Çin işkencesi

26 Ekim 2004

Çin işkencesini duymuşsunuzdur; adamın kafasını kazırlar, üstüne bir buz gibi, bir kaynar su damlatırlar. 17 Aralık sürecinde bu işkenceyi yapıyorlar! Avrupa Türkiye'nin ebedi aday kalacağı umudunu taşıyordu. Hızımız onları şaşırtmış, karar günü yaklaştıkça da paniğe sokmuştur.Türkiye'ye sıra dışı bir muameleyi reva görmek, AB değerlerinin inkârı anlamına gelecektir. Çünkü birlik, Helsinki ve Kopenhag zirvelerinde kendini bağlamıştır:Kopenhag kriterlerini yerine getirdiği takdirde Türkiye'ye "gecikmeksizin" müzakere tarihi verilecektir.Fransa'nın iç politikadan kaynaklanan zorlukları Türkiye'ye fatura edilemez.Peki o zaman dün Berlin'de gerçekleşen Chirac-Schröder-Erdoğan görüşmesinden sonra yapılması programlanan ortak basın toplantısından niçin vazgeçildi?Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın medya karşısına çıkmak istememesi, Türkiye'ye yönelik desteğinden vazgeçeceği anlamına gelebilir mi? Buna ihtimal vermiyoruz.Çünkü böyle bir ihtimal Fransa'yı ve ondan etkilenecek AB'yi Afrika'daki kabile diktatörlüklerinin ahlâk ve hukuk kalitesizliğine indirir ki, böyle bir birlik bizim hedeflediğimiz "muasır medeniyet" adresi olamaz.Bize göre Chirac sözünü tutacak ama iç muhalefete koz vermemek için susmayı tercih edecektir. Dünkü tavrını mazur gösterecek ek bir sebep de Türkiye'nin alacağı Airbus uçakları için düzenlenen imza törenidir."Rüşveti aldı, desteği verdi" türünden yıpratıcı bir eleştiriye karşı Chirac'ın tedbir alması çok görülmemelidir.AB'nin Amerika'yı dengeleyen bir süper güç olma iddiası Türkiyesiz gerçekleşemez ve bu karar verilmiştir.İngiltere'nin Washington Büyükelçisi David Manning'in geçen hafta John Hopkins Üniversitesi'ndeki panelde yaptığı konuşma, spekülasyonlardan daha değerlidir:"AB'de hepimiz müzakereleri başlatmada anlaştık. Türkiye'ye bazı uyanlar yapılsa da, ortaya çıkan olumlu bir tavsiye ve önümüzde bir müzakere süreci var."İyi ve kötü haberlerin yarattığı işkenceyi 17 Aralık'a kadar çekeceğiz.Muhtaç olduğumuz sabrın kaynağı, istediğini almayı hak etmiş bir toplum olmanın güven duygusudur.Siyasi mülteci gibiSiyasetin bu ülkede ne kadar kötüye kullanılan bir sığınak olduğuna daha ibretli örnek zor bulunur:Veli Göçer, depremde yıkılan çürük binalarının sebep olduğu ölümler yüzünden 25 yıl hapis cezası yedi.Düzce depreminde dört ortaklı bir şirketin yaptığı bina da 20 kişiye mezar olmuştu. Ortaklardan Fahri Çakır AKP'den milletvekili oldu, dokunulmazlık zırhına bürünüp kurtuldu.Öteki ortaklar birer yıl hapse hüküm giydi fakat "iyi hal" den cezalan 10'ar aya indirilip tecil edildi. Bitmedi..Bunlardan biri Hamza Cebeci idi. Yerel seçimde AKP'den İstanbul Belediye Meclisi'ne seçildi.Herhalde "yıkılacak binaları en iyi o bilir" diye düşündükleri için Cebeci'yi İmar Komisyonu'na üye yaptılar. Yapsınlar..Ama bir şeyi unuttular: Bu kafayla Veli Göçer'i de Bayındırlık ve İskân Bakanı yapmaları gerekmez miydi?!

Devamını Oku

Şu iki yüzlülük!

25 Ekim 2004

PKK'nın şehit ettiği 6 askerin cenaze törenlerinde iki kişi iki önemli şey söyledi.1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon'unki alaycı bir eleştiri idi:"Türkiye'de bölücü terör yoktur diye fetva verenler, vermeye devam etsinler. Terör olmadığı için buradayız!"İstanbul ve Bursa'daki kalabalıkları, şehitlere yönelik minnet ve saygı duyguları ile terör şantajına karşı duyulan soylu direnç biraraya getirmişti.Bölücü eşkıya, devlete karşı savaş açma cüreti gösterdi ve yenildi. Bu rahatlama, terör nedeniyle tartışılması bile mümkün olmayan birçok kültürel ve siyasal reformun gerçekleşmesine zemin yarattı.Şimdi vur-kaçla, farklı kültürlere saygının topluma getireceği barış ve bütünleşmeyi sabote etmeye çalışıyorlar.Terör şantajı ve siyaset birarada olmaz.Demokratik hak söylemi ile ortaya çıkanların yerlerini tayin ve ilân etme mecburiyetleri vardır. Bir eliyle PKK'nın ipini tutan Apo'nun öteki elindeki maşalar olma rolüne razı olmak iki yüzlülüktür.Terör örgütünü karşısına alarak onu toplumdan tecrit etme yürekliliğini gösteremeyenlerin barışa ve demokrasiye hizmet edemeyeceklerini görmeleri için daha kaç cenaze kalkması lâzım?Cenaze törenlerinde dikkati çeken ikinci söz, şehit edilen erlerden birinin babası olan Emrullah Atasever'e aitti:"Terör Amerika istediği zaman başlıyor, onlar istediği zaman bitiyor. Bitsin artık bu terör!"PKK bugün, Amerika'nın işgal otoritesi olarak bulunduğu Irak topraklarında barınıyor. Bu durum, sözünden dönen Amerika'nın terör konusunda iki yüzlü bir siyaset izlediğini, hatta Türkiye gibi bir müttefike karşı terörü politik koz olarak kullandığını düşündürüyor.İki yüzlülük sürerse, şehit babası Atasever'in çığlığı bir toplumsal çığa dönüşebilir.Türk halkını kaybetmek istemiyorsa Amerika çirkinleşmekten vazgeçmeli!Lâfta kalmasın!Kira öder gibi ev sahibi olma imkânı tanıyan sistemi getirmek için hazırlık başladı.İpotekli Konut Finansman Sistemi (mortgage) kanun taslağının kaderi, dileriz eski örnekler gibi "hayaller müzesi" ni boylamak olmaz.Türkiye'de bu sistemi çalıştıracak alt yapı birikimi artık oluşmuştur.Mesele, yapılacak finansman desteğinin ekonomiye büyük ivme kazandıracağını görecek bir iktidar yakalamaktır.Konut yatırımı, aynı zamanda tekstilden beyaz eşyaya, elektronikten çalı süpürgesine kadar yüze yakın üretim sektörünü tetikleyen bir alandır."Dünyada mekân" diyen bir toplumun kendini güvencede hissetmesi kadar önemli kazanımlar yine bu sistemle sağlanacaktır.Ekonomi bu yolla büyük ölçüde kayıt içine girerken, ruhsatsız ve çürük konutlar dönemi de kapanacaktır.Hükümet, refah toplumuna ilerlemenin önemli adımı olan bu projeye heyecanla sarılmalı ve tez canlı davranmalıdır.

Devamını Oku

Suçlu cenneti

24 Ekim 2004

Firari suçlular içerde olsun yabancı ülkelerde olsun birer birer yakalanıyor.Çakıcı Avusturya'dan getirildi, tahliye edildikten sonra kayıplara karışan Sedat Peker teslim oldu, uzun süredir aranan katliam mahkûmu Halûk Kırcı da Ukrayna'da yakalandı.1978 yılında Ankara Bahçelievler'de yedi TİP'li öğrencinin katli olayından idam cezasına çarptırılan Kırcı, Susurluk davasında da hüküm giymişti.Kırcı devletin bir yandan ararken bir yandan da istihbarat çalışmalarında kullandığı öne sürülen bir suçlu idi.Firari suçluların yakalanması toplumu mutlu ediyor. Biz hafızası zayıf bir milletiz. "Yakalandı" haberini duyduğumuz zaman "Nasıl kaçtılar? Kaçmalarına kimler yardım etti?" sorularına mutlaka cevap bulmak mecburiyetinde olduğumuzu unuturuz. O yüzden de bu kaçma, kovalama, yakalama hikâyelerinin sonu gelmez.Firarlarda suçu olanların takip edilmemesi, sağladıkları menfaatlerin bu kişilerin yanına kâr kalmasına, bürokrasinin kirlenmesine ve adalet duygusunun zedelenmesine sebep olur.Halûk Kırcı'nın yakalanması, bu tahribatın onarılmasına yardım edecek mi?İdamdan nereye?Kaçak mahkûmun avukatı Hüseyin Ayan dün şu açıklamayı yaptı:"Müvekkilim infaz indirimi ile ilgili yasal değişikliğin yürürlüğe girmesini bekliyordu. Zaten teslim olacaktı. Çok önemli değil. Yalnızca 3 yıl yatacak."Af yasaları ile delik deşik edilen adalet, üstünde "af" yazmayan yasalarla da sürekli tahrip ediliyor.İdam cezasını kaldıran 2002 tarihli 4771 sayılı yasa, idam cezalarını "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına çevirmiş, cezaevinde yatma süresini de 30 yıl olarak belirlemişti.Son çıkan "Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun" iki indirim daha getirdi. 30 yıl 25 yıla düşürüldü, üstüne üstlük her ay için 6 gün indirim yapıldı.Böylelikle katliam suçundan idama hüküm giyenler bile 19,5 yıl yatıp çıkacak hale getirildiler.Horlanan namus..Şimdiye kadar 16,5 yıl yattığı için bu hesapla Kırcı 3 yıl sonra tahliye edilecek.Yaptığı uzun telefon konuşması Kırcı'nın yerini belli etti ve yakalanmasını sağladı.İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba güvenli ve bedava bir yolculuğu garanti etmek için mi kendini ele verdi?Öyle ya o da Çakıcı gibi adeta devlet töreni (!) ile yurda getirilecek.Anayasa değişikliği ile aleni afların kapısı kapanmıştı sözde. Ama meclis bu engeli hilelerle aşmaya devam ediyor.Bu sorumsuzluk ve cehalet yüzünden Türkiye suçlular cenneti oldu.Suçluların cenneti olan bir yer namuslu insanların cehennemidir.Seçtiğimiz insanlar bu gerçeği ne zaman görecek?Toplum vicdanında açılan yaranın iyileşmesi için, "adalet mülkün temelidir" özdeyişinin hayata geçmesi için, bu millet AB sopasının kafamıza inmesi mi bekleyecek?

Devamını Oku

Kirli havuz

23 Ekim 2004

Son seçimde milletin yarattığı öfke seli, çamura bulaşmış partileri silip süpürdü. Ama yeni gelenler de bu ibretten ders alamadı. Türkiye, şeffaflık ve dürüstlük liginin diplerinde sürünmeye devam ediyor.Çünkü Tayyip Erdoğan seçimden önce milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıracaklarını taahhüt ettiği halde sözünü tutmadı.Yolsuzluk suçlarının bile hesabı sorulamıyor. Batı'da milletvekillerinin, dolaylı bile olsa devletle çıkar ilişkilerine girmelerini önleyen, başbakanların, bakanların ticari işlerini kayyuma devretmelerini sağlayan yasalar ve kurallar işliyor. Bu sigorta devletle beraber siyasetçiyi de koruyor.Bizde ise başbakanın şirketleri çoğalıyor, bakanların kirli çamaşırları, rakip bir partinin mecliste çoğunluğu elde edeceği dönemi bekliyor. Başanlı işler de yapsa kirli çamaşırlarından yükselen pis kokular yüzünden iktidar gözden düşüyor.İnat, halkın içindeki şüpheyi tahrik ediyor. İnsanlar merak ediyor, "Bu kadar direndiklerine göre kim bilir neler götürüyorlar?."Eski tas, eski hamamMeclis Soruşturma Komisyonu, Karadeniz sahil yolu ihalesine fesat kanştırdığı iddiasıyla ANAP'lı eski Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu'nun Yüce Divan'a sevkine karar verdi.Topçu bir TV'de kendini savunurken bugünkü Bayındırlık Bakanı Ergezen'i suçladı.İddiasına göre Topçu bakanken Zeki Ergezen kendisine gelmiş, maddi sıkıntı çektiğini söyleyerek "Geçinemiyoruz, kardeşime iş ver" diye ricada bulunmuş.Bu açıklamadan yola çıkan VATAN muhabirlerinin yaptıkları araştırma, Zeki Ergezen'in kardeşi Faruk Ergenezen'in bağlantılı olduğu şirketin AKP iktidara geldikten sonra işlerinin açıldığını ortaya koydu.Faruk Ergezen'in şirketi şu anda en az üç kamu yatırımının yüklenicisi konumunda. Sade bir bakış, insana "Dün olduğu gibi bugün de bakan kardeşi veya yakını olmak varmış" dedirtiyor.Ama meraklı bir bakış daha derin bir çıkar ilişkisinin şüphesini tetikliyor.Kardeş payı şüphesiZeki Ergezen eski bakana "Geçinemiyoruz, kardeşime iş ver" demişse gerçekten, şimdi "Kardeşim bu işleri benim bakanlığımdan almadı" demesi kendisini kurtarmaz.Çünkü o söz, siyasi etki ile elde edilen menfaatin "kardeş payı" bölüşüldüğünün delilidir. Ayrıca milletvekili olarak başka bir partinin iktidanndan istediği torpili, kendi hükümetinin bakanlarından haydi haydi isteyebilir.Türkiye yolsuzluk liginde sürünmekten kurtulmak istiyorsa, sivri sinek kovalama dönemini kapatıp bataklığı kurutma aşamasına sıçramak zorundadır.Çünkü dokunulmazlık koruyacak, şüphe çeken işaretler delil sayılmayacak ama devlet ve millet soyulmaya devam edecektir.Çare dokunulmazlıkların kaldırılması ve Temiz Siyaset Yasası'nın çıkarılmasıdır.Önünde sonunda yapacağız bunları.İktidar ya millet istiyor diye hemen yapacak veya AB isteyeceği için daha sonra..Temizliğe ite kaka razı edilen bir ülke olmak bizi rencide eder. Hükümeti de etmeli!

Devamını Oku

Ne partisi bu?

23 Ekim 2004

Leylâ Zana, yeni bir parti kuracaklarını duyurdu dün. Adı Demokratik Toplum Hareketi..Arkadaşlarıyla birlikte düzenlediği basın toplantısında Zana, "Amacımız, Kürt demokratik hareketinin yarattığı özgür, demokratik, katılımcı ve çoğulcu siyaset alanında yükselmek (...) ve halkı iktidara taşımaktır" dedi.On yıllık bir cezaevi yaşamından sonra tahliye edilen Leylâ Zana ve arkadaşlarının, mağdur görüntülerinin sağladığı avantajı yeni söylemlerle destekleyerek böyle bir hedefe ilerlemek amacında kullanmaları zaten bekleniyordu.Ayrıca bu, PKK terörünü izole ederek Kürt kökenli vatandaşlara yeni bir demokratik ufuk açması bakımından yararlı da olabilirdi.Böyle bir hareket, bölücü terör örgütünün tasfiye sürecini iyice hızlandırırdı.Apo'nun hamlesiFakat arkadaşımız Ruşen Çakır'ın bugün VATAN'in manşetine çıkan haberi, Leylâ Zana'nın iddia ettiği kadar masum olmadığını ortaya koyuyor.Bu alanda sağlam haber kaynaklarına sahip uzman bir gazeteci olan Ruşen Çakır, yeni parti oluşumu sürecinin aylar önce Abdullah Öcalan'ın talimatı ile başlatıldığını, avukatları eliyle yürüttüğü faaliyetin epey mesafe aldığını yazıyor.Bölücü terör örgütünün başı Apo bu hamlesi ile bir taşla iki kuş vurmuş olmaktadır:1- Leylâ Zana, arkasındaki Avrupa desteği ile terörü dışlayan yeni bir oluşumun müstakbel lideri olarak görülmeye başlamıştı. Apo, Zana ve arkadaşlarını kendi senaryosundaki role razı ederek kendini korumuştur.2- Zana'yı vitrinine koymak suretiyle, onun potansiyelini kendi yararına kullanmayı hesaplamıştır.Dünya yutar mı?Leylâ Zana dün toplumun "savaş ve şiddet dilini istemediğini" söyledi.Peki bir yandan hâlâ dağdaki eşkıyayı uzaktan yönlendiren Apo'nun, öbür eliyle idare ettiği demokratik siyaset oyununda rol üstlenmek iki yüzlülük değil midir?Yeri gelmişken şu soruyu da kendilerine sormaları gerekir: Bölücü terör örgütüne son vermek için kaderin eski DEP'lilere sunduğu şansı ve toplumun onlara bağladığı umutları korkakça heba etmek değil midir böyle bir teslimiyet?VATAN bu haberi, Zana ve arkadaşlarını rezil etmek kastı ile değil, ellerine geçen tarihi şansı feda etmeden önce tekrar düşünmeleri için manşet yaptı.Apo'nun maşası olacaklarsa kendileri bilirler ama dünyayı kandırmaları mümkün değildir.

Devamını Oku

Ceza yetmez!

21 Ekim 2004

Marmara depreminin günah keçisi müteahhit Veli Göçer 25 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.Göçer'in oğlu Can Göçer ile ortağı Zafer Coşkun da aynı kaderi paylaşacaklar.Bu sanıkların inşa ettikleri altı bina, 17 Ağustos depreminde 195 masum insana mezar olmuştu.Yargı bu kararı ile, malzemesinden çalınan inşaatlar nedeniyle günahsız insanları ölüme götüren müteahhitlere karşı oluşan toplumsal tepkiyi tatmin etmiştir.Verilen cezanın "ibreti âlem" etkisi, kuşkusuz hırsız müteahhitler üstünde caydırıcı olacaktır. Mahkemenin verdiği ağır ceza, bir "örnek karar" fonksiyonu taşıyacağı için toplumu koruma işlevi de yapacaktır.Yeni TCK'da bu suçlara ağır cezalar içeren özel hükümlerin konulmuş olması, geleceğe yönelik güvenceyi artırıyor.Ama gene de cevabı verilmesi gereken sorular kalmaktadır geriye:En çürük binalar1. Veli Göçer ve ortakları, deprem bilançosunun tek sorumluları mı? Yüzlerce insana mezar olan öteki yapıların müteahhitleri nerede? Göçer'in yapüklan da dahil bu binalara ruhsat veren, denetim görevlerini yapmayan kurumlara ve sorumlularına hesap sorulmayacak mı?2. Hırsız müteahhitlerin hepsi yakalanıp Göçer gibi ağır cezalara çarptırılarak adalet tam anlamıyla tecelli etse bile bu, yeni yapıların güvenliğini garanti edecek mi?Türkiye'de deprem hasarlarının yüzde 60'ından fazlası müteahhit hatalarından kaynaklanıyor. En çürük binalar da kamunun yaptırdıklarından çıkıyor.Üç hafta önce İstanbul'da düzenlenen deprem panelinde açıkça ortaya kondu ki, Adapazarı'nı yerle bir eden deprem, fay kırığı üstünde inşa edildiği halde Toyota-SA Trafik Hastanesi'ne zarar vermedi.Bingöl depreminde devletin yaptırdığı hastane, okul, postane binaları yıkılırken vatandaşın evi, samanlığı, ahırı ayakta kaldı. Niye?Çünkü birinin çimentosundan, demirinden çalınmıştı, ötekiler ilkel biçimde yapılsa bile malzemenin hakkı verilmişti.Çalacağı besbelliDevlet bir inşaatı ihaleye çıkarırken, piyasa fiyatlarıyla maliyet çıkarıyor, üstüne makul bir kâr koyarak tahmini bedelini beliriiyor. Sonra ihalede hangi firma en büyük tenzilât yaparsa iş ona veriliyor. İşi almak için tahmini bedelin yarısından bile daha fazla fiyat kıran firmalar oluyor.Bu durum, demirden, çimentodan çalınacağının peşinen ilânı değil midir?Ceza caydırıcılığını işletmeye başlayan devlet sistemi, bu soruna da zaman yitirmeden çare üretmek zorundadır.Bir deprem ülkesinde yaşıyoruz. İnşaatlardan çalanlara ibretlik cezalar vermek bir tedbirdir ama yeterli değildir.İhalelerde, hırsızlık yoluyla telâfi edileceği besbelli indirimleri devletin kârı olarak gören kafayı mutlaka değiştirmek gerekiyor.Çünkü o sözde tasarrufun, deprem kurbanlarının mezarını inşa ettiğini bilmemiz lâzım.

Devamını Oku

Korkmadan

21 Ekim 2004

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun azınlık hakları raporu ortalığı ayağa kaldırdı.Çünkü kurul, özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte yeni bir anayasa yapılmasını, eşit haklara sahip vatandaşlık temelinde farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin bu haklarını korumak ve geliştirmekte güvenceye sahip kılınmalarını öneriyor..Avrupa Birliği'nin de önümüze getirdiği bu mesele belli ki "azınlık" kavramına yeni bir tarif oluşturmamızı gerektirecektir.Evet, kurulun raporu Anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemeyecek 3. maddesini dahi eskimiş buluyor. Bu madde "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir" diyor.Kurulun raporu ise "Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü" nü tartışmasız kabul etmekle beraber "Milletin bölünmez bütünlüğü" kavramını, milleti oluşturan çeşitli alt kimliklerin inkârı anlamına geleceği için çağdaş demokrasinin özüne aykırı buluyor.Lozan uygulansaAynı şekilde "devletin dili" olmayacağı için Türkçenin "devlet dili" değil "resmi dil" olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor."Değiştirilemez anayasa maddeleri"ni bile tartışabilecek özgüvene artık sahip olmalıyız. Çünkü Türkiye böyle tartışmalar yüzünden bölünüp parçanacak kadar güçsüz değildir.Bu arayışlar, AB'ye üyelik yolunda karşı karşıya kalacağımız değişim taleplerine uyanacak alerjilere karşı bizi önceden hazırlayacaktır.Nitekim aynı raporda yer alan şu değerlendirme düşündürücüdür: "Türkiye Lozan'ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır!"Cumhuriyetin temelini oluşturan bu anlaşma tam uygulanmış olsaydı belki AB ile tam üyelik müzakereleri öncesi "azınlık" önermelerine muhatap olmayacaktı.Çünkü Lozan'ın 39'uncu maddesi, din, inanç ve mezhep farkı gözetilmeden bütün Türk vatandaşlarına "dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma" hakkını getirmektedir."Gönüllü yurttaş"Bu hakları hayata geçirme basiretini şimdiye kadar gösterebilseydik bugün "uluslararası koruma altında azınlık yaratma" çabalarının onur kırıcı baskılarına kuşkusuz muhatap olmayacaktık.Raporda da belirtildiği gibi Lozan kaynağına dönmek, yani bu sorunlan AB zoruyla değil, Türkiye'nin kendi iradesiyle çözmeye çalışmak şansı hâlâ vardır.Birbirimizden şüphe ederek kamplaşmak yerine raporun şu görüşünde buluşamaz mıyız acaba?"Devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının ülkede birlik ve beraberlik açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü 'zorunlu yurttaş'lardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir. İnsanları mutlu ederek onları 'gönüllü yurttaş'lar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir.Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır."

Devamını Oku

Sıkıntıya değer

19 Ekim 2004

VATAN'ın manşeti bugün, bütçe içinde saklanmış yeni vergi zamlarına büyüteç tutuyor.İktidar sözcüleri sık sık "yeni zam yok" diyorlar ama 2005 bütçesi, bunun tutulabilir bir vaat olmadığını ele veriyor. Nitekim dün gerçekleşen akaryakıt zamları, önümüzdeki dönemin sürprizleri için işaret fişeğidir.Vergi zamları nerede saklanıyor?Dayanıklı tüketim mallarından elde edilecek ÖTV (özel tüketim vergisi) hedefi yüzde 190, motorlu taşıtlarda yüzde 47,4, alkol ve tütünde yüzde 49,7, akaryakıtta yüzde 16,5'tur.Bütçe yüzde 5 büyüme ve yüzde 8 enflasyon öngörmüştür. Bu durumda yüzde 14'ün üzerindeki vergi beklentilerinin ÖTV'ye yapılacak zamlarla karşılanacağını tahmin etmek zor değildir.Hedefler tutturulabilir mi? Evet tutturulabilir. Çünkü iktidar IMF programına sadakatin meyvelerini toplamaya başlamıştır.Baskın seçim yokBaşbakan Erdoğan dün grup konuşmasında önemli bir şey söyledi:"Bizim dönemimize kadar uygulanan siyasi geleneğe, ekonomik anlayışa teslim olsaydık (yeterince başarı elde ettik, burada duralım ve artık bunun siyasi rantını yiyelim) gibi çok yanlış bir yola sapabilirdik. Ama biz bunu yapmıyoruz.."Başbakan bu sözleriyle, iktidarın önümüzdeki ilkbaharda bir baskın seçim planı yaptığı yolundaki spekülasyonları yalanlamış olmaktadır.Bu halk IMF reçetelerinin dayattığı acı ilâçlardan çok çekti. Ama yararını da görmeye başladı. Bu fedakârlıkları riske sokacak bir siyasi kap-kaç egoistliği mi, yoksa inanç ve sabırla dokunmuş bir sadakat mi daha kazançlı olur?İktidarın zihinsel takıntılarından kaynaklanan yanlışları vardır ama ekonomideki seçimi doğrudur. Çünkü otuz yıldır ilk kez kara göründü. Kısa günün kârına tamah eden aç gözlülük, yalnız Türkiye'nin yakaladığı büyük fırsatı değil, iktidarın daha büyük başarı kazanma olanağını da heba edecektir.Büyüyen ekonomiHükümet bu farkı görmüş, büyük oynamayı seçmiştir.Evet, tüketimden alınan vergilerin sıkıntı verecek oranlarda artacak olması halkı zorlayacaktır. Ama ne yapalım ki bir yandan iç talebi daraltmaya, öte yandan vergi gelirlerini artırmaya ihtiyaç var.Bu mecburiyeti bu hükümet yaratmadı. Bütçenin 56,4 katrilyon lirası faize, 26,5 katrilyon lirası sosyal güvenlik harcamalarına, 32,4 katrilyon lirası personel maaşlarına gidecek.Bunlar geçmişteki yağma döneminin yıkıcı mirasıdır. Şükür ki, bu vergileri büyüyen bir ekonomi ödeyecektir.Büyüyen bir ekonominin vergi ödeme kabiliyeti, küçülen ve durağan bir ekonomiden daha yüksektir.Evet, kimse vergiyi severek ödemez.Ama Türkiye'nin artık "bu sıkıntıya değer" dedirten bir süreçte ilerliyor olması tesellidir.

Devamını Oku