Van alarmı

15 Ağustos 2004

Tren kazalarının yarattığı tepkiler ve şaşkınlık, Van'daki rezaletin üstünü örttü.Oysa Van'da eski milletvekili Mustafa Bayram'ın, uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan oğlunu silâhlı adamları ile polis merkezini basarak kaçırması;Baskında elebaşı durumundaki Mustafa Bayram'a bir bakanın telefonda "geçmiş olsun" demesi;Yine eski bir milletvekili olan Mikail İlçin'in Mustafa Bayram'a koruma sağlamak amacıyla aşiretler adına devlete meydan okuması...Bunlar, demokratik hukuk devletinin hali ve istikbali açısından elim ve vahim bir tehlikenin varlığını ilân ediyordu.Yazık ki CHP muhalefetinin çabaları, devlet otoritesini tesis için kararlı adımlar atma mecburiyeti yükleyecek baskının iktidar üstünde oluşmasına yetmemiştir.Kendi kanunları..Deniz Baykal haklı, orada polisin şahsında devlet yumruk yemiştir. İktidarın yapacağı ilk şey, kusurları olsun olmasın valiyi ve emniyet müdürünü derhal değiştirmek olmalıydı.Hükümet bunu yapmayarak devletin güçsüzlüğünü, daha fazlasını yapamayacağını kabullenmiştir. Buna hakları yok..Şükür ki yargı var. Hamit Bayram ve iki oğlu hakkında 36'şar yıl hapis istemiyle dava açılmıştır.Savcılık iddianamesi, iktidarların oy deposu olarak gördüğü aşiretlerin reislerine tanıdığı ayrıcalıkların sonuçlarını yansıtıyor.İddianamede belirtildiğine göre baskın sırasında Mustafa Bayram polislere "Burada bizim kanunlarımız geçer. Adamlarımızı almaya geldik" demiş..Olaydan sonra Mustafa Bayram'ın bir polis müdürüne söyledikleri de iddianamede yer alıyor:"Benim oğlum 30 kilo uyuşturucu işi yapmaz. Biz yaparsak bir ton yaparız!""Zalim Mustafa"Geçmiş iktidarlar döneminde Güneydoğu'daki aşiret reisleri devlet tarafından Ankara'ya çağnldı, derebeylikleri meşrulaştırıldı. Sözde amaç, bölücülüğe karşı savaşı kolaylaştırmaktı."Aşiret düzenini meşrulaştırmak, oradaki insanların vatandaşlık haklarını yok edip onları derebeyine kul yapmaktır. Asıl bu haksızlık o insanları dağa çıkarabilir.." Bu hiç düşünülmedi.İddianamede Hamit Bayram'ın kaçırıldıktan sonra bir arkadaşına olayı şöyle anlattığı aktarılıyor: "Baktım, zalim Mustafa geldi. İçlerine girdik, 20 tane polisi yere serdik, perişan ettik.."Zalim şöhreti, Mustafa Bayram'ın, aşiretinde otoriteyi nasıl sağladığına da cevaptır!Bölücülükle mücadele politikalarının toptan değişmesi zamanının geldiğini anlatan belirleyici bir olayla karşı karşıyayız.Yürürlükteki politikalar tehlikeyi önlüyor mu, yoksa tehlikeyi sürekli olarak üretip büyütüyor mu; düşünmek, tartışmak lazım..

Devamını Oku

Ne yapıyoruz?

14 Ağustos 2004

Meslek tecrübem bana erken yargıda bulunmamayı ve kişilere kefil olmamayı öğretti.Ama Yargıtay Başkanı Özkaya için bu tedbirimi bozuyorum.Hukuk çevrelerinin ona beslediği saygı ve takdir duyguları elbette cesaretimi artırmıştır. Ama asıl sebep ilkeseldir.Özkaya, kaçak mafya lideri Çakıcı'dan "hediye" villa kabul ettiği iddiasıyla gündeme geldi. Yargıtay Başkanı bu iddianın iftira olduğunu en şüpheci zihinleri bile tatmin edecek şekilde kanıtladı.Bu arada sözü edilen şeyin villa değil, kooperatif üyeliği 25 milyar liraya devralınabilecek harap bir yazlık ev olduğu ortaya çıktı.Ödemenin belgesi, bankadan onarım için çekilen borç paranın, müteahhide gönderilen paraların dekontları gösterildi.Böyle bir durumda dürüstlük Yargıtay Başkanı'ndan özür dilemeyi emrederdi. Bu yapılmadı..Yargıtay Başkanı'na rüşvet suçu yönelten haber kaynağı hangi amacın peşindedir; hemen üstüne gitmek gerekirdi. O da ihmal edildi.Doğru kime yakın?Peki ne yapıldı? Çakıcı'yı koruma amaçlı lobi faaliyeti içinde Özkaya'ya bir rol bulmanın arayışlarına yöneldi iş..Rüşvet iddiasının iftira olduğu anlaşıldığına göre bu arayışta bile insaflı olmak gerekmez mi?Çünkü Yargıtay Başkanı ile Çakıcı'yı ilişkilendirmek için medyayı tuzağa düşüren haber kaynağının en etkili kozu "rüşvet villa" iddiası idi. Bu koz kırıldıktan sonra Yargıtay Başkanı'nı şüphelerin merkezinde tutmaya devam etmek haksızlık, daha fenası gerçeğe giden yoldan sapmak değil midir?Şunu da unutmamak lâzım: Çakıcı lobisi, Yargıtay'dan talep ettiği korumayı elde edememiştir, istediklerine ters kararlar çıkmıştır. Biraz insaf lâzım..MİT Başkanı da kurumunu savunma kaygısıyla olmalı insaf sınırlarını zorluyor. Dünkü Hürriyet'te "Yargıtay Başkanı doğru söylemiyor" diyordu.Nereden belli?MİT Başkanı, görüşme talebinin MİT yetkilisi Kozinoğlu'dan değil, Yargıtay Başkanı Özkaya'dan geldiğini söylüyor. Çünkü kendi adamı öyle söylemiş.Doğruyu söylemeyen ya Kozinoğlu ise?Böyle bir şüpheye MiT yetkilisi daha yakın durmuyor mu?Kördüğüm tuzağı..MİT Başkanı, Hürriyet'e Kozinoğlu'nun Yargıtay Başkanı ile Çakıcı hakkında bir şey konuşmadıklarını anlatmıştır. Halbuki Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Yılmaz'a söyledikleri çelişiyor.Milliyet'e "Kozinoğlu, Yargıtay Başkanı ile görüşürken bir görev yerine getirmiyordu" diyor. Yani "Kozinoğlu'nun, Çakıcı'nın davasının geciktirilmesi istemiyle Yargıtay Başkanı'na gitmesi tamamen kişisel bir olay.."Ortada, bir suçluyu göz göre göre kaçırarak işlenmiş bir devlet ayıbı vardır. Çakıcı'nın her kaçışta kullandığı resmi pasaportu kimlerden aldığı belli.. İade istemini içeren dosyaların her defasında eksik gönderildiği de ortada..Bunları aramak yerine casus hikâyeleri ile yarışan entrikalara alet olmak ne işe yarar? Çözmek mi istiyoruz, yoksa problemi karmaşık hale getirmeye çalışanların tuzağına mı düşüyoruz?Düşünmemiz gerekiyor..

Devamını Oku

MİT konuşsun

13 Ağustos 2004

Kaçak mafya lideri Çakıcı ve onun hesabına MİT tarafından Yargıtay katında yürütülen lobi faaliyeti..Büyük hayalleri olan bir toplum ve hukuk devleti değerlerine saygılı insanlar için böyle bir tablo dünyanın sonudur. Birkaç gündür bu ilişkileri konu alan haberler içimizi karartıyor.Gerçeği ararken önce iddiaların somutlaştırılması gerekiyor.Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya'nın yaptığı yazılı açıklamada belirttiği gibi, olaylar 11 Ağustos'ta Milliyet'te çıkan "Hakime villa hediye etti" başlıklı haberle başladı. Haberde Çakıcı'nın iki Yargıtay üyesi ile temasa geçmiş olduğu öne sürülüyordu.Ertesi gün Milliyet ve Hürriyet "Çakıcı dosyasındaki hakim"in Yargıtay Başkanı Özkaya olduğunu yazdı.Yani Yargıtay Başkanı, mafya lideri Çakıcı'dan bir villayı hediye kabul ettiği iddiasına hedef oluyordu.Rüşvet yok ama..Bu iddianın gerçek olmadığını Yargıtay Başkanı dün belgelerle kanıtlamıştır. 90 metre karelik bir kooperatif evi için, kooperatif üyeliğini devralırken ödediği 25 milyar liranın makbuzunu, harap durumdaki evin onarımını yaptırırken bankadan aldığı 30 milyar lira kredinin ve müteahhide havale ettiği paraların dekontlarını göstermiştir.CNN Türk'e verdiği mülakat sırasında, onuru ve mesleği için yaşamış bir hukukçunun uğradığı talihsizlik nedeniyle çektiği ıstırabı izledik.Özkaya, yazlık evle ilgili iddiaları çürütürken taşıdığı inandırıcılığı, Çakıcı lobisi yapan MİT'çi ile kurduğu ilişkiyi açıklarken tekrarlayamadı.Evini onaran kişinin MİT'le ilişkili biri olduğunu bilemezdi, bu kabul.Ama MİT'in üst düzey bir yetkilisine onun aracılığı ile randevu vermesi, devlet kurumlan arasında ilişki kurmakta alışılmış usule uygun düşmüyor.Ne önemli adam!Nitekim, elindeki önemli bilgileri hapse girdiği veya yurt dışına kaçtığı takdirde alamayacakları gerekçesiyle Çakıcı ile ilgili yargı sürecinin uzatılmasına dayanan MİT talebine muhatap olması onu sıkıntıya sokmuştur.Hem de Çakıcı hakkındaki Yargıtay kararlarının, bu telkinlerin etkili olmadığını göstermesine rağmen..Olaylar, en azından MİT'le ilgili müzminleşmiş bir sorunu, vahametini artırarak yeniden gündeme getirmiştir.O da MİT'le Çakıcı arasında, bu kurumun güvenilirliği ve itibarı için yıkıcı etkiler yaratan, açıklanması zor ilişkilerdir.Çünkü Çakıcı, MİT'in tahmin ettiği şekilde kaçmış ve daha önce olduğu gibi yine MİT bağlantılı birinin pasaportunu kullanarak kaçmıştır.İnsan merak ediyor:Çakıcı ne kadar değerli bir adam ki, devlet onun uğruna kendini böylesine perişan etmeye katlanıyor!

Devamını Oku

Kalitesiz istikrar!

12 Ağustos 2004

Peş peşe gelen tren kazaları ve iktidarın Allah'lık açıklamaları moral bozuyor, kafaları karıştırıyor.Toplum şuna inandırılmıştı: Bütün fenalıkların sebebi, istikrarsız hükümetlerin yarattığı yönetim kargaşasında karar alma zorluğudur.Millet son seçimde gereğini yaptı ve AKP'yi tek başına iktidara getirdi.Alın size istikrarlı hükümet!Şimdi yeni bir gerçeği kavrıyoruz ki, aklı, bilimi ve sağduyuyu terk etmiş bir siyasi istikrar, kaos kadar kötüdür. Harta daha kötüdür.Çünkü kaos içinde zorlansanız, zaman kaybetseniz bile bir çıkış yolu bulursunuz. Oysa "İlâhi takdir"e, nazar ve kadere hapsolmuş beyinlerin ürettiği politikalara mahkûm olursanız kapana girersiniz. Kadere bağımlılık sizi güvenlikten uzaklaştırır.AB yolunda özgürleştiğimizi zannederken "Her yeri ele geçireceğiz ve kadrolaşacağız" diyen zihniyetin elinde her gün adım adım kapana giriyoruz.İlkel bir yönetim anlayışı hayatımızı kuşatıyor!Ayıptır, günahtır..Mesele teknik nitelikli görünse de temelde yönetim anlayışı ile ilgilidir.Kazalardan sonra iktidar sözcülerinin ettikleri lâflar, din sömürüsünün cahil pişkinliği ile hızlandırılmış safsatalarıdır.Pamukova katliamından sonra "Allah'ın takdiri" diye suçu Allah'a yıkmaya kalkışan cahil cüreti toplumun büyük kesimince lanetlendi ama yine akıllanmadı.Ulaştırma Bakanı çarşamba günkü kazaya aynı günahı değişik bir ifade ile işleyen yeni bir açıklama getirdi:"Ömrü veren Allah, ömrü alan Allah.."Yani?. Yanisi şu: Ulaştırma Bakanı yine istifa etmeyecek!CHP'li Ali Topuz dün TV'lerde isyan ediyordu Ulaştırma Bakanı Yıldırım'a:"Bu kadar pişkinlik olmaz. Senin yerine ben mi istifa edeceğim?"Hadi şaşırtın biziSon kaza "dur" sinyaline uyulmamasından doğdu. Peki böyle durumlarda devreye giren ATS (otomatik frenleme sistemi) niye treni durdurmadı?Çünkü iki trenin lokomotifinde de ATS bulunmuyordu.Böylesine vazgeçilmez bir cihazın yokluğu dünyanın hiçbir yerinde izah edilemez. Çünkü bu işte güvenlik birinci önceliktir. Anadolu halkı "Önce eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah'a emanet et" der.. TCDD yönetimi bu anlayışın bile gerisinde, sürünüyor!İstanbul-Ankara seferleri için dört yıl önce 37 lokomotif alınmış. Dün öğrendik ki sadece 9'una ATS takılmış. Bu gerçeği iki tren çarpışıp 8 günahsız öldükten sonra öğrendik.Tanesi 21 bin dolar olan bu aletler satın alınmış olsa ikinci felâketi belki yaşamayacaktık.Başbakan daha fazla direnmemelidir.İktidarın yönetim anlayışı iflâs etmiştir. Güvenini kaybeden topluma umut verecek beklenmedik bir adım gerekiyor.Tayyip Erdoğan, akıl kriterlerini kaderciliğin yerine bir haftada geçiremez şüphesiz..Ama Ulaştırma Bakanı'na "Şanssızlık yakanı bırakmıyor Binali Bey, sen biraz dinlen" diyebilir!

Devamını Oku

İnadın bedeli

11 Ağustos 2004

Üç hafta geçmeden ikinci tren kazası.. Acı ve şaşkınlık içindeyiz."Allah bizi korusun" diyemiyoruz artık. Çünkü hataları biz yapıyoruz. "Allah bu millete acısın" demekten başka elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki..Pamukova'da 38 kişinin ölümü ile sonuçlanan hızlandırılmış facianın travmasını atlatamadan gelen bu ikinci şok, acaba aklımızı başımıza getirecek mi?Pamukova'yı "takdiri ilâhi" ve "kem gözlerin nazarı" diye açıklayan teknoloji ve yönetim cehaleti uyanabilecek mi?Vicdan borcu olan istifadan yan çizerek bir de siyasi ahlâk suçu işleyen Ulaştırma Bakanı, dünkü VATAN'da fiyaka yapıyor, ince ince intikam aldığını düşünüyordu:"Tren seferleri başladı. Bir haftadır biletler yok satıyor. Hani tren emniyetsizdi? Hani tehlikeliydi?"Gazetenin mürekkebi kurumadan dünkü kaza haberi geldi. Başkent Ekspresi ile Adapazarı Ekspresi Gebze'de çarpıştı, yine insanlar öldü, onlarca yaralanan oldu.Ulaştırma Bakanı ve onu koruyan İktidar partisi mensupları bakalım şimdi Yaradan'a atfedilmiş yeni nasıl bir mesaj çıkaracaklar?Bakarsınız ikinci kazayı, Ulaştırma Bakanı ve TCDD Genel Müdürü'nden kurtulma mecburiyeti yükleyen bir ilâhi uyarı sayarlar ve biz de kurtuluruz!Şüphesiz dünkü olay, hızlandırılmış tren cahilliği ve suçluluğu yanında sıradan bir kazadır. Tek başına bir bakanı yiyecek özellik taşımıyor. Çünkü alt yapı eksiğinden 2 yıllık bir iktidar sorumlu tutulamaz.Ama şu var: Pamukova, tekniğe meydan okuyan bir zihniyetin hezimetidir. TCDD örgütü moral bozguna uğramış, trenleri yürüten insanlar, siyasi ve idari yöneticilerine güvenlerini kaybetmişlerdir.Bakan'ın ve Genel Müdür'ün koltuklarında oturmakta inat etmeleri artık, saygısızlıktan daha fazla bir şeydir.Milletin hayatı ile daha fazla kumar oynamasmlar!Özür tazminatı ödemeliBizde en çok bahsedildiği halde en seyrek görülen şey fazilettir, erdemdir!Ahlâk, toplumsal geleneği oluşturan eğitimin temeli yapılmadığı için çamurdan kurtulamıyoruz.Düzenin iktidarları daima kirlettiği bir toplumda siyasi muhalefetin birincil görevi fazileti savunmak, eylemlerinde yaşatmaktır."Devletin yağmalandığı bir düzende CHP'li Milletvekili Emin Koç'un yaptığı, mesele yapılacak suç mu?" diye sorulabilir.Evet suç.. Çünkü Emin Koç'un tamah ettiği küçük bir menfaat de olsa onun kişisel zaafı, partisinin faziletleri savunan işlevine zarar verecektir.Emin Koç, Star Gazetesi'nin muhabiri iken CHP milletvekili oldu ve gazeteye BDDK'nın el koymasından sonrası da dahil, çalışmadığı halde maaşını almaya devam etti.Ne zaman ki bu haksız ödeme kesildi, Star'daki işten çıkarmalar ve gazeteye doldurulan AKP yandaşları konusunda soru önergeleri vermeye başladı.Eleştirileri haklıdır ama çalışmadan maaş aldığı günlerde aklı nerede idi?İyi ki gazeteden maaşını kestiler de bağımsızlığını kazandı!Ama görevini yapmadığı 1,5 yılın milletvekili aylıklarını geri vermeyi düşünecek mi?

Devamını Oku

Pişman olmayalım

10 Ağustos 2004

Hıyanet uğursuz hedeflerine yeniden maşalarını göndermeye başladı.İstanbul'da gece yarısı iki otel ile bir tüpgaz dolum tesisinde bombalar patladı, 2 kişi öldü. Kimler yapü bunu, ne istiyorlar? Beklenen saldırılardı bunlar.NTV pazartesi günü "PKK'nın hedefi büyük kentler" başlıklı bir haber verdi. Haber "İstihbarat birimleri, Diyarbakır ve Van'daki terör öylemlerini, PKK'nın büyük kentlerde yapmayı planladığı terör olaylarının bir parçası olarak görüyor" diyordu.Haberin mürekkebi kurumadan İstanbul'daki eylemler patlak verdi.Her ne kadar El Kaide bağlantılı bir örgüt saldırıları üstlendiyse de PKK yine liste başıdır.İstihbarat bilgileri bu eylemlerin önlenmesini sağlayamaz mı? İç içe yaşayan bir toplum ve 12 milyonluk bir kentte bu çok zor.Ama yine de bölücü terörünün geçmişteki lânetli etkinliği yeniden kazanması, -büyük hata yapılmaz ve tuzağa düşülmezse- mümkün değildir.Salt terör örgütü..Türkiye'den şiddet yoluyla bir şey alınamayacağı görülmüştür.PKK'nın yenilmesinden sonra devlet komplekse girmeden demokratik açılımlar ve 4-5 yıl önce hayali bile kurulamayacak reformlar gerçekleştirmiştir.Kürt kökenli vatandaşlar bu olumlu gelişmelerin farkındadır. Bu duygu DEHAP'ın bölgede hızla düşen oylarında kendini belli ediyor.Terör en büyük tahribatı bölgede yaptı. Bu insanlar güven duygusunun bölge ekonomisinde yarattığı olumlu etkilerin kendilerine iş ve aş getirmesini bekliyorlar.O nedenle PKK'yı artık bir "Kürt hareketi" olarak nitelemenin anlamı kalmamıştır.PKK yenildikten sonra dağılma sürecine girmiş ve uyuşturucu ile beslenen, bölgede çıkan olan yabancı ülkelerin Türkiye'ye karşı kullandığı salt bir terör örgütü kimliğine inmiştir.Akıllı davranırsak..Türkiye'nin AB üyeliği yolunda katedeceği her aşama, bölgede ekonomik ve sosyal gelişmeyi destekleyen her adımı, demokratik reformları hayata geçirmek konusundaki kararlılığı ve PKK'yı Türkiye'ye karşı "terbiye edici bir sopa" olarak kullanan ülkelere karşı yürüteceği etkili politikalar, ihaneti kendi çaresizliğinde boğacaktır.Yeter ki soğukkanlılığımızı kaybetmeyelim.Unutmamak lâzım ki "barışçı çözüm" yanlıları ve "silâhlı mücadeleye devam" taraftarları olarak PKK bile kendi içinde bölünmüştür.Devletle terör örgütüne eşit uzaklıkta olduğunu söyleyen DEHAP Başkanı ve bir güvenlik görevlisini şehit ettikten sonra öldürülen teröristin evine taziye ziyareti yapan Diyarbakır Belediye Başkanı, toplumun büyük kesiminden tepki almıştır.Türkiye, Kürt sorununu çözmek adına yaptığı reformlardan pişmanlık duymamalıdır.Çizgimizde kırılma olmadığı takdirde PKK yakın bir gelecekte, mafya örgütü boyutuna inecektir!

Devamını Oku

Hey kimse yok mu!

9 Ağustos 2004

Bizi yönetenlerin demokrasiden haberi yok. Bu rejimin özgürlükler yanında karşılıklı sorumluluklara dayandığını bilmiyorlar.Meselâ seçim kazanıp iktidar olanlar kendilerine gökten bir taç indiği vehmine kapılıyorlar ve topluma yabancılaşıyorlar.Medyadan uyan almak ağırlarına gidiyor.Oysa medya da iktidar gibi, kamu yararına hizmet etmenin aracıdır. Bu işlevin sınırlarını halkın takdiri belirler. Sapmaları okuyucu, yani halk cezalandırır."Medya yazdıysa kulak asma" anlayışına tutsak düşmüş iktidarlar, farkında olmadan bindikleri dalı kesiyorlar, haberleri yok.Günlerden beri kıyamet koparıyoruz:Sağlık sektöründeki bozuk düzen yüzünden acımasızca soyuluyor, millet olarak aptal yerine konuluyoruz.Antalya Devlet Hastanesi'nin 88,8 milyon liraya aldığı bir ilâca SSK'nın niçin 230 milyon liraya ödediği sorusu, gelişmiş bir demokraside deprem yaratır, hükümetler devrilir.Ama bizdeki iktidarlar hormonlu ve dopingli; hiçbir toplumsal depremden etkilenmiyorlar. Cevap bile vermiyorlar.Oysa bilenler biliyor ki, son ilâç skandali, aysbergin görünen kısmıdır.Yağma sofrasıÇalışma Bakanı Başesgioğlu, kabinenin en tecrübeli ve saygın üyelerinden biridir. Ama o bile geçiştirdi. Neymiş?"Kapsamlı çalışma başlattık. SSK'nın son iki yılda yaptığı tüm ilaç alımlarını inceliyoruz. Sadece Roche'la sınırlı kalmıyoruz. Sorumluları tespit edip gereğini yapacağız.."Ortada yangın gibi bir soygun vardır. Roche bile açıklamasında "Bozuk ihale düzeninin sunduğu balı yiyoruz. Bütün firmalar yapıyor, biz de yapıyoruz" anlamına gelen bir savunma yaptı.Önce soygunu durduran acil müdahale gerekmez mi? Soygunun durdurulduğu konusunda halka güvence verilmesi lâzım gelmez mi?Ankara'da kimse yok mu? Bu vurdumduymazlık neyin nesidir?Soygunun faturasını millet ödüyor. Hastalanan SSK üyeleri ikinci kez soyuluyor. Çünkü SSK'dan aldığı pahalı ilâcın bedelinin yüzde 20'sini SSK'lı cebinden ödüyor.Ahlâki başkaldırıBu olay bize ezberimizi şaşırttı.. Biz Türkiye'yi yolsuzluk batağına gömen kötülüklerin eğitim eksiğinden geldiğine inandırıldık. Oysa sağlık sektörü, toplumun en iyi eğitim almış kesimidir.Ama doktorların, ilâç üreticilerinin, ithalâtçıların, eczacıların, ecza depolarının ve sağlık bürokratlarının çoğu bu soygunlara seyirci kalmış veya soygunların parçası olmuştur.Sektördeki dürüst insanların ayağa kalktığını ne zaman göreceğiz?"Ucuz ilâcı doktor yazmaz, eczacı satmaz, hatta vatandaş da ucuz olduğu için etkisinin olmadığına inanır.."Bu yanlış inancı ve lânetli tezgâhı sonlandıracak ahlâki başkaldırıyı siyasetçiler, üniversiteler, meslek örgütleri değilse kim üstlenecek?Bir sağlık kurumunun 88 milyona aldığı ilâca bir başkasının 230 milyon lira ödemesi ihmal veya işbilmezlik sayılamaz. Devletin sağlık kurumlan arasında bu kadar iletişim kopukluğu olabilir mi?Halkın işbaşına getirdiği iktidar, halkın sesi olan medyaya rakip gözüyle bakıp devleti, milleti soyanlara dolaylı koruma sağlar mı?Keşke bu hastalığın da bir ilâcı olsa.. Parasını sormadan alırdık. Bilirdik ki bu, ilâçtan yediğimiz son kazıktır. Ama yok.. Yok!..

Devamını Oku

Laiklik ve hurma

8 Ağustos 2004

Başbakanın dış politika performansı hayli yüksek. Ama harcadığı çabaya paralel bir verim elde ediliyor mu?Erdoğan ile Paris'te bir görüşme yapan Fransa Demokratik Birliği (UDF) lideri François Bayrou'nun Le Point dergisine anlattıktan, bu konuda şüpheler yaratıyor.Çünkü orada yenen hurmalar, şimdi bizi tırmalıyor!Bayrou bakın ne demiş:"Laiklikten konuşuyorduk ve Erdoğan şu cümleyi dile getirdi: 'İnsanlar laik değildir sadece devlet laiktir.'Halbuki biz Avrupalılar için laiklik bizim içimizde. Hayatımızda dini inançlara ait şeyleri vatandaş olarak ayırırız. Çekinmeden diyebilirim ki bu iç laiklik fikri bizim yaşam tarzımızın merkezindedir.Fransa'da papaz bile laik bir vatandaştır. Oy kullandığı zaman hayatını adadığı dini görevden tamamen farklı gerekçelerle hareket eder.."Fransız siyasetçi, Erdoğan'ın sözlerini Türkiye'yi Avrupa'ya ait saymayan ve AB üyeliğine karşı çıkan muhalefete "yeter de artır" bir gerekçe olarak kullanıyor.Değişim geçirdiklerini söyleyerek iktidara gelen AKP önderleri, henüz değişim sürecini tamamlamadıklarını görmek zorundadırlar."İnsanlar laik değil, sadece devlet laiktir" sözünü herkes yutmuyor. Çünkü laikliği savunan insan da laiktir. Ve onun laikliği dindarlığına zarar vermez. Tersine inancının kutsallığını yüceltir.Laik olmak zorunda olmadığını söyleyenler ise din sömürüsü yapar, geldikleri devlet görevlerinde dindar vatandaşların oylarını avlama gayretine kapılır ve laik devletle çatışmaya başlar. Uluslararası mahkemelerin kararlarını bile dinlemek istemez.Aynen bizde olduğu gibi.Ve bu takıyye bir gün yakalanır, aleyhimize kullanılır.Değişmek kolay değil.. Çok çalışmak ve samimi olmak lâzım!Paralı öğretim..Başbakan, IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalanacağını açıkladı.Yürürlükteki anlaşmanın bitmesinden sonra hükümetin takınacağı tavırla ilgili endişeler iki aydır sürüyor ve bize pahalıya patlıyordu.Çünkü iktidar nimetlerine tamah eden aç gözlülük, IMF'e kapıyı göstermesi için hükümete baskı yapıyordu.Hükümet geç kalmakla beraber doğru karan vermiştir. Ve geçmiş hükümet döneminde yapılan anlaşmaya sadık kalmanın kendi başarısındaki asıl sebebi oluşturduğunu görmüştür.Tanınmış bir bankacı bana "IMF ile yeni stand-by yapılacağı iki ay önce ilân edilseydi, iç borçlanmada faiz yüzde 20'ye kadar düşebilirdi" dedi.Bu görüş doğruysa ne kaybettik?Son iki ayda Hazine 13 katrilyon liralık iç borçlanma ihalesi gerçekleştirdi. Faiz ortalama yüzde 27 oldu. Bu borca bir yılda 3,5 katrilyon faiz ödenecek. Açıklama iki ay önce yapılsa, piyasalardaki güven faizi söylendiği gibi yüzde 20'ye çekse, faiz faturası 2,6 katrilyon liraya inecekti.Neyse, hükümet öğreniyor. Ama paralı okulda okur gibi.Parası milletten çıkıyorsa da tesellimiz vardır:Hiç değilse inat etmiyor ve çabuk öğreniyor!

Devamını Oku