Bütün sorunlarımızın ortak paydasını siyasetteki kalitesizlik oluşturuyor. Toplum Türkiye'de ihtiyaçlarını sadece yakınarak, zaman zaman protestoya başvurarak ve çoğu zaman da beddua ederek ortaya koyuyor.Oysa benzemeye çalıştığımız ülkelerde siyaseti, sivil toplum kuruluşları yönlendiriyor. Toplumun yakınmalarına kaynaklık eden ihtiyaçlara cevap verecek talepler projelendirilerek halkın ve siyasetin önüne konuluyor.Nüfusumuzun yarısını ilgilendiren bir mesele var gündemde. İktidar SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devrini öngören bir tasarıyı meclise sevketti ve kıyamet koptu. Sendikalar ve CHP muhalefeti "istemezük" diye ayağa kalktı.Oysa CHP'nin son seçim bildirgesi de SSK hastanelerini sosyal sigorta sisteminden ayırmayı ve tüm kamu sağlık kuruluşlarını tek elden yönlendirilmeyi öngörüyordu.Artılar, eksiler.."Evet ama diye başlayan itirazlar, iktidan durduracak gibi görünmüyor.Hükümet IMF ve Dünya Bankası destekli bu dönüşüm projesinin sağlık alanında daha etkili ve verimli bir hizmeti gerçekleştirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyor.Şimdiye kadar SSK hastanelerinden çok çeken işçiler ve emekliler de "nasıl olsa bundan kötüsü olmaz" duygusu ile tartışmalara ağırlık koymuyor.Gerçekten de sağlık hizmetlerinin tek elde toplanması, kıt kaynakların daha verimli yönetimi için avantaj olabilir. SSK'lıların hastane seçme ve hizmete ulaşma olanakları artacaktır. Serbest eczanelerden ilâç alabilmek SSK'lıları memnun edecektir.Fakat madalyonun bir de öbür yüzü var.Kötü + kötü= ?SSK hastanelerinin nisbeten özerk yapısı onları siyasi kadrolaşma girişimlerine karşı az da olsa koruyor. Birleşmek bu yönden sakınca doğurabilir ve SSK hastanelerinde iş verimi düşebilir. Sağlık hizmetini satın almaya başlayacağı için SSK'nın faturası büyüyebilir ve SSK primlerine zam talebi gündeme gelebilir.Bu artı ve eksileri çoğaltabiliriz. Fakat iktidar da, muhalefet de bunun hesabını çıkarmış değildir. Tasarı ısmarlama bir projeye dayanıyor ama muhalefetin alternatif bir projesi yok. Üniversiteler ve tabip odaları da sus pus..SSK hastaneleri kötü. Doğru ama devlet hastaneleri iyi mi? Değil.İki kötünün birleşmesinden iyilik çıkmayacağını bir kez daha görmek için bu evliliği gerçekleştireceğiz.Ve örgütlenemediği için kalitesiz siyasete mahkûm bir toplum olmanın yine ceremesini ödeyeceğiz.
CHP Parti Meclisi Sarıgül'ün mitingine katılan 15 milletvekilini Yüksek Disiplin Kuruluna şevketti. Parti siyaset yapamıyor ama adaleti kendinden menkul bir "devrim mahkemesi" gibi son derece hızlı ve acımasız çalışıyor.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sangül, Baykal'a beslediği umut ve güveni kaybeden parti tabanının değişim özlemini meydanlara topladığı yığınlarla seslendirmeye başlayınca, öğütücü çark hemen harekete geçti.Sarıgül, yargının kararı beklenmeden kendisini rüşvet almaktan mahkûm eden bir parti komisyonu raporu ile partiden atılmak üzere disiplin kuruluna sevkedildi.Bu tedbiri, Baykal'ın yerine niyetlenen Sarıgül'ü tasfiyeye yönelik bir entrikacı despotluk olarak değerlendirenler, CHP'nin kurduğu "parti mahkemesi"ne Mersin'de ibretlik bir ders verdiler.CHP yönetimi de Sangül gibi "ya herru, ya merru" diyor. İşte Sangül'ün Mersin mitingine katılan 15 milletvekilinin de bir hafta içinde defteri durulmuştur!Parti Meclisi'nde suçlanan milletvekillerinin "Değişim olmazsa vatandaş CHP'ye bir daha oy vermeyecek.. İhraçlarla, tehditlerle partiyi büyütemezsiniz" uyanları hiçbir işe yaramamıştır.Baykal ve adamları, Tayyip Erdoğan'ın geçtiği yoldan CHP'ye bir lider yaratmaya yönelik yanlışlarını ısrarla sürdürüyorlar.Yığınla mektup alıyorum.CHP'ye oy verenlerin büyük kısmı, parti liderliğine heveslendiği için Sarıgül'ün "yargısız infaz"a kurban edilmesini ve CHP'nin kendi belediye başkanını ihbar etmesini hazmedemiyor.Ve bu tavrı, kendi yetersizliğinin bizzat Baykal tarafından itirafı olarak görüyor.Mektuplarda, Baykal'ın bu yanlışı ile istemeden bir lider yarattığı, demokratik ortamı kirleterek partinin "en uygun lider"i seçme hakkını gaspetmekte olduğu korkusu yansıyor.Çekilme vaktinin geldiğini göremeyen Baykal'ı acaba bu vebal uyandırır mı?Böyle adalet olur mu!Cezaları artırarak suçtan caydırmaya çalışıyoruz.Ama Türkiye'nin asıl âcil ihtiyacı bu yasaların uygulanacağı inancının toplumda yer etmesi, kök salmasıdır. Bu inanç toplumda yoktur ve mutlaka kazandırılmalıdır.Birinci sayfamızdaki haberi gördünüz; bir bankanın kadın müdürünü tehdit ederek banka soymak, sonra da suçu gizlemek için kaçırdıkları müdireyi beton bağlayıp denize atarak hunharca öldürmek suçlarından ömürboyu hapis cezasına çarptırılan üç kişi, altı yıl yattıktan sonra serbest bırakıldılar.Hangi toplum böyle bir adalete isyan etmez?Böyle bir ceza, kötü insanları korkutmayacağına göre toplum kendini nasıl savunacaktır?Bu tahliyeleri "Rahşan Ecevit affı" ve "iyi hal indirimi" sağlamıştır.Halkın af günahı yüzünden DSP'ye verdiği cezadan sonra hiçbir iktidar artık af çıkarmaya cesaret edemez. Ama en hunhar cinayeti işleyenlere bile uygulanan "iyi hal indirimi" herkese hak olarak işletildiği sürece adalet kanamaya devam edecek, cezalar caydırıcı olmayacaktır.Adaleti sakatlayan bu sorun, yeni infaz yasasında mutlaka objektif esaslara bağlanmalıdır.
AB'ye uyum sınavında belli ki Diyarbakır ilginç ve belirleyici bir laboratuvar olacak.Diyarbakır'daki görevine iki ay önce başlayan 39 yaşındaki Vali Efkan Ala, kentin on alanını mitinglere kapatan yasağı kaldırdı.Polise de, sivil toplum örgütlerinin demokratik etkinliklerine kolaylık gösterilmesi ve müdahale gereği doğarsa "sınırın aşılmaması" konusunda talimat verdi.İlin tecrübeli Emniyet Müdürü Orhan Okur da "Vali ile çalışma yöntemlerimiz farklı" diyerek görevden alınması için dilekçe verdi.Bu ihtilâf, güvenlikle ilgili tehdit algılaması farkından değil, doğrudan kuşaklar çatışmasından doğuyor.Genç valinin dediği gibi "Tarz değişikliği diye bir şey olmaz. Devlette kanunlar, kurallar vardır"... AB'ye uyum sürecinde değişikliğe uğrayan yasalanmız artık şiddet önermeyen, terörü kışkırtmayan düşüncelerin ifade edilmesini suç saymıyor.Teröre panzehirSuçu önlemek için özgürlükleri askıya almak, herkese potansiyel suçlu gözüyle bakmak, demokratik bir devletin acizlik itirafıdır. Görüldü ki bu yasakçı ve baskıcı yöntemler terörü önlememiştir. Tam tersine terörün bahanesi olarak sömürülmüştür.Doğru olan genç valinin yaptığıdır. Ama tecrübeli Emniyet Müdürü Okur da kendi yetişme tarzı nedeniyle suçlanamaz.Çünkü kırk yıl boyunca ondan özgürlükleri koruması değil ne pahasına olursa olsun güvenliği sağlaması istendi.AB'ye uyum için polis okullarındaki eğitimin köklü bir reforma tâbi tutulması gerekecektir. Olay bunu da öğretiyor.Terörü toplumdan izole etmekte başarının kanıtlanmış yolu, demokratik özgürlükleri kullandırmaktır. Gösteri hakkı ve ifade özgürlüğü, terörün bahanesini geçersiz kılmanın en etkili panzehiridir.Sivil sorumlulukTürkiye'de rejimi korumak şimdiye kadar hep güvenlik güçlerinin sorumluluğu oldu.Oysa demokrasinin en güçlü koruyucusu, özgürlüğün tadını alan, değerini kavrayan ve kendini önemli saymaya başlayan vatandaşlardır, sivil toplumdur.Polis onları durdurmak için değil, demokratik hakların güven içinde kullanılmasını tehlikeye sokan suç odaklannı, onların girişecekleri tecavüz ve tuzakları önlemek için lâzımdır.Türkiye demokratik özgürlükleri şer güçlerin tehdit ve şantajına feda etmeyeceğini yasalarını değiştirerek gösterdi. Şimdi sıra bunları hayata geçirmekte.Diyarbakır'da olduğu gibi..
Şiddet her gün başka bir biçimle karşımıza çıkıyor. Bir gün trende, ertesi gün bir stat tribününde..Herkes olaylara kendi büyüteci ile bakıyor ve çare öneriyor.Dehşete dönüşen kapkaç terörünün, omuz atmanın bile cinayet sebebi olduğu bu tahammülsüzlük ve sevgisizliğin yığınsal göçlerle derinleşen yoksulluk batağında üreyen bir hastalık olduğunda birleşenler çare konusunda da kolayca birleşiyorlar.Benim de dahil olduğum koronun dediği özetle şudur:"Eğitim şart.. İşsizliği azaltmak için yatırım şart.."Özal kabinesinin, sonuçlardan çok sebeplerle ilgilenen akıllı, erdemli ve yaratıcı bakanlarından biriydi Tınaz Titiz. Saman alevi başarılarla ilgilenen siyaset belki de bu yüzden onu dışlamıştır.Tınaz Titiz gönderdiği mektupta soruyor:"Eğitim şart ama hangi eğitim?"Halk istiyor.. Lâf!Titiz, Milli Eğitim'e 10 katrilyon lira verilip okul eksiği giderilse bile daha yaygın ve daha etkileyici bir okul olan TV'nin rekabeti karşısında hiçbir olumlu sonuç alınamayacağını iddia ediyor.Gerçekten de birçoğu şiddeti özendiren, değerleri törpüleyen geri zekâlılık taklidi (veya eseri) dizileriyle; cinsel açlık giderici (veya çoğaltıcı) ve pazarlayıcı programlanyla; cehalet timsali para ve şöhret şımarıklarının sergilendiği magazinlerle televizyonlar başlı başına bir okuldur artık. TV'ler, eğitimin geleneksel kurumlan olan okul ve aile ikilisini bastıran bir etkinlik kazanmıştır.Topluma, gençlere önerilen rol modelleri, kapkaç olaylarının da, tribündeki cinayetin de önde gelen sebebi değil mi?Çelişkiye bakın ki bu yozlaştrıcı okulların büyük çoğunluğu "eğitimin şart olduğu" konusunda sürekli ahkâm kesen medya kuruluşlarınca işletilmektedir. Bahaneleri de "halk böyle istiyor.."Evet, bu programlan isteyen bir kesim vardır ama bunlardan şikâyetçi olan, hatta nefret edenler de vardır. Ne var ki onların sesleri çıkmıyor.İstemeyen bağırsın..Tınaz Titiz'in önerisi "diğer halk'ın sesini çıkarması, bu tür yayınları izlemeyerek, reklâm vermeyerek ve örgütlenip eylemlerini yayarak itirazını açıkça ortaya koymasıdır.Bağıran bir toplum olsaydı Türkiye'de örneğin şu tür mesajlar TV kuruluşlarına yağsaydı, yozlaştıran okullar bu kadar azıtmaz ve çoğalmazdı:"Mankenlerin hangi futbolcuları nasıl avlamaya çalıştığını bilmek istemiyoruz.. Kimin kiminle yattığını merak etmiyoruz.. Yarışma programlarında halkın dilenciliğe özendirilmesini istemiyoruz.. Kabadayılığın, şiddetin yüceltilmesini, açık saçık tacizlerin şaka olarak sunulmasını istemiyoruz.. Bu düzeysizlikleri para kazanmak uğruna kurgulayan ve sergileyenlerin bir de erdem savunuculuğuna soyunmasını hazmedemiyoruz.."Çocuklarını ve geleceğini koruyan bir toplum olmak istiyorsak seyircilikten oyun kurucu role hemen terfi etmek zorundayız.
CHP'nin Genel Başkan koltuğunda kimin oturacağı bizi çok ilgilendirmiyor. Ama Deniz Baykal'ın bu koltuğu kaybetmemek için verdiği mücadelenin kalitesi halkı ne kadar rahatsız ediyorsa bizi de o kadar rahatsız ediyor.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül bu köklü partinin liderliğini taşıyacak yeterliliğe sahip midir; buna kurultay karar verebilir. Vatandaş olarak bizi ilgilendiren, parti liderliğine giden yolun açık olmasıdır.Deniz Baykal bu yolu tıkamıştır. Kendisine rakip olanları, haysiyet kırıcı bedeller ödemeye mahkûm etmesi suçtur, ayıptır! Jandarma kuşatmasında, dikenli tellerle çevrili, halka kapalı kurultaylar ve disiplin bahaneli infazlar döneminden "tecavüz dönemi" ne mi geçildi CHP'de?Baykal dün partisinin meclis grup toplantısında şöyle bağırıyordu:"Dün benim bulunduğum yerde Mustafa Kemal Atatürk vardı, bugün ben varım, yarın bir başkası olacaktır. Ama Mustafa Kemal'in oturduğu koltukta hiçbir zaman hesabını vermemiş, adı rüşvetçiye çıkmış, yolsuzluklara bulaşmış bir kimse olmayacaktır!"Yargısız infaz gibiAtatürk'le arasındaki genel başkanları Sarıgül'e "haddini bil" iması yapmak amacıyla hatırlatmadı diyelim. Peki Sarıgül'ün "adı rüşvetçiye çıkmış, yolsuzluklara bulaşmış bir kimse" olduğunu hangi hakka dayanarak ilân etti?Yargı kararını beklemeye sabrı kalmayan Baykal'ı en temel insan hakları kuralını çiğnemeye sürükleyen sebep, artık halkın gözünde meçhul değildir.CHP halkın özlemlerine cevap veremiyor, küçülüyor. "Kabına sığamayan başkan" diye partisine aldığı Şişli Belediye Başkanı Sarıgül bu ihtiyacı yakalamış, meydanlarda yarattığı değişim talebinin gümbürtüsü ile Baykal'ı sallamaya başlamıştır.Koltuğuna yönelen tehdit karşısındaki bilinen tutumu nedeniyle Baykal'ın suçlamaları Sarıgül'ü gözden düşürmüyor, Tayyip Erdoğan'ı liderliğe taşıyan dinamiği tahrik ediyor. Baykal bu tutumu ile yargıya ve gerçeği arama çabalarına da zarar veriyor.Baykal'ı tanımak zorÜmitsiz direnişi sırasında dün "süper zenginlerin imar yolsuzluğu"nu eleştirirken "yoksulların gecekonduları"nı meşrulaştırıyordu. Koltuk hırsının hukuku ne hale getirdiğine ibretli bir örnek!"Belge" dediği şey "Araştırma Komisyonu" adıyla kurduğu "parti mahkemesi"nin raporudur. O rapor, rüşvetten suçladığı "belediye üst düzey yöneticileri" arasına Belediye Başkanı Sarıgül'ü dahil etmeyen İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişi'ne ateş püskürüyor.Öfke öylesine kontroldan çıkmış ki CHP'nin raporunda "Sarıgül, görevi ihmal suçu ile paçayı sıyırmakta" diye kahvehane ağzı kullanılıyor.AKP hükümetine bağlı bakanlığın başmüfettişi Sarıgül'ü rüşvet suçuna ortak etmediği için CHP lideri sevinmiyor, küplere biniyor.Sarıgül paçayı gerçekten sıyıracak mı; onu yargı süreci sonunda göreceğiz.Ama şimdiden belli olan şu ki, değişim rüzgârına paçasını kaptıran Deniz Baykal'ın durumu çok zor, hatta imkânsız gibi..
Stadyumları arenaya çevirirseniz oralarda kan dökülmesine hayret edemezsiniz.Sporu bir centilmenler rekabeti olmaktan çıkarır, tribünleri kulüp yönetimlerince himaye edilen haydutlarla doldurur, güvenlik tedbirlerini de eksik bırakırsanız olacağı budur!Pazar akşamı Beşiktaş ile Çaykur Rize'nin İnönü Stadı'nda yaptığı maç sırasında iki genç kavga etti. Sadece bizim gibi burnundan soluyan gergin toplumlarda kavga nedeni olabilecek küçük bir olay cinayetle sonuçlandı.22 yaşındaki Fatih Sözüer, 16 yaşındaki Cihat Aktaş'ı göğsünden bıçakladı. Birçok insan çaresiz gencin "Bana yardım edin" yakarışlarını duydu, sendelenip sürüklendiğini gördü. Ama yardım etmedi."Aman dertsiz başıma dert açmayayım" temelli kahrolası egoizmimiz Cihat'ı göz göre göre kan kaybından ölüme götürdü.Girişte polis seyircileri arıyor. Ama belli ki sadece döner bıçağı türü büyük cisimleri ele geçirebiliyorlar. İşte katil sustalı bıçağı ile kontroldan geçip içeri girebilmiş.Maç izlemek için stada giden bir genci nasıl bir ruh hali canavara dönüştürür? Bu ruh hastaları arasında insanlar kendilerini nasıl güvende hissedebilir?Futbol tutkunları için özlemle beklenen bir zevk, nasıl ölümcül bir riske dönüşebilir?İnönü Stadı 'ndaki cinayet, böyle giderse futbolu da öldürecektir. İyi insanlar canlarını niçin statlarda tehlikeye soksunlar?Güzel şeylere lâyık olmanın bedeli vardır. Bu olay seyirciden polise, valilerden kulüp yönetimlerine kadar herkesin kulağına kanlı bir küpe olmalıdır.Stada giriş güvenliği artırılmalı, kulüpler de çapulcu beslemekten, onları tribünlere doldurmaktan vazgeçmelidir.Büyük maçlarda tribünler silme dolu oluyor. Oysa Avrupa statlarında biletli bütün seyirciler numaralı yerlerine oturuyor. Bölümler arasındaki koridorlar asla işgal edilmiyor.Bu düzen, polisin bir kavgaya anında müdahalesini ve sağlık yardımına muhtaç bir seyircinin yardımına koşulmasını kolaylaştırıyor.Halbuki bizde herkes ayakta, bölümler arasındaki boşluklar insan yığını görünümünde.. Bu bir cehennem azabıdır.Bu saygısızlık ve aymazlık mı lâyık olduğu kalitede seyirciyle baş başa kalmalı, yoksa futbol seven iyi insanlar kendilerine huzur içinde maç seyrettirecek yöneticiler mi bulmalı?Birincisi kolay, ikincisi zordur.Artık zoru başarmalıyız.Şaşkın ördek yönetimiİstanbul kâbus gibi bir gecenin sabahında yine karmakarışık oldu.İstanbul'a giren arabalardan vergi almayı düşünen yöneticiler, basiretsizliklerine katlanan bu halka tazminat ödemeliler..Her yağmur veya kardan sonra aynı kepazelik.. Kurumsal hafıza sıfır!Meteoroloji günler öncesinden uyardığı halde her defasında ilk kez karşılaştığımız bir doğa olayı yaşıyoruz sanki. Önce dayak yiyoruz, ertesi gün tedbir alıyoruz.Bireysel bilincimiz de zayıf olduğu için, herkes arabasına atlayıp trafiğe çıkıyor, çözüme katkıda bulunacak yerde kıyameti körüklüyor. Belediye ve vilâyet yetkililerine önerimiz şudur: Meteorolojinin uyarılarını bundan böyle daha fazla ciddiye alsınlar. Dayak yedikten sonra aldıkları tedbirleri bir gün önce alsınlar!
Dünyanın başındaki en büyük sorun, İslâm adına hareket ettiklerini söyleyen örgütlerin yürüttükleri terördür.İslâmi terörün çatı örgütü de El Kaide...The Observer Gazetesi'nin yıllarını Afganistan'da geçiren tecrübeli yazarı Jason Burke, adı "El Kaide" ve alt başlığı "Terörün Gölgesi" olan kitabında şu soruya cevap arıyor:"Tehdidin sembolü olan El Kaide nedir? Suçlu bir beyin tarafından yönetilen disiplinli, davasına bağlı bir terörist grup mu, yoksa bundan daha karmaşık daha meşum bir şey mi?"Jason Burke, medeniyetler çatışması cehennemine sürüklenmemek için başta batılılar, herkesin bu affedilmez, korkakça ve alçakça eylemlerin altındaki sebepleri aramak zorunda olduğunu yazıyor.Çünkü bu yeni terör türü, devletlerin şimdiye kadar izledikleri örgütlerden daha tehlikeli bir yapı oluşturuyor. Örgütsel yapı ve çağdaş iletişimin en uç noktalara erişim olanaklan, Bin Ladin'in genç bir adamı insan bombasına dönüştürebilen söylemlerine sınır koydurmuyor.Derindeki sebeplerÇekilen fotoğraf gerçekçidir: İslamcı militanlığın kökenindeki sebepler arasında toplumsal ve ekonomik sorunlar kritik önemdedir.Bu sorunlar İslâm dünyasında daha yaygın. Fas'tan Endonezya'ya kadar ekonomiler perişan. Nüfus artışı hızla devam ediyor. Okul bitiren gençler işsizler ordusuna katılıyor, işsizlik yükseliyor, kentlerde konut ve sağlık sorunları büyürken zengin-yoksul uçurumu derinleşiyor.Siyasi sisteme inanç varsa, bu sorunlar tek başına terörizmin sebebi olamazlar. Ama çözümler gecikiyor ve "öfke, sembolik alana, Bin Ladin ile yakın çevresinin uluslararası, kıyametçi diline kanalize oluyor."Jason Burke, terörle savaşın salt askeri güçle çözülemeyeceğini savunuyor.Büyük Ortadoğu Projesi, ilhamını aynı görüşten almış bir arayış kuşkusuz. Ama demokrasi öneren dünya gücünün inandırıcı olabilmesi için Filistinlilere reva görülen haksızlığa son verilmesini sağlaması, Irak'taki düzeni sağlayarak bir an önce yönetimi, oluşacak demokratik otoriteye devretmesi gerekiyor.Güvence ve doğru hedefTürkiye'de irticai terörün tehdit oluşturacak büyüklükte bir yandaş kitlesi sağlaması mümkün değil. Çünkü siyasi sistem güvenilirliğini kanıtlamıştır. İslâmi köklere dayalı AKP'nin bugün iktidarda oluşu bile bunun kanıtıdır.Fakat İslamcı militanlığı besleyen başta işsizlik ve kalitesi düşük eğitim olmak üzere ekonomik ve toplumsal sorunlar birikmeye devam ediyor.Başbakanlık gizli bir genelge yayınlayarak kamu kuruluşlarının yazışma ve açıklamalarında "İslâmi terör, kara çarşaflı, çember sakallı" gibi deyimlerin kullanılmasına yasak getirmiş..Türkiye'yi İslâmi terörün etkilerine karşı güçlendirmek adına alındıysa, bu "tedbir" in, meleklerin cinsiyetini tartışan Bizanslı papazların beyhude gayretlerinden fazlasını getirmesi düşünülemez.Terör insanlığa ve dine karşı işlenen bir ihanet suçudur. Bu suça karşı laik ve demokratik cumhuriyetin erdemlerine inanarak onu güçlendirmek tek yoldur.Ekonomik gelişmesini sağlayıp güvenliğini de uluslararası sistemin garantisine alacak AB üyeliği kapısına da bu ülke, bu sayede gelebilmiştir."İslâmi terör" deyimi yasaklanarak İslâm korunmaz. Hükümet teferruatla uğraşmasın..
CHP yönetiminin tehdit ve engellemelerine rağmen Mersin'de toplanan kalabalık "Mustafa Sarıgül korkusu"nun boşuna olmadığını kanıtladı.Sarıgül'ü yolsuzluk iddiasıyla suçlayıp mahkûm eden uyduruk "parti mahkemesi" bir anlamda "halk mahkemesi"ne tosladı.Parti liderliğine soyunan Mustafa Sangül'e destek için yurdun dört bir yanından 20 bin insan, "devrim muhafızı" gibi çalışan disiplin kurulları tehdidine rağmen 17 CHP milletvekili, eski milletvekilleri ve parti yöneticileri Mersin'e koştular. Değişim özlemlerine direnen Deniz Baykal eseri ile övünebilir!CHP'yi yasaklar, infazlar ve dikenli teller partisi haline getiren Baykal, hiçbir şey yapmasa bile partisindeki haksızlığa baş kaldırma ruhunu, demokrasi ve değişim taleplerini açığa vurma cesaretini uyandırmıştır.Bu yanlışından yeni bir lider çıkar mı; bunu tahmin etmek kolay değil.Ama kolayca görülebilen bir gerçek var ki o da şu: Halk kapıların, pencerelerin açılmasını ve CHP'ye temiz hava gelmesini istiyor.Değişimin çanları.. Baykal bu isteğe hukuku ve demokrasiyi zedelemek pahasına direndi. Şimdi kapılar, pencereler zorlanıyor.Mersin'de dün binlerce insan hep bir ağızdan "Baykal, halkı da ihraç et!" diye bağırıyordu, "Baykal evine git, zorla güzellik olmuyor!"Bu tablo Mustafa Sarıgül'ü CHP'nin başında görme özleminin bir ifadesi midir, tartışılabilir ama Baykal'ın çekilme vaktinin çoktan gelip geçtiğini yeterince açık biçimde ortaya koyuyor.Baykal'ın yanlışı, yeni bir lideri kirli entrikalara karşı oluşan toplumsal tepkinin sığ sularında üretme mecburiyetini CHP'ye reva görmesidir."Magazin olayı" dediği Mustafa Sarıgül, Baykal'ın kendi yanlışlanyla yarattığı bir lider adayı olmuştur. Yolsuzluk yapmakla suçladığı adamın Mersin'de topladığı kalabalık ve uyandırdığı heyecan Deniz Baykal için açık bir yenilgidir.Direnişin uzaması ve daha da çirkinleşmesi, bu yenilgiyi onur kırıcı bir yıkıma götürebilir.Baykal'ın vadesi gelen borcunu ödemekten başka çıkış yolu kalmadı.