Demokrat görünmeye çalışanların niçin askerle sürekli didiştiklerine şaşarım hep.Türkiye’de askerlerin darbe yapmak için bahane aradıklarını kimse söyleyemez. Her müdahalenin tehlikeli iç çatışmaların eşiğinden ülkeyi kurtardığını, askerin her defasında en kısa sürede kışlasına dönmeye çalıştığını biliyoruz.Siyasetçiler sağduyu ile hareket etmeyi bilselerdi o müdahalelerin biri bile gerçekleşmeyebilirdi.İş adamı Jak Kamhi’ye devlet üstün hizmet madalyası verilmesinden sonraki resepsiyonda Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bir soru üzerine “Prensiplerimiz belli. İlkelerimiz şahsi ilkelerim değil. Kimseyle kavga etmeyiz ama onlara da (ilkelere) uygun davranırız” dedi.Büyükanıt, Anayasa teminatı altındaki değerleri korumanın şahsi meselesi olmaktan önce kurumsal olarak TSK’nin görevi olduğunu, bu gerçeğin baştaki komutanın değişmesine bağlı olarak değişmeyeceğini anlatmaya çalışmıştır.Bu çağda bir toplum için askeri darbeye hedef olmaktan daha ağır, daha utanç verici bir hezimet olamaz. Böyle bir tehlikeye karşı korunmanın formülü nedir?Her fırsatı askeri incitip sindirmek için kullananları, laik rejimin kuyusunu kazanları çaresizlik içinde seyreden bir ordu mu istiyorlar?Böyle bir kaderi Allah yazdıysa bozsun.İslâmcı köklerden gelen bir partinin iktidarda olması, laik cumhuriyetle hesabı olan çevreleri beklenti içine sokabilir. İktidar partisini bunların baskısı altında bırakabilir.Eğer AKP’li milletvekilleri içtikleri milletvekili andına, Gül de cumhurbaşkanı olduğunda içeceği anda bağlı kalmak istiyorlarsa, şunu bilerek hareket etmeliler:Rejim düşmanlarını korkutan bir ordu, ülkeyi olduğu kadar siyasi iktidarı da baskı ve tehlikelerden koruyacaktır.Orduya dil uzatanlar, siyasi iktidarın sempatisini kazandıkları hissine kapılmamalıdırlar.Böyle bir hava maalesef vardır.Takım oyunu kalmadıÇankaya’daki resepsiyonda Orgeneral Büyükanıt’ın açığa vurduğu eleştiri, yukarıda aktardığım izlenimi doğruluyor.Büyükanıt gazetecilere saldırılardan şikâyet ederken şöyle dedi:“Geçenlerde Güney Kıbrıs’ın Dışişleri Bakanı, TSK’ye ve bana ağır hakaretler içeren bir demeç verdi. Ve buna kimse tepki göstermedi, cevap vermedi.” Bu sözlerin kendisine aktarılması üzerine Başbakan düğmeye basmış olmalı ki Dışişleri Bakanlığı dün “Genelkurmay Başkanımıza dil uzatmak Rum bakanın haddine değildir” diyen bir açıklama yayınladı.Devlet yönetimi bir takım oyunudur. Bu olay, kurumlar arasındaki ilişkilerin çok zedelenmiş olduğunu gösteriyor. Dışişleri Bakanlığı atlamamalıydı.Atladığı görüldüğünde Genelkurmay Başkanlığı da alınganlık göstermeden tepki verilmesini Dışişleri’nden isteyebilmeliydi.Kamuoyunun önünde ısmarlanan tepkinin Türkiye’ye yararı değil zararı olmuştur!
Radyocu Cem Ceminay’ın sevimli tepkisidir “Canım Türkiyem”. Bu sevgi dolu seslenişte hayranlık ve bağlılık vardır, aşağılama kastı taşımayan bir alay da vardır.Dün Cumhurbaşkanı Sezer “Canım Türkiyem” diye bağırtan bir sürpriz yaptı.Başbakan, yeni bakanlar kurulu listesini sunup Cumhurbaşkanı’nın onayını almak üzere Çankaya’ya çıktı.Böyle bir olay, kumar dünyası için renkli olmayan bir konudur. Çünkü iki ihtimal vardır. Kabine ya onay alacaktır veya bir iki bakana yönelik veto nedeniyle geri dönecektir.Dün bizde, akla gelmeyecek bir ihtimal gerçekleşti. Ne kabul edildi, ne reddedildi?Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın listeyi cebinden çıkarmasına bile fırsat tanımadan “Onu yeni Cumhurbaşkanı’na sunar, ondan onay alırsınız” dedi.Dün TV’de durumu açıklarken gösterdiği soğukkanlılık nedeniyle Başbakan Erdoğan’a takdir duydum. Çünkü o kadar beklenmedik bir ihtimal ki, tansiyonu oynar, şeker komasına girer düşer, bayılır insan.Bir kez daha gördük ki, Türkiye üçüncü ihtimaller ülkesidir!Ve Erdoğan da bu özel duruma tam uyum sağlamış bir Başbakan!Gol kurtaran kaleciDünya piyasalarından yansıyan olumsuzluklar Türk ekonomisinin de keyfini kaçırmış vaziyette zaten. Üstüne üstlük iktidarın uzlaşma arayacağı sözünü tutmayarak Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklaması Türkiye’nin dayanıklılığına güvenmeyen yabancı oyuncuları telâşa düşürmüştür.Bunlar yetmiyor gibi bir de kabine krizi mi; Allah korusun!..Başbakan Erdoğan, penaltıdan gol kurtarmış kaleci mahareti gösterdi.Olayı yüzüne memnuniyet ifadesi kondurarak yorumlaması ve olumlu bir jest diye nitelemesi, piyasalar yoluyla ülkeye çıkacak ağır bir faturayı önleme çabası idi.Başbakan’ın dediği mi doğru, yoksa Sezer’in gösterdiği bir örtülü tepki mi söz konusu, bunu bilemeyiz. Ama tahmin yürütmek için yeterli veriye sahibiz.Noter değilim tepkisiSezer gibi devleti ve hukuku ciddiye alan bir Cumhurbaşkanı, sebepsiz yere ülkeyi on gün görevini tamamlamış bir hükümetin eline bırakmaz.Ayrıca yeni kabineye onay verme şerefini yeni cumhurbaşkanına lütfetmek gibi bir jest olamaz. Devletin devamlılığı esastır. O yüzden süresi dolduğu halde birçok atama yaptı.Sanırız Başbakan’ın bir gün önce kabineyi onay konusunda kendisine rol biçen tutumuna tepki göstermiştir.Hatırlanacağı gibi, Sezer’in bazı bakanlara itiraz etmesi halinde ne yapacağını soran bir gazeteciye Erdoğan şu cevabı vermişti:“İnanıyorum ki sayın Cumhurbaşkanımız sunacağım kabineyi -haklı bir talebimiz olarak, çünkü onlarla biz çalışacağız, atanmış memur değil, seçilmiş insanlar- anlayışla karşılayacaktır.” Sezer, kendisini noter rolünde görmek isteyen bu anlayışı, kabalık görüntüsü vermeden cevaplamıştır.Bu fırsattan yararlanarak, yeni dönemin manevi sorumluluğuna katılmaktan da kurtulmuştur!
Abdullah Gül’den sonra Başbakan Erdoğan da galip komutanların edası ile dün sanki “teslim ol” çağrısı yapıyordu.İngiliz yayın kuruluşu BBC, cumhurbaşkanı olma tutkusunu yenemeyen Gül’ün laik kurumlara meydan okumaya hazırlandığını yazdı ya; adaylık başvurusu ile bu hamle gerçekleşmiştir.Başbakan Erdoğan dün düzenlediği basın toplantısı ile Gül’ün eylemini ve sonuçlarını AKP adına sahiplenmiştir.Türkiye’yi havalanma hızına ulaşarak pistin sonuna yaklaşan jet uçağına benzeten Başbakan, iki tercihle karşı karşıya bulunduğumuzu anlatmaya çalıştı konuşmasında:Bu uçak ya kalkarak yükseklere uçacak veya kalkamadan paralanacak!Hepimiz aynı uçaktayız ama Başbakan sadece Gül’ün adaylığına karşı koyanların kalkışı riske sokacağını iddia ediyor. Risk yaratmamak için kendi üstlerine düşen sorumluluğu artık hiç ağzına almıyor.Sorun first ladyGül’ün iyi bir cumhurbaşkanı olacağına kefil olan Başbakan, kabul edilebilir sebeplere dayanmıştır.Gerçekten de Gül, devlet tecrübesi bakımından bu mecliste neredeyse rakipsiz bir üstünlüğün sahibidir. Cumhuriyetin temel kuralları ile barışık olmadığına dayanan iddialar eskide kalmış, son beş yılını rekabete ve piyasaya dayalı ekonomi modeline inanan, AB üyeliği için çalışan, IMF ve NATO gibi Batı kurumları ile yürüyen, ABD ve İsrail’le ilişkilerinde eski iktidarlardan daha istekli bir hükümetin ikinci adamı olarak geçirmiştir.Sorun Gül’de değil, eşinin türbanındadır.Herkes biliyor ki mesele, laik cumhuriyetin türbanlı bir “first lady” nedeniyle darbe alacağı ve çözülmenin de orada sınırlı tutulamayacağı meselesidir.Dün Başbakan da Abdullah Gül de türbanın bireysel hak olduğunu savundular.Aynı uçaktayızİkisi de çözümün bu kadar basit olmadığını farkındalar aslında. Gül Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ni ziyaretinde bir soruyu cevaplarken şunu dedi: “Cumhurbaşkanı seçilecek olan kişi benim, eşim değildir!” Başbakan Erdoğan ise örnek arayanlara “Atatürk’ün eşi nasıl giyiniyorsa öyle giyinirsin” diye yol gösterdi.Tabii ki devrimler öncesinin giyim alışkanlıklarını örnek gösteren bu savunmalar mantıklı değildir ve türbanı siyasallaştırılmış dini simge sayarak kamu alanlarında yasaklayan yüksek mahkeme kararları bu şekilde ortadan kalkmıyor.Çankaya’da türbanlı bir first lady yalnız hassasiyet yaratmayacak, okullardaki ve kamu kurumlarındaki türban yasağını da fiili olarak sonlandırma oldu bittileri için tetikleyici etki yapacaktır.Gül ve Erdoğan buna ne yapacaklar, onu söylesinler.Pistin sonuna gelen jeti uçurmak onların da sorumluluğudur. Kimse kimseyi korkutmasın!
Cumhurbaşkanı’nı seçmek, yeterli çoğunluğa fazlasıyla sahip iktidar partisinin elbette hakkıdır.Kimsenin buna itirazı yok. Çünkü birinci teşebbüste Gül’ün önüne çıkarılan engeller 22 Temmuz’da ortadan kalkmış, meclisin hem temsil zaafiyeti hem de eskimişliği ile ilgili itirazlar geçerliliğini kaybetmiştir.Abdullah Gül dün adaylık başvurusunu yaptıktan sonra bu adımı seçim meydanlarında seçmene verdikleri sözü tutmak adına attıklarını birkaç kez tekrarladı.Bu izahın hiç inandırıcılığı yoktur. Başbakan’ın uzlaşma ile aday belirleyecekleri vaadi tutulmamıştır ve “seçmene söz vermiştik” özrü rövanş peşinde koşanlar dışında kimseyi tatmin etmeyecektir.“Cumhurbaşkanı Gül”ün gerginlik kaynağı olacağına dair sebep, sadece eşinin türbanlı oluşu değildir. Ona seçim meydanlarındaki “dindar cumhurbaşkanı seçtirmediler” fitnesini de eklemek lâzım.Bizim demokrasi...Başbakan, seçim zaferine rağmen Çankaya için uzlaşma arayacağını vaat ederken başarısını ülke hesabına en yüksek faydayı üretmek amacında değerlendireceğini düşündürmüştü.Keşke başarabilseydi. Çünkü öyle bir tercih, gelişmiş Batı demokrasilerini imrenme dönemimizin kapandığını ve artık o disiplin ve hoşgörüden yararlanmaya başladığımızı gösterecekti.Maalesef olmadı. AKP bir kitle partisi gibi değil de ideolojik bir misyon partisi gibi davranmayı tercih etti.Bu onların hakkı olabilir ama sorumluluklarını artırmıştır. Çünkü ana muhalefet partisinin “cumhuriyetin temel değerleriyle barışık olmadığı” gerekçesiyle Gül’e itirazı vardır.Gül, askerlerin de cumhurbaşkanı tarifine uymuyor.Başbakan Erdoğan, Gül’e yönelik muhalefeti, hak vermese bile dikkate almaya kendini mecbur hissettiğini uzun süre tutumu ile belli etmiş, fakat sonra sanki kendisinin de üstünde bir lideri varmış gibi adeta devreden çıkmıştır.Ne yapalım; demokrasiye inanıyorsak beğenmesek bile iktidar çoğunluğunun iradesini kabul etmeye mecburuz.Krediyi kullanacakAskerin, cumhuriyet değerlerine sözde değil özde bağlı birini Çankaya’da görme arzusu herhalde AKP’ye oy verenler arasında bile az değildir.Gül bu beklentiyi cevaplayamadığını biliyor. Dünkü açıklamaları bunu gösterdi. Cumhuriyetin öteki özellikleri yanında laiklik ilkesini de koruyup güçlendireceğine birkaç defa vurguda bulundu.Bundan kimsenin şüphe duymamasını, kendisine güvenilmesini isterken tarafsız ve birleştirici olacağı, ayrıca bütün kurumların hassasiyetlerine saygı göstereceği konusunda garantiler verdi.Demokrasinin bize yüklediği görev Gül’e kredi tanımaktır. Onun görevi de bizim gibi şüpheci izleyicileri, sözlerini tutarak kazanmaya çalışmaktır.Artık ok yaydan çıktı. Gerilim üreten şüphelerin gerçek olmayabileceği ihtimaline şans tanımak için sabır göstermek lâzım.Abdullah Gül bir siyasetçidir. Siyasetçi yükselme fırsatlarını kullanırken yanlış şeyler yapabilir. Ama Cumhurbaşkanlığı zirvedir. Daha yukarısı olmadığı için oraya çıkan kişi devlet adamı olur.Umarız Gül de olur!
Seçim zaferi ile sağladıkları fırsatı, iktidarlarını ve partiyi güçlendirmek için değerlendirmek isteyen AKP milletvekilleri...Bunlardan çok var.“İnceldiği yerden kopsun” inadına saplanmış olanlar... Onlar da partide ve medyada az değil.Sağduyu cephesine geçip Gül’e hitaben yaptıkları feragat çağrıları hoşa gitmediği için zılgıtı yiyip ertesi gün dümen kıran İslâmcı yazarlar da var.Bunların hepsi olacak. Ama sonucu Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın liderlik meziyetleri veya yetersizlikleri belirleyecek.Yurt içinden, yurt dışından yapılan feragat çağrıları hakkındaki düşüncesini soran AKP’li bazı milletvekillerine Gül’ün şu cevabı verdiği anlatılıyor her yerde: “Artık bu mesele beni aştı. Dönüşü yok!” İstikrarsızlık ve krizin maliyetini, sorumluluk duygusuna sahip hiç bir devlet adamı göze alamaz. Bu zihniyet “Türkiye bir yana, ben bir yana” bencilliğidir. Bu kibir tehlike ve yıkım üretir.Militan tavrı değil mi?Cumhurbaşkanı adaylığının niçin dönüşü olamazmış?Kendi ikbalinden daha değerli şeylerin varlığını kabul edebilen her aydın vatansever için feragatin erdem sayılacağı durumlar ortaya çıkabilir.Nitekim CHP lideri Baykal dün “militan” kimliği nedeniyle Abdullah Gül’e karşı olduklarını açıkladı.Baykal, cumhuriyeti sahiplenip savunacak birini Çankaya’ya çıkarmanın AKP’nin hedefi olması gerektiğini söylerken yerinde bir uyarı yapıyor. Sebebini herkes biliyor: Baykal’ın dediği gibi ideolojisi cumhuriyet çizgisi ile problemli olan Gül, bu kavgasını uluslararası mahkemelere götürmüş, devletin AİHM’deki savunma haklarını daraltan yetkiler kullanmış bir siyasetçidir.Devletin temel organlarını belirleme yetkisini üstüne alması elbette tedirginlikler ve gerginlikler yaratacaktır.Bu tedirginliği Başbakan Erdoğan da hissediyor olmalı ki Nisan’daki hatasını tekrarlamamaya çalışıyor, Gül’e angaje olmadan süreci son ana kadar değerlendirmek istiyor.Cumhurbaşkanı seçimini askerle hesaplaşmak adına fırsat sayan İslâmcı ve eski solcu koalisyon, ordu içinde farklı eğilimler bulunduğu iddiasına bile oynadı.İstenen şey, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın söylemlerine rağmen ordu içinde eski Genelkurmay Başkanı Özkök gibi düşünenlerin de var olduğuna kamuoyunu inandırmaktı.Hilmi Özkök oyunu açtıDünkü Hürriyet’te Fatih Çekirge bu karambolu ortadan kaldırdı.Özkök, Büyükanıt için “Kafalarımız aynıdır” diyordu.Görevdeyken AKP hükümeti ile uyum içinde çalıştığı için bazı çevrelerce eleştirildiği dahi görülen emekli komutanın “Eşi türbanlı birinin cumhurbaşkanı olmasında bir sakınca var mı?” sorusuna cevabı, Silâhlı Kuvvetler’de bölünme hayali kuranlara tokattır:“Bizim kimsenin başörtüsüyle sorunumuz olamaz ama onun siyasallaştırılmış halinin devletle bu şekilde ilişkilendirilmesi hatalı olur. Uygun olmaz, doğru olmaz.” Çankaya’da siyasallaştırılmış bir dini simgenin varlığını Hilmi Özkök de doğru bulmuyor görüldüğü gibi.Şimdi “Hilmi Özkök, cumhurbaşkanı adayı olma ümidini kaybedince demokrat maskesini çıkardı” diyenler olabilir. Ama bu yanlışa saplananların kendilerini kandırmasıdır.Dün akşam MYK Gül’ü AKP’nin tek adayı olarak belirledi. Seçimde alternatif görmedikleri için AKP’ye destek veren insanlar, güven duygularının kötüye kullanıldığını düşüneceklerdir.Bu tercih, Atatürk’ün emanetine bağlı yığınları incitecektir, AKP’nin iyi giden şansını değiştirecektir.Gül yanlış seçimdir. Başbakan uzlaşma sözünü tutmalıdır.
Oyunu aldığı tabanın genişliği ve çeşitliliği ile AKP, merkez sağda bir kitle partisi olmanın şartlarını taşıyor.Ama bu kimliğin tescili için cumhurbaşkanı seçiminin sonucunu görmemiz gerekecektir.AKP yakaladığı kitle partisi olma fırsatını kullanabilirse bundan Türkiye’nin yalnız istikrar anlamında değil laik demokratik rejimle barışını sağlayacağı için uzun vadeli kazanımlar da elde edeceği kesindir.Ama diğer yanda, karşıt sayılabilecek ideolojiler koalisyonunun AKP liderliği üstünde yarattığı baskılar vardır. Bunlar rövanşist duygularla askere karşı birikmiş tepkilerin hıncını AKP’nin sırtından çıkarmaya çalışıyorlar.Aslında Abdullah Gül’ün adaylığı bu cephenin büyük avantajıdır. Ve o avantaj yalnız Gül’ün değil, toplumun da şanssızlığıdır. Çünkü eski solcuların taktik desteğine sahip cemaatçi cephe, başka bir adayla asla giremeyecekleri bir yarışta Abdullah Gül sayesinde iddialı olmuşlardır.Şu anda gelen haberler, Başbakan Erdoğan’ın Gül’ü harcamayı göze alamayacağını gösteriyor.Oysa dışarda Başbakan Erdoğan’ın seçimini Gül dışında bir adaydan, daha doğrusu AKP’yi kitle partisi haline getirecek bir tercihten yana kullanacağı tahminleri dolaşıyor. Mesela ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Bryza’dan aldıkları demeci Yunan gazetesi Ependitis şöyle tercüme etmiş:“Erdoğan Gül’ü aday göstermemeli!” Türkiye’de ılımlı İslâm’ın yükselişine işaret gelişmelerden Amerika’nın şikâyeti yoktur. Ama onlar da cemaatçi ideolojinin bir sınırı aşması ihtimalinden ürküyor. Çünkü biliyorlar ki...Cemaatçilik bir dinsel cemaati ulusal devlete ve ulusal topluma karşı kullanmaktır. Gericiliğin çağdaş versiyonu olan bu akım elbette devletin meşruiyetinin laik temellerine de karşıdır.Türkiye’de din, toplumsal kimliğin git gide yegâne temeli haline getiriliyor. Bu tehlikeyi görmek lâzım.Erdoğan, Gül’le ilgili kararı kader yoldaşına farz olan bir borç olarak görürse yanlış yapar. Bencillik eder.Kararını lider sıfatı ile lider gibi vermek zorundadır! *****Su ve deprem Allah’a havale!Başbakan “Su sıkıntısından sorumlu tutulamayız” diyor.Ankara Belediye Başkanı “Tek çözüm rabbimin yağmur vermesi” diyor.Nasıl dindarlık bu; iyilikler kendilerinin marifeti, sıkıntılar Allah’ın takdiri!Kuraklığa seçimden sonra mı yakalandık? Hayır... AKP oy kaybetmemek için sorunu gizledi, üstelik su bolluğunu düşündürecek hilelere başvurdu. Partinin seçim bildirgesinde “Tütün ve alkol kullanımı, meyve ve sebzenin eksik tüketilmesi, yetersiz fiziksel aktivite, aşırı kilo, yüksek kan basıncı ve yüksek kolesterolden oluşan 7 sebeple kararlılıkla mücadele edilecek” diye yazdılar ama asıl sorunları unutturmaya çalıştılar.Kim bilir belki de kuraklık ve deprem tehlikesine karşı hazırlığın, hükümetin değil Diyanet İşleri’nin sorumluluğuna girdiğini düşünüyorlardır!
Yaşı 18’i geçmeyenlerin izlemesi yasak olan şiddet filmleri var ya...O filmlerdeki senaryoların gerçeğine Türkiye’de gençler yalnız tanık değil, kurban oluyorlar!Dün Trabzon’dan bir katliam haberi geldi. “Serseri mayın” lâkabına pek uygun bir geçmişe ve kişiliğe sahip Eyüp Terzi, Çaykara ilçesi Ulucami köyünde oturan kayınpederinin kapısına dayandı.Kalaşnikof tüfeğini alarak Mercedes’inden inen Eyüp Terzi, kayınpederini, baldızını, baldızının 12 yaşındaki ikizlerini kurşuna dizerek öldürdü.O sırada olay yerinden geçen bir vatandaşı da “tanık bırakmamak” için vurarak öldüren cani, otomobiline binip son sürat uzaklaştı.Eyüp Terzi henüz yakalanamadı ama VATAN’ın tecrübeli araştırmacıları onun ibretlik bir adli hatanın yaratığı olduğunu çok geçmeden belirlediler.Niye öldü bu insanlar?Terzi 1999 yılında bir çete suçundan yakalanıp tutuklanmış, cezaevinde de bir uyuşturucu sanığına tehdit ve işkence uygulayarak ailesinden 50 bin Mark para almaktan ikinci bir davanın sanığı olmuştu.Eyüp Terzi iki davada da 20’şer yıl hapis cezasına çarptırıldı.Batı’da bu durumdaki bir sanık 40 yıl yatar. O bir halk düşmanıdır ve halkı ondan korumanın gereği onu tecrit etmektir.Bizde öyle olmuyor. Sanık lehine hükümler, kapatıldığı cezaevinde ağır suçlar işlemeye devam eden böylesi yaratıklar için bile geçerli olabiliyor.Aynı şey bu katil için de oldu. Mahkûmun erken tahliyesi ile ilgili mahkeme kararının bozulması için Adalet Bakanı tarafından Yargıtay’a yapılan başvuru işe yaramadı.Eyüp Terzi 1999 yılında girdiği cezaevinden 6.5 yıl sonra çıktı. Adalet olsa 40 yıl yatacak, dün öldürdükleri de yaşamaya devam edecekti.Meclisin ilk işi olmalıToplum vicdanını kanatan bu adaletsizliklerin hakim ve savcıları da üzdüğünü biliyoruz. Hakimlerin isyanı geçen ay VATAN’-ın manşeti olmuştu.Sıkıntının iki kaynağı var. Biri yasalardaki boşluklar, ikincisi karar mercii olan mahkemelerin alışkanlıkları...Ceza indirimi sağlayan hükümlerden yararlanmanın şartları vardır dünyanın her yerinde. Bizde, ıslah olma yolunda en küçük bir istek göstermeyen hükümlüler bile yararlanıyor indirimlerden. Ceza indirimi kolay kazanılan bir avantaj olmamalıdır.Merhametsiz bir ölüm makinesi, kravat takıp başını eğince “iyi hal” indirimi kazanamamalıdır.Şartlı salıverilme hakkı bütün mahkûmlara değil sadece davranışları ve ruhsal değişimi ile pişmanlığını uzman kurullara da kanıtlayan suçlulara tanınmalıdır. Dünyada böyle...Millet Meclisi, cumhurbaşkanı seçimini tamamladıktan sonra ceza adaletindeki bu aksaklıkları gidermeyi, çalışma takviminin en üst sırasına koymalıdır.“Adalet mülkün temeli” olmalı, doğru... Ama bizde tartışmalı.Çünkü günahsız kurbanların kanları o temeli çürütmeye devam ediyor!
güngör mengiMeclis Başkanı seçiminde sağlanan uzlaşmanın Çankaya için de tekrarlanacağına fazla ümit bağlamamak lâzım.Karmaşık gelişmeler Başbakan Erdoğan’ın medya ile muhalefeti ikinci kez çelik çomak oynamaya yönlendirdiğini gösteriyor.Köksal Toptan’ı Meclis Başkanı yapan büyük uzlaşma, aynı gün Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde yazdıkları ile birleşince herkes AKP’nin stratejik tercihini istikrardan yana kullandığını düşündü.Bundan emin olmamak lâzımmış!Başbakan’ı seslendirdiği düşünülen Akdoğan iki önemli şey söyledi o yazısında:1. AKP’nin aldığı oyların tamamını cumhurbaşkanlığı sürecindeki olaylara bir tepki olarak görmek haksızlık olur. Bu kadar hizmet yapmasa, kimse cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlara bakarak AKP’ye oy vermezdi.2. Seçimin ana mesajı istikrardır. İstikrarı bozacak, hükümetin 5 yılını krizlerle sıkıntıya sokacak bir siyasal atmosfer, seçimde verilen oyların ruhuna ters olur!Bu iki tespitle şu iki mesaj verilmiştir: Parti Gül’e borçlu değildir... Ve Gül konusunda ısrar istikrarsızlık davetiyesi olacaktır!Fakat Köksal Toptan’ın seçilmesini izleyen troyka (Erdoğan, Gül, Arınç) toplantısından sonraki gelişmeler ve Başbakan’ın dün Gül dışında ikinci bir aday daha çıkabileceği iması taşıyan sözleri, o ana kadar kurgulanan tüm senaryoları yeniden sıfırlamıştır.Bugün, yeni şartlar altında yapılabilecek tahmin, Abdullah Gül’e Çankaya yolunun açılacağıdır. Başbakan “Eşi türban takmayan Toptan’ı Meclis Başkanı yaptık ama elimizden geldiği kadar çalışsak da Gül’ü önleyemedik” diyecektir.Bu savunmanın alt yapısını inşa ediyor devamlı.Tayyip Erdoğan tavşana kaç, tazıya tut politikası uyguluyor.Tavşan da bol, tazı da... Önümüzde on gün var. Daha çok oynayacaktır.Dileriz istikrarla oynadığının farkındadır! ***** Mahlûkat kimdir? Müftülüğün yağmur duası için yaptığı çağrıdaki şu ifade dikkatinizi çekmiştir:“Çoluk çocuk herkes, tüm mahlûkat duaya katılsın!” Allah’ın verdiği aklı kullananlara “mahlûkat” denilemez. Onlar Allah’ın ayrı tuttuğu, seçkin yaratıklarıdır. Onlara insan denir.Önceki gece TV’de Ankara Belediye Başkanı Gökçek’i izlerken kendimi hakarete uğramış hissettim. Geçitler ve köprülerle Ankara’yı cilâlasa da Melih Gökçek, kendisini üst üste Belediye Başkanı yapan seçmenlerinin cezasıdır!Halkına “Üç gün banyo yapıyorsanız iki gün yapın, bir gün başınızı yıkayın” diyebilmiştir. Utanmamıştır.Din sömürüsü yapan bir partinin belediye başkanıdır. “Temizlik imandan gelir” sözünü duymamış olamaz.Onun temizlik için yeterli saydığı haftada üç banyo, bu yaz sıcağında ancak sürü halinde yaşayıp birbirlerinin kokusundan rahatsız olmayan mahlûkat için geçerli olabilir.Başkan koltuğunu işgal etmesi, tipik bir sınır ihlâlidir!