Akıl fukarası

2 Aralık 2005

Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlanan Türkiye'nin büyük bir kentinde suya mikrop karıştığı için 8 bin kişi hastalandı.İshal şikâyeti ile hastaneye başvuranların 4 bin 659'u çocuk.Gelişmiş bir kent olan Malatya'da Sağlık Bakanlığı nihayet iki hafta sonra şehir suyuna hiper klorlama başlattıklarını açıkladı.Bu tedbir niye daha önce uygulanmadı?Yoksa daha önce örneği yaşandığı gibi sivri akıllının biri "Klorlu suyla abdest alınmaz" filân mı dedi yine?Belediyelerin ilk görevi vatandaşa sağlıklı su götürmektir. Ama şimdi, din ticaretine dayalı siyasetle oy avcılığıdır moda. AKP'li belediyeler içki içenleri kent dışındaki kırmızı sokaklara sürmek için tertipler yaparken asli görevlerini ihmal ediyorlar.Malatya'da, bu kentin halkını utandıracak kadar ayıplı yönetim hatalan yaşandı. Belediye Başkanı "Suyumuz temiz" diye musluktan doldurduğu bardağı W de kafaya dikerek "Herkes içebilir" şovu yaptı. Sonra...Bir yürekli ses..Evet sonra laboratuvar incelemelerinde şehir suyuna kanalizasyon karıştığı belirlenin-ce direktifler gelmeye başladı:* Okullarda maddi durumları iyi olan öğrenciler ambalajlı su tüketecekler;* İmkânı olmayan öğrencilere ise kantinlerde sular kaynatılarak verilecek.Türkiye'nin üniversitesi de olan gelişmiş bir ili salgın hastalık riskiyle karşı karşıya kaldı.Okullara ambalajlı su tüketmekte bile eşitlik getiremeyen beceriksizliğe lâyık mıyız biz?Neden Milli Eğitim Bakanı'nı uyandıracak yürekli ve vicdanlı bir okul müdürü veya milli eğitim müdürü çıkmaz?"Sayın bakan, salgın geçene kadar bütün çocuklara ambalajlı su vermemizi sağlayacak ödeneği lütfen çıkartınız. Fakir çocuklara su kaynatmak, küçük yaşta yanlış bir devlet fikrinin aşılanması sonucu doğurur. Onlara da devlete de yazık edem..."Ne kaynayacak?Devletimiz zengin değil ama bir salgın bölgesinde okul çocuklarına birkaç hafta şişe suyu içiremeyecek kadar fakir de değil.İngiltere'nin bile başbakanına alamadığı Airbus uçağı sen başbakanına alacaksın, iki büyük uçağa ancak sığan heyetlerle dünyanın öbür ucuna on günlük geziler yapacaksın, milli futbol takımının antrenörüne primleri hariç 110 milyar lira aylık ödeyeceksin, sonra hizmet kusurundan doğan hastalık tehlikelerine karşı masum çocuklarını korumak için günde birkaç şişe suyu esirgeyeceksin..Bu çelişki parayla pulla ilgili bir fukaralık değildir. Akıl, zekâ ve sevgi fukaralığıdır.Yönetici önderlerin, kendileri için bir şey istemiyor olmanın gücünü kullanmakta yetmezliğe düşmelerinin zavallılığıdır.Okul yöneticileri zengin velilerden istese, Malatya'nın güçlü sanayi ve ticaret odalarına bir telefon etse bu sorunu çözebilirlerdi.Dün olmadı, bugün yapsınlar.Okullarda kimse su kaynatmaya kalkışmamalıdır.Çocuklara temiz suda bile eşitlik yaşatamıyorsak yazıklar olsun bize!

Devamını Oku

Bunları görün be!

1 Aralık 2005

Başbakan, başarılarını görmezden geliyor diye muhalefeti Düzce'de topa tutmuş:"Bunların çağdaşlık mağdaşlıkla yakından uzaktan alâkası yok. Hükümet olduğumuz üç yılda yaptıklarımız ortada. Bunları görün be!."İlginç, demek ki Başbakan takdir görme konusunda tatminsizlik çekmeye başladı.Bizce Başbakan Erdoğan soruna yanlış teşhis koyuyor. Hükümetin üç yılda yaptıkları, taban tabana zıt icraat kümeleri oluşturuyor.Üç yıllık bilançoda büyük artılar var ama büyük eksiler de var.AKP iktidarı Avrupa Birliği politikası ile demokrasi ve insan haklan alanında, iş başına geldiğinde çiçekleri açmış Kemal Derviş programına sadık kalarak ekonomik alanda önemli işler başardı.Bunlar doğru ama din sömürüsüne dayalı siyasetin günahları her şeyi berbat etti. Laik rejime dostça olmayan yaklaşımların şüphe ve tedirginliği, başarılı icraatın getirdiği ümit ve heyecanı örttü.Başbakan bu gerçeğin özellikle sade vatandaş tarafından her gün biraz daha iyi algılandığının farkındadır. Muhalefetin hasisliğinden değil, sanıyoruz halkın itiraf edemediği bu uyanışından rahatsızdır asıl.Ulaştırma Bakanı'nın erkeklerle yemek yediği lokantada eşini tek başına ayrı bir masaya oturttuğunu gösteren fotoğraf, toplum hafızasında depolanmış laiklik karşıtı girişimleri kafalarda hükme dönüştürdü.Bu iktidar geldiği günden beri türban ve imam hatip kavgası veriyor. Yönettiği devleti bu yüzden yabancı ülkelere şikâyet ediyor, dava ediyor. Kaçak Kur'an kurslarının ceza indirimi yoluyla önünü açıyor, Milli Eğitim denetiminden çıkararak koruyor.Ulaştırma Bakanı ile eşinin ayrılmış masaları, tüm bu AKP icraatının nasıl bir yaşam modelini inşa etmeye dönük olduğuna milleti uyandırmıştır.Başbakan "Milli Görüş gömleğini çıkardık" sözüyle halktan büyük kredi almıştı, iyi kullanamadı.Gelen son okur mektuplarında "Bu ülkeden bir Mustafa Kemal geçtiğine neredeyse inanmayacağım" türünden isyan ifadeleri görüyorum.Başbakan muhalefete "Bunları görün be.." diyor ya; O da bunları görsün!Akordumuz bozuk..Türkiye deprem ülkesi. En büyük kenti, yıkıcı bir deprem tehdidi altında geri sayıyor.Bilimsel raporlar ürkütücü, can kaybını azaltmaya yönelik tedbirlerin faturası astronomik. Devletin 5 milyar dolarlık fon ayırıp bunu akıl ve namusla kullanması durumunda on binlerce hayati ve 25 milyar dolarlık zararı önleyeceği hesaplanıyor.Ama bizim kültürümüz tedbir almaya değil duvara tosladıktan sonra yara sarmaya endekslidir.Bütün kusurumuz bu olsa yine iyi..Devlet aygıtı bütün hızı ile depremin zararlarını büyütecek suçlar ve günahlar üretmek için çalışıyor.Önceki gün iktidar oyları ile bütçe kanununa bir ek yapıldı ve kaçak yapılara elektrik ve su bağlanmasına karar verildi.İktidar oy avcılığı uğruna vatandaşına mezar kazar mı? Bizde kazıyor, bu karar ucuz ve çürük yapılara davetiyedir!Deprem tehdidinin devlet politikalarına yön vermesi gerekir. Yargı da oluşturulacak stratejinin önemli bir ayağı olmak zorundadır. Etkili ibret adalet yoluyla yaratılır.Ama çelişkiye bakın ki Düzce depreminde çöken ve 15 kişinin hayatına mal olan apartmanın müteahhidi ve teknik sorumluları 50'şer lira para cezası ile kurtuldular. Can pazarında rekor damping!Türkiye'nin deprem tedbiri şu anda yalnız "Allah korusun" duasıdır.Acı ama gerçek bu!

Devamını Oku

Hedef doğru ama..

30 Kasım 2005

Seçim dönemi yaklaştıkça AKP iktidarının laik cumhuriyetle çatışma alanları genişliyor.Türban, imam hatip, Kur'an kursları, YÖK derken iktidar, kontrol ettiği belediyeler eliyle alkolle mücadeleye hız verdi.Bazı belediyeler, işlettikleri veya kiraya verdikleri tesislerde içki satışını yasaklarken bazıları da alkollü içki satılan lokantaları kent dışına çıkarma hazırlığına başladı.Alkolün insan sağlığına zararları ortada dururken bu bağımlılığa karşı getirilen koruyucu tedbirlere kimse itiraz edemez. Toplumlar bu mücadelede başarılı olmak için yasal tedbirler yanında elbette dinden yardım almayı da ihmal etmeyecektir.Nitekim şu günlerde Avrupa Birliği ülkeleri de bu mücadelenin içindedir ve başarıyı önleyen engelleri, her imkânı kullanarak aşmaya çalışmaktadırlar.Seçilen yol yanlışÇağdaş mücadelenin temelinde yoğun bilgilendirmeye dayalı caydırma çabası vardır. İçki satışına yaş sınırı getirmek, alkollü içkilere yüksek vergi uygulamak gibi..Ama tüm bu çabaların ortak amacı insan sağlığını korumaktır.Oysa bizdeki uygulama "içki haram" gerekçesine dayandığı için mücadele "topluma yaşam biçimi empoze etme nin sevimsizliği ile sakatlanıyor. Bu da her şeyden önce alkole karşı mücadeleye zarar veriyor.Yani hedef doğru, yöntem yanlıştır..İçki içenleri "kırmızı bölgeler" icat edip ayrı mekânlara toplamak, yeni bir bölme ve bölünme sebebidir. Zaten harem-selâmlık ilkelliği her gün genişliyor. Başbakan geçen gün "Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak ve Türk" alt kimliklerini birleştiren bağın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğunu söyledi.O konuşmada da yaptığı gibi her fırsatta "inanan-inanmayan" ayırımı yapıyor.Bunca zorlama yetmedi, milleti bir de içen-içmeyen diye mi ayıracağız?Samimiyet eksiğiİstanbul Belediye Başkanı Topbaş dün bir gazetede, ilk kez Anayasa ile ters düşmüyor olmanın keyfini çıkarıyordu. 58'inci madde gençleri alkol düşkünlüğünden koruyacak, 59'uncu madde ise vatandaşların beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirler konusunda devlete görev yüklüyor.Doğru ama bunları eğitim yoluyla ve inandırarak yapmak başka, yetişkinlerin kendi tercihleri ile içmelerine engel olmak başka bir şeydir.İktidar, küçücük çocukları zehirleyen sigara konusunda niçin hassas değil? Çünkü açıkça "Sigara haram" yazmıyor.Anayasa'nın işine gelmeyen maddelerini görmezlikten gelmeye devam ettiği sürece iktidarın yaptığı doğru işler bile takıyye damgası yiyecektir.Mesela Madde 41'de özellikle ananın ve çocukların korunması, aile planlamasının öğretilmesi, Madde 42'de eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri doğrultusunda yapılması isteniyor.Bunlara da saygı göstersinler ki alkolle mücadeleki samimiyetlerine inanalım!

Devamını Oku

Niçin kızdı?

29 Kasım 2005

Sayın Başbakan dünkü grup konuşmasında adımızı vermeden bizi topa tutmuş..Tarifinden bu sütunu hedef aldığı belli.Nokta hedef seçtiği takdirde ihtimal onurlandıracağından korkmuş olmalı ki isim vermiyor ve bizi değişimi hazmedemeyen, anlayış sığlığı yaşayan tipler diye tarif ediyor.VATAN'ın ve bu sütunun AKP'deki değişim iradesini nasıl destekleyip yüreklendirdiğine Başbakan'ın hafızası değilse bile üç yılın arşivleri tanıklık etmektedir.Başbakan iki gün sonra sekseninci dış geziye çıkacak. Bölücü terörün tuzaklar kurduğu, "üst kimlik, alt kimlik" tarüşmalan ile bu yangının körüklendiği, asker ocağına nifak sokarak emellerine ulaşacaklarını zanneden karanlık güçlerin gemi azıya aldığı bir dönemde Başbakan'ın on gününü Avustralya ve Yeni Zelanda'da geçirmesi çok mu lâzım?Bunu sorduk..Ofsayttan golRahmi Koç, gezinin özellikle Yeni Zelanda ayağını iş adamı gözüyle değerlendirmişti:"Yeni Zelanda ile bütün alışverişimiz zaten 80 milyon dolarmış. Yani itseniz kaksanız belki 90 olur ama daha fazla olmaz. Ayrıca 100 kişi de iş adamı gidiyormuş. Şimdi ben işadamı olarak kafama öyle koyuyorum, böyle koyuyorum bir mana veremiyorum. Ama gezmekse tabii gezsinler.."Buradaki eleştiri gezinin süresine ve yüz kişilik heyet eşliğinde sergilenecek olan gösteriş boyutunadır.Başbakan "en iyi savunma hücumdur" mantığı ile olayın sadece ekonomik değil siyasi, askeri ve kültürel boyutları bulunduğunu, iki ülke başbakanlarının Çanakkale'ye geldiklerini, şimdi bir iadei ziyaret söz konusu olduğunu belirtiyor ve ofsayttan gol atıyor:"Bunu hazmedemeyen tipler, bu ülkenin kabuğunu kırmasını hazmedemeyen tiplerdir!"Sebebi başkaAvustralya ve Yeni Zelanda başbakanlarının Türkiye'yi ziyaretleri aynı şey değildir.Elbette gelecekler, hep gelecekler. Çünkü onların burada gömülü on binlerce evlâdı var. Çanakkale savaşı, bu ülkelerde yaşayan insanları millet yapan savaştır.Neyse, biz dış gezilere karşı çıkmıyoruz, sadece makulü savunuyor, ülke imajına zarar veren kalabalık heyetlerden sakınılmasını öneriyoruz.Başbakan'ın bunu anlamadığı düşünülemez. Hakaretamiz sözcükler kullanmasına öyle tahmin ediyorum ki yazının sonundaki kimlik değerlendirmemizden kaynaklanan alınganlık sebep olmuştur. Ama o konuda ısrarlıyım.Sayın Başbakan alt kimlik, üst kimlik yorumları ile memleketin altını üstüne getirdi. Şimdi önünde uzun bir yolculuk var. Şu soruları kendisine sormalıdır:Ben "Türk"ü alt kimlik yaptım. Oysa Anayasa "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyor.Hata mı yaptım?Çok farklı etnik kökenden geldikleri halde İngiltere vatandaşına İngiliz, Fransa vatandaşına Fransız, Almanya vatandaşına Alman deniliyor. Ben ne yaptım? Bu gezi olacak. Çabamız hayırlı bir yolculuk olması!

Devamını Oku

Yazıklar olsun!

28 Kasım 2005

Cehalet ve gafletin toplamından yıkım çıkar. Ama bazen ibret de çıkıyor.Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın bir lokantada partililerle yemek yerken eşini iki metre ötede, tek kişilik ayrı bir masaya oturttuğunu gösteren fotoğraflar acı ve utanç veren ibret belgeleriydi.Dünkü Hürriyet'te çıkan fotoğrafların şokunu yaşarken AKP'nin gizli gündemi ile ilgili spekülasyonları ciddiye almayan bir dostum var, onu aradım.Onun iktidar partisine yönelik toleransının durumunu ölçmek benim için önemliydi:- Bakan'ın eşini masasına almayıp tek başına ayrı bir masaya oturtmasına ne diyorsun?- Sadece yuh diyorum! Cumhuriyet hükümetinin bir bakanı, modern çağlardan önce kölelere yapılan bir muameleyi eşine nasıl reva görür?Milletten vazgeçtik, çocuklarından utanmaz mı?Bakan'ın tutumu, türban siyasetinin iddia erlikleri gibi kadın özgürlüğünü değil tersine kadını kapatarak toplumdan tecrit etme amacı güttüğünü en hakaretamiz biçimde kanıtlıyor.Bu ayrımcılık din değildir, töre değildir. Sadece ilkellik ve saygısızlıktır.Cumhuriyetin modernizmine muhalefet uğruna yoldan çıkmaktır.Atatürk'ü rahmetle anmamıza sebep olan icraatta tedirgin edici bir artış görülüyor. Bakın Atatürk ne demişti:"Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardı. Fırsat beklediklerini unutmamak lâzım!"Türk kadınının kimliğini geri almaya çalışan bu kafa Türkiye'yi nereye götürmek istiyor, kimlere benzetmek istiyor?Cumhuriyet nesli, eşinin şahsında tüm kadınları aşağılayan Ulaştırma Bakanı'nın kabalığını ve cüretini kabullenecek mi?Doğru adım rötarlı da olsa geldi.."Ordu bölünmezse Türkiye de bölünmez.."Bu tespiti Türkiye uzmanı ingiliz yazar Andrevv Mango bir TV mülakatında yapmış.. Ama övünmesin çünkü aynı teşhisi ondan önce yapanlar var:Ordunun yüksek komuta kademesine gelenek dışı müdahale için iktidara gaz verenler, böyle bir melaneti tezgâhlıyorlar.Oyunu sadece Başbakan'ın bozabileceğini savunmamız sebepsiz değildi. Başbakan bu çağrımızı cevapladı.Genelkurmay Başkanı Özkök'le ilgili söylentileri yalanlamakla kalmayıp Orgeneral Büyükanıt konusunda da "Bir önyargı asla söz konusu değildir. Doğal süreç işleyecek" demesi koruyucu bir devlet adamı tutumu olmuştur.Başbakan benzer tahriklere tepki vermekte bu kadar geç kalmamalı.

Devamını Oku

Utanmazlık!

28 Kasım 2005

Medeniyeti "tek dişi kalmış canavar" diye tarif eden Mehmet Akif ne kadar haklıymış..Kendi değerlerini ihraç etmek isterler ama o değerlere başka ülkelerde hiç saygı göstermezler. İşte, tescilli terör örgütü PKK'nın silâhlı kolu ABD şemsiyesi altında Kuzey Irak'ta, propaganda silâhı olan Roj Televizyonu, başka bir NATO müttefiki olan Danimarka'da himaye ediliyor.Almanya da aynı kafadaydı. Ama PKK faaliyeti kamu düzenini tehdit eder boyuta ulaşınca devlet bu tehdidi yok etmeye karar verdi ve kısa zamanda hedefine ulaştı.Çünkü yıllardır gördükleri himaye nedeniyle fütursuz ve cüretkâr hale gelmişlerdi; küçük bir caba bütün kirli çamaşırları ortaya sermeye yetti.Alman makamları, telefon görüşmelerinin ele verdiği alçakça ilişkiye dayanarak PKK'nın organı olan Özgür Politika gazetesini ve MHA ajansını kapattı.Ortadaki kanıtlar, PKK'nın terör eylemlerinin koordinasyonunda kullandığı Roj TV'ye ev sahipliği eden Danimarka hükümeti için de uyarıcı, hatta utandırıcı olmalı.Ama biliyoruz ki PKK'nın varlığı Almanya'daki gibi "yeter artık" boyutuna gelinceye kadar Danimarka, demokratlık yaptığını zannederek terör hamiliğini sürdürecektir.Türkiye iki alanda çabalarını yoğunlaştırmalıdır.Birincisi, AB zeminlerinde teröre karşı dayanışmanın kâğıt üzerinde kalmamasını talep eden bir kampanya başlatmak.Bir de ROJ TV'yi kullanan terör örgütüne Kuzey Irak'ta güvenlik sağlayıp cüret veren Amerika'nın ayıbını sürekli olarak yüzüne vurmaktan vazgeçmemek.."Belki utanırlar" diyemiyoruz. Ümidimiz, bu sayede kendi kamuoylarının iki yüzlü terör siyasetinden haberdar edilmesidir.Bush yönetimi utanmaz, sadece seçmeninden korkar.Hava değişimi iyi gelir mi?Erdoğan İspanya'da.. Sekseninci dış gezisine de 2 Aralık'ta çıkacak. Yani Başbakanımız yarın Türkiye'ye "Kısa bir ziyarette bulunmak üzere" gelmiş olacak.Çıkacağı Avustralya - Yeni Zelanda gezisi on gün sürecek.Çok mu lâzım? Rahmi Koç Singapur'da VATAN'a, eleştiri boyutu diplomatça gizlenmiş doğru bir değerlendirme yapıyor:"Yeni Zelanda ile bütün alışverişimiz zaten 80 milyon dolarmış. Yani itseniz kaksanız belki 90 olur ama daha fazla olmaz. Ayrıca 100 kadar da iş adamı gidiyormuş. Şimdi iş adamı olarak kafama öyle koyuyorum, böyle koyuyorum bir mana veremiyorum. Ama gezmekse tabii gezsinler, oraları da görsünler.."Yani kârlı bir pazarlama yatırımı değildir bu gezi. Fakat belki farklı bir alanda kazanç sağlayabiliriz.Başbakan'ın başlattığı alt kimlik, üst kimlik tartışması memleketin altını üstüne getirdi. Bu uzun gezide belki Başbakan kendi düşünür, belki heyetteki akıllı ve yürekli biri uyarır, uyandırır:Siz "Türk"ü alt kimlik yaptınız. Oysa Anayasamız "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyerek bu kavramı bir üst kimlik tanımı olarak görüyor. Doğru olan da bu değil mi?Pek çok etnik kökenden geldikleri halde İngiltere vatandaşına İngiliz, Fransa vatandaşına Fransız, Almanya vatandaşına Alman denilmiyor mu? Neyse...Allah Başbakanımızın yolunu da, zihnini de açık etsin!

Devamını Oku

Onurlu yol

26 Kasım 2005

Ordu içine nifak sokmaya çalışanların kolay pes etmeyeceklerini tahmin etmiştik.Nitekim Genelkurmay Başkanı Özkök'ün cevabı, iki gün önce bu sütunda belirtilen noktadan delindi ve komutanın aleyhine kullanıldı.Karıştırıcı, yine Korkut Özal..Özal geçen hafta "Başbakan olsam, Hilmi (Özkök) Paşa'nın görevini bir sene daha uzatabilir miyim diye düşünürüm" demiş, Genelkurmay Başkanı da hem bu spekülasyonu, hem de "AKP'den Cumhurbaşkanlığı vaadi aldı" söylentilerini bir arada yalanlayan bir açıklamada bulunmuştu.Komutan, Cumhurbaşkanlığı vaadi için 13 Nisan 2004 tarihli açıklamasını tekrarladığını belirtti.O açıklamada teklif almadığını söyledikten sonra "Böyle bir vaat veya teklif getirmeye cüret edecek birilerinin olduğunu da sanmıyorum" diyordu.Neden hakaret?.Korkut Özal dün Orgeneral Özkök'ün görev süresinin uzatılması ile ilgili konuda çok katı görünmediğini iddia ederek şöyle dedi:"Paşa, hükümet böyle bir şey yapmasın demiyor. Sadece böyle bir beklentisinin olmadığını söylüyor. İrade hükümetindir. Hükümet zamanı gelince kararını verecektir."Bu yorum iyi niyet taşımıyor. Amaç, Silâhlı Kuvvetleri karıştırmaktır.Özal da, tırnak kaşıyanlar da pek âlâ bilmektedirler ki bu senaryo iki bağımsız oyun değil, iki perdeli tek oyundur.Bu oyunda Özkök, görev süresinin bir yıl uzatılmasına razı olarak Orgeneral Büyükanıt'ın tasfiyesine yardım edecek, karşılığında Cumhurbaşkanı yapılacaktır. Yani ortada bir alış-veriş vardır.Öyle olmasa Orgeneral Özkök, Cumhurbaşkanlığı teklif ve vaadini hakaret gibi algılamazdı.Çakalları kovmakGerçekten de böyle bir teklif, Genelkurmay Başkanlığı makamına ulaşılmış hiç bir komutan için kabul edilebilir olamaz.Çünkü Orgeneral Büyükanıt'ı Atatürkçülükten ve laiklikten taviz vermediği için tasfiye ettiği bilinen bir operasyon, bu işe bulaşan hiç kimseye ve hiç bir kuruma onur getirmez.Sadece vebal getirir.Böyle bir macera, devletin en güvenilir ve en temiz kurumunu siyasetin çirkinlikleri ile kirletip zayıflatmak, yeni gelecek komuta kademelerini de şaibe altına sokmaktır.İktidarın önünde iki şerefli yol vardır bizce.Eğer Özkök'ü gerçekten Cumhurbaşkanı yapmak istiyorlarsa bunu bedel ödetmeden, yani görev süresini uzatmadan, onu bir yıl sivil beklettikten sonra yapmalılar.Ama böyle bir niyetleri yoksa, hemen bugünden açıklayarak siyaset çakallarını kışla kapısından kovmak gerekir.

Devamını Oku

Türk Milletiyiz!

25 Kasım 2005

Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı, milli niteliği olmayan bir üst kimlik tanımıdır.Başbakan Erdoğan'ın Şemdinli konuşmasında "Türk" unsurunu Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik anlamda alt kimlik sınıfına koyması, yatıştırıcı olma iyi niyeti ile görmezlikten gelinen bir taviz sayıldı başta.Ama Başbakan ısrarlıydı, meclis grubu kürsüsünde aynı şeyleri tekrarladı:"Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, 73 milyon için sigortadır. Bizi, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Türk'ü; doğulusu, batili, güneylisi, kuzeylisi ile, inananı, inanmayanı ile birleştiren bu üst kimliktir. Biz bir mozayiğiz; bu mozayiğin bütününü oluşturan farklı farklı unsurları vardır.."Anayasamızdaki Türk vatandaşlığı tarifine bakınca Başbakan'in yaptığı açıklamanın ne kadar içi boş kaldığı görülüyor.Anayasa'nın 66'ncı maddesi "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyor. Yani Türklüğü, sosyolojik bir birlik, sosyal psikolojik bir varlık olan milletin adı olarak anıyor.Evet buradaki Türk, etnik bir varlığın adı değil, önce milli mücadeleyi kazandıran, sonra cumhuriyeti kurup yücelten milletin adıdır. Yani asli üst kimlik odur.Aksi, kuru kalabalıkAtatürk milliyetçiliğinin kan tahlili ile ve kafatası ölçmeyle uğraşan bir milliyetçilik olmadığını, herkesten önce bu ülkeyi yönetenlerin takdir etmesi gerekir.Atatürk, Türklüğü ırk anlamında değil daha çok kültürel anlamda almış ve onu bu ülkede yaşayan herkes için övünç duyularak ulaşılabilen bir yakınlığa getirmiştir. "Ne mutlu Türküm diyene" sözü bunun ifadesidir.Atatürk milliyetçiliğini, dünyadaki kötü örneklerine bakarak harcamak akıl kârı değildir. Bu ülke seksen yıldır hep bu bilincin ilham ettiği milli beraberlik duygusu ile eritti ırk, mezhep ve sınıf farklarını.Anayasa'daki "Türk vatandaşlığı" ile Başbakan'ın ağzındaki "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı" arasındaki fark, cumhuriyet devriminin eğitim birliği ilkesinde açılmış olan gediğin ürünüdür. İmam hatip eğitiminin verdiği zihinsel temel, ümmetin yerini alan millet fikrini kabullenemiyor.Yetmiş iki milletin oluşturduğu ABD'de Amerikalılar bile ulus, ama biz değiliz!Türk ulusunu bölerek kuru kalabalık haline getirmeyi demokratlık sayanlarımız var.Milli kimlik olmazsaCHP Genel Başkanı Deniz Baykal, cumhuriyeti kuran partinin lideri olarak dün gündem oluşturacak bir uyanda bulundu."Eğer hepimiz sadece alt kimlikler sahibiysek, milli kimliğimiz yoksa, o zaman çok uluslu bir toplumuz demektir. Bir tek milletten söz etmek imkânı yoktur. Türkiye, Başbakan düzeyinde bu bilinçsizliği devam ettirecek olursa, o güzelim Türkiyemizin Yugoslavyalaşma, Lübnanlaşma, Iraklaşma tehdidine maruz kalacağını herkesin görmesi gerekir." Dileğimiz, tehlikeyi herkesten önce Başbakan Erdoğan'ın görmesi ve kişisel değişim programına bu önemli konuyu da eklemesidir. "Mozaik" imizin bütünlüğünü koruyan gücün kaynağını keşfetmesidir. Ve şunu kendine sormasıdır:"Lozan'ı azınlıklar konusunda yetersiz bulan AB Temsilcisi Kretschmer'i acaba ben mi azdırdım?"

Devamını Oku