüzden lütfen tatilinizi planlarken önce ne istediğinize karar verin.Sonra gideceğiniz lokasyonu iyice araştırın.Bir bölgeye sadece popüler diye hemen atlamayın.Eğlence mi dinlence mi istiyorsunuz? İlk, buna karar verin.Akşam erken yatıp, günü erken başlatanlardan iseniz gece kulüpleri ve civarından uzak durun mesela. Yok ben gündüzcü değil gececiyim, eğlencelere akmazsam duramam, diyorsanız da alkollü araç kullanmamak ya da taksilere konaklamadan daha çok para vermemek için eğlence mekanlarının civarına konuşlanın.Sonra da bu köşeyi takip edin, önümüzdeki haftadan itibaren Çeşme ve Alaçatı için (Hatta Urla, Karaburun, Foça ve civarı) sezon boyu size kendimce tavsiyelerim olacak. Bütün ömrü bu coğrafyada geçen biri olarak naçizane önerilerime kulak verin.
Malumunuz, özellikle güney ve batı sahillerindeki butik oteller çocuklu müşteri kabul etmezler.Aileler de bu duruma çok bozulurlar.Ben de bunu anlamam... Çocuklu bir aile neden üç beş odalı küçük bir oteli tercih etmek ister ki?Git büyük bir otele... Havuzu var, koşturacak büyük büyük bahçeleri var, animasyonları var, çocuk sesini yan odaya geçirmeyen kalın kalın duvarları var!Butik otel dediğin minnak bir ev işte....O evler genelde romantik konseptler içeriyor.Ve balayı çiftleri başta olmak üzere, genç çiftlere hitap ediyor.Şimdi senin ne işin var orada çoluk çombak?***Ayrıca kimse kusura bakmasın da her zaman söylerim, bütün çocuklar sevimli falan da değildir!Gerçi o sabilerde hiçbir suç yoktur.Çocukları sevimsiz ve rahatsız edici yapan ebeveynleridir.Bu yüzden çoğunuz gibi benim de özellikle yolculuklarda çocuklu bir aileyle dip dibe gelme korkum her zaman vardır.Fakat çocuktan çocuğa da fark var tabii. Dünya tatlısı bir bebeciği hiç tanımadığım annesinin kucağından alıp tüm yolculuk boyunca kollarımda pişpişlediğim, saçtığı gülücüklere mest olduğum bir İstanbul-Van seyahatim vardır mesela...Ama genelde, özellikle Türk anne-babalar çocuklarına dur, sus deme konusunda oldukça pinti davrandıkları için çocuklu ailelerden köşe bucak kaçanlardanım ben.***Onlara göre “Çocuk bu canım, ne yapalım? Ağlayacak da bağıracak da!”Çocuğu yol boyu kulağımın dibinde hiçbir derdi olmamasına rağmen çığlık çığlığa bağıracak, restoranda yemek yerken sandalyeme, masama vura vura koşturacak, siren gibi sesler çıkaracak ve benim bundan rahatsız olmamam beklenecek...Çünkü neden? Çünkü o çocuk! E be kardeşim o çocuk da sen büyüksün ama! O çocuğu yetiştirecek, eğitecek olan sensin.Biz sanki hiç küçük olmadık.Sıkıyorsa gittiğimiz yerde abuk sabuk hareketler yapıp, tuhaf sesler çıkaralım...Ya da durup durduk yerde şımarıklıktan avazımız çıktığı kadar bağıralım...Bunları yapmazdık, kimseyi rahatsız etmezdik, çünkü öyle yetiştirilmiştik.***Düşün ki, deniz kenarına inmişsin, bütün yılın yorgunluğunu atacaksın ama tam yanına:- anneeağğğ su soğuk- anneaaaağ kum sıcak- anneeaağaaa acıktım- annneeağğaaa susadım.. diye sürekli bağıran koşuşturan çocuklarıyla şenlikli bir aile geldi...Bütün günün rezil olmaz mı? Ama itiraz edemezsin değil mi? Neden? Çünkü onlar çocuk!!!Hayır efendim sen çocuğuna bir şeyi bağırarak istememesi, kalabalık ortamlarda başka insanları rahatsız etmemesi gerektiğini öğretemediğin için o, senin yüzünden sevimsiz bir çocuk! Asıl anne-baba olarak sizin eğitilmeniz lazım yani...Vallahi eşin dostun öyle çocukları var ki, beraber olmaktan en çok ben keyif alıyorum.Onlarla birlikteyken en çok ben eğleniyorum.Onlarla sohbet etmeye, o renkli fantastik dünyalarına dahil olmaya bayılıyorum.Onların saflıkları, doğallıkları, art niyetsiz iç dünyaları benim de içimi açıyor, pozitif enerji depoluyorum.Ailelerinin şımartmak için adeta özel çaba harcamadığı çocuklar onlar. Dünya şekerleri...***Neyse işte şimdi tam da tatil zamanı bu mevzuya bir kez daha değinelim istedim.Allah aşkına o çocuklarınıza bir sahip çıkın. Onun bitmek bilmez şımarıklıklarından sadece siz rahatsız olmuyorsunuz bunu bir idrak edin.Hiç kimse tatile çıktığında, güneşlenirken, yemek yerken, havuz başındayken sizin çocuğunuzun gürültüsünü çekmek zorunda değil.Önce kendinizi sonra çocuklarınızı bir zahmet bu konuda eğitmeye çalışın.Yolculukta, tatilde insanları çileden çıkarmayın!
Bu ülkede Uzay Heparı denilince içi sızlamayan yoktur herhalde.1996 yılında içi de dışı gibi güzel o genç adam elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldığında, Uzay’ı yakından tanıyan tanımayan herkes kahrolmuştu.Sadece erken veda eden Uzay için değil, daha annesinin karnında babasız kalan bebeği için de...O bebek şimdi büyüdü. Kanat Heparı babasının bir kopyası olarak karşımızda şimdi.Babası gibi yakışıklı, farklı...Lütfen saçma sapan yorumlarımızla üzmeyelim bu çocuğu... Aslında ‘bu çocuğu da’ demeliyim.Engincan ve İdo’ya yaptığımızı Kanat’a da yapmayalım.Kılığı kıyafeti ile ilgili hoyrat yorumlarımızı kendimizesaklayalım.Kanat’ın çorabı-pantolonu için mesela “Bazı İtalyan moda evlerinin kadın koleksiyonlarında yer verdiği bu ayrıntıyı gardırobuna taşıyan genç...” gibi cümleler kurmayalım. Onlar farklı bir jenerasyon... Kullandıkları dil, giyim tercihleri, düşünce yapıları, hayata bakışları çok farklı... Zaten öyle de olmalı... Özelikle magazin basınının ‘yeni keşfettiği’ bu genç adama lüzumsuz yüklenmesinden doğrusu endişe ediyorum. Rica ederim üzmeyelim babasının kopyası, dünya yakışıklısı Kanat’ı...Elis bebek okumasınÜmit Kantarcılar’dan boşanacağını açıklayan Gamze Topuz kızı Elis Naz için duygusal bir yazıkaleme aldı.İleride bu yazdıklarını kızının okumasını istediği için mi yaptı bilmiyorum.Umarım öyle bir şey olmaz.Çünkü o küçük kız bu yazılanları okursa eminim derinden yaralanır.Babasının kendisini istemediğini, doğumuna karşı çıktığını, annesinin onu ‘babasına rağmen’ doğurduğunu, babasının kızını hiç sevmediğini ve hiç ilgilenmediğini düşünür.Bu da bir çocuğu nasıl etkiler malum...Gamze Topuz’un yazdıklarının her bir satırında onu ve kızını yalnız bırakan Ümit Kantarcılar’a bir öfke var çünkü.“Seni, mutluluğumuzu, gülücüklerini, agularını, gazını, uykumuzu, uykusuzluğumuzu paylaşabileceğim seni canı kadar seven, seni ve geleceğini benim kadar düşünen insanlarla büyülte bilseydim. Senin bu dünyaya gelmeni isteyen, seni Allah’tan gelen bir hediye olarak gören insanların içinde.. “ sözlerinden başka bir sonuç çıkarmak mümkün değil zaten.Bunları yapmayın. Çocukları, haklı da olsanız, analarından babalarından soğutarak büyütmeyin.Kendi hayal kırıklıklarınızın, öfkenizin yükünü o küçük kalplere yüklemeyin.Ya da daha en baştan, sadece hormonlarınızın sesine kulak verip, baba olmayı istemeyen, buna hazır olmayan adamlardan ‘yaşım geldi’ deyip çocuk yapmaya uğraşmayın. (Topuz bunu yaptı demek istemiyorum. Ama son yıllarda örneklerine çok rastlıyoruz.)Bebişleri daha en baştan yarım yamalak bir yuvada, hep başkalarının ailelerine özenerek büyümeye mahkum etmeyin.Ne yaptın amca?Rahmetli de neredeyse kendini zorla öldürtmüş hani...İsim vermeye lüzum yok, önemli olan olayın kendisi.Mersin’de yaşı kemale ereli çok olmuş bir amca internette oyun oynarken bir kadınla tanışıyor, muhabbet ilerliyor amca kadına imam nikahı kıyıyor.Sonra bakıyor kadının daha genç güzel bir yeğeni var, ona da resmi nikah kıyıyor. İki kadınla aynı eve yerleşip evlendiği gün bütün mirasını resmi nikahlı karısının üzerine yapıyor.Sonuç... Adam aynı gün yüksek oranda morfin ve kokeinden ölüyor. Daha doğrusu büyük ihtimalle öldürülüyor.Vallahi ehliyet işinde olduğu gibi şu internet kullanımında da bir yaş sınırı uygulanabilse keşke.Çünkü özellikle 70 yaş üstünde, internet kullanımı sadece oyun odaları ve facebook’la sınırlı olanların başı büyük tehlikede...Bunun dolandırıcısı var, katili, hırsızı var...Artık evlere gece yarısı kapıyı zorlayarak girmeye lüzum görmüyor bunlar.Şuursuz internet kullanımı sayesinde hayatlar tehlikede...
İnsanlara sürekli zayıf ve fit olmaları gerektiği baskısı artık giderek daha ağır bir spor faşizmine dönmeye başladı.Spor yapmıyorsan, yeteri kadar zayıf değilsen, karın kasların yoksa, popon sarkıksa ikinci sınıf insansın... İlkelsin... Çağın dışındasın... Çirkinsin çirkin!Her sabah Instagram hesapları dalda sallanan elma pozisyonundaki kadınların fotoğraflarıyla dolu.Adamlar spor salonunun soyunma odası aynasında tişörtlerini sıyırıp baklavalarının fotoğrafını çekiyorlar...Renkli kulaklıklarıyla koşanlar, neon ayakkabılarıyla yürüyüşe çıkanlar, renkli taytlarıyla kendini ormana vuranlar.Tamam hepiniz çok sportifsiniz, sağlıklısınız, çok fit, güzel görünüyorsunuz.Bizim gibi kahvaltıda ezine yerine çimen suyu içerek ömrünüze ömür katıyorsunuz.Çok da iyi yapıyorsunuz ama acaba kendinizi biraz fazla mı zorluyorsunuz?Benim sporla alakam yok, bunu hep yazarım.Geçen gün ‘yaz geldi biraz mekik çekeyim de şu göbeğimi eriteyim’ dedim, bir hafta hastanelerde gezdim. Çünkü belimi fena sakatladım. Yürüyüş dahil her tür spor aktivitesini o kadar sevmeden yapıyorum ki o bir saatin sonunda sinirden ağlayasım geliyor.Ama etrafımda benim gibi tuhaf yaşam formlarının dışında olanlar da var tabii.Her gün 10 km koşmazsa içi rahat etmeyen, istisnasız her gününün üç saatini spora adayan tanıdıklarım var.Bu zaman kadar ne bir tanesinden ahkam duydum, ne bir zorlama hissettim...Ne de ben denizin “mümkün olduğunca hareket etmeden dur” felsefemi küçümsediler.Her gün fotoğraf paylaşıp altına direktifler verdiklerini de görmedim.Sporla iç içe bir yaşamı gerçekten kendileri için tercih ediyorlar çünkü.Sosyal medya paylaşımlarında bulunmak için değil.Daha pazar günü bırakın herkes istediği fotoğrafı paylaşsın yazmıştım evet ama samimiyet içermeyen, zoraki hallerinizden de söz etmemiştim. Fazla didaktik paylaşımları sevmiyorum sanırım.Haydi bir tane iki tane özendirmek için ya da paşa gönlün için fotoğraf koyarsın. Ama her gün aynı salonun, aynı aletinde, aynı şekilde sallanırken fotoğraf koyunca benden daha fazla sporcu olmuyorsun.Sıkıcı yemek programlarıYemek yemeye de, yapmaya da, yemek programı izlemeye de düşkünümdür ama şöyle hevesle takip ettiğim, ‘aman gününü kaçırmayayım’ dediğim bir program yok.Ki hangi kanalı açsan bir şef, bir mutfak, sözde farklı bir format...Ama hiçbirini baştan sona kadar izleyemiyorum, çünkü içim kıyılıyor!“Evet, soğanları diş diş doğruyoruz” deyip kırt kırt o soğanların doğranışını izlettiriyorlar çünkü bize...Beş tane biber mi doğrayacak, hepsini izlemeye çalışıyoruz sabırla...Sayın şefim, önceden kıy o soğanı bir zahmet. Bana zaman harcatma, sıkılmayayım ekran karşısında...Sen malzemeleri önceden hazırla, pratik olarak üç yemeği arka arkaya yap... O sırada da mutfağın püf noktalarını anlat, ilginç bilgiler ver mesela.Kameraman ve yönetmenler desen ne programı yaptıklarının pek farkında değiller.Şef orada hamuru nasıl keseceğini anlatıyor diyelim ama biz ya yanda oturan konuğun suratını ya da diğer malzemeler tabakta nasıl duruyormuş, onu izliyoruz.Şeflerin bazıları ise tam evlere şenlik...Köfteleri yakıp kömür yapan mı dersin, çorbayı bulaşık suyuna çeviren mi? Her mevzuda olduğu gibi mutfakta da ‘nerede çokluk, orada ...’ demek ki! Program çok ama içlerinde hevesle beklenen pek yok.
Amerikan bla bla üniversitesi resmi olarak açıklamış: “Selfie çekmek bir ruh hastalığıdır!” Halt etmiş o bla bla’cı araştırmacılar... Ayrıca öyle ise bile tek hastalığımız bu olsun, çok şükür.Cep telefonlarının kamera özelliği icat olunduğundan beri tüm insanlık alemi olarak fark ettik ki, insan en güzel kendi kendini fotoğraflıyor.Başkası çektiğinde kendimi yaşlı, şişman, çirkin görürken, kendi çektiğim fotoğraflara nasıl bayılıyorum belli değil! Çarşaf çarşaf her yere koyuyorum.Rahatsız olan bakmasın diyorum.***Ayrıca kendimizi sevip sevmeyeceğimizi, beğenip beğenmeyeceğimizi size mi soracağız?Biz küçükken annemin “Kendini beğenmeyeni kimse beğenmez” sözünü duya duya büyüdük.Egonun dozunda cilalanmışı her zaman iyidir iyi...Sosyal medya kavramının hayatımıza ilk girdiği zamanlar benim de tuhafıma giden paylaşımlardı bunlar.Ama zaman o kadar hızla akıp, hayat o kadar süratle bir yerlere gidiyor ki, en iyisi o akışa direnmemek.Sabit fikirli olmamak, ruha bir tutam hoş görü katmanın yanında “Aman koy şaplağı rahvan gitsin, kim ne isterse onu çeksin, göstersin” de demek lazım.***Ayrıca şu tatilini, yediğini, içtiğini, selfie’sini özellikle paylaşmayan, sen toplu fotoğraf çektiğinde ‘Lütfen benim içinde olduklarımı paylaşma tamam mı?’ diyenler var.Bu nasıl kendini önemsemek, bu nasıl bir kibirse artık!Tüm mavi gezegen yaşayanları olarak herkes toplandı, senin fotoğraf paylaşıp paylaşmayacağını bekliyor çünkü!Paylaştığın anda olay olacak, yer yerinden oynayacak, Birleşmiş Milletler olağan üstü toplanacak!***Ne kendinizi ne de sosyal medya hesaplarınızı (eğer iş için kullanmıyorsanız) bu kadar fazla önemsemeyin.Neşeli olmanın, kendini sevmenin, yaşadığı güzellikleri insanlarla paylaşmanın ayıp bir tarafı yok.Kendinizi bu kadar da kasmayın.Bir tek bu: ‘Ne mana?’Sosyal medya üzerinde, kendi hesaplarında, kendi özel sayfanda yediğini, içtiğini, gezdiğini, yaşadığın evi, hayatını, işini paylaşmak istersen paylaşırsın. O senin paşa keyfinin bileceği iş.Sadece ibadet sırasında, cenazelerde, mezarlıklarda gibi fotoğraf çekilip paylaşmanın hangi duygular içinde yapıldığını anlamıyorum sadece ben...Birkaç ay önce ismen tanıdığım ama hiç karşılaşmadığım, ortak tanıdıklar yüzünden “ayıp olmasın kontenjanından” listeme kabul ettiğim bir kadını bu yüzden hemen sildim mesela.Annem yaşında koskoca kadın, arkadaşının mezarı başında sağdan soldan yandan sırıtarak pozlar vermiş ve bunu paylaşmış.“Ah canım bilmemkimciğimin sene-i devriyesiydi, ışıklar içinde uyusun” diyerek.Bir: Mezarlıkta goy goy yapılmaz, oturup dua edilir.İki: Ona ışıklar içinde uyusun değil, “Allah rahmet eylesin” denir.Üç: Cenazeler, mezarlıklar, ibadethaneler sosyalleşme yeri değildir.Dört: Tuhaf kılıklarla poz verip, şov yapma yeri hiç değildir. (Yine o malum fotoğraf geldi gözümün önüne... Ayyh! İçim ürperdi, Azrail yokladı!)