Bankacılık otoritesinin talebiyle başlatılan operasyon, Cem Uzan'ı da içine çeken bir girdaba dönüşecek gibi görünüyor.Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan şimdiye kadar İmar Bankası olayının dışında kalmayı başarmış, banka ile ilişkisi ispat edilememişti.TMSF'nin talebi üzerine 23 yere yapılan baskınlar sonunda İmar Bankası'na ait bazı gizli belgeler, bilgisayar diskleri Cem Uzan'ın evinde çıktı. Bu belgelerin "çifte mevduat kayıtları"nı ve "hayali bono satışı" iddialarını kanıtlayacak belgeler olduğu bildiriliyor.Düne kadar kendisine bir suç isnat edilemeyen Cem Uzan, bu gelişmeler üzerine gözaltına alındı.Sızan haberlere göre, İmar Bankası'nda çifte kayıt yöntemiyle toplanan mevduatla elde edilen paranın ne şekilde kullanıldığını ortaya koyan belgeler yanında Genç Parti'ye buradan aktarılan paraların kayıtlarını da açığa çıkarmış bulunuyor."Bir ihbar olabilir"İmar Bankası operasyonu bir buçuk yıllık bir geçmişe sahip. Şimdiye kadar defalarca aranmış ev ve işyerlerinde bulunamayan bu belgelere niçin daha önce değil de bugün erişildi?Bir yetkili "Komplo teorileri üretmeye gerek yok. Bir ihbar olabilir ve o bilgi soruşturmanın seyrini bir anda değiştirebilir" dedi.Şimdiki mesele bu belgelerin, İmar Bankası'nın yönetimi ile hiçbir ilgisinin olmadığını söyleyen Cem Uzan savunmasını çürütüp çürütmeyeceğidir.Belgeler bu ilişkiyi kanıtlarsa Cem Uzan, Bankalar Yasası'nın zimmet suçunu oluşturan ve ağır hapis cezası öngören maddesinden sanık durumuna düşecektir.Operasyon haklı olarak en çok 22 bin bonozede ailede ümit ve heyecan uyandırmış olmalıdır. Çünkü İmar Bankası'nda Hazine Bonosu aldıklarını zannederek dolandırılanlar dışında hiç kimsenin parası batmamıştır.İktidarın adaletiHükümet, 50 milyarlık devlet garantisini sınırsız hale getirmenin ötesinde bir istisna daha yaratarak ticari mevduatları bile son kuruşuna kadar ödemeye karar vermiş, fakat bonozede yaratmama kararından son dakikada vazgeçmiştir.Herkes biliyor ki bonozedeler masum kurbanlardır. Bonoları İmar Bankası'ndan alarak fazladan bir menfaat sağlamamışlardır.Bu bonolar halka, devletin gözü önünde ve medyada yapılan reklâmlar eşliğinde satılmıştır.Operasyonda hayali bono satışını kanıtlayan belgelerin ele geçirilmesi, acaba kurban ettiği 22 bin ailenin acılarına son verecek adımı atmak konusunda iktidara ilham verebilir mi?Ceza adaleti ağır işleyebilir. Adaletin bu tarafta aceleden sakınmasında yarar bile vardır. Ama geç kalan adalet eğer mağdurlar varsa büyük adaletsizliktir.Yargı görevini yapıyor.Mağdurlara çektirilen cehennem azabına son verecek adalet ise iktidarın insafını bekliyor..
Başbakan Erdoğan "Bürokratik oligarşiyi halledemedik. Başkanlık sistemini işte bundan istiyorum" dedi.17 Aralık'ta AB'den müzakere tarihi almanın sağlayacağı gücü Tayyip Erdoğan'ın bu sistem değişikliğini gerçekleştirmek amacında kullanacağı şimdi daha iyi anlaşılıyor.Biz AKP'nin parlamentodaki gücünü ve AB zirvesi ile arkasına alacağı rüzgârı bir oldu-bitti yaratmakta kullanabileceği endişesi beslediğimiz için geçen gün "başkanlık sistemini tartışmaya yeterli zamanı vermeliyiz" uyarısı yapmıştık. Bu çağrı yankı buldu ve çok sayıda okurumuz görüşleriyle tartışmaya katıldı.Lâfı uzatmadan ağır basan eğilimi formüle edelim:Şimdiye kadar kurallarına tam uyarak ve hakkını vererek çalıştırdık mı ki parlamenter sistemi terk etmeye niyet ediyoruz?Sorunlar sistemden değil de bizim yanlışlarımızdan geliyorsa ve başkanlık sistemi de aynı nedenlerle çalışmazsa ne yapacağız?Sorun sistem mi?Bir sanayi yöneticisi olan Fatih Özel "Bence sorun sistem sorunu değil, sistemi çalıştırmama ve dejenere etme sorunudur. Bu sistemi tamir etmek, başkanlık sistemine geçmekten daha kolaydır" diyor.Gerçekten de bir sistemden şikâyet etmek için önce onu eksiksiz çalıştırmak gerekir. İnsan kaynaklı sorunlan sisteme yükleyen bir acelecilik, yeni yapılanma sayesinde devleti daha kolay ele geçirme niyetine hizmet etmiyor olsa bile büyük riskler taşıyacaktır.Başkanlık sisteminin de yürümediğini ağır hasarlar yaratarak bize öğretecektir.Eğer Türkiye'de etkili denetim yapan bir parlamento yoksa, yargı bağımsız olmamak yüzünden işlevini yerine getiremiyorsa, siyasi muhalefet kifayetsizse, bakanlık koltuklarında alanlarının en iyi şahsiyetleri oturmuyorsa, günah parlamenter sistemin değildir.Unutmamak gerekir ki demokrasi özürlü bir zihniyetin başkanlık sistemine geçiş fırsatını kullanarak yaratacağı düzen diktatörlüğü getirebilir!'Tek adam" tutkusuBugün zaten parlamenter sistemin varlığından söz edilemez. Şu anda kendine özgü bir sistem, "Genel Başkanlık Sistemi" yürüyor.Tayyip Erdoğan istediği her yasayı meclisten geçiriyor, dilediği politikayı belirleyip uyguluyor. AB'ye yoğunlaştığı için bu aleti şimdiye kadar genellikle iyiye kullandı.Ama birkaç yasa Cumhurbaşkanı ile Anayasa Mahkemesi'nden döndü diye sistemi değiştirmek ve denetimden kurtulmak için başbakanlık yetkilerini Çankaya'ya yanında götürmek peşinde ise korkmak gerekir.Başkanlık sistemine geçme seçeneğine yeterli zamanı tanımak yetmez.AB sürecinden yararlanarak yürürlükteki parlamenter sistemi tamir ederek mükemmelleştirmek Türkiye'ye çok daha akılcı bir seçim yapmanın ufkunu açar.Bu fırsatı değerlendirmeliyiz.Bizim sorunumuz sistem değil, demokrasi namusu ve hukuka saygıdır.Karambol golleri arayan iktidarlar geçmişte kalmalı!
Halkın en büyük özlemi "temiz toplum" hedefine ulaşmak.. Öyle bir özlem ki bu, seçim sandığında tufan olup kirlilikten sorumlu tutulan yığınla partiyi silip süpürmüştür.Ülkenin yolsuzlukla özdeşleşen kötü kaderi üstünde "değiştirici güçlü bir etki" yaratacağı taahhüdü, bu toz duman içinde yaşını doldurmamış bir partiyi, AKP'yi tek başına iktidara getirmiştir.Peki ne oldu?. Rüşvet ve yolsuzluk kanamasını durdurarak temiz bir geleceği garanti edecek hukuk ve zihniyet devrimi mi gerçekleşti? Hayır..Tayyip Erdoğan milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılacağı vaadini tutmadı. Tutmadığı gibi arkadaşları arasından, milletvekili sıfatını kaybettikten sonra da dokunulmazlıklarının ömür boyu devam etmesini talep edenler çıktı.Teselli armağanı gibiİşte bu yüzden bir hukuk devletinde olağan sayılacak adımları büyük takdir duyguları ile alkışlıyoruz. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın yargılanmasına Genelkurmay Başkanlığı'nın izin vermesi bizi mutlu ediyor ve umutlandırıyor. Ama bunlar boş avunmalardır. "Böyle gelmiş, böyle gider" duygusunu yıkacak bir devrim gerçekleşmediği sürece bu türden faziletli ve cesur adımların örnek alınarak yaygınlaşacağını beklemek hayaldir.Toplum, iyi örnekleri duyuyor ve alkışlıyor ama soruşturma izni verilmemiş yolsuzluk iddialarının tümünden haberdar olmuyor. Bu yüzden de hesabını sorup baskı uygulayamıyor.Zaten demokratik bir toplum hafiyelik yapmak zorunda değildir. Bu görev yargınındır. Mahkeme önüne çıkmasını sağlayacak yasalar karşısında suçlanan herkesin eşitliği esas olmalıdır.Elinizi kim tutuyor?İktidar sözcüleri "dokunulmazlıklar kaldırılacaksa herkesin kaldırılmalı" diyor.Doğru ama anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip AKP neyi, kime şikâyet ediyor?Bu şartı kime dayatıyor?Yapılacak şey bellidir: Anayasa'nın 129 maddesi "Kamu görevlileri hakkında işledikleri suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması idari merciin iznine bağlıdır" diyor.Değiştirin, elinizi kim tutuyor?Kimse kimseyi kandırmasın, artık herkes biliyor: Çünkü o zaman dokunulmazlıklarını feda edemeyen siyasetçilerin elinde hiç bir bahane kalmayacaktır.Bir toplumun temizliğini sadece hukuk karşısında herkesin eşitliği garanti edebilir.Hesap vermesi gereken birinin mahkemeye çıkmasını önleyebilen bir güç varsa o ülkede hukukun üstünlüğünden söz edilemez.Temiz toplum hayali de kurulamaz!
Türkiye'nin özgür, güvenli, müreffeh ve mutlu geleceği azınlıklar yaratmakta değildir. Bu amacın altın anahtarı, ortak vatan, vatandaşlık, tarihi beraberlik, sosyolojik kaynaşmışlık ve ortak kader temelinde ve üniter devlet içinde liberal özgürlükleri tüm ülkeye ve herkese genişletmektir.Neden Avrupa Birliği üyeliği Türk halkının çoğunluğu için büyük umutları temsil eden bir hedeftir? Çünkü ulusal özlemlerimiz, en kısa ve en güvenli yoldan bu şekilde gerçekleşecek.Leylâ Zana ve arkadaşlarının da aralarında bulunduğu, Türkiye ve Avrupa'da yaşayan 200 Kürt'ün Herald Tribüne ve Le Monde gazetelerinde çıkan ilânı kamuoyunda şok yaratmış, ihanete uğramışlık duygusu uyandırmıştır.Çünkü ilân Türkiye'nin tarihi mirasını inkâr eden bölücü bir çağrı niteliği taşıyor ve "Kıbrıslı Türkler için istediği hakların tümünü Ankara Kürtlere tanımalıdır" talebini seslendiriyor.Türkiye'nin kader çizgisinde tarihi bir dönemeç olacak 17 Aralık zirvesi öncesinde bundan daha tahripkâr bir sabotaj yapılamazdı!Ortak irade gücüZana ve arkadaşlarının daha önceki sözlerini değiştiren bu ilâna Başbakan Yardımcısı Şahin "Anayasal suç işliyorlar" diye tepki gösterdi. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da şöyle dedi:"Üniter bir devleti ayırmaya çalışmak suçtur. Ada ikiye bölünmüşse, Rumlar Türklerin haklarını ortadan kaldırmak için savaş açtıklarındandır. Ben Zana'yı akıllı bir hanım sanıyordum. Ayıp ediyor. Burada, hak ve hürriyet için yapılan çalışmaları baltalamaktadır."Bu ülkede Türkler ve Kürtler kaynaşmış biçimde birarada yaşıyor. Bir Kürt aydınının dediği gibi, Türkiye'yi PKK terörü yıllarında iç savaş cehenneminden bu uzlaşma ve kaynaşma korumuştur.Bölücü terörün toplumsal çatışma tuzağı bu sayede bozuldu. Ülkenin varlığını yine bu birlikte yaşama iradesi korudu.Yarım manevraTürkiye'de iç sınırlar çizmek mümkün değildir. Kürt meselesini bir "halklar meselesi" olarak yutturma tuzağı bozulmuştur. Artık en çok bir "demokrasi meselesi"nden söz edilebilir.Gücünü milli mücadelenin ortak mirasından alan temel, daha sonra ihmale uğramışsa da terörün yenilmesi ve AB ivmesi sayesinde hızla sağlamlaşmaktadır.Ülkede daha da gelişecek olan işleyen bir demokrasi var. Dört beş yılda nereden nereye geldiğimizi görmemek, ancak vicdanı körleşmiş insanların harcı olabilir.Zana ve arkadaşları bu tuzağa nasıl düştüler?Dün yaptıkları ortak açıklama ile yarım bir dönüş yaptılar ve AB liderlerine "Türkiye ile üyelik müzakerelerine en kısa sürede başlanması için" çağrıda bulundular.Yanlışlarını mı gördüler, yoksa zirveden çıkacak bir kötü sürprizin faturası altında ezilme korkusuna kapılarak tedbir mi aldılar, bilmiyoruz..Onlara Allah'tan akıl, insaf ve sevgi diliyoruz..
Adalet Bakanı Çiçek, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı hakkında dava açılmasını "Her türlü takdirin üzerinde bir durumdur" diye övdü dün.Bilindiği gibi emekli Oramiral İlhami Erdil, trilyonluk ihale yolsuzluklarını temel alan bir davanın sanığıdır ve 21 Aralık'ta askeri mahkeme huzuruna çıkacaktır.Etiler Alkent'te kendine ve kızına 1 milyon 250 bin dolar değerinde iki daire alan İlhami Erdil, iddianameye göre bu parayı nereden, nasıl bulduğuna kabul edilebilir bir cevap verememiştir.Şimdi Adalet Bakanı diyor ki:"Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne güven durup dururken olmuyor. Bir kurum itibar sıralamasında en üst noktada olabiliyorsa bu ancak bu neviden pozitif davranışlar ve kararlar sebebiyle olabilir. Türkiye'de bu neviden davranışları herkesin örnek alması gerekir."Kimi kime şikâyet?Silâhlı Kuvvetler'in yolsuzlukla mücadele alanındaki kararlılığını hukuka bağlılık temelinde gösteriyor olması elbette övgüyü hak ediyor. Ama Adalet Bakanı'ndan biz daha fazlasını bekliyoruz."Herkesin örnek alması gerekir" diye ifade ettiği sorumluluk çağrısına Adalet Bakanı Çiçek açık bir adres koymamıştır.Oysa halkın gözünde adres bellidir.Eski komutan hakkında dava açıldığı haberinin VATAN'da çıktığı ilk gün bu sütunda aynı çağrı muhatapları belirtilerek yapılmıştı:"Bir oramirale bile imtiyaz tanımayan, kamu menfaatini ve hukuku her şeyin üstünde tutan bu davranış örnek olmalı..Özellikle de dokunulmazlıklarını kaybetmemek için yıllardır bin dereden su getiren siyasetçilerimize ibret olmalı!"Bahanesi kalmadıSilâhlı Kuvvetler'in örnek tavrını, toplumun büyük bir kesimi bizim gibi, Adalet Bakanı gibi takdir etmiştir.Fakat küçük bir kesim aynı fikirde değildir. Neden?Çünkü adalet kıyasa dayanır.Bir yanda birkaç asker yolsuzluk iddiasıyla hesap verecek, öbür yanda kamuya maliyeti bin kat fazla yolsuzluk suçlamaları, dokunulmazlık zırhlarını terk etmeyen milletvekilleri yüzünden takip edilemeyecek..Milletin "asker faziletini ispatlasın" diye bir derdi yok. Bu hasret siyasetçiye yöneliktir.Bir bakan veya milletvekili de, oramiral gibi ciddi bir suçlama karşısında mahkemeye çıkarılamadığı sürece Türkiye'de hukuk devletinin varlığından söz edilemez, "temiz eller" hasreti bitmez.Etkili bir siyasetçi ve ciddi bir devlet adamı olan Adalet Bakanı Çiçek'ten imalı göndermeler değil, sorun çözücü hamleler bekliyoruz.Siyasetçiler, askerin itibarını kıskanacak yerde aynı onursal düzeye yükselmenin sorumluluğunu göstermeli artık."Milletvekili dokunulmazlıkları kalkacaksa herkesinki kalksın." Boş lâf...Oramiral Erdil'in mahkemeye çıkmasından sonra iktidar sözcülerinin bahaneleri kalmamıştır!
Müzakere kültürü az gelişmiş toplumlar böyle dönemlerde hep sancı çekerler.Acı tarihi tecrübeler, güvensizlik duygusu ve kaybetme kaygısı kâbus gibi niye üstümüze çöküyor, işte bundan..Kimse doğum sancısı duymak istemez, herkes bebeği görmek ister; doğru ama kabul etmek zorundayız ki bizimki fazla.. Çünkü şüphecilik ve kötümserlik, kendi kendine eziyet etme hastalığı olan mazoşizme dayanıyor.Biz bu gerçeğin bilinci ile okurlarımızın önümüzdeki bir haftayı kendilerine zehir etmemelerini öneriyoruz.Aslında toplumsal tansiyonun yükseltilmesi, diplomasinin kaldıraç elde etme çabasıdır. Karşı taraf nasıl kendi kamuoyundan gelen baskıları müzakere kozu yapıyorsa biz de aynı silâhları kendi müzakerecilerimiz için üretiyoruz.Uluslararası ilişkilerin kuralları ve karşılıklı taahhütler var. Türkiye için dışlayıcı bir ayrıcalık getirilmesi mümkün değildir.Türkiye'nin 17 Aralık Zirvesi'ne dönük amacı belli:1. Üyelik müzakerelerinin başlatılması kararını çıkarmak;2. Bu müzakerelerin tam üyelik hedefine yönelik olduğunu kayda geçirmek."Bu iş tamam.."Elbette hak ve hukukumuzu savunacağız ama bunun dışındakiler "ihmal edilmemesi gereken teferruatttır.Kıbrıs için bir formül nasılsa bulunacaktır.Serbest dolaşıma tahdit konulması, bizim de toplumsal vicdanımıza ters gelmiyor. Ama kalıcı bir sınırlama olmayacaktır bu. Çünkü AB'nin kuruluş felsefesinin inkârı olur.Geriye ne kalıyor?"Ucu açık olmasın!"Unutmamak gerekir ki sonu garanti edilmiş bir sürece müzakere denemez."AB daha önce uygulamadığı bir şartı Türkiye için getiriyor" iddiaları bilgi eksiğine dayanmıyorsa niyeti bozuk çevrelerin kışkırtmalarıdır.Çünkü 1997 Lüksemburg Zirvesi'nde on aday ülke için alınan karar da yine "ucu açık bir müzakere süreci" öngörüyordu:"Müzakereler 1998 içinde başlayacaktır. Sonucu garanti edilemez."Emekli büyükelçi Cem Duna, 1991-1995 yılları arasında AB Daimi Temsilcimizdi.Medyaya yansıyan havayı dün ona sordum.İşte cevabı:"Ben 17 Aralık'tan hiç korkmuyorum. Şimdiden sevinmek istiyorum ama müsaade etmiyorlar. Ona kızıyorum."
Rekabet çağının bizim gibi toplumlara yaptığı en büyük iyilik, boş böbürlenmelerle kurduğumuz hayal dünyasını yıkması..Artık insanların değeri, mensup oldukları köklerin kendinden menkul değeriyle değil, ürettikleri ile, kazandıktan ile, çocuklarına verdikleri eğitimle, çocuk ölümleriyle filan ölçülüyor.İşte İktisadi işbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 41 ülkede yaptığı eğitim araştırması..Bu araştırma, "Hababam Sınıfı"nın bizde gülelim diye yazılmış bir komedi olmadığını, ağlatacak bir realite olduğunu yüzümüze tokat gibi vurmuştur.Eğitim ve öğretim alanında 30 OECD ülkesinin sonuncusuyuz.Genel sıralamada ise 35'inci.İnşallah ayılırız!Ezberci ve kopyacıOECD'nin matematik, okuduğunu anlama, fen ve problem çözme konularında yaptığı araştırma sonunda Türkiye'ye verdiği karne, milli eğitimimiz için bir utanç ve iflâs belgesidir.Çocuklarımıza sunabileceğimiz iki kalıcı miras kökler ve kanatlardır.Bunları verememişiz..Ezberci, kopyacı ve kalıpçı sistemimizle çocuklarımızı, yani geleceğimizi rekabet dünyasında sonunculuğa mahkûm etmişiz!Matematikten ve problem çözmekten korkan çocuklar yetiştiren sistemi değiştirmek adına mesleki eğitimi destekler görünüp imam hatip yutturmasına kafayı takmış bir zihniyet çare üretir mi?Çocuklara becerinin "altın bilezik"ini takmak yerine başlarına takke geçirmek ne kadar çare olursa, o kadarını üretir!OECD araştırması çıkış yolunu gösteriyor. Kimse "Önce zenginleşelim" demesin. Eğitim, fedakârlık yatırımıdır. Bunu göze alamayan toplumların ekonomik gelişmesi de yetersiz kalmaya mahkûm oluyor.Çokluk mu, kalite mi?OECD raporu, Türkiye'deki başarısızlığın en önemli nedenlerinden biri olarak "kalifiye öğretmen sayısındaki azlık"ı gösteriyor.Çalışma hayatının aradığı kalitede emeği yetiştirememenin sebebi budur. O yüzden kahvehaneler, hastane ve mahkeme kapıları insan kaynıyor.Türkiye kendine Güney Kore'yi örnek almalıdır. Çünkü bu yarışta, ülke geliri OECD ortalamasının yüzde 30 altında olan Güney Kore, tüm alanlarda ilk 4'e girmiştir.Güney Kore, kaliteli bir eğitim için zenginleşmeyi beklememiş, eğitim için yapacağı fedakârlığın zenginliği getireceğini görmüştür. Herkesten ve her şeyden kısmış, sadece bilimi, tekniği temel alan okullara ve kaliteli öğretmenlere cömert davranmıştır.Dileriz Hababam Sınıfı'nın karnesi, halka "Allah ne verdiyse çoğalın" diye akıl veren siyasi önderlerimizin aklını başına getirir!
Türkiye ile Rusya'nın siyasi ve ekonomik ilişkileri ile terör alanındaki işbirliğini daha da derinleştirecek olan anlaşmalar imzalandı.Arap gazetesi Dar-ül Hayat'ın yazdığı gibi Putin'in Türkiye'yi ziyaretiyle açılan ufuklar başka ülkelere de ilham vermeli:"Türkler ve Ruslar asırlardır savaşıyor. Osmanlı ve Rus orduları sık sık karşı karşıya geldi. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra Atatürk'ün mirasçılan NATO'ya girmeyi tercih etti ve ilişkiler dondu. Sovyetler dağıldığında Türkiye Orta Asya'daki Türki cumhuriyetlere yöneldi, bu Moskova'yı kızdırdı. Rusya da açıkça ayrılıkçı Kürtler'e destek verdi.Fakat iki ülke, ortak çıkarları dikkate alarak tarihi kitaplara gömme kararı aldı. İki ülkenin ticaret hacmi 200 milyon dolardan 10 milyar dolara çıktı. Bu rakamın üç yıl içinde 25 milyar dolan bulması bekleniyor.Arap ülkeleri Putin'in tarihi ziyaretini dikkate almalı. Çünkü garip olan, değişen Türk-Rus ilişkileri değildir. Asıl garip olan, ortak çıkarlar ve işbirliğinin önemini kavramayarak hâlâ birbiriyle geçinemeyen Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler.."Dün Ankara'da Rusya Devlet Başkanı Putin ziyaretini "çok zamanında yapılmış bir girişim" diye niteledi. Kuşkusuz Avrasyacılığı stratejik tercih olarak savunan Türkiye'deki AB karşıtları da onun gibi düşünüyordur.Ama Rusya ile geliştirdiği ortaklıkta ekonomik ilişkilerini siyasi ilişkilerinin önünde tutmaya devam etmek, Türkiye'nin değişmeyen seçimi olmalı.Çünkü bunun tersi, Ankara Dış Siyaset Araştırmaları Merkezi Genel Koordinatörü Suat Kınıklıoğlu'nun dün Radikal'de yazdığı gibi, stratejik bir yangılgı olur.Türkiye'nin küresel arenada başarılı olamadığını itiraf ederek ikinci sınıf bir statüye razı olması anlamına gelir.Rusya Türkiye için büyük bir potansiyeldir. Ama bu potansiyelin risklerini azaltarak verimini artırmanın güvencesi AB üyesi bir ülke olmamızdır.Chirac'ın mayınlarıHükümetin "imtiyazlı ortaklık" gibi uyduruk bir statüye rıza göstermeyeceği konusundaki kararlılığı etkili oldu.İngiliz basınının yayınlarına göre Fransa Devlet Başkanı Çhirac şimdi aynı kazığı başka bir sosla önümüze koyup yutturma çabasında.Financial Times dün şunu yazdı:"Çhirac, müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde Türkiye'nin tam üyelikten daha düşük bir statüyü kabul edeceğini vurgulayan bir ifadenin 17 Aralık'taki AB Zirvesi'nde formüle edilmesi için ısrar edecek.."Böyle bir niyete Ankara fırsat vermemelidir. Çhirac Türkiye'ye sonuçta "evet" demenin kendine dönük siyasi maliyetini düşürmeye çalışıyor olabilir. Ama bu formül, Türkiye'nin tüm müzakere sürecini mayınlama egoizmidir. Çünkü karşıtlarımızı Türkiye'nin başarısızlığı için sürekli motive edecektir.Türkiye'nin üyelik potansiyelini kanıtlama hakkı zaten iki yıl önceki zirvede tanınmıştır. Kopenhag kriterlerini yerine getiren bir adaya farklı bir statü seçeneği sunulması, AB değerlerinin inkârı olur.Müzakere tarihi alacağız.Artık mesele, bu vizenin kalitesini düşürmeye yönelik oyunlara karşı uyanık ve enerjik olmaktır.