Savaş makinesi harekete geçti. Ama o makinenin yakıtı yalnız asker, füze, uçak değildir. Beşeri vicdanın tatmin edilmesi gerekiyor.ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın BM'ye verdiği kanıtlar savaş karşıtlarını tatmin etmedi. Amerikan filmlerinin tahrik etliği hayal gücü şimdi geri tepiyor, insanlar "Bu kanıtlan CIA'nın uydurmadığını kim iddia edebilir" diyorlar. Önceki gün BBC'de Amerika'nın en yakın dostu ingiltere Başbakanı Blair'i, halktan seçilmiş stüdyo konukları terletiyorlardı:"Bu ülke insanlarının çoğunun savaşa karşı olduğunu bile bile savaşa gider misiniz?" Blair'i hiç bu kadar mutsuz görmemiştim:"Vereceğim kararın ülkemde popülariteme zarar vereceğini bilsem bile bu tehlikeyi göze alırım.. Saddam'ın elindeki kitle imha silahları dünya için büyük tehlikedir. Kim ne derse desin savaşın gerektiğine inanıyorum."Oy hesapları ileDünyadaki tartışmalara bakınca Türkiye'de yaşanan savaş gerginliğini anlıyor insan. Ama fark şu.. Siyaset Batı'da somut veriler ve geleceğe dönük planlar üstünde tartışıp ayrışıyor. Oysa bizde tamamen bir sonraki seçimi gözeten dar alanlarda yapılıyor.Ve herkes şunu görüyor ki, AKP ile CHP'nin konumları ters olsaydı yine aynı şeyler söylenecek, sadece Gül'ün, Erdoğan'ın dediklerini Baykal, Baykal'ın dediklerini de öbürleri söyleyeceklerdi.Aslında bu durumu çok da garipsememek ve sadece bize özgü saymamak gerekiyor. Körfez Savaşı döneminde Fransa yine muhalefet ediyordu. Turgut Özal, kendine yakın bulduğu gazetecilere Mitterrand'ın baba Bush'a gönderdiği bir mektubu göstermişti.O mektupta Mitterrand özetle "İç politika mecburiyetleri beni sınırlıyor. Ama siz doğru bildiğinizi yapın" diyordu. Demek ki bütün politikacıların Blair kadar içi dışı bir olması gerekmiyor.Nereden nereyePeki oy hesabının bir sının yok mudur? Mesela CHP "Türkiye Kuzey Irak'a girsin ama üslerini vermesin, Amerikalıların geçişine müsaade etmesin" diyor. Bir günlük bağımsızlık gösterisinin hemen sonra nelere mal olacağını hesap etmiyor mu CHP?.Stratejistlere danışmalarına bile gerek yok. Kısa dönem askerlik yapmış biri bile söyler. Başkan Bush'un danışmanı Perle "Irak'ta rejim değişikliği kararı kesindir" dedi. Sonra? "Saddam'ın gidişi İran'da molla rejimi karşıtlarını güçlendirecek, Suudi Arabistan rejimi üstündeki reform baskılarını artıracaktır. Saddam'ın gidişinden sonra Fılistin-İsrail anlaşması da kolaylaşacaktır.." Savaşın ortadoğuda yaratacağı umulan değişim Türkiye'de başladı bile. Siyasi islam kökeninden gelen bir parti, iktidar sorumluluğu altında, milli menfaatin emrettiği adımlan atıyor. Oy kaybederek ödeyeceği bedeli kabulleniyor.
Siyaset olayları yönlendirmek midir, yoksa önceden verilmiş kararlara gerekçe hazırlamak mı?Bizde genellikle ikincisi oluyor.Bu soruyu bize Başbakan Gül'ün şu sözleri düşündürdü:"Barış için elimizden geleni yaptık. Günah bizden gitti. Artık ülkemizi düşünmek zorundayız."Dün üslerin modernizasyonu ile ilgili kararı çıkaran hükümet, Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a geçmelerini sağlayacak olan izni de bayramdan sonra meclisten alacaktır.Daha baştan söylemiştik, hükümetin savaşsız çözüm için bölge ülkelerini harekete geçiren çabaları "Günah bizden gitti" çıkışını yapmamızı sağlayacak bir kurgu idi.Bu dramatik sözleri, iktidarda AKP olduğu için Gül söyledi. CHP olsaydı Baykal söyleyecekti. Ve bugün CHP'nin yaptığı muhalefeti AKP yapacaktı.Haklı sebeplerKörfez Savaşı'nda Türkiye kenarda kaldı. O yüzden savaş tazminatı alamadığı gibi Kuzey Irak'taki boşluğun terör olarak bize dönmesini önleyemedi.Galipler masasına oturmamızı sağlayacak kararı vermeye bizi zorlayan sebepler şimdi daha fazla:Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulmasın;Orada terör üretecek bir boşluk doğmasın;Irak'ın bütünlüğü bozulmasın;Türkmenler korumasız kalmasın;Türkiye'nin stratejik önemi zedelenmesin;Savaş zararları yine üstümüze yıkılmasın;IMF ve AB nezdindeki en büyük destekçimiz ABD'nin güveni kaybedilmesin..Bunların hiçbiri fedakârlık kaldırmayacak hedeflerdir.Elinde kime karşı kullanacağı belli olmayan kirli silâhlar bulunan Saddam gibi dengesiz bir saldırganın tehdidinden kendimizi ve bölgemizi kurtarmak bile bu savaşı meşru kılıyor.Güvercin aklı..ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın BM'deki konuşması belki şok edici bir suçüstü delili getirmedi. Ama sergilediği kanıtlar yine de Saddam'in iflah olmaz suçlu karakterini ortaya koymaya yetti."Savaşa hayır" diyenler kime evet dediklerini bilmek zorunda..Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin 1988'de Kerkük'e yaklaşmasını bahane eden Saddam, uçaklarını bölgeye yollayıp kimyasal bombalar yağdırdı.Büyük katliam Halepçe'de oldu. Sokaklar cesetlerle doldu. 5 bin Iraklı Kürt öldü.Uluslararası örgütler, uzun çabalar ardından katliamı gerçekleştiren 4 Iraklı pilotun kimliğini belirledi. Tam Uluslararası Suçlar Mahkemesi'ne başvuru aşamasına gelinmişti ki geçen ay pilotlar ortadan kayboldu.Saddam'a rağmen barış isteyenler, kimyasal ve biyolojik silâh üretilen TIR'ların köşe kapmaca oynadığı Irak'a "güvercin" gibi bakmasınlar.. İnsan aklı ve gözüyle baksınlar.Ve doğru yoldaki hükümeti yüreklendirsinler..
Geçen yüzyılda iki büyük harp oldu. Birine girdik, öbürüne giremedik. Ama ikisinde de kaybettik..Birinci Dünya Harbi, sürüklenmekten sakınmamız gereken bir savaştı. İmparatorluğun çökmesi ile sonuçlandı ve yorgun milleri bağımsızlığı için en kötü şartlarda bir kurtuluş savaşı vermeye mecbur bıraktı.İkinci Dünya Savaşı ile ilgili kararları, birinci savaşın yıkıcı tecrübeleri etkiledi.O kadar ki, savaşın sonuna doğru galipler safında yer alma fırsatını kullanmayarak On İki Adalar'ı, kolunu kaldırmaktan aciz hale düşmüş Yunanistan'a kendi ellerimizle altın tepside sunduk.Atatürk hayatta olsaydı bunu yapar mıydı?"Savaşa hayır" diyen sivil örgütlere, sade vatandaşlara sormuyorum, İnönü'nün mirasını politikalarında hâlâ yaşatan CHP'nin yöneticilerine soruyorum.Saddam ve ahlâkBöyle durumlarda hemen Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" özdeyişi hatırlatılır.Ama dikkat; Atatürk'ün o sözünün orijinali biraz farklı: "Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz" demiştir Atatürk."Milletlerin siyasetinde ancak menfaatleri vardır. Kimsenin kimseye dost olmayacağını bilelim.." Bu da Atatürk'ün sözüdür.En önemlisi de şu:"Türkler bu topraklarda tam Batı medeniyetli 25 milyonluk bir toplum olunca kendi kendilerini savunacaklar. Elli milyona çıkınca, eğer çevrelerinde bazı meseleleri varsa, o vakit onlara bir göz atacaklar.."Yani dış politikanın amacı milli menfaatleri elde etmek, bu hedefe barışa zarar vermeden ulaşmaya çalışmaktır. Ama milli menfaatleri ille de barış diye feda etmek değil!Irak'a karşı savaşın hiçbir hukuki ve ahlâki nedeni bulunmadığını söyleyenler Saddam'a rağmen bu savlarını kendi vicdanlarına nasıl kabul ettirebiliyorlar?O haydut ki yalnız komşuları için ilkel bir saldırgan değil, gazla öldürdüğü 5 bin Irak vatandaşının da katilidir.Türkiye olmazsa.."İki komşusuna saldırdı ama bize saldırmadı. Kimyasal silâhlarını bize karşı değil kendi halkına karşı kullandı..""Savaşa hayır" diyenlerin kafasındaki milli menfaat çerçevesi bu kadar bencil, çağdaş değerlerden bu kadar uzak mı?Kimse kendini kandırmasın, Saddam'ın "her şeye evet" demesi bile artık savaşı önleyemez. Hedef Saddam'ı indirmektir.Ya kendi inecek veya tüm despotlar gibi ulusuna büyük zararlar vererek yok olacaktır.Türkiye "ben yokum" dese ve bu yüzden uğrayacağı kayıpları göze alsa bile bunun Irak'a yararı değil büyük zararları olacaktır. Dostluk borcumuz Saddam'a değil Irak halkına..Savaş sonrasının galipler masasında Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan Türkiye'yi eminiz Irak halkı daha iyi anlayacaktır.
Türkiye zor kararı biraz gecikerek de olsa verdi. Irak savaşında Amerika'nın yanında olacağız..AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın dün meclis grubuna hitap ederken söyledikleri, tarihi karar arifesindeki bir iktidarın duygu fırtınalarını yansıtıyordu.Duygularla devlet sorumluluklarının çatıştığı uzun bir kararsızlık dönemi son bulmuş, iktidar partisinin lider kadrosu -bağrına taş basarak- kararını vermiştir:"Bizim ahlâki önceliğimiz tabii ki barış ve tüm insanlığın selâmetidir. Ama siyasi önceliğimiz biricik Türkiyemizdir. Siyasi vazgeçilmezimiz Türkiye'nin bekasıdır.."Erdoğan "Bir savaş çıkarsa bunun sorumlusu biz değiliz" dedi, "Savaş ihtimaline dönük olarak alacağımız kararlar da, savaşı önleme ihtimali kalmadığında barışın bir an önce kurulmasına katkıda bulunmak ve savaşın olası tahribatını en az düzeyde tutmak içindir.."Masanın neresinde?Marmara Grubu Vakfı'nın düzenlediği konferans için Türkiye'ye gelen tanınmış Amerikalı tarihçi Prof. Bernard Lewis, Turgut Özal'la ilgili bir anısını anlattı.Körfez Savaşı günleri.. Amerikalı bilim adamı Cumhurbaşkanı Özal'a soruyor:"Savaşta yanımızda olacak mısınız?"Özal "Evet" deyince nedenini soruyor.İşte cevabı:"Savaş sonrasının masasında misafirler listesinde olmak isteriz. Mönüde (yemek listesi) değil.."Ulusal çıkarlan savunma ve gerçekleri algılama bağlamında Tayyip Erdoğan'ın Özal'la aynı çizgide olduklan görülüyor.Erdoğan dünkü konuşmasında, harekâtın başında "denklem dışı" kalınması halinde sonraki gelişmeleri yönlendirecek konumda olmanın mümkün olamayacağını, Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarının, hatta güvenliğinin tehlikeye girebileceğini anlattı.Barış şansı artabilirTürkiye'nin önceliği, Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasını önlemektir.Saddam kalırsa Kürt devletinin kuruluşu ile ilgili süreç işlemeye devam edecektir.Bu gelişmeyi sadece Türkiye'nin harekâta destek olması ve Irak'ın savaş sonrası yapısını belirleyecek karar mekanizması içinde yer alması önleyebilir.Bu tarihi karar aynı zamanda Irak'ın savaştan sonra bütünlüğünü koruması için de güvence sağlar.Düne kadar barış çabalarını öne alan AKP'nin dün gerçekleştirdiği manevra ve Erdoğan'ın dramatik konuşması, hükümetin meclisten talep ettiği yetkiyi şimdiden garanti etmiş sayılabilir.Dünyada hızını artıran savaş diplomasisine Türkiye'nin de dahil olması, aslında Irak rejimini banşçı bir çözüme razı etmek için son ve güçlü bir şans olacaktır.Dua edelim de Bağdat'taki despot gerçeği görsün ve masum halkına daha fazla acı çektirmemesi için Allah ona yol göstersin!
Dünyada da Türkiye'de de büyük çoğunluk Irak denince savaş ve barış tercihlerinde bölünüyor.Oysa acı gerçek şudur:Önümüzde duran seçim savaş mı, barış mı değil Amerika mı, Saddam mı seçimidir.Bu gerçeği bizim siyaset dünyamız geç kavradı. Bu yüzden de çıkarlarımızı güvenceye alacak pazarlıklar ve anlaşmalar yapmak amacında kullanabileceğimiz değerli zamanları boş tartışmalarla harcadık.Türkiye'nin hedefleri belli:1. Savaş, Irak'ı bölmesin;2. Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulmasın;3. Kerkük ve Musul petrolü Kürtlerin eline geçmesin;4. Türkmenlerin güvenliği zarar görmesin;5. Savaş uzun sürmesin.Öteki sebepler bir yana sadece bu hedefler bile Türkiye'yi Amerika yanında yer almaya mecbur ediyor.Üç önemli kararBaşbakan Gül dün "Açık konuşmak gerekirse barış ümidi her gün biraz daha zayıflıyor" dedi ve şunu ekledi:"Ülkenin çıkarlarını korumak için Türkiye'nin tedbir alması gerekir. Bunu da yapacak olan hükümettir.."Belli ki hükümet Türkiye'nin durumunu netleştirecek olan, Amerika'nın da sabırsızlıkla beklediği adımları atmaya karar vermiş bulunuyor. Meclisten üç karar geçirilecek:1. Bazı üs ve limanların modernizasyonu için gelecek Amerikalı personele;2. Türk askerinin Irak'a gönderilmesine;3. Amerikalı askerlerin Türkiye üstünden Kuzey Irak'a geçişlerine izin için hükümete yetki verilmesi.Başbakan Gül dün "Önümüzde bayram tatili olduğunu dikkate alarak bu hafta içinde yetki için meclise bir müracaatımız olacaktır" dedi.Şu andaki sorun, hükümetin bu yetkileri parça parça mı, yoksa bir arada mı talep edeceği noktasında düğümleniyor.İki itiraz engeliAmerika üç yetkinin bir arada çıkarılarak belirsizliğin daha fazla gecikilmeden ortadan kaldırılmasını istiyor.Çünkü bu, Saddam rejimini savaşsız bir çözümü kabullenmeye mecbur edecek yeni bir sebep olabilir.Fakat iki engel var.Biri AKP milletvekillerinin "Bayram tatiline gittiğimizde seçmenlerimizin yüzüne nasıl bakacağız" sıkıntısı.. Bunlar "Üs ve limanların genişletilmesiyle ilgili yetkiyi şimdi, ötekileri bayramdan sonra verelim" diyorlar.CHP lideri Baykal ise "Türk askerinin gönderilmesi savunma tedbiridir, kabul.. Ama Amerikalıların geçişi de aynı yetki kararının içinde yer alırsa Türkiye savaşa dahil olmuş görüntüsü çıkar ki buna destek vermeyiz" itirazı getiriyor.Baykal dün "Türkiye için zor günler" tanımını yaptı. Gerçekten de öyle..Başbakan Gül, zoru zamana yayarak büyütmek yerine bir defada aşma tercihine daha yakın duruyor.İktidar kendine güvenirse üç yetki talebi bir arada bu hafta meclise gelebilir..
Gücün, hiyerarşinin ve gizli ilişkilerin hukuka baş eğdirdiği rejimler, çağın en zavallı toplumlarına zebanilik yapıyor. Çünkü böylesi rejimler, güç mevkilerini ele geçirenlerin ölümlü olduklarını unuttukları yerlerdir. Böyle bir cehennemi kabullenmiş toplumların gelişmesi ve başka uluslardan saygı görmesi mümkün olmuyor. Türk toplumunun tarihsel Batılılaşma ülküsü ve bugüne yansıyan AB üyeliği hedefi, ekonomik refahtan önce insan olarak saygı görme özleminin dinamiğidir. Siyasi özgürlükleri de, çağdaş insan haklarını da, siyasetçilerin ve bürokratların sistematik yolsuzluklarına karşı güvenceleri de, hukukun üstünlüğü sağlayacaktır.Halk bazen şaşırtırCumhurbaşkanı Sezer ilk günden itibaren milletin saygı ve güven desteğini gördü. Bu duygular, geçmişte birikmiş sermaye değildi. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı'na açılan kredi idi. Millet onu, devlet gücünü hak ve hukukla birleştirecek bir kurtarıcı gibi gördü, bağlandı. Onu bazı karar ve eylemleri nedeniyle hedef olduğu haklı eleştiriler karşısında bile korumaktan vazgeçmedi. Halktan aldığı bu gücü Sezer nasıl kullanacak? Çünkü halk desteği iktidar sahiplerini yoldan çıkarabilir. Hukukçu kimliği onu böyle tehlikelere karşı koruyacak mı? Bunu hep düşünmüşümdür. Ve dün sıradan siyaset adamlarının zaaflarına Sezer'in de esir olabileceğinden endişe etmeye başladım. Çünkü Cumhurbaşkanı Sezer TRT'ye yakışıksız bir müdahalede bulunmuş, Anayasa'dan aldığı gücünü, kişisel tatmini için kullanmıştır.İnşallah tesadüftür..Sebep: Vergi yasasını veto etmesiyle ilgili haberi TRT istediği gibi vermemiş! Cumhurbaşkanı, kendisiyle ilgili bir haberi beğenmeyebilir. Eksiği, yanlışı düzeltmenin yolu vardır. Özerkliğini anayasanın garanti ettiği bir kamu yayın kuruluşuna tehdit ve baskı uygulamak asla çıkar yol değildir. Yazık ki bunlar oldu.. Cumhurbaşkanı'nın hoşnutsuzluğu Özel Kalem Müdürü tarafından TRT'ye yansıtıldı ve yazılı bir rapor istendi. Ertesi sabah, daha mesai başlamadan Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'ndan iki üye, 2000 ve 2001 yılı hesaplarını inceleyeceklerini söyleyerek kurumun kapısına dayandı. TRT'nin hesaplarını denetletmek Cumhurbaşkanı'nın hakkıdır. Ama bunu kendisine karşı yapılmış bir yanlış bile olsa onun hesabını sormak için yapmak hak değil, hukuk hiç değildir."Denetlemenin o işle ilgisi yok. Tesadüf olmuş" denilebilir. Ama bu "müessif bir tesadüftür ve kimse inanmaz. Sezer, hukuku savunan bir Cumhurbaşkanı olmaya devam etsin. Devlet gücünü kendi hukukunu savunmak için kullanan siyasetçilerden bıktık çünkü.
Devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava etmiş bir first lady..Bu benzersiz konumu, Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrunnisa Gül'e onur mu verir, ayıp mı yükler?Bayan Gül, 1998 yılında kaydını yaptırırken vesikalık fotoğrafını başını açarak çektirmeyi reddettiği için üniversiteye girememişti.Danıştay'a yaptığı başvuru da reddedilince 4 Haziran 2002'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitti.Anayasa'ya bağlılık yemini etmiş bir milletvekilinin eşi olarak o gün yaptığı da etik sayılmazdı.Buna rağmen türban kavgası yapan bir partinin üyesi olan kocasına popülerlik kazandırmaya çalışan bir eş olarak belki anlayış görebilirdi.Ama artık hiçbir gerekçesi, hiçbir bahanesi kalmamıştır.First lady kimliğiKocası değil de Hayrunnisa Gül'ün kendisi başbakan olsaydı, davada ısrar edebilecek miydi?İktidar gücünü kullanma tekeline sahip bir kişi olarak böyle bir tutum, akıl ve ahlâk dışı olmayacak mıydı?Taşıdığı "first lady" unvanı, onu da aynı ölçüde bağlıyor.Yakışan hareket "Başbakan eşi olmam nedeniyle davadan feragat ediyorum" diyen iki satırlık birdilekçeyi AİHM'ne göndermesidir.Bir başbakan, siyasi iktidarını temsil ettiği bir devleti nasıl uluslararası bir mahkemede dava edemezse, eş olarak kamusal kimlik kazanan Bayan Gül de bunu yapamaz.Siz iktidarsınızBayan Gül düşünemediyse Başbakan Gül bu ayıbın kaldırılmasına yardımcı ve uyarıcı olmalıdır."Eşim haklarını dilediği gibi kullanmakta özgürdür" diyebilir ama inandırıcı olamaz, önce temsil ettiği -hadi İslâmi demeyelim- muhafazakâr geleneğe ters düşer bu..Daha önemlisi, halktan aldığı iktidar gücünü inkâr etmiş olur."Meşru olduğuna inandığımız bir hakkın teslimi amacında bütün olanakları tükettik, Avrupa mahkemesine sığındık" deme anlamına gelecek bir eylem veya eylemsizlik, Anayasa'yi değiştirecek çoğunluğa sahip bir iktidarın başbakanına yakışmaz çünkü.Türkiye'deki rejimi küçük düşürmek olur, meclise hakaret olur.Milli Görüş partileri Türkiye'yi türbanla çok yordular, yıprattılar.Ülkenin temel sorunları üstünde yoğunlaşması gereken düşünen kafaları bölmekte, şüphe uyandırarak onların güvenlerini kaybetmekte iktidarın ne çıkarı olabilir?AKP önderleri bunu ciddi olarak düşünmeli!
Yeni iktidarın MGK ile ilgili niyetleri dün masum gibi görünen bir soruyla ortaya çıktı.AKP lideri Tayyip Erdoğan Ankara'ya gelen Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu'ya "Sizde MGK var mı?" diye sordu.Mutlaka cevabını bildiği bir soruydu.Ama AB dönem başkanı ülkenin bakanından duymak, daha doğrusu duyurmak istedi.İstediği sonucu da aldı. Papandreu:"Bizde Savunma ve Dışişleri Konseyi var. Fakat sadece askeri konular ele alındığı zamanlarda komutanlar davet ediliyor. AB'nin tercihi, Türkiye'nin de MGK düzenlemesini bu yönde yapmasıdır.."Eski bir futbolcu olan Erdoğan, paslaşmanın önemini iyi bilir.Nitekim AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen de yeni Katılım Ortaklığı Belgesi'nde ordunun siyasetteki rolüne ilişkin bir bölümün yer alacağını söyledi.AKP lideri "ver-kaç"la gole gidebilir. Ama golü kimin kalesine atacak, iyi düşünmeli..28 Şubat takıntısıTürkiye, köklü değişikliği zaten yapmıştır.Sivil üyelerin çoğunluğa geçtiği MGK artık hükümete direktif vermiyor, sadece tavsiyede bulunuyor.Fakat asker üyelerin varlığını sadece askeri konuların yer aldığı gündemlerle sınırlamak, Türkiye'nin şartlarına, güvenlik çıkarlarına uygun mudur; iyi düşünmek gerekir.28 Şubat'tan rövanş almak, zararlı ve tehlikeli bir takıntıdır.Din istismarı ne yazık ki hemen bütün partilerin ciddiye almadıkları bir tehlike.Askerin hassasiyeti olmasaydı rejimin bugün hangi açmazlar içinde olacağını dürüstçe düşünmek lâzım.AKP nereden çıktı?Din devleti kurma niyetlerinin devlete meydan okuma cüreti kazandığı, cübbeli-sarıklı hocaların Başbakanlık konutuna doluştukları bir çılgınlık dönemi sonunda 28 Şubat'a gelindi.MGK olmasaydı rejim bu meydan okumaya boyun eğecekti.Eğitim reformu yapılmayacaktı..Hizbullah örgütü çökertilemeyecek, mezar evler çoğalacaktı.Fethullah Hoca'nın yandaşlarına "devletin kalbine yerleşin ve işaret bekleyin" talimatını verdiği o meşum kasedi ortaya çıkmayacaktı.Tayyip Erdoğan belki düşünemiyor ama AKP de bugün iktidarda olmayacaktı.AKP'yi, Milli Görüş partilerinin din devleti saplantısını akla ve hatta dine aykırı bulanlar kurmadı mı?Bu doğuşun hareket noktası, 28 Şubat'ın güvenceye almaya çalıştığı değerler değil mi?Zamansız çıkışlarla iktidar bindiği dalı kesmesin!