Varlığı nefrete ve şiddete dayanan bir örgüte barış çağrısı yapmak gerçekçi midir?Eğer DEHAP Genel Başkanı'nın PKK'ya aptığı "Ateşkese son veren kararınızdan vazgeçin" ağrısı bir politik tezgâh değilse, korkarız saflık lmuştur. Neden?DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın terör örgütünün başı Zübeyir Aydar'a mektubunda belirttiği gibi Leylâ Zana ve arkadaşlarının tahliye ararlarıyla TRT'de Kürtçe yayınların aynı zamana denk gelmesi, halk arasında umut yaratmıştır. Bu doğru..Fakat bölücü terör örgütü bu umuda hemen kurşun sıkmıştır! Tahliyelerin ve Kürtçe yayının gazete ön sayfalarını kapladığı gün PKK Tunceli'de askeri konvoya saldırarak bir eri, Gercüş'te kaymakamlık lojmanını bekleyen iki güvenlik görevlisini, dün de Tunceli'de hedef seçtiği askeri araçta iki askeri şehit etmiştir.Terör halk düşmanıKimse kimseyi kandırmasın, PKK altı yıl önce barışa zemin yaratmak için değil, yenilginin getirdiği perişanlığı örtmek ve yeniden toparlanmak için ateşkes ilân etti.Demokratikleşme adımlarının bu sükûnette hızlanıp barış ortamı getirmesi bu kan dökücü örgütü telâşa düşürmüştür. Kendi içinde çatışırken alel acele eyleme geçmesi bundandır.Herkes samimi ve yürekli olmak zorunda. Terörün vicdanı olmaz, ondan barış dilenmek hayal üretmektir. Unutulmamalı ki PKK vahşeti geçmişte en büyük acılan Kürt kökenli vatandaşlara çektirdi.Eğer kültürel kimlik tanınmış ve yoksulluğa karşı ekonomik çabalar ürünlerini vermeye başlamışsa bunlar, terörün yenilmesi sayesinde başarılmıştır.Türkiye'nin AB üyeliğine giden yolda hızının kesilmemesi, en çok bu bölge halkı için önemlidir. PKK işte bu tarihi fırsatı da yok etmeye uğraşıyor.Diyarbakır'da sınavDemokrasi, barış ve gelişme fedakâr ve cesur savunucular istiyor. Terör elebaşlarının adlarını "sayın" diye anan bir parti başkanından ne bekleyebiliriz? DEHAP Genel Başkanı dün "Biz yasal bir partiyiz, KONGRA-GEL'e ve hükümete eşit mesafedeyiz" dedi.Bu zihniyet halk için tehlikedir.. Leylâ Zana ve arkadaşları bugün Diyarbakır'da, genel başkanının teröre karşı tarafsız olduğunu söylediği DEHAP'in mitingine katılacaklar. Sorumluluğu çok büyük bir sınav verecekler.Dileriz bu yeni başlangıçları, DEHAP'in tabanını teröre karşı demokrasi saflarında toplayacak cesaret ve kararlılığı göstermelerine vesile olsun.Leylâ Zana gerçekten kahraman mı; bugün göreceğiz. Onu, bölge halkını teröre karşı koruyan bir demokrasi kahramanı olarak görmek isteriz.
Deprem konusunda Prof. Şengör'ün dünkü VATAN'da çıkan uyarıları tedirginlik yarattı. Çünkü Celâl Şengör, beklenen 7.6 büyüklüğündeki depremin her an gerçekleşebileceğini ve İstanbul'un hazırlıksız yakalanacağını söyledi.Amacı halkı bilinçlendirerek, hatta korkutarak yaratacağı toplumsal baskı sayesinde hükümeti uyandırmaktır.Ama okurlarımızdan dün gelen tepkiler pek cesaret verici olmadı. Yansıyan ortalama eğilimin mesajı aşağı yukarı şuydu:"Zaten kararmış hayatımızı bu tür haberlerle bir de siz iyice yaşanmaz hale sokmayın. Elli yılda kim öle, kim kala!.."Yalnız askerlerÖnce şunu tespit etmek gerekiyor. İTÜ öğretim üyesi olan Prof. Şengör, sansasyondan çıkar umacak biri değil. Amerikan ve Fransız jeoloji cemiyetleri şeref üyesidir ve Amerikan Bilimler Akademisi'ne atanan tek Türk'tür.1999 depreminden bu yana uluslararası katılımlarla güçlendirilmiş araştırmalarda yer alan Şengör, tehlikeye karşı halkı uyarmayı bilimsel ve vicdani bir sorumluluk sayıyor.Ona göre birinci sınıf bir deprem araştırması yapılmıştır ama tedbir ve hazırlıklar üçüncü dünya ülkeleri seviyesinde kalmıştır. Askerlerden başka tehdidi ciddiye alan yok gibidir.Cahil rahatlığıİstanbul 50 yıldır gelişmiyor, hastalıklı bir şekilde şişiyor. Prof. Şengör, bu ortamda felâketin boyutlarını öngörebildiği için hükümeti harekete geçirmek uğruna korku ve telâş yaratmanın vebalini de göze alabilmiştir.Bu uyarısı İstanbul'un semtleri arasında katrilyonlarca liralık servet transferlerinin sebebi olacakmış; bunu önemsemiyor. Çünkü diyor ki "hazırlıksız yakalanırsak İstanbul depremi, bağımsız Türkiye'nin bile sonu olacaktır!." Tercihler önümüzde.. Birçokları "Depremde ölmek kaderse değiştiremeyiz. Bari o güne kadar korkmadan yaşayalım" diyebiliyor. Çoğunluk tepkilerinin anlamı bu..Ama biz Prof. Şengör gibi düşünüyoruz. Bu gaflet huzuru hak etmiyor. Halkı huzursuz etmek pahasına uyarmaya devam edeceğiz. Çünkü korkuyla uyanmak, uyurken ölmekten iyidir..
Uluslararası medya dün Türkiye'yi göklere çıkaran haber ve yorumlarda birleşti. "Tabuları yıkan adımlar Türkiye'yi AB'ye yakınlaştırdı. Yeni bir dönem başladı." Genelde yansıyan kanaat budur.Demokratikleşme reformları, idamın kaldırılması, Kıbrıs konusunda uzlaşmacı politikalar hep olumlu puanlardı. Ama reformların günlük yaşamı değiştirmediğine yönelik eleştiriler, aralıktaki AB zirvesi için riskler taşıyordu.Hapisteki 4 eski DEP'li milletvekilinin serbest bırakılması ve gerçekleşen Kürtçe radyo - TV yayını, bahaneleri ve kaygılan geçersiz kılmıştır.Yabancı medya kuruluşları gelişmeleri genel bir bakışla överken Alman Osnabrücker Zeitung gazetesi, değişimin farklı bir boyutuna büyüteç tutmuştur.Gazeteye göre yargı, sonunda bağımsızlığını yani hukuki duruma göre karar verme serbestisini kullanmıştır. Bu da devlet yönetiminin ilerleme iradesine açıklık kazandırıyor. Tüm bunlar ümit ve cesaretimizi artırıyor. Ama sorumluluklarımızı da..Özgürlüğüne kavuşan eski DEP'lilerden Hatip Dicle dün VATAN muhabirine "Savaş kışkırtıcılığı, ırkçılık, şiddete davet yanlışına düşmemek koşuluyla özgürce konuşmaya devam edeceğiz" demiş.Buna hakları vardır. Ama toplumsal vicdan onlardan da namuslu bir özeleştiri yapmalarını bekliyor. Söyleşisi içinde geçen iki cümle beni rahatsız etti:"AKP, Kürt sorununu PKK sorunundan ayrı ele almaya devam ederse çıkmaza girer. Beş yıl süren ateşkes döneminde esaslı bir adım atılmadı. Bu silâhlı güçlerin özgürce siyasi yaşama katılmaları sağlanabilirdi.."Tam tersine akıl, Kürt sorununu terör olgusundan ayırmayı emrediyor. Terör Türkiye'ye kan, kaynak ve zaman kaybettirmiştir.Kürt gerçeği kabul edilmişse, farklı kültürlerin zenginlik olduğu keşfedilmişse, bu PKK terörünün yenilmesi sayesinde olmuştur.Barış ve özgürlüğün cömertliğini kanıtladığı bir tecrübeden geçiyoruz. Hepimiz dikkatli olmalıyız..1 numaralı gündemDepremin üstünden beş yıl geçti. Bu zamanı müneccimlik yaparak ve felâket senaryoları üreterek israf ettik.Oysa şimdiye kadar İstanbul'un okul ve hastaneleri başta, tüm kritik yapılarını depreme dayanıklı hale getirmek zorundaydık.Tahminler doğru çıkarsa 7,6 büyüklükteki bir depremin ardından sadece İstanbul'u ayağa kaldırmak için 50 milyar dolar gerekecek. Oysa şu anda harcanacak 5 milyar dolar bu maliyeti en aza indireceği gibi büyük can kaybını da önleyecektir.Prof. Celâl Şengör dün tekrar uyardı: Beklenen büyük deprem 2 saniye sonra da olabilir, 50 yıl sonra da..Hükümetlerin azami görüş uzaklığı bir sonraki seçimdir. Üst sınır 50 yıl olduğuna göre bu hükümetten de ümit yok demektir. Ne yapacağız? Prof. Şengör "Biz bilimsel sonuçları ortaya koyarak görevimizi yaptık. Şimdi toplumun reaksiyon göstermesi lâzım" diyor. İstanbul'u depremin uykuda yakalamasını önleyecek sivil inisiyatifi nasıl oluşturacağız?Hayatta kaldığımız her günün 1 numaralı gündem maddesi bu olmalı!
Türkiye'nin AB yolunu açmaya yönelik iradesi artık "topyekûn" diye nitelenecek güce erişmiştir. Hassasiyetlerine ters gelişmeler olduğunda uyan ve eleştirilerini açığa vurmakta duraksamayan askerler son zamanlarda "yanlış anlaşılırım ve AB sürecine zarar veririm" tedbirliliği içinde davranıyorlar. Mesajlarına daha demokratik mecralar bulmaya özen gösteriyorlar. Reformların hayata yansımamasından kaynaklanan önemli bir engel vardı yolumuzda. Nihayet dün o da kalktı.Yargıtay 9. Ceza Dairesi, DEP'in dört eski milletvekili Leylâ Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan hakkındaki infazı durdurarak tahliyelerine karar verdi. Geçen ay Brüksel'e giden Dışişleri Bakanı Gül, Leylâ Zana davası nedeniyle yöneltilen eleştiriler karşısında, hükümetin "Bu iş keşke bitse de Türkiye kurtulsa" diye düşündüğünü söylemişti.Hükümetin bu istediği olmuştur. Ve Türkiye'nin hukuk devleti onuruna zarar verilmeden gerçekleşmiştir.Yargı desteğiDEP milletvekillerinin yeniden yargılanmaları yolu uyum yasaları sayesinde açılmıştı. Ankara 1 No'lu DGM, dört eski DEP milletvekili hakkında on yıl önce verdiği 15'er yıl ağır hapis cezasına ilişkin kararında ısrar etmiş, fakat Yargıtay C. Başsavcılığı'nın talebi ile açılan süreç, dünkü tahliyeleri getirmiştir.Sonuç Türkiye'nin AB'ye üyelik iradesine yargı kurumunun da katıldığını belli eden çok önemli bir işarettir. Yargı hem olumlu tavrını ortaya koymuş, hem de bağımsızlığına gölge düşürmemiştir. Bu sonucun alınmasında, demokratikleşme adımlarını bilinçli bir sükûnet içinde planlayan Adalet Bakanı Çiçek'in payı büyüktür.Leylâ Zana ve arkadaşları zaten on yılı aşkın bir süredir hapisti ve bir yıl sonra cezalarını tamamlayacaklardı.İdamlık suçluları 6 yılda sokağa salan bir düzende terör suçuna bilfiil karışmamış eski DEP milletvekillerinin on yıldır cezaevinde bulunmaları kamu vicdanını rahatsız ediyordu.Talihin sürpriziDünkü tahliyeler toplumun adalet duygusunu tatmin edeceği gibi, Türkiye'nin AB üyeliğine muhalefet eden çevrelerin elindeki son kozu da kıracaktır. Artık önemli olan, bölücü terör döneminin derslerini unutmamak ve iç barışı güçlendirmek için çalışmaktır.Meclisiyle, yargısıyla, askeriyle Türkiye yeni bir geleceğin yolunda hızla ilerliyor. Ulusal bilinç, saygı gören farklı küfürlerin ayrılık değil bütünleşme sebebi olduğunu kavramıştır.Dünkü tahliyelerin, Kürtçe radyo ve TV yayınlarının başladığı güne denk gelmesi bile talihin güzel bir sürprizi sayılabilir. Türkiye'nin iyi bir yolda olduğuna inanıyoruz.Demokrasi ve özgürlük yüzünden acı çekmiş toplum yok. Acıları geride bırakmak için yeteri kadar bedel ödedik ve iyi bir geleceği hak ettik.
Bir araştırma, çocukların daha ilkokulu bitirmeden TV sayesinde sekiz bin cinayet izlediğini ortaya çıkarmış.Şimdi küçük bir sürtüşmede silâhına sarılanlara, sarhoş sürücülerin işledikleri cinayetlere, 11 yaşında çocukların boks ringinde kana bulanmış yüzlerine, mafya dediğimiz suç örgütlerinin ulusal gelirdeki paylarını 60 milyar dolara yükselttiklerine bakıp hayrete ve dehşete düşüyoruz.Ektiğimizi biçiyoruz!Uygar toplumlar çabuk uyandılar. Toplumsal kültürü ve ahlâkı, aileyi ve çocukları korumak için televizyon yayınlarına standartlar koydular.Televizyonda izledikleri, çocukta kalıcı izler bırakıyor. Şiddeti eğlence haline getiren yayıncılık anlayışı, sevgisiz, saygısız, hoşgörüsüz, barut gibi yetişkinler üretiyor.Samsun'da bir okulun kaba inşaatının bitişi nedeniyle düzenlenen toplantıda havaya 100 kurşun sıkılmış..Mutluluk bile şiddetin egemenliğinde..Standardımız..Ülkede can sıkacak çok sebep var. TV'deki filmlerin çoğu, böyle durumlarda öfkeyi boşaltmak için ne yapılması gerektiğini çocukluktan itibaren öğreten davranış kalıpları sergiliyor bütün gün.Şiddet ve kan ticaretinin bize ne tür bir gelecek hazırladığını düşünerek silkinmek için yine de çok geç değildir. O korkunç geleceğin karanlık tüneline girdik zaten. Ama şiddet batağında boğulmaya razı olmayacağımıza göre zoru başarmaya mecburuz.Siyaset çok ümit ve cesaret vermiyor. Meselâ Cumhurbaşkanı'nın emriyle Türk Standartları Enstitüsü'nü (TSE) inceleyen Devlet Denetleme Kurulu'nun verdiği rapor, acıklı bir güldürü belgesidir.TSE, hemen her şeyin standardını denetleyip kalite belgesi veren bir kurum.Rapor, bu kurumun, içlerinde doktora ve master yapmış 4 bin üniversite mezunu kapısında beklerken geçen yıl 553 ilk ve ortaöğretim mezunu kişiyi işe aldığını belgeliyor.Türk standardı bu işte!Yargıya ilham..Avrupa normlarını yakalamak uyum yasası çıkarmakla olmuyor.Değişimi gerçekten isteyen bir toplumsal irade gerekiyor. Bunu yaratmanın tek yolu eğitimdir. Eğitim de yalnız okullarda değil, yaşamın her alanında inançlı savunucular ve önderler istiyor.Sivil toplum, örgütleriyle siyaseti baskı altına alacak bir kampanya başlatırsa, bundan yargı kurumu da ilham alacaktır. Bu çok önemli çünkü acil yardım yargıdan gelecek.Körlüğümüzle yarattığımız şiddet toplumunu yargı frenleyebilir. Oysa ceza adaletinin olmayışı şiddeti teşvik ediyor. İşte bugünkü manşetimiz:Üç mobilyacıyı öldüren biri, üç kez idam isteğiyle yargılandı. İdam kalktığı için ağırlaştırılmış müebbet hapis yedi. Kravat takıp boynunu büktüğü için "iyi hal"den cezası 20 yıla indi, aftan da yararlanıp 6 yılda çıktı.Türk standartlarını yargıdan ve öncelikle "iyi hal "den başlayarak yeniden oluşturmazsak yanarız!
Pazar günü yapılan mini seçimdi, doğru. Ama küçük bir seçim, her zaman büyük bir anketten daha inandırıcıdır.İki bin kişinin katıldığı anketler ortalığı ayağa kaldırıyor. Oysa pazar günü 16 yerde 50 bine yakın seçmen oy kullanmıştır. Sandıktan tahmin değil, gerçeğin kendisi çıkmıştır.Seçimin galibi DYP, mağlubu AKP'dir.Çünkü DYP üç ilçeden ikisini kazanmış, geçerli 47 bin 512 oyun yüzde 28,8'ini almış, iktidar partisi AKP yüzde 26,5'te kalmıştır.Yerel ara seçimler, iktidar için "çantada keklik" sayılır. İktidar devletin tüm imkânları ile az sayıdaki seçim merkezlerine yüklenir, halkı piyango isabet etmiş talihlilerin sarhoşluğuna sürükler ve sandıkta ezici zafer kazanır.Pazar tablosu AKP için ciddi bir uyarıdır. Kimse Kıbrıs politikasının AKP'deki oy kaybını izah ettiğini söylemesin.AKP'nin seçim sloganı yolsuzluk ve yoksullukla savaştı. İşsizlik azalmadı arttı. Milletvekili dokunulmazlığına can simidi gibi sarılan bir iktidarın temizlik iddiasına da kimse inanmaz.DYP ne yaptı da başarılı oldu sorusunun ilk cevabı AKP'ye tepkidir.İmam hatipler yüzünden kurumlarla girdiği çatışma, AKP'nin merkez parti iddiasına zarar vermiş, Refah çizgisine yöneldiği görüntüsü ortaya çıkmış, tedirgin olanlar tepki göstermiştir."Bu kesim niçin CHP dururken DYP'ye yöneldi?" diye sorulabilir.CHP'yi yönetenler, değişim çağrısı yapanları "isyan bayrağını indirin" diye azarlayacak yerde asıl bu soruya cevap aramalılar. CHP pazar günü oyların yüzde 7,94'ünü aldı. Erbakan'ın partisine (SP yüzde 9,14) bile geçildi.Parti yerle bir olana kadar koltuklarını bırakmak istemeyenler için ucuz ve etkili uyuşturucu her zaman vardır. Diyebilirler ki:"Bu küçük seçimden büyük neticeler üretmek yanlıştır. Yerel seçimde sonucu, partilerden daha fazla adaylar etkiliyor.."Doğru olabilir. Ama kazanma şansı yüksek güçlü adaylar niye size gelmedi?Çünkü iyi adaylar da kazanacak partiyi seçerler..Bir tabu daha yıkıldıAB'ye yönelik irade nehir gibi akıyor ve yıllanmış tabuları birer birer yıkıyor.Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında kullandıktan farklı dillerde radyo ve TV yayınları dün TRT'de başladı.Ve sürenin kısalığı nedeniyle de hemen eleştirildi. "Yasak savma" diyenler var. Yasağın temelleri ne kadar derinlere iniyor; bunu bilmek ve adımı küçümsememek gerekir.Evet, süre yeterli olmayabilir. Ama burada önemli olan, Türkçe dışındaki dillerde yayın yasağının kâğıt üstünde değil, gerçekten kalktığının eylemli ilânıdır.Kürtçe, Arapça, Boşnakça ve Çerkezce yayınlara ciddi bir talep doğarsa TRT'nin yayın sürelerini artırma imkânı olduğu gibi özel televizyonların da aynı imkânı kullanma olanakları bulunmaktadır.Yeni bir özgürlük anlayışının yolunda dikkatli adımlarla ilerleme tedbirliliği suçlamayı değil takdiri hak ediyor.
Kıyameti dünya gözü ile görmek isteyenler "Yarından Sonra" filmine mutlaka gitmeliler.Dünya Çevre Günü'ne denk getirilen bu film mağdurları uyarıyor. Kendilerini sınırlama seçeneğini göz ardı eden suçluları durdurulmadıkça bizim gibi biçare kurbanların telâşı neye yarar, bu ayrı soru..Bilinçlenme hızımız, doğayı hunharca sömürmekten vazgeçmeyen açgözlülüğün hızına yetişebilecek mi?Yoksa doğayı sömürerek zenginleşen toplumlar, fedakârlığı yine gelişmekte olan ülkelere dayatmanın egoist körlüğü ile kıyameti mi tahrik edecek?Bugün, çevre konusunda önemli şeyler söyleyen düşünürlerden birkaç alıntı aktarmak istiyorum:"Çocuğum doğunca ne soluyacak? Tuvaleti olmayan milyonlarca insanın kurumuş dışkılarının tozlarını.. Tonlarca kimyasal atıkları.. Hepimiz, hep birlikte doğayı tahrip gücüne sahibiz. Doğa da artık ölümle tanışabilir.." (Meksikalı edebiyatçı Carlos Fuentes)"Her saniyede yarım dönüm ormanı yoketmekle meşgulüz ve her gün bir canlı türünü doğadan silmekteyiz. Gökten asit yağmurları yağdırıyoruz ve ne gibi yıkımlara yol açabileceğimizden habersiziz. Kâr amacı güden TV kuruluşları, öğrenmeyi ve esinlenmeyi izleyicilere vermek yerine en aşağı seviyeden programların budalalık batağına gömülmüş durumdalar." (Pulitzer ödüllü astrofizikçi Cari Sagan)"İnsan, doğanın dengesini yeniden inşa etme görevini üstlenmelidir. Ancak o takdirde yaşamın kendi kendini düzenleyen sistemi sanayinin tahripkârlığı karşısına dikilir." (Çevreci düşünür İvan İllich)"Temiz içme suyu olmayan ülkelerin, temel yaşam standartlarını oluşturmadan iklim değişikliği ile uğraşmayacakları konusunda gerçekçi olmalıyız." (BP yöneticisi John Browne)"Sürdürülebilir kalkınma kavramı, Batıının yutturmacasıdır. Nereye kadar kalkınacaksın? Bir hudut yoksa ortada, kirletmenin sınırı da yok. Hedef, sürdürülebilir yaşam olmalı." (TEMA Başkanı Hayrettin Karaca)Kıyamet filminin figüranları olarak senaryoyu değiştirmek zorundayız.Hariçten Amerikan gazeliNew York Times gazetesi imam hatip savunuculuğu yapan bir yorumla Cumhurbaşkanı Sezer'in vetosunu eleştirdi.Gazete vetoyu "demokrasi adına büyük hayal kırıklığı" diye niteliyor. Bunu söylerken de vetonun "imam hatip lisesi mezunlarına laik üniversitelerin kapılarını kapatan karar" olduğunu iddia ediyor.Oysa gerçek bu değildir. Veto bu kapıyı kapamadı. Sezer, laik eğitime alternatif din temelli bir eğitim düzeninin kurulmasına ve bu okulların cazibesini artırmak için kapının daha fazla açılmasına itiraz etti.Gazete Başbakan Erdoğan'ı "korkunun yersizliğine kanıt" olarak gösteriyor. Ama kendisini bugünlere getiren 30 yıllık pişmanlıklarına hiç değinmiyor.Amerikan medyasının Washington'da pişirilen politikalara sahip çıkma geleneğine New York Times da bağlı kalmış anlaşılan. Ama hedef seçilen ülkenin kendi menfaatlerini gözeten sebeplerine saygısızlık etmek pahasına..Dışişleri Bakanı Powell'ın Türkiye'yi 'Ilımlı İslâm Cumhuriyeti" diye nitelemesi, gerçekten dil sürçmesi miydi acaba?
Değişim sloganı AKP'yi iktidara getirdi. CHP'de de şimdi aynı trene binme arayışları yükseliyor.Bu iyi de, iktidar gücü yaratacak enerji nasıl üretilecek? Tabii önce cesur ve dürüst özeleştiriler yaparak, ardından değişimi sözde bırakmayan, halka umut ve heyecan uyandıran projeler sunarak..Teşhis önemlidir ama bu hastayı ameliyat kurtarır. Ecevit 1999'da yürekli özeleştiriler yapmıştı. "Ne kadar yenilik varsa, ilericilik, devrimcilik adına bunlara karşı çıkılmıştır" demişti.Ama pişmanlık yetmiyor. Ecevit ve partisi silindi gitti. CHP'yi de aynı tehlike bekliyor. Parti içinde yükselen değişim ve yenileşme ruhunun tutucu merkezi yönetimi aşıp aşamaması Türkiye'deki solun kaderini belirleyecektir.Hareket-bereketYeniden CHP Hareketi'nin sözcüsü Prof. Hurşit Güneş'ten aldığım mektuptan bir özet aktarmak istiyorum:"CHP'nin durumuna ilişkin üç tez bulunuyor. İlki, sorunu üyelik ve tüzükte görüyor. İkinci tez sorunu tamamiyle liderliğe bağlıyor ve tek hedef olarak parti yönetimini değiştirmek istiyor. Üçüncüsü sol ideolojideki erozyonu sebep sayıyor.Gerçek, üçünde de saklı olmakla birlikte biz, parti yönetimini eleştirmekten çok politika önerilerine dayanan bir yaklaşımı benimsiyoruz."Prof. Güneş'le yapılan söyleşiyi VATAN'da bugün okuyanlar, yeni hareketin CHP'nin hastalıklarına doğru teşhisler koyduğunu göreceklerdir. Ancak "Atatürkçülükle oy alamayız" sözüne itirazım var. Atatürkçü olmak CHP'nin handikapı değil, asıl CHP'nin katılaşmış eskimişliği Atatürkçülüğün şanssızlığıdır.Farkı, şansı olurPartinin ne söylediği değil, halkın onu nasıl algıladığı önemlidir. CHP, kendini ezilmiş ve sahipsiz bırakılmış hisseden yığınlardan değil, irtica tehlikesinden korkan zengin kesimlerden oy alabiliyor artık. Neden? Prof. Güneş "CHP'nin Türkiye için bir tezi yok" diyor."Halkı iyi işler yapılacağına inandırmak lazım. İstihdam yaratabileceğinize, daha iyi eğitim olanakları getireceğinize, sosyal güvencenin artacağına, gençlerin ve kadınların daha çok söz sahibi olarak politikaya katılacağına inandırmanız gerekiyor. Son dört seçimin ana teması işsizlik olmalıydı.."Peki yeni hareket bu umut ve heyecanı yaratabilecek mi? Güneş "Siyasette lider önemli olmakla birlikte aynı derecede önemli olan kadrodur" diyor. Lider eksenli arayışların sadece bölünme getirmiş olmasından çıkarılan ders, yeni hareketin şansı olabilir.