Meclis Başkanı Bülent Arınç dün gerçekçi bir tespit yapıp yararlı bir uyarıda bulundu:"Silâhlı Kuvvetlerimizin üst kademesinde Cumhuriyet ilkeleri ve rejim konusunda birbirinden farklı düşünmeyen insanlar arasına nifak koymaya çalışanların çok kötü bir şey yaptığını düşünüyorum."Meclis Başkanı bu sözleriyle, Genelkurmay Başkanı Özkök ekseninde üretilen komplo teorilerine tepki gösterdi.Bilindiği gibi Türkiye'nin AB'den müzakere tarihi alma sürecini, sivil otorite ile ilişkilerinde Avrupalı bir Genelkurmay Başkanı gibi davranarak kolaylaştırmaya özen göstermesi, Orgeneral Özkök hakkında "AKP'den Cumhurbaşkanlığı vaadi aldı" iddialarına zemin hazırlamıştı.Özkök 13 Nisan 2004 tarihinde iddiaları şu ifadelerle yalanlamıştı:"Tarafıma hiç kimse böyle bir vaat veya teklif getirmemiştir. Böyle bir vaat veya teklif getirmeye cüret edecek birilerinin olduğunu da sanmıyorum."Özal zarar verdiUzun bir sessizlik döneminden sonra spekülasyonun komplo boyutları kazanarak yeniden gündeme gelmesine, din eksenli siyasetin kıdemlisi Korkut Özal'ın geçen hafta Aktüel dergisine verdiği mülakatta sarfettiği bir söz sebep olmuştur.O mülakatta Özkök'ü "ideal bir Genelkurmay Başkanı" diye öven Korkut Özal şöyle diyordu:"Başbakan olsam, Hilmi Paşa'nın görevini bir sene daha uzatabilir miyim diye düşünürüm!"Korkut Özal iyi ki başbakan değil. Ama Meclis Başkanı Arınç'in sözünü ettiği nifakı dışardan üretmeye de gücü yetmiştir. Ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü dün resmi bir açıklama ile söylentileri yalanlamak mecburiyetinde bırakmıştır.Özkök Cumhurbaşkanlığı vaat edildiği iddiasını cevaplarken 13 Nisan 2004 tarihli açıklamasına atıf yapmıştır. Yani "kimse buna cüret edemez.."Pusuya yatanlarÖbür iddiaya gelince.. "Sayın Genelkurmay Başkanı'nın görev süresinin uzatılmasına ilişkin ne bir düşüncesi, ne bir beklentisi vardır (...) Herhangi bir siyasi oluşumun içinde olmayı veya siyasi bir görev almayı düşünmemektedir."Şimdi biliyoruz ki, görev süresi ile ilgili duruşun, Cumhurbaşkanlığı konusundaki kadar sert ve net görünmediğinden yola çıkanlar susmayacaktır.AKP içinde 2006 Ağustos'unda Özkök'ün yerini alacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt'ın önünü kesmek isteyen Milli Görüş'çü bir grubun varlığı biliniyor. Özkök bu grubun beklentilerini kırmak ve Silâhlı Kuvvetler içinde yaratacağı olumsuz etkileri önlemek üzere yeni bir açıklama yapmak zorunda kalabilir.Ama daha yakışanı, tüm bu hesaplan, tuzakları, fitne ve fesadı toptan hezimete mahkûm edecek çıkışı Başbakan Erdoğan'ın bizzat yapmasıdır.İddiaların bir tarafı Orgeneral Özkök'ü hedef alıyor ise bir tarafı da iktidarı ilgilendiriyor.Paris'teki varoş isyanına ertesi gün yorum getiren Tayyip Erdoğan, orduyu ve milleti rahatlatacak güvenceleri vermek için herhalde çok bekletmeyecektir!
Atatürk'ü Kocatepe'de gösteren figürün yer aldığı brövenin değiştirilmesine milletin gösterdiği tepki hedefine ulaştı.Genelkurmay Başkanlığı, değişen Kara Kuvvetleri Komutanlığı brövesinin yeniden inceleneceğini dün yazılı bir açıklama ile kamuoyuna duyurdu.Açıklamada Genelkurmay'a çok sayıda görüş ve tenkit geldiği "halkın hassasiyetinin dikkate alınacağı" ifade edildi.Bu ön kabul, Atatürk figürü taşıyan eski bröveye dönüşün işareti sayılmalı. Halkın hassasiyeti demek ki askeri ikna etmiştir.Bröve değişikliğine karar veren komuta kademesinin Atatürkçülüğünden izan taşıyan hiç kimse zaten şüpheye düşmemişti. Karar vericilerin atladıkları belki şuydu:Türkiye hızlı bir değişim geçiriyor. Değişimde meydana gelebilecek tehlikeli sapmalara karşı sigorta olacak kurumlardan biri ordudur. Bir bröve değişikliği dahi irtica ve bölücülük tehdidinin arttığı bu dönemde halkı tedirgin edebilir.Nitekim öyle olmuştur. Yeni karar rahatlama yaratacaktır.Var olma iradesi..Ordunun görevi ve millet gözünde ne ifade ettiği konusunda Atatürk'ün söylediklerinden daha veciz bir tarif görmedim:"Ordu, Cumhuriyet aleyhine teşebbüslere karşı devlet ve hükümetin irade ve kuvvetini gösterir. Bu suretle herkesi devlet intizamından, devlet emniyetinden hissedar kılmak görevini yapar. Devlet ve hükümet gibi ordu da kendisiiçin bir varlık değil, milletin yaşamak ve varolmak iradesinin bir şeklidir."Açık ki, Türkiye'nin varolma iradesini zaafa uğratma amacı taşıyanların -tabii en başta irticai ve bölücü odakların- ilk hedefi Silâhlı Kuvvetler olacaktır.Ama şu konuda da çok dikkatli olmak lâzım; rejimin sigortası olan orduyu korumakta aşırılığa kaçanlar ve kuruntularını gerçek zannedenler, bu değere ötekiler kadar zarar verebilirler.Orduya siyaset sokmanın fesat sokmaktan hiçbir farkı yoktur.Tehlikeli oyunlarAskeri hiyerarşiyi entrika yoluyla değiştirme tuzakları kuranlar, Silâhlı Kuvvetler içinde asla muhatap ve yandaş bulamamalıdır.Şemdinli olayında açık ve dolaylı biçimde defalarca varlığı iddia edilen derin devlet olgusunun bir hayalet gibi Güneydoğu'da dolaşmasına izin verilemez. Bu hayalet ne pahasına olursa olsun yok edilmelidir.Böyle bir yanlışı, devlet yetkisi kullanan kişiler yapmış olsalar bile suç devletin değil onlarındır.Devlet hile yapmaz, tuzak kurmaz. Suç işleyen kamu görevlisinin suçu kendisini bağlar, devlet onu saklar veya suçunu örterse bu kire bulaşır.Yargının Şemdinli'deki esrarı çözmek konusunda göstereceği dirayet ve sürat, ülkenin istikrar ve güvenliği için büyük önem taşıyor.Adalet için savcıların harcadıkları çabalara asker de en iyi niyetlerle yardımcı olmalıdır.Çünkü zehirli şüpheyi ortadan kaldırmadan bu bölgedeki otorite boşluğunu gidermek imkânsız görünüyor.
Türkiye'nin "Ilımlı İslâm" damgası yemesine zamanında güçlü tepkiyi gösteremedik.Cumhurbaşkanı ile birkaç komutandan yükselen itiraz sesleri, türban ve imam hatip sayıklayan iktidarın eylemleri ve Başbakan'ın yurt dışında sürekli din, iman söylevleri arasında kaynadı gitti.Türkiye'nin başka gündemleri de var.AB yolunda ve ekonomik istikrar arayışında basan sağlayan cabalar, Türkiye'nin laik niteliğini aşındıran sistematik faaliyetin üstünü örtmüştür.AKP'li belediyelerde içkinin yasaklandığı alanlar sürekli genişliyor. İzinsiz Kur'an kurslarını cezadan kurtaran yasa değişikliği ve bu kursların Milli Eğitim Bakanlığı denetimi dışına çıkarılması çoktan unutuldu.İçkili lokantalarla uğraşmak AKP'li belediyelerin son hobisi.. Denizli'den sonra Bursa Osmangazi Belediyesi de içkili yerleri kent dışına çıkarmaya karar verdi.Yirmi yıllık bir içkili lokantanın kapatılmasından sonra Belediye Başkanvekili Abdullah Karadağ "Avrupa'da olduğu gibi sadece içkili mekânların bulunduğu Kırmızı Sokaklar oluşturmak" istediklerini, bunun için bölgeler belirlediklerini anlattı.Parti üst yönetimi, oy avcılığı amaçlı din sömürüsü olan bu keyfi icraatı durdurmalıdır. Siyasette din sömürüsünün zararını bilmek için parti büyüklerinin anılarını tazelemeleri yeter.Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın "Türban takmanın dinin gereği olup olmadığı bir yorum meselesidir" demişti.Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu "Dindarlığımızı, içinde yaşadığımız ortama uydurmak lâzım" demiş ve dinle siyasetin birbirinden ayrılması gerektiğini söylemişti.Görüldüğü gibi din adamları ve din bilginleri bu konularda siyasetçilerden daha doğru şeyler söylüyor, daha sorumlu davranıyor. Çünkü Allah korkusu ve bilim namusu onları sınırlıyor.Ötekilerin öyle bir derdi yok; sorumsuzluğun "Kırmızı Sokaklar"ında gezinip duruyorlar!AKP'nin en zayıf yeriSiyasi dokunulmazlıklar bu iktidarın yumuşak karnı oldu.Milletvekili dokunulmazlıkları durdukça dürüstlük propagandası inandırıcı olmayacak, muhalefetin şaibe iddiaları ise iktidara kolayca yapışacaktır.İşte DYP lideri Mehmet Ağar'ı hedef alan AKP, kendisini iki büklüm eden yumruğu anında yedi: "Üç senedir 370 mebusunuz var. Yüreğiniz yetiyorsa kaldırın benim dokunulmazlığımı. Sizinkiler kalsın, benimkini kaldırın!"Dün de ANAP lideri Mumcu aynı yere vurdu: "AKP hükümeti defalarca yolsuzluk olayları içinde yakalanmıştır. AKP'li görevliler, yetkililer mahkûm edilmiyorsa, bunun nedeni dokunulmazlıkların hâlâ onları koruyor olmasıdır!"Dokunulmazlıkların kaldırılması için çağrı yapan Cumhurbaşkanı'na bir AKP'li milletvekili "Yemezler" demişti.O istediğini yesin..Hukuk devleti özürlü bu anlayış AKP'yi yemeye başlamıştır bile!
Başbakanın dünkü Şemdinli, Yüksekova, Hakkari ziyaretleri "geç kalmış doğru adımlar"dır.Onu haftalar sonra yola çıkaran sebep, mecliste yarın yapılacak görüşmeler sırasında cevap veremeyeceği sorulara muhatap kalma korkusu olabilir mi? Belki ama fark etmez.Keşke bu sütunda yaptığımız çağrıdan da önce Şemdinli'ye gidebilse ve halka güvence verebilseydi.Kim olursa olsun suçluları yakalamak ve yargılamak konusunda vereceği teminatlar mutlaka etkileyici olurdu.Ve inanıyoruz ki Şemdinli'de üreyen şüphelerin ölümcül tepkilerinden ve zehirli kışkırtmalardan Yüksekova ve Hakkari'yi korurdu.Başbakan üç yıllık iktidar dönemlerinde seksene yakın dış geziye çıktı fakat Hakkari'ye -deprem gibi bir sebep de geçtiği halde- ilk kezgidiyor. Niye?Güvenlik elbette önemli ama devlet tedbirde aşırıya gittiği zaman düşmanlarına cüret verir.Başbakan'ın dünkü ziyareti, özellikle verilecek mesajlar yönünden özenle planlanmamıştı. Buna rağmen yararlı olmuştur.Yüksekova'da sivil toplum heyetinin sözcüsü olarak konuşan Belediye Başkanı, cenaze töreni sırasında ucan F-16'ları hatırlatarak eleştiride bulununca Başbakan'dan şu cevabı aldı:"Savaş uçaklarının uçması bence de normal değil ama cenazede PKK bayrağı açıldı. Bu bir etki tepki meselesidir.."Bu sözü muhataplarının yüzüne karşı söylemek için bile Ankara'dan kalkıp Hakkari'ye girmeye değerdi.Devlet adamları Güneydoğu'ya daha çok emek ve vakit versinler.Doğru adrese istifa davetiyesiBaşbakan Yardımcısı Şahin başarılı olmayan federasyonların kendiliklerinden çekilmeleri için çağrı yaptı dün.İsviçre milli maçı öncesi ve sonrası olayların yarattığı sarsıntının tepkimesidir bu çağrı.Hükümetin Futbol Federasyonu'na çıkardığı istifa davetiyesidir.İcraat doğrudur. Bir tek Şifo Mehmet'in harcanması, olayı çok hafife almak olurdu.Federasyon yenilenmeli, hatta Terim'le yapılmış olan anlaşmayı feshetmeyetkisi yeni federasyona verilmelidir.Evet, İtalya'deki başarısızlıklarından sonra defterini kapatıp köşesine çekilen Terim'i milli takımların başına getirirlerken hepimiz destek olduk.Başarısızlıktan onu sorumlu tutamayız ama yaratılan utançta, tansiyonu yükselterek pay sahibi olduğunu kimse inkâr edemez.Şimdi yeni bir inşa dönemi açılacaktır. Yeni federasyon Terim'in bu olaylardaki vebali ile yeni takımın sporcularına önderlik yapmasını uygun bulmazsa bunu anlarız.Hatta destekleriz!
Türkiye bunalım döneminden bolluk dönemine girmiş; Başbakan dün öyle söyledi!Erdoğan'ın bu sözlerini dinleyenlerden hiçbir itiraz gelmedi, tersine alkışladılar. Çünkü dinleyiciler AKP'nin il başkanları idi.Başbakan yine medyayı suçladı. Biz bolluğu halktan gizliyormuşuz.Oysa bolluğa kavuşan bir ülkenin halkını "Ey ahali, bolluğa kavuştuğunuzun farkında mısınız?" diye uyarmaya gerek yoktur.İnsanlar bu farkı hemen fark eder. Sebep olanları yüceltir, inkârcılan rezil ederler.Başbakan ve iktidar takımı, davul-zurna ilân edilecek bir bolluk yaşıyorlarsa, iktidar ayrıcalıklarından yararlanarak başkalarının hakkını yediklerinden emin olabilirler!Evet AKP'nin iktidar döneminde ekonomik başarılar olmuştur. Ama bunun nimetleri henüz toplum çoğunluğunun sofrasına, hayatına yansımamıştır.Nitekim Başbakan, işsizliği yenmekte başarılı olamadıklarını kabul etmiştir.Kemer yine sıkılacakÜlkede halkın yüzde yirmisi hâlâ yoksulluk sınırında yaşıyor. Doğru, bunun suçlusu AKP iktidarı değildir. IMF reçetelerini kimsenin gözünün yaşına bakmadan uygulamalarını takdir ediyoruz. Ama gerçeklerin çarpıtılmasına ve başarıyı tamamlayacak sorumlulukların unutturulmasına razı değiliz.Dün Kamu-Sen, 2006 bütçesini değerlendirerek, dar ve orta gelirli yığınları zorlu geçecek bir yılın beklediğini açıkladı.Çünkü hükümet vergi gelirlerinde yüzde 22 artış öngörmüş, kamunun ürettiği mal ve hizmetlere yüzde 16 zam yapmayı hedeflemiştir.Çalışanların ücretlerine planlanan artışta, enflasyon hedefi olan yüzde 5 oranı temel kabul edileceğine göre Başbakan'ın sözünü ettiği bolluk orta direğin evine uğrayacak mı?Biz, Türkiye'yi geçmişte krizden krize sürükleyen düzenin geri gelmemek üzere tarih çöplüğüne gömülmesini isteriz. Bunun için gerekli olan şartlardan eksik kalan ne varsa yerine getirilmesini o yüzden önemsiyoruz.İngiltere'den bir ibretİktidar halka doğruları söylemeli, yolsuzluk şüphesi üretmemeli, bolluk gerçekten gelene kadar üstümüze borç olan fedakârlıkları, payına düşenden fazlasıyla omuzlamalıdır.AKP'nin en büyük eksiği burada..Milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılmadığı sürece halk siyasetçilerden hep şüphe edecektir. O yüzden fedakârlık göstermek içinden gelmeyecektir.iktidar sahiplerinin gösteriş merakı, onlan halka yabancılaştıran virüstür.Başbakan'ın uçağı vardı, Erdoğan 40 kişilik bir Airbus aldırdı. Devlete kaça mal olduğu aylardır açıklanmıyor. Madem saklanacak, utandıracak bir faturadır, niye aldınız?Bakın bugünkü manşetimizde İngiltere'den bir ibret öyküsü var. ingiltere Başbakanı Blair, bizimki gibi bir uçak talep etti ama Maliye Bakanı "Bütçe elvermiyor" diye reddetti.İngiltere ekonomisi bizden dört kat, kişi başına gelir altı kat büyük.Ulusal gelire göre kamu borcu ve işsizlik oranı bizim yarımız kadar.Ama bizim Başbakan bolluk içinde, onlarınki yoklukta. Tuhaf değil mi?
Toplumlar talip oldukları yaşam kalitesini, gençlerine verdikleri eğitimle inşa ederler.Üniversitelere giriş sınavlarında sıfır alan gençlerin sayısı her yıl artıyor. Bunu tersine çevirmek zorundayız ama olmuyor. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığımızın böyle bir derdi yok.Varsa yoksa türban, imam hatip ve YÖK..Başbakan dün Denizli'de "Biz partimizin programına din üzerinden siyaset yapılmayacağını ilke olarak koymuş bir partiyiz" diye övünüyordu. Ama özellikle son bir ayda bu ilkeye ters düşen müdahaleleri sınır aşan skandallara sebep olmadı mı?Paris varoşlarını yakıp yıkan isyanın nedenleri arasında türban yasağının önemli yer tuttuğunu iddia eden ve utandırıcı biçimde yalanlanan kişi herhangi bir cemaat lideri değildi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı idi.Leylâ Şahin kararına "AİHM kararı bizi bağlamaz" diye karşı çıkması.. Türban konusundaki kararı "ulema"nın vermesi gerektiğini savunması..Örnek aydın tavrıDin sömürüsünden kaynaklanan sorunların tırmanış göstermesi yaygın bir tedirginlik sebebi oluyor. Çünkü bu çatışma ekonomik alanda yakalanan istikran bozmaktan başlayarak tüm yaşamı zehirleyebilir.Biz, seksen yıllık cumhuriyet birikiminin böyle bir tehlikeyi önleyeceğine güveniyoruz. Yeter ki demokratik laik cumhuriyetin değerlerini çürütme çabalarını komşu bir ülkeden izliyor gibi davranmayalım.YÖK bu konuda örnek bir aydın sorumluluğu davranışı ortaya koymuştur.Hani bir profesör, rüyasında gördüğü şeyhinden aldığını söylediği direktifleri (İngilizce öğretmen adaylarını geçirin, doktorlardan mecburi hizmeti kaldırın) bir mektupla Başbakan Erdoğan'a bildirmiş, o mektup da "gereğinin yapılması için" Milli Eğitim Bakanlığı'na, oradan YÖK'e gönderilmişti...YÖK yakışan cevabı Milli Eğitim Bakanlığı'na 17 Kasım'da verdi.Tokat gibi cevapYÖK Başkanı Prof. Teziç, dilekçenin devlet düzeninde uhrevî anlayışın hurafelere dayalı taleplerine resmiyet kazandırıcı nitelikte olduğunu belirttikten sonra şu uyanyı yaptı:"Bu husus Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, devletin laik niteliğine yönelik eşi görülmemiş vahim bir durumdur. Bakanlığınızın kurulumuzdan işlem yapılmasını istediği konularda, devlet ciddiyeti ve sorumluluğu çerçevesinde duyarlılık göstermesini temenni ederim."Evet, aydın sorumluluğu, yaşadığınız ülke insanlarına doğru şeyler yapmaları için örnek davranışlarda bulunmanın riskini göze almaktır.Gerektiğinde bedel ödemeye hazır olmaktır. AKP önderleri bu fren etkisine öfkelenecek yerde şükretmelidirler.İktidarın kullanmayı pek sevdiği kaba güce karşı YÖK'ü korumak tüm aydınların, hatta onlardan fazla AKP dostlarının görevi olmalı.
Yıllar önce bir arkadaşımın yakını kaza geçirip İzmir Devlet Hastanesi'ne kaldırılmıştı.Arkadaşım hemen hastaneye koşmuş fakat "Ziyaret yassah" diyen görevliyi aşamamıştı:- İçerde fazla kalmayacağım, lütfen..- Yarım saniye bile olmaz, yassah!- Bak ben başhekimin arkadaşıyım...- Fazla lâfın lüzumunu mevzuu bahis elâkadar etmez!Arkadaşım bu sözleri duyunca hiç uzatmadan geri çekildiğini söylemişti. Kapıdaki adamın ne dediği pek belli değildi ama ne demek istediği çok netti.İktidar partisi AKP'nin Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat dün ne dediğinden çok ne demek istediğine dair açıklamaların daha uzun zaman aldığı bir basın toplantısı yaptı.İşin ilginç yanı, ne dediği şöyle dursun ne demek istediği de tam anlaşılamadı.Ne dedi, ne dedi?..Meselâ ajansların başlığa çıkardıkları cümlesi şuydu: "Birileri, demokrasiyi kendilerinden menkul bir anlayış içerisinde, yine başka odaklardan medet umarak, onlan imkân olduğu süre içerisinde gayrimeşru yollarla yönetimi ele geçirmek iddiası içerisinde olmaktadırlar.."Sonra gazeteciler sordu:- Birileri demokrasi dışı güçleri kullanarak iktidarı ele geçirmek istiyor dediniz, kim bunlar?Cevap: "Öyle bir şey söylemedim.. Ben birileri gayrimeşru yollardan iktidara gelmek istiyor demiyorum."- Askeri darbe duyumunuz mu var? Cevap: "Türkiye o dönemleri çoktangeride bıraktı."- Efendim, demokrasiye karşı bir komplo mu seziyorsunuz?Cevap: "Türkiye'de demokrasi tehlikede değildir. Ama Türkiye'de demokrasinin kökleşmesi bir süreçtir. Bu süreci kısaltmamız lâzım. Türkiye'nin laiklik anlayışında, hukuk devleti oluşunda bir geriye dönüş mümkün değil. O dönem bitti.."Hükümet Hakkari'ye!Kapasitesi belediye yönetmekle sınırlı, din takıntılı bir iktidarın huzursuzluklarını yansıtan tipik bir gösterge idi bu basın toplantısı.AKP devlet adamlığı gerektiren sorunlar karşısında tekliyor, morali bozulunca da demokrasi gelişmedi diye yakınıyor.Sorumluyu uzakta değil "AİHM kararları bizi bağlamaz" diyen zihniyette ve türban kararını verme hakkının ulemada olduğunu zanneden ilkellikte aramak lâzım!Fırat İsveç demokrasisine özlem ifade etti basın toplantısında. O özlemi, AKP liderleri çamları devirdikçe asıl biz çekiyoruz.İsveç ve benzeri ülkelerde din devleti kurma hayali taşıyanlar bizdeki gibi meclise değil tımarhaneye girerler!Belli ki Güneydoğu'daki olaylar iktidarın kafasını karıştırmış. Bu sorunu aşmanın çaresi hayali düşmanlar üreterek yetersizliğe kılıf hazırlamak değildir. İktidar koltuğunda mızıldamak olmaz. Güç sizde, çözün sorunu.En azından DYP lideri Mehmet Ağar'ın dediğini yapabilirsiniz:"Gidin, Hakkari'de Bakanlar Kurulu toplantısı yapın. Vatandaş güven duysun, güvenlik güçlerine de moral olsun!"
Milli Takım'm İsviçre'yi yenmesine rağmen Dünya Kupası finallerine katılma hakkını kaybetmesi hepimizi üzdü.Ama olayların Türkiye'yi spor dünyasında düşürdüğü durum, üzüntümüzü unutturacak kadar utanç verici olmuştur.Bu utancı yaratanlar, bedelini mutlaka ödemeliler.Ulusal onur adına onları saklamak, Türkiye'yi benzer utançlara sürekli mahkûm etmekten başka işe yaramaz. Oysa biz "barbar" diye suçlanacağımız olaylarla değil sportif basanlarla anılmayı özlüyoruz.Peki bunu hak ediyor muyuz? Dünkü haber toplantımızı yaparken gerçekleri saklamanın değil, onları namusluca sergilemenin milli menfaatlerimize uygun olacağını bir kez daha belirledik.Sonuçta bir spor olayı gerginlik siyaseti yüzünden rezil edilmiştir. Bundan dolayı Türkiye'yi ve Türk halkını suçlamak ve cezalandırmak haksızlık olur.Yapılan, savaş değil maçtır. Maç kaybetmek üzüntü yanında, hatta ondan da fazla olarak utanç doğurmuşsa, demektir ki yetki ve sorumluluk taşıyanlar görevlerini yapamamışlar.Milli menfaat seçimiİlk maçta İsviçre'de muhatap olduğumuz söylenen haksızlık ve terbiyesizlikler, İstanbul'u konuk takım için cehenneme çeviren tahriklerin mazereti olamaz.Seyirciyi motive erme amacında ölçüsü kaçan psikolojik saldırı siyaseti maç ortamını zehirlemiş, takımımızın kenar yönetimini de olayların içine çekmiştir.Dün FIFA Başkanı Sepp Blatter, başka bir rezaletin yaratıcısı oldu. Resmi raporlar eline geçmeden Türkiye'yi mahkûm edici yorumlar yaptı ve karar vericileri görülmemiş biçimde yönlendirdi.Başkan Blarter'in sorumsuzluğu keşke bizi kurtarsa ama kurtaramaz. Çünkü Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily bile "Türk futbolunun imajı dün büyük zarar gördü" dedi.Dün şiddet görüntülerini gizlenmenin milli menfaatlerimizin gereği olduğu yolunda tehditkâr telkinler yayıyorlardı.Haber masasında düşündük ki sansür, gerçeği dünyadan değil sadece Türk halkından saklayacaktır.Gerçeği sergilemek ise sadece başarısız olan sorumluların menfaatine zarar verecektir. Kamunun yaran da bunda değil mi?Teknik Direktör Fatih Terim görev sınırlarını aşarak adetâ siyaset yapmış, Futbol Federasyonu da onun karizması altında ezildiği için Türkiye'yi koruyamamıştır.FIFA Türkiye'ye ceza verir mi, verirse ne verir; o kadar önemli değil.Simdi önemli olan hükümetin Türkiye'yi korumak için ne yapacağıdır?Bizce Futbol Federasyonu görevden alınmalı, devlet ve millet olarak bu rezaleti üstlenmediğimiz gösterilmelidir.Bu tecrübe futbolumuza yeni bir ufuk açsa fena mı olur?