Açılmış bir kitap ve ortasında yanan meşale, Milli Eğitim Bakanlığımızın amblemidir.Cumhuriyeti kuranlar, akıllı insanlarmış:Eğitimin kovayı doldurmak değil ateş yakmak olduğunu o zamandan görmüşler.Yazık ki sonradan gelenler pusulayı şaşırmış..Önce eğitimden tasarruf yapmaya başlamışlar. Okullarda muhafazakâr davranış ve anlayışları besleyip büyütmüşler. Sonuç, şüphe etmeyen, bilinmeyenden ve risk almaktan korkan, her sorunun değişmez cevaplarını ezberlemeye şartlanmış zavallı çocuklar..Bugün çocuklarımız karnelerini alacak.Notlarına bakıp onlara kızmayın. Aslında o zayıf karneler, okulların kalite belgesidir.Bakanlığın yurt çapında yaptığı bir seviye tespit sınavında ilköğretim öğrencilerinin başarı düzeyi ölçüldü.Sonuç hüsrandır.. Çünkü başarı düzeyi yurt genelinde yüzde 50'nin altında.Eğitimin amacı yalnız bilgi yüklemek değil, değerli insanlar yetiştirmektir. Bizim köhnemiş sistemimiz bilgi evresini bile aşamadı.İnsan ihtiyacı planlamasına dayalı bir eğitim yapısı kurup büyük eleman açığı bulunan alanlara adam yetiştirmek dururken bizim sistemimiz halâ memur sınavlarına hazırlık kursu işlevi yapıyor. Yazıktır..AKP iktidarı gerçekten hizmet etmek istiyorsa YÖK'ü bırakıp işe eğitimin temelinden başlamalıdır. Ama kafalarını imam-hatip takıntısından kurtarmaları koşulu ile.. Çünkü bunlar toplumsal denetimden kurtulsalar, kapatılan imam-hatiplerin intikamını bütün okulları imam-hatipleştirerek alacaklar.Eğitimin baştan sona yeniden yapılandırılması gerekiyor. "AKP'nin sağı-solu belli olmaz" kuşkusu bu mecburiyeti ertelememelidir. O riski göğüsleyecek güçler Türkiye'de vardır.OECD'nin bir raporunda "OECD'nin en genç nüfusa sahip üye ülkesi Türkiye'dir. Bu nedenle Türkiye daha güçlü bir ekonomik performansı hak etmektedir" yazıyordu.Nüfusumuzun üçte biri 15 yaşın altında..Madenler toprağın altında bekleyebilir. Ama insan bazlı doğal kaynak zamanında ve iyi işlenmezse bozulur.Geleceğimiz için güvence olabilecek güç, bu eğitim politikası yüzünden en büyük problemimiz haline gelebilir!Kanıtlar bize lâzımDenetçilerin raporu Amerika'nın Irak'a savaşını haklı göstermeye yetmeyecek.Çünkü bu, jürinin ve mahkemenin önünde savcının suçlamasını yapıp inandırıcı bir kanıt ortaya koymadan bir makineli tüfek çıkararak sanığı "adalet adına" kurşuna dizmesi demek olacak.Amerika, Başkan Bush'un dediğini yapmalı ve 5 Şubat'ta Güvenlik Konseyi'ne elinde var olduğunu söylediği belgeleri sunmalıdır.Bu konuda tatmin olmaya en çok Türk halkının ihtiyacı var. Çünkü "savaş" diyenlerin hiçbiri Irak'ın komşusu değil.Türkiye savaşa taraf olacaksa bu karan çıkarının sürükleyişiyle değil vicdanının sesiyle vermelidir.Onurunu düşünen bir müttefikin kaygısı, Amerika için de sigortadır!
Pınar Et, satışlarını artıran başarılı bir reklâm filminin getirilerini feda etmek zorunda kaldı.Çünkü "İllâki" şarkısının eşliğinde yapılan reklâmın çocuklarında sucuk yeme isteği uyandırdığını ama gelir darlığı nedeniyle alamadıklarını belirten ailelerden Reklâm Özdenetim Kurulu'na 500'ü aşkın başvuru geldi.Çoğunluk annelerdi ve çocuklarını korumak adına önerdikleri çare bu reklâmın yayından kaldırılması idi.Fakat incelemeler, reklâmın uluslararası normlara aykırılık taşımadığını, tam tersine kaliteli bir ürünün satışlarını katlayan bir reklâmcılık başarısı bulunduğunu ortaya koydu.Başarı ceza mı görmeliydi?Sonuçta soruna Pınar yöneticileri bir çözüm buldu. Bu ne yazık ki ticari başarı hedefini sosyal sorumluluk bilinci ile feda eden acılı bir çözüm oldu.Çocuklar görüp de imrenmesin diye sucuk reklâmının saat 22'den sonra, yani çocukların uyuduğu gece kuşağında yayına konulmasına karar verildi.150 milyar $ faizÇağdaş uygarlığı aşma azmine sahip insanlar tarafından kurtarılan bu millet seksen yıl sonra çocuklarına yediremediği sucuğun TV camına yansıyan görüntülerine sansür uygulamak zorunda kalıyor.İnsana "Bugünleri de mi görecektik" dedirten hazin bir yenilgi tablosu..Bu felâketi bilgisiz, basiretsiz, kirlenmiş, yozlaşmış siyasetçiler hazırlamıştır.Türkiye'nin 200 milyar dolar iç ve dış borcu birikti.Bu ülke son 22 yılda iç borçlara 183 milyar dolar, dış borçlara 32 milyar dolar faiz ödedi.Geçen dönemin Meclis KİT Komisyonu Başkanı Birkan Erdal "Daha İyi Bir Türkiye" adlı kitabında şu tespiti yapıyor:"Şayet iç borçlara dünya standartlarında faiz ödeseydik, ödenmesi gereken faiz 25-30 milyar dolar olacaktı. Yani iç borçlara 150 milyar dolar fazladan faiz ödendi.."Hedefi şaşırmayınBu paralar, çocuğuna bir dilim sucuk veremeyen annelerin ahını taşıyor. 3 Kasım'daki siyasi tasfiyeyi, utançla köpürmüş bu öfke gerçekleştirdi..Yirmi beş yıldır süren yüksek enflasyonun siyasi suçluları yok edildi ama yarattığı sosyal yıkımın mağdurları bedel ödemeye örnek bir sabırla devam ediyorlar.AKP önderleri, devraldıkları sorumluluğun tarihi önemini, attıkları her adımda hatırlamalıdırlar. "Değiştik" dedikleri için seçildiler."Değiştik" sözü, rejimin laik ve demokratik karakterine zarar vermeyecekleri taahhüdünü de içeriyor.Bu taahhüde uydukları takdirde iktidarın sistemi sorgulamak ve çağdaş modellerle yenilemek alanında atacağı adımlar başanya ulaşacaktır.Gıda reklâmlarının çocukların uyanık olduğu saatlerde yapılabildiği bir Türkiye'yi geri getirme hedefi, her şeyin önüne konulmalı..
Siyasette hava sertleşmeye başladı. İktidar ve muhalefet liderleri dün eski dönemleri hatırlatan tonda konuşmalar yaptılar.CHP lideri Deniz Baykal belli ki uzlaşmacı muhalefet çizgisinden sıkılmaya başladı.AKP'nin yalpalamalarından kaygı duyanların "CHP nerede?" sitemleri, acaba Baykal'ı yeniden biyografisine uyan rolü oynamaya mı yöneltecek?Dileriz böyle bir şey olmaz.CHP'nin "yapıcı muhalefet" hedefli değişimi, özellikle bu dönemde ve AKP'nin tabanından gelen siyasi İslâmla ilgili baskılara direnmeye çalıştığı geçitte büyük önem taşıyor.Sertlik iktidarı sıkıştırdıkça AKP'deki radikallerin elleri güçlenecektir çünkü.CHP buna sebep olmamalı.Baykal dün "Ulusal kimliğimizi Davos sosyetesine şiş kebabı ve semazen gösterileri sunarak korumaya çalışıyoruz. Kıbrıs'taki devlet adamlarına sahip çıkarak savunun ulusal kimliğimizi" dedi.Yanlış yere vurdu..Böyle konuşarak Baykal, iktidarın Davos'ta estirdiği rüzgârı ve Kıbrıs'ta uzlaşmaya dönük olarak değiştirmeye çalıştığı politikayı bir arada eleştirdi.Bizce Davos'ta yanlış hedefi vurdu.Gözlemciler Türkiye'nin siyasi ve ekonomik çıkarları için Davos'un iyi kullanıldığı noktasında birleşmişlerdir.İktidar liderlerinin türbanlı eşlerini dünya vitrinine çıkaran görüntüleri Türkiye imajına ne etki yapmıştır, bu konuda CHP'nin bir itirazı, bir önerisi yok mudur; Baykal bunun cevabını vermeliydi.Onun yerine Kıbrıs'ta çözümsüzlükle birlikte anılan Denktaş'a arka çıkmak, 3 Kasım'da tasfiye edilen DSP'nin yerine oynamaktır ki bu da CHP'yi müebbeden muhalefete mahkum etmektir.AKP'nin Kıbrıs'ta "ver-kurtul" değil Türkiye'nin ve Kıbrıs halkının önünü açacak bir uzlaşmadan yana olduğunu görmek gerekiyor.Vejetaryen tilkilerTayyip Erdoğan'daki demokratik değişimin, dışı kızardığı halde içi yeşil kalmış sera domatesi düzeyinde kaldığı görülüyor.Lider eleştiriye tahammüllü olur. Kızgınlığını zarafetle gizlemeyi bilir.Erdoğan dün Davos tantanasını eleştirenlere "Tilki yetişemediği üzüme koruk dermiş" diye diklendi. Tilkiler üzün yemeye mi başladı yoksa "Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş" sözünü yanlış mı hatırladı bilinmez ama öfke hata yaptırıyor.Hızını alamayıp "Bunlar şizofren tiplerdir" diye kükremesi de hata idi.Davos konusunda iktidarı pek az eleştiri aldı. Bu kadarına bile tahammül göstermeyen Erdoğan, yarın Başbakan olup iktidar gücünü doğrudan ele geçirdiği zaman ne yapacak?Bir lider, olumlu bekleyişlerin merakını uyandırmalıdır.Erdoğan "değiştim" dedi ödülünü aldı. Önünde diz çöken milletvekilleri onu yeniden değiştirmesin!
Bütün işaretler Amerika'nın Irak'ı mart ayında vuracağı ihtimali üstünde birleşiyor.BM Genel Sekreteri Annan, Irak'ta kitle imha silâhlarını arayan BM silâh denetçilerinin "biraz daha zaman" taleplerinin olumlu cevaplanması gerektiğini savundu ama hemen ardından çok ümitli olmadığını da itiraf etti:"Güvenlik Konseyi'nin buna izin vereceğinden şüpheliyim.."Belli ki Kofi Annan, savaş karşıtı çoğunluğun Bush yönetimi tarafından ikna edileceğinden endişe ediyor. Veya silâh denetçilerine tanınacak ek sürenin birkaç haftayı geçmeyeceğini, Mart'a sarkmayacağını düşünüyor.Türkiye'ye gelince.. Amerikan Time dergisinin dediği gibi "Doğu ile Batı, İslâm ile Hıristiyanlık ortasındaki Türkiye, ABD'nin Irak'taki niyeti yüzünden sıkıntı yaşıyor.."Çünkü hükümet, Amerika'nın dostluğunu korumak ile Müslüman bir ülkeye karşı savaş istemeyen halk arasında sıkışıp kalmıştır.İktidarlar elbette halkın eğilimlerini dikkate almak zorundadır. Ama devlet adamları ülkenin uzun vadeli çıkarlarını düşünmeye mecburdur ve Türkiye'nin savaş dışında kalması çok daha büyük ekonomik, siyasal ve güvenliğe yönelik riskler taşıyor.Amerika'nın ekonomik kayıplarımız için mali yardım paketi sunarken bir yandan da IMF kanalından baskıyı artırması "havuç-sopa" stratejisi olarak algılanıyor.Saddam'ı barışçı bir çözüme ikna amacıyla bölge ülkelerini örgütlemesi ise Ankara'nın bu mesajı aldığını gösteriyor. Belli ki Türkiye "Bir komşu olarak ben elimden geleni yaptım" demek istiyor ve ulusal çıkarlarının emrettiği ABD işbirliğine meşruiyet zemini hazırlıyor.Önümüzde Türkiye'nin de elinin mahkum olduğu bir savaşın sayılı günleri var.Artık felâketi sadece Saddam'ın kendi halkına karşı yüreğinde uyanacak merhamet duygusu koruyabilir. Yani bir mucize..Allah'ın tekdiri!Pülümür'de dün deprem oldu ve hırsız müteahhitler yine suçüstü yakalandı.En ağır hasarların kamu binalarında görülmesi, kendi müteahhitlerini zengin etmek için yeni İhale Yasası'nı değiştirmeye uğraşan AKP iktidarını uyarır mı acaba?Düşünün.. Yatılı Bölge Okulu 1992 depreminde yıkıldığı için yeniden yapılıyor ve dün yeniden kullanılmaz hale geliyor.Öbür kamu binaları ve deprem konutları da aynı utandıncı kadere mahkum oluyor..Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen "Olay Allah'ın takdiri ama bizim de kendimizi gözden geçirmemiz lazım" demiş..Bakanın "Allah'ın takdiri" teşhisine itirazımız yok ama iktidar bunu aynı zamanda "Allah'ın tekdiri" de saymalı..Kendimizi gözden geçirmemize gelince.. Bunu önce kendileri yapsınlar.İhale Yasası ile ilgili niyetlerini -Allah için- gözden geçirsinler!
Türkiye'nin düze çıkmasını bizim kadar IMF de istiyor.Çünkü borç verdiği 30 milyar doları geri alabilmesi buna bağlı. İkincisi, IMF'in yeni bir başarısızlığa tahammülü kalmadı.Dış borcumuz 128 milyar dolar. IMF, manevi bile olsa bu borcu verenlere karşı kefil durumda.O nedenle Uluslararası Para Fonu (IMF) Türkiye'nin ekonomik programını yürüten siyaset adamları ve bürokratlarını yetenekleri ve eksikleri ile tanımaya çalışıyor.Çünkü ilişkileri rayında götürmek, muhatapların bu özelliklerini iyi bilmeyi gerektiriyor.IMF'in Ankara'daki yeni muhataplarını tahlil ve teşhis eden bir çalışmayı tamamladığını arkadaşımız Bilal Çetin belirledi."Büyük Patron"un gözünde Başbakan ve ekonomi ile ilgili bakanlar ne mi ifade ediyor?.Başbakan Gül: Samimi, iyi niyetli ama otoritesi tam değil..Yardımcısı Şener: İşbirliğine mesafeli. Kapalı kutu..Hazine Bakanı Babacan: Hayal kırıklığı..Maliye Bakanı Unakıtan: Pratik, zeki ve konusuna hakim..İki başlı iktidarTürkiye'nin geleceği için yerli ve yabancı yatırımcının kafasındaki soruların olumlu cevaplar bulması çok önemli.Fakat bu karne, aradığımız gelecek için ümit verici değildir. Çünkü iktidar bölünmüştür.Hükümet sorumluluğu taşıyanlar bir yandan programın dar elbisesi içinde sıkışırken öte yandan parti genel başkanının IMF programına ters düşen seçim vaadlerini yerine getirme baskıları altında bunalıyor, yalpalıyor."Nemalar hemen verilecek.." Hayır verilemeyecek.."Asgari ücret yükseltilecek.." Yeni yükseltildi, beklenecek.."İhale Yasası değişecek.." Olmaz, önce uygulama görülecek.."Tarıma destek için çiftçinin mazotu ucuzlatılacak.." Hayır bunun için acele edilmeyecek.."Zam alan emeklilere aylık enflasyon oranındaki artışlar devam edecek.." Hayır, yıllık enflasyondan fazlası verildiği için başka zam olmayacak..Erdoğan yerineTayyip Erdoğan'ın dışarda kalması, belki popülist muhalefet yapmanın getirişini hem kendine, hem partiye şimdilik sağlıyor olabilir ama tek başına iktidar olmanın kredisini de hızla eritiyor.3 Kasım seçimi ile aştığımızı sandığımız belirsizliği devam ettiriyor.Çare IMF'in karnesiyle de belli ki, iktidar otoritesini şahsında temsil eden bir başbakana kavuşmaktır. Erdoğan'a rağmen Gül bunu yapamaz.Tayyip Erdoğan marttaki ara seçime mutlaka girmeli, başbakan koltuğuna oturmalı ve kullanacağı yetkilerin sorumluluğunu omuzlarına almalıdır.Türkiye'nin muhalefetini de kendi içinde barındıran bir iktidar oyunu ile kaybedecek zamanı ve kaynağı yok!
Dünya, BM silah denetçileri komisyonunun yarın açıklayacağı Irak raporunu bekliyor.Rapor aşağı yukarı belli:"Kanıt bulamadık. Ama Saddam da kitle imha silâhlarından arındığını kanıtlayacak işbirliği konusunda samimiyet göstermedi. Bize biraz daha zaman lâzım.."Savaşın kaçınılmaz olduğunu savunanlar da, Saddam yüzünden yüz binlerce insanın ölmesini kabul etmeyenler de haklılar.Çünkü Bağdat'taki despot, ihtarla tehditle yola gelmeyecek. Ama şu da doğru:CBS televizyonunun Pentagon kaynaklı haberine göre savaş planı, Irak'ın savaşma isteğini yok etmeye yönelik "vur-sindir" anlayışına dayalı olacakmış.Mart ayının bir günü düğmeye basılacak, 1991'deki Körfez Savaşı boyunca kırk günde atılan sayıda füze bir günde gönderilecekmiş..İlk gün 300-400, ikinci gün bir o kadar daha. Biz ölen çocukları, yıkıntılar altındaki paramparça cesetleri görmeyeceğiz yine ama bunlar olacak. Acısı ve biriktireceği düşmanlık duygusu da yıllarca sürecek.Türkiye'nin kararsızlığı insanidir ve haklıdır.Savaş ikinci tercihAlmanya-Fransa "Denetçilerin raporunu görmeden Amerika savaş yığınağı yapıyor" diye eleştiriyorlar ama "savaşa hayır" demek için onlar da denetçilerin raporunu beklemiyorlar.Buna rağmen ne kadar direnecekleri belli değildir.Almanya Dışişleri Bakanı Fischer dün "Farklı girişimlerimize rağmen Irak konusunda gerçekçi olmalıyız. Amerika ile ihtilâfta çıkarımız yok" dedi.Türkiye'nin de çıkarı yok.Türkiye'nin bir yandan savaşa hazırlık için ABD ile işbirliği yaparken öte yandan bölge ülkelerini barış için örgütleyen girişimleri çelişki değildir.Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, bu iki yönlü çabaların çelişki değil tamamlayıcı olduğunu savunuyor ve "İlk tercihimiz savaş değil barışçıl çözüm" diyor.Yani Türkiye barış için elinden gelen her şeyi yapacak, fakat çarenin tükendiği noktada Amerika'nın yanında yer alacaktır.Irak'a Türk garantisiTürkiye eğer istemediği bu savaşa girmek zorunda kalırsa şu hedefleri güdecektir:1. Mülteci akınını önlemek, yani Irak vatandaşlarının güvenliğini evlerinde, yurtlarında korumak;2. Irak'taki Türkmenlerin can güvenliğini sağlamak;3. Kerkük ve Musul petrollerine yönelik bir oldu-bitti sahiplenmeye mani olmak;4. Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin oluşumuna meydan vermemek..Yani Türkiye'nin misyonu, sadece ulusal güvenlik çıkarlarını korumayı gözetmekle kalmıyor, bölünme tehlikesine karşı Irak'a da garanti sağlıyor.Türkiye olmazsa, Saddam sonrasının rejimi savaştan sonra bütünlüğünü koruyan bir Irak bulamaz.Dileğimiz elbette savaşsız çözümdür.Savaş kandır, ateştir, yıkımdır, acıdır, utançtır.Ama Irak'ta Türkiyesiz bir savaş çok daha büyük felâkettir..
Körler bile bir kez çarptıkları yerden ikinci defasında başlarını eğerek geçerler.SSK'da yıllardır süren milyarlarca dolarlık soygunu gelip geçen bunca hükümet nasıl oldu da görmedi?Gördüyse niçin kimse "dur" demedi?Bu paralar çalınmasaydı SSK emeklisine daha yüksek maaş verebilir, sigortalıları hastane kapılarında süründürmezdi.Sosyal güvenlik devletin bütçesinde koca bir kara delik açmaz, SSK sosyal devletin yüz akı olabilirdi.Ecevit hükümetinin Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan "soyuluyoruz" diye DGM'ye suç duyurusu yaptığında bugün "Neşter Operasyonu" adı altında süren soruşturmanın ortaya çıkardığı devasa rezaleti kimse hayaline sığdıramamıştı.Oysa 1992 yılında kurulan tezgâh körlerin bile göreceği kadar cüretkâr ve saldırgandı.Kurum alımlarda ihale yönteminden vazgeçmiş, alımların hangi firmalardan kaç liraya yapılacağını tek tek belirleyen bir protokol yürürlüğe konulmuştu.Bazı malları çok daha ucuza vermek isteyen firmaların tehditle caydırıldığı ihbarları yıllarca takip edilmedi. Aynı mafya şimdi soruşturmaya katkıda bulunacak tanıkları tehdit ediyor.Devasa soygunŞu olay tipiktir:Eski bakan Okuyan Eskişehir SSK Hasta-nesi'ne yazılı emir vererek ihale açtırdı.Bu ihalede daralan damarları açmak için kullanılan "stent"ler dörtte bir fiyatına alındı. 16 kalem malda yalnız bu hastane için yıllık 1 milyon dolarlık tasarruf sağlandı.Öteki sarf malzemeleri hesaba katıldığında her bir hastane için devletin yılda 20 milyon dolar soyulduğu gerçeği ortaya çıktı.Bu rakamı SSK'nın sahip olduğu irili ufaklı hastanelerin sayısı olan 145 ile çarpın. Çıkacak rakama bakarak ister delirin, ister bu amansız soyguna rağmen ayakta durmayı başaran devletinizle iftihar edin!Yaşar Okuyan'in bağırmaya başlaması ve DGM'nin suç duyurusunu işleme koymasından önce SSK, yukarıda örneğini verdiğim "stent"in tanesini 2450 dolara alıyordu.Fiyat şimdi 400 doların altına düştü.Sahip çıkalımBu hayâsız soygunun suçlusu sülükler cezalarını görecekler. Görsünler..Ama bu sadece geçmişi temizleyecek, geleceği kurtarmayacaktır.Bu tecrübeden çıkan dersle, soygunlara karşı güvenliği sisteme bağlamak gerekiyor. Çünkü haram kazancın hırsı ile körleşen insanlara ibret tek başına etkili olmuyor. Bütün çağdaş toplumlar ahlâkı, rekabetçi ve şeffaf sistemlerle güvence altına alıyorlar.Türk halkı bundan sonra soyulmak istemiyorsa, yeni Kamu İhale Yasası'na herkes sahip çıkmalıdır. Onu delmeye yönelik niyetleri, soygun teşebbüsü sayarak püskürtmelidir.Biz soyulduk bari çocuklarımızı soydurmayalım!
Mahkeme duvarlarında gördüğümüz "Adalet mülkün temelidir" sözü artık eskidi.Çünkü esenliğini garanti altına almak zorunda olduğumuz değerler çağımızda çeşitlendi ve genişledi.Hukukun üstünlüğünü kanıtlamakta zaaf gösteren bir rejimin vatandaşlarına güven vermesi, toplumsal banşı teminat altına alması ve itibar görmesi mümkün olamıyor.AKP lideri Tayyip Erdoğan hakkında önceki gün Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karar yargı alanında ciddi bir sorunun varlığına işaret ediyor. Bu gerçekle yüzleşmekten korkmamalıdır Türkiye.Parti organları dün Erdoğan'ı yeniden seçerek mahkemenin isteğini yerine getirdi. Anayasa Mahkemesi'nin Erdoğan'ı genel başkan olarak tanımayan kararının yarattığı heyecan ve kargaşa 24 saat bile sürmedi.Ama kararın veriliş biçiminin düşündürdüğü olumsuzluklar sürecektir.Çünkü Anayasa Mahkemesi'nde 6'ya 5 iki blok oluştuğu, bunun siyasi görüş farkına dayalı bir ayrışmadan doğduğu konusundaki şüpheler derinleşmiştir.Susmak saygı değilAnayasa Mahkemesi Tayyip Erdoğan'ın kurucu üyelikten ihracını hükme bağlayan ve partiye ihtar veren 9 Ocak 2002 tarihli kararını 5'e karşı 6 oyla oluşturdu.Kurucu üyelikten ayrıldığı tarihten bu yana Erdoğan'ı genel başkan saymayan iki gün önceki kararını da aynı kılpayı çoğunlukla, yani yine 5'e karşı 6 oyla verdi.Siyasi bloklaşma YSK'da da gizlenemez biçimde kendini gösteriyor.Yedi üyeli Yüksek Seçim Kurulu, Erdoğan ile Erbakan'ın son seçimde aday olamayacaklarına 4 üyenin oyu ile karar verdi. Öteki üç üye karara muhalif kaldı.Düşünün.. Mesleklerinin en yüksek bilgi ve deneyim düzeyine ulaşmış yargıçlar aynı hukuk metinlere bakarak karar oluşturuyor ve siyasi konularda her defasında 5'e karşı 6 bölünüyor. Bu makul görülemez.Susmak, yargıya saygı olamaz.Siyaset bulaşmasınBlokları, hakimlerin atandıkları iktidar dönemlerinin zihniyeti belirliyor. Anayasa Mahkemesi'ndeki muhalif yargıçlar Özal tarafından atanmış, YSK'daki muhalif üç üye de yine ANAP döneminde getirilmiş.İki kurumun toplumda uyandırdığı güven duygusu, son kararlar yüzünden hızlı bir aşınmaya uğramıştır. Bu aşınmanın sebebi verilen kararlar değil, politik etkilerin mahkeme kararlarında belirleyici olduğu şüphesidir.Değişmeyen 5'e 6 dengesi hukuku hançerliyor.Hukuk herkese lâzım. Sorun, çözüme katkıda bulunacak herkesten ve her kurumdan çaba, cesaret ve yaratıcılık bekliyor.İyi cumhurbaşkanı ile iyi mahkeme, kötü cumhurbaşkanı ile kötü mahkeme.. Böyle şey olmaz. Her şeyin temeli olan adalet, daha sağlam güvencelere bağlanmalıdır.