Yüksek Askeri Şûra’dan, irtica ve disiplin suçuna dayanan hiçbir ihraç kararı çıkmadı.On iki yıldır görülmemiş bir durum bu!1996’daki üç YAŞ toplantısında 307 personel ihraç edilmişti. Geçen yıl ihraç edilenlerin sayısı ise 61 olmuştu.İrtica odaklarının Silâhlı Kuvvetler içinde yuvalanmaktan sonunda umutlarını kestikleri ve çengel atma çabalarından bu nedenle vazgeçtikleri söylenebilir mi?Keşke ama laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği Anayasa Mahkemesi’nce hükme bağlanmış bir iktidar döneminde böyle bir ihtimalin varlığına inanmak gaflet olur!Son YAŞ toplantısı, yeni Genelkurmay Başkanı’nın belirlendiği günlere rastladığı için pek çok çevre, adı konmamış bir pazarlığın varlığından şüphelenecektir.Bilindiği gibi AKP iktidarı, yargı denetimine tabi olmadığı için YAŞ kararı ile subay ve astsubayların ihraç edilmelerine itiraz ediyor, kararları Başbakan ve Milli Savunma Bakanı şerh koyarak imzalıyorlardı.Şimdi şerh koymayacaklar ama bu sonucu doğuran sebepler hakkında aklına kurt düşenlerin tatmin edilmeleri gerekecektir.VATAN’ın habercileri “Sıfır İhraç” sürprizinin nedenlerini araştırırken iki bulguya ulaştılar.1. İhraç edilecek personelin Ergenekon’la ilişkili gösterilebileceği ihtimaline tedbir alınmış.. Çünkü bir süredir Ergenekon iddialarına adı karışan personelin YAŞ toplantısında ihraçlarına karar verilebileceğine dair spekülasyonlar yapılıyordu.2. İrticaî faaliyet ve disiplin suçu işlemiş personelin, YAŞ yerine yargı yoluyla ihraç edilmeleri tercihi artık askeri kanatta da ağırlık kazanmaya başlamış..Yargı denetimine tabi olmayan ihraç kararı görmeyeceğiz bundan böyle. O anlaşılıyor. Peki eski gerekçeler?..Hani irticaî faaliyetle suçlanan bir personelin, yargılama süresince ordu içinde yaşamaya devam etmesinin doğuracağı katlanılamaz sakıncalar?Komutanlarının istemediği birinin mahkeme kararı ile geri dönmesi halinde ortada disiplin diye bir şey kalmayacağına dair kaygılar?Pazarlık ve takas şüphelerine prim vermeyelim ama bu sorular da inandırıcı cevaplar bekliyor!Dünyada ilk...AKP sözcülerini dinleyen bir yabancı, bu partinin birkaç gün önce kapatılmaktan kıl payı kurtulduğuna asla ihtimal veremez.Anayasa Mahkemesi bu partiyi suçlayan Başsavcı’yı haklı buldu ve hükmünü de ona göre kurdu.Ama karar açıklanırken öyle bir tiyatro oynandı ki sanki AKP bir kazadan kurtulmuştur ve şimdi kaza risklerini ortadan kaldırmak için yeni bir özgürlükçü misyon edinmiştir!Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın partilere yaptığı “Anayasa’yı değiştirin de böyle davalar artık önümüze gelmesin” çağrısı, iktidar partisiyle ilgili hükmün üstünü örtmüştür.Şimdi AKP’nin liderinden Meclis Başkanı’na bütün aktörleri aynı “kılıç”ı sallıyorlar: “Yeni bir anayasa yapacağız, parti kapatmayı zorlaştıracağız!..” Laikliğe karşı suç işlemekten hüküm giymiş bir partinin laik cumhuriyete yeni anayasa yaptığına dünya ilk kez tanık olacaktır. Ayrıca...Çoğunluk kararıyla suçlu bulunduğu halde AKP kapatılmamıştır zaten. Kapatmayı daha fazla zorlaştırmak, laik cumhuriyeti tümüyle savunmasız bırakmak, rejim düşmanlarına hücum borusu çalmak değil midir?Haşim Kılıç o tiyatro sahnesinde “mahkemenin, ağır ihtar içeren bu karardan sorumlu partinin gereken dersi çıkarması” gerektiğini de söylemişti.Ama bu sözleri hatırlayan kimse yok.Yalnız suçlu ve güçlü değil, aynı zamanda benzersiz bir nalıncı keseri var huzurlarınızda!
Konya’daki facia, din istismarının öncelikle dine ve dindarlara zarar verdiğini gösteren bir işarettir.AKP iktidarı kaçak Kur’an kursu açanlara verilen cezalarda indirim yapan yasayı 2005 Haziranı’nda meclisten geçirirken iyi bir iş yaptığını düşünmüştü kuşkusuz.Ama bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:Keşke muhalefetin itirazını ve Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosunu dikkate alsalardı çünkü Konya’da 18 genç kıza mezar olan o kaçak Kur’an kursu, büyük bir ihtimalle kapalı olacaktı.Bu adım “halkımız dinini, kitabını öğrenmesin mi?” palavraları ile savunulamaz.Çünkü 15 başvuru yapılan her yere Diyanet İşleri Başkanlığı bir Kur’an kursu zaten açıyor. Bu kurslar ehil hocalar yönetiminde yürüyor ve düzenli denetleniyor.Denetim yokAma izinsiz kurs açanlara verilen cezayı 3 yıl hapisten 1 yıla indirerek para cezası sınırına çeken, ayrıca kaçak kurslardaki öğretmenleri cezasız bırakan düzenleme, adeta Diyanet’in kurslarına karşı tarikatların kurslarını himaye altına almıştır.Yasa zeminindeki teşvik, uygulama ile kayırma boyuna yükselmiştir:Kaçak kurslar öğrenci yurdu diye açılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı denetim görevini yapsa kanunsuzluk ortaya çıkacak. Ama bakanlık yıllardan beri dini sömüren ve tarikatları kayıran bir zihniyetin idaresindedir.2004 yılında Diyanet’in 4 bin 332 olan kurslarına 128 bin öğrenci devam ederken 2008’de kurs adedi 7 bin 367’ye, öğrenci sayısı 250 bine yükselmiştir. Yaz kurslarına gidenlerin 1,5 milyon dolayında olduğu belirtiliyor.Buna rağmen her türlü denetimden yoksun tarikat kurslarında beyin yıkama işleminden geçirilen gençlerin, çocukların sayısı azalmıyor, artıyor.Rakam nereye vardı?.. Kimse kesin bir rakam veremiyor. Yapılan tahminleri de, doğru bilgi olmayacağı ihtimalini ve yaratacağı endişeyi hesap ederek biz vermek istemiyoruz.Ama sorun önemlidir. Gençlerimiz savunmasız durumdadırlar.Devletin göreviBu tehlikeyi ortadan kaldırmak devletin görevidir.İşlenen görev kusurunun sahibi elbette siyasi iktidardır.Düne kadar halkı yanıltmak ve sorumluluktan yan çizmek belki mümkündü. Ama kapatılmaktan kıl payı kurtulan AKP, laiklik karşıtı eylemlerin odağı bir parti olmanın kötü şöhretini unutturmak borcu altındadır.Herkesin güvenini kazanması ancak mahkemenin uyarısını dikkate aldığını göstermesiyle, yani dini sömüren çevrelere devlet gibi davranmasıyla mümkündür.İtibarlı İngiliz dergisi The Economist, mahkeme kararı açıklandıktan hemen sonra Başbakan Erdoğan’ın verdiği sözlere bağlı kalıp kalmayacağına dair kilit önemde testin, kabinede değişiklik yapması ile bağlantılı olduğunu yazdı.Başbakan Erdoğan kibirinden arınıp kendisini Putin’e benzetenleri utandırarak Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i görevinden alır mı?Bilemiyoruz... Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin kararını tahmin etmekten daha zor bir soru bu!
Zamansız ölümler insanların yüreğini yakar. Ormanlar yanarken de ciğerimizin yandığını hissediyoruz.Dün iki yangını bir arada yaşadık. Hem yüreğimiz, hem ciğerimiz yandı.Antalya’nın doğa cenneti Manavgat ve Serik iki gündür cehennem ateşleri içinde.Dün sabah saat 5 itibariyle 4 bin hektar kızılçam ormanı alanlarının kül olduğu belirlenmişti. Kuvvetli rüzgâr söndürme çabalarını zorlaştırıyor.Şu andaki durum bile, Türkiye’nin yaşadığı en büyük orman yangını felâketi ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.Küresel ısınma tehdidini algılamaktan aciz bir toplumuz. Yaygın cehalet ve onunla atbaşı giden sorumsuzluk, bu kafayla bizi sandığımızdan daha erken mahkûm edecek.Yangına müdahale olanaklarının daha kısıtlı olduğu yıllarda dahi bu kadar büyük yangın kayıplarına uğramıyorduk. “Cennet vatan” hayallerini bu gidişle yarattığımız çöllerde serap olarak göreceğiz!Devlet ve üniversiteler felâketin sebebini arayıp çaresini bir an önce bulmalıdır.Yakılan orman alanlarını yapılaşmaya açan cahil ve çıkarcı zihniyetin suçu ve rolü ne kadardır ona da iyi baksınlar!Yürek yangını yaratan haber de dün Konya’nın Taşkent ilçesinden geldi. İlçeye 26 Km. uzaklıkta, özel bir vakfa ait yatılı kız Kur’an kursu binası, sabah gaz patlaması nedeniyle yerle bir oldu.Bina çürüktü. Patlama anında kurabiye gibi tuz-buz oldu. Enkaz altından 17 ölü, 29 yaralı çıkarıldı.Bu tür kazaları önleyecek sistemler 500 YTL’ye satılıyor. Kimse düşünmediği gibi denetim dışı bir kurs olduğu için bu eksik de görülmedi.Ve en önemlisi beldede Diyanet’in de Kur’an kursu var. Fakat tarikatlar kendi tabanlarını yaratmanın yarışında...Hızlandırılmış tren faciasından beri biliyoruz ki Türkiye, bu iki olayı da “takdir-i ilâhi” sayıp kabullenecek bir zihniyetin idaresi altındadır.Onları ikna edemiyoruz. Bari şunu düşünmelerini isteyemez miyiz?Madem ki “takdir-i ilâhi” bütün bunlarAllah bize niçin böyle cezalar veriyor?Doğru karar...Hani bir TV programında “Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” diyen iki genç kadın vardı...Savcı yaptığı değerlendirmeler ardından bu iki kadın hakkında dava açma gereği duymamış.Gerekçe yerindedir:“Atatürk’ün hilâfetçiler, şeriatçılar ve bölücüler tarafından sevilmediği bir gerçektir. Sevmek veya sevmemek gönül işidir. Eğer şüpheliler Atatürk’ü sevmiyorlarsa Atatürk değerinden bir şey kaybetmez!” Gerekçe ve onun sonucu olarak verilen takipsizlik kararı şu mesajları içeriyor:1. Sizlerin kafasında kişilerden sevgi görmemesi, Atatürk’ün de, ona sevgi ve bağlılık besleyenlerin de umurunda değildir.2. Bu nedenle hakkınızda takipsizlik kararı verildi. Cehenneme kadar yolunuz var!İnkârcılık en ağır insanî sakatlıktır.Atatürk’ün bağımsız bir devlet kurmak yoluyla Müslümanlara kazandırdığı onuru ve örnek rolü göremeyen insanlara kızılamaz, onlara acınır.Ceza verilemez, çünkü nankörlükleri ile en ağır cezayı zaten çekmektedirler.Onlara ancak şifa dileyebiliriz!
Kendisine iyi gözle bakmayanların güvenlerini kazanma fırsatını Başbakan sanki bilinçli olarak kullanmak istemiyor!Mahkeme kararından hemen sonra söyledikleri başka nasıl yorumlanabilir?“Laikliğe karşı eylemlerin odağı olmayan AKP, cumhuriyetimizin temel niteliklerine sahip çıkmaya devam edecektir” dedi.Verdiği mesaj gerçek dışıdır. Gerçeğin, söylediğiyle taban tabana zıt olduğu, 1’e karşı 10 oyla oluşan mahkeme kararından bellidir.Bu fütursuz çarpıtma, ikinci mesajın yeni bir umut kapısı açma şansını sıfıra indiriyor.Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu mahkeme kararı ile sabit görülen AKP, olsa olsa “laiklikle kavga etmekten vazgeçerek cumhuriyetin temel niteliklerine sahip çıkmaya karar verdik” diyebilir.Başbakan kafaları karıştırıyor.Mahkeme kararını anlamamış olduğu düşünülemeyeceğine göre amacı nedir?AKP’yi Anayasa Mahkemesi’ne güven krizi düşürmüştür. Yaşanan tecrübe, iktidar partisinin seçmenleri yanında toplumun geri kalan kesiminin de güvenini kazanmak mecburiyetinde olduğunu öğretmedi mi?Başbakan aynı konuşmasında “Bir daha böyle bir ortama sürüklenmemek için siyasiler başta herkese, her kuruma sorumluluklar düşmektedir” dedi.İyilik ve başarı olunca tümünü sahiplenen Başbakan, kendi başarısızlığını paylaştırmaya çalışırken komik olmuyor mu?Suç belli, suçlu belli. AKP kendini laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline getirmeseydi bunlar olmayacaktı.Tek çıkış yolu Baykal’ın tarif ettiği yoldur: AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma halini devam ettiremeyeceğini görmesi ve topluma güven verici bir dönüşümü hayata geçirmesi...Mahkeme kararı AKP’yi kapatılmaktan kurtardı ama kapatma kararının vaat ettiği yığınla kolay başarıdan da mahrum bıraktı.Mazlum, mağdur sömürüsünün getireceği bir kazanç kalmamıştır artık.Bahaneler bitti. Esas oyun şimdi başlıyor! ***** Ne başkanı? Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç o koltukta oturmamalı artık.Üyeliği sürse de başkanlık yapmamalı. Neden?Çünkü açıklama yaparken hem kararın “çok ciddi bir ihtar” olduğunu ve AKP’nin gerekli mesajı alması gerektiğini söylemiş, hem de ardından partilere “kapatmayı zorlaştıran bir Anayasa değişikliği yaparak kendilerini böyle davalara bakmaktan kurtarmaları” çağrısında bulunmuştur.Başkan’ın mahkeme kararının içerdiği ihtarı ciddi bulması, bu davanın gerekliliğine hak verdiğini gösterir.AKP’yi odak olarak saptayan mahkeme kararı, olmadık hakaretlere hedef kılınan Başsavcı’nın yalnız görevini değil, doğru bir iş yaptığını da kanıtlamıştır.Bu mahkeme, partilerin eylemlerini Anayasa açısından denetliyor. Başkan “Bu iş üstümüzden alınsın” diye yakarıyor.Bütün üyelerin suçlu buldukları AKP hakkındaki davayı sadece o reddediyor.Bu durumda kimlerin ve neyin başkanı oluyor?
Anayasa Mahkemesi’nden yapılan açıklamayı bütün Türkiye yüreği ağzında izledi.Öyle sanıyorum ki yüksek mahkeme halkın büyük çoğunluğunun gerçekleşmesini dilediği kararı vermiştir.Yani AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğine dair Başsavcılık iddiasını yerinde bulmuş, ancak Başkan Haşim Kılıç’ın deyimi ile “7 sayısını tutturamamaktan ötürü” kapatma kararı çıkamamıştır!Mahkemenin 11 üyesinden sadece biri, kapatılma talebinin reddi yolunda oy vermiştir.Diğer 10 üye, laikliğe aykırılık durumunu onaylamış, ancak yaptırım konusunda ayrışmıştır.Akılcı kararAltı üye AKP’nin kapatılması ve Başbakan dahil 61 parti üyesinin yasaklanması gerektiğini, öteki dört üye ise suçun bu ağırlıkta bir ceza için gerekli yoğunluğu taşımadığını savunarak Hazine yardımının kesilmesi ile yetinilmesini savunmuştur.Ama sonuçta 1’e karşı 10 oyla deyim yerindeyse AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma suçundan hüküm giymiştir!Bundan daha akılcı, Türkiye’yi siyasal, ekonomik ve sosyal çalkantılara sürüklenmekten koruyucu bir karar çıkamazdı.Yüksek mahkeme Türkiye’de laikliğe yönelik tehlikeyi ve iktidar partisinin bu meseledeki sorumluluğunu tespit etmiş, pişmanlık yoluyla kendini düzeltmesine fırsat tanımıştır.Nitekim Başkan Kılıç açıklamasında ciddi bir ihtar kararı çıktığını belirterek “İlgili partinin kararın içerdiği mesajı alacağını umuyorum” demiştir.Bu karar, rejimin kendini savunma gücüne Anayasa Mahkemesi’nin beslediği güveni de yansıtıyor.Yeni dönemin getireceği sorumluluk, din sömürüsü içeren adımlardan AKP’yi normal olarak uzak tutacaktır.Bu beklenti gerçekleşmediği takdirde ikinci kez Anayasa Mahkemesi önüne gelecek olan AKP, laiklikten sabıkalı bir parti muamelesi görecektir.Kimse kapatma kararı çıkmamasını laikliğin yenilgisi olarak algılamamalıdır. Karar, yargının laik cumhuriyeti en iyi şekilde koruyacağı konusunda millete ve tüm kurumlara verdiği güvence olarak değerlendirilmelidir.AKP yöneticileri herhalde bu kararın kendilerine sunduğu fırsatın yüceliğini takdir edeceklerdir.Türkiye’de siyaset sadistleri yok. Kimse partiler kapatılsın istemiyor. Tek istenen, laik-demokratik cumhuriyet güven altında olsun.Dinle oynanmamalıTayyip Erdoğan artık kendisine oy vermeyen vatandaşlara da bunun güvenini vermek borcu altında olduğunu bilerek siyaset yapmalıdır.“Durmak yok, yola devam” gibi “Beş yıl sabrettim” gibi imalı, şifreli sözlerden sakınmalı, açık olmalı, kucaklayıcı olmalı ve devlet adamı kimliğini benimseyip dinle oynamamalıdır.Yargının kararını kabullenmek hepimizin borcu. Yargı sürecinde hepimiz ama asıl Başbakan ve arkadaşları çok sıkıntı çektiler.Dileriz iktidar bu sıkıntıları tekrar yaşamamak için iddianamede yazılı günahları tekrarlamamayı benimser, yoksa mahkemeyi değiştirmeye, ele geçirmeye kalkışmaz!
Ertesi gün Anayasa Mahkemesi toplanacak ve AKP hakkındaki kapatılma davasını görüşecek.Yani günlerden pazar...Cumhurbaşkanı Gül Kayseri’den, Başbakan Erdoğan da programını iptal ederek İstanbul’dan başkente dönüyor.Devletin 1 ve 2 numarası daha sonra medyaya “şaşırtma vererek”, resmi araçlara sivil plâka takılarak ve korumaların çoğu “gün bitti” izlenimi uyandırmak amacıyla evlerine gönderilirken gizlice Balgat’ın Çukurambar semtine gidiyor.Gül’ün eniştesi olan AKP’li Milletvekili Mehmet Tekelioğlu’nun evinde buluşuyorlar ve saatlerce konuşuyorlar.Klasik bir ev ziyareti değil, eşler yok çünkü.İki devlet büyüğü, gerekli gördükleri anda, kimseye hesap verme mecburiyeti olmadan buluşur, 4 saat değil 8 saat de konuşabilirler.Ama devlet ciddiyeti içinde.Buradaki mesele, görüşmeyi devletin kendilerine tahsis ettiği güvenli ortamlarda değil de, gizlenme ihtiyacı içinde ve gecekondu statüsünden yeni kurtulmuş bir semtte, bir apartman dairesinde yapmak ihtiyacını duymalarıdır.Kime çalım attılar?Program iptal ederek bu buluşmanın gerçekleştirilmesi, İstanbul’daki Güngören faciasını haber aldıkları halde görüşmeyi sürdürmeleri, elbette ikilinin kapatılma davasının sonuçlarına göre tasarlanmış planları tartıştıkları tahminlerine kuvvet kazandırıyor.Nitekim Başbakan dün meclise girerken gazetecilerin “Geceki buluşmanızda kapatma davası gündeme geldi mi?” sorusuna cevap vermemiştir.Ne de olsa “Sohbet ettik, tavla oynadık” dese kimsenin inanmayacağını biliyor!Bu buluşma hakkında herkesin aklına ilk anda şu soru geliyor:“Neden gizli?” Eğer “Mahkeme partiyi kapatırsa ne yapacağız?” sorusuna cevap aramak ihtiyacı bu buluşmayı kendi açılarından zorunlu kıldıysa, toplantının aleni olması siyasi etiğe de, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’na yüklediği tarafsızlığa da aykırı olurdu.Ama gizlilik işe yaramamış, bu çabalar ve tablo Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ı “gizli kapaklı işler” içinde gösteren bir tatsızlık doğurmuştur.Gül tam taraf oldu!Olan biten, tarafsız cumhurbaşkanının taraf olacağı bir durum değildir. İddianamede suçlanan Gül ile Erdoğan’ın neler konuştuklarından emin olamadıkça, muhtemel bir kapatma kararı sonrası Çankaya’da oturmaya devam edecek olan Abdullah Gül’ün doğru işler yapacağından nasıl emin olabiliriz?Ayrıca enişte beyin evinde ne konuştularsa Çankaya’da da konuşabilirlerdi. Ve çıkışta ne söylerlerse söylesinler Çukurambar’a uyduracakları şaşırtmadan daha inandırıcı olurdu.Meselenin özü de işte burada: Cumhurbaşkanı ve Başbakan, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü yeteri kadar güvenli bulmuyorlar demek ki... Bu odur!Devletin kendilerine güven beslemediğini görmekten duydukları hoşnutsuzluğu AKP’liler çok sık tekrarlarlar.Neden böyle bir duyguya kapılıyorlar? Bu algının haklılığı var mı? Burada ortaya çıkıyor:Ülkenin 1 ve 2 numaralı adamları devletten gizli buluşuyorlarsa güvenle ilgili bir sorunları, şüpheleri var demektir.O zaman devletin de onlardan şüphe etmeye elbette hakkı olacaktır. Yanlış mı?
Terörist kötü insandır ama kötü de olsa insandır ve kendine bir sınır koyar.Belli oluyor ki İstanbul’un Güngören semtini cehenneme çevirenler, terörü “silâhlı propaganda”nın aracı olarak kullanmıyorlar. Katliam aleti olarak kullanıyorlar.Üstelik yalnız masum insanları değil, özellikle faziletli, iyi insanları hedef alıyorlar.Önce bir ses bombası patlattılar, on dakika sonra tahrip gücü yüksek olan ikinciyi patlatarak meşum hedeflerine ulaştılar. 17 vatandaşı öldürdüler.O kurbanların pek çoğu, ilk patlama ardından yardımlarına muhtaç yaralıların var olduğunu düşünerek oraya koşan cesur, fedakâr, erdemli insanlardı.Alçağın alçağı iblisler onları avladıkları için mutlu olabilirler ama nefretten başka hiçbir şey kazanmadıklarını bilmiyorlarsa öğreneceklerdir!Yarattıkları vahşetin büyüklüğü, kanlı eylemi sahiplenmek konusunda katil örgütleri bile şüpheye düşürmüştür. Geç vakte kadar hiçbiri üstlenmedi eylemi.Ama patlayıcıların niteliği ve eylemin vahşiliği “Bu PKK’dır” dedirtiyor. İki önemli davanın gerilimini yaşadığı günlerde Türkiye’yi böyle kalleşçe vurmak, doğrusu bu ya PKK’ya yakışır!Siyasetçiler dün alışılmış lâfları tekrarladılar. Ama bunlar çözüm değil. Çözüm ancak terörün toplumdan soyutlanması ile başlayabilir.Bu devlet ırk devleti değil. Başkalarını zaptetme ve eritme amacı hiç olmadı. Terörle dayatılan Kürt milliyetçiliği ve ayrılıkçılık, haydutlardan oluşan bir oligarşinin kanla beslenen şantajıdır.“Kürtüm” diyen siyasetçilerin görevi PKK’ya siyaset yoluyla kitle zemini yaratmak mıdır? Kıblesini İmralı bilen siyasetçiler, birkaç gün önce çözüm isteyenlerin bebek katilini muhatap almaları gerektiğini söylüyordu.Şimdi ne düşünüyorlar?Uzlaşma azmi ve iyi niyeti sürekli istismar edilen bu devlete, bir arada yaşamaya kararlı bu millete karşı acaba ihanet sınırında gidip geldiklerini görmüyorlar mı?Kalleşçe öldürülen masum insanlar, çocuklar gece rüyalarına girmiyor mu?İstihbarat raporu!İddianamenin Veli Küçük’te bulunan belgeleri tarif eden bölümü...826’ncı sayfadan başlayarak okuyalım:“Bu ajanda içinde bulunan doküman 2 Şubat 1993 tarihli ve 01.789.0879-435 sayılı, MİT’ten Sönmez Köksal / Müsteşar imzası ile ‘Çok Gizli’ ibaresi ile ‘Başbakan makamına’ hitaben yazılmış Uğur Mumcu konulu resmi belgede..” diye başlıyor.Devamında, CIA denetiminde ve kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde 6 kişiden oluşmuş bir İsrail özel timinin botla Türkiye’ye giriş yaptığı, Uğur Mumcu’yu öldürdükten sonra İsrail’in Ankara’daki temsilciliğinde kaldıkları anlatılıyor.İddianamede bu belgenin bir “istihbarat raporu” olduğu yazılmış. Gerçekten öyle mi?Bu sorunun cevabını o dönem MİT’te çalışmış bir istihbaratçıdan öğrenme olanağını buldum. Şunu dedi:“Sahte olduğunu acemi bürokratların dahi ilk bakışta anlayacağı bir belgedir. O tarihte Şevket Kazan meclis kürsüsüne getirince hemen resmen yalanlanmıştı. Yıllar sonra önemli bir davanın iddianamesinde ortaya çıkması acı verici. Toplumun hafızası zayıfsa bu biraz anlaşılır. Ama hafızası olmayan devlet olur mu?” Evet, savcı MİT’e bir telefon açma zahmetine girseydi, bu sahte belge iddianameye girmeyecekti.Maalesef girdi ve Türkiye bu küçük ihmal yüzünden, sahte belgelerin, yalan ve entrikanın büyük işler yapabileceği bir devlet olduğunu dünyaya ilân etti.İddianamede kaç tane böyle belge var acaba?
Ergenekon davasına atfedilen tarihi önemi, yargılamanın adaleti inşa edecektir. Başka bir şey değil...O nedenle davanın Silivri Cezaevi’nin de yer aldığı komplekse alınmasında özel bir neden, mesela Yassıada mahkemeleri ile benzerlik aranmamalıdır.Konuştuğum ceza hukuku uzmanlarından bazıları, cezaevinde kurulacak mahkemenin anayasanın şart koştuğu “aleniyet” yani açıklık ilkesini zedeleyeceğini, ilk duruşmanın 20 Ekim’e konulmasının da adaleti geciktireceğini söylüyorlar.Ama uzmanların ağırlıklı çoğunluğu Silivri’yi, davanın hızlı ve güvenlik risklerine meydan vermeden sonuçlandırılması yolunda isabetli bir seçim olarak görüyorlar.Bu hukukçular Silivri’deki imkânların çok daha fazla sayıda kişiye duruşmaları izleme fırsatı tanıyacağını, dolayısıyla açıklık ilkesinin zarar görmeyeceğini düşünüyor.Peki bu uzmanlar iddianame için ne diyorlar?Görsem inanmam örneğiÇoğunluk suçlamaları abartılı fakat delilleri yetersiz buluyor. Tabii bu görüş şu gerekçe ile çürütülebilir:Mahkeme gösterilen delilleri yeterli bulmasaydı iddianameyi geri gönderirdi.Bu da doğru ama davayı kabul etmesi, mahkemenin delilleri savcının talep ettiği cezalara hükmetmek için yeterli bulduğu anlamına gelmiyor. “Bu delillerle davanın ele alınabilir” olduğunu belli ediyor.Önümüzde bir darbe değil terör iddianamesi var. Örgüt, askeri müdahale ortamı yaratmak amacıyla terör uygulamakla suçlanıyor esas olarak.Ama toplumun böyle bir suçu yakıştıramayacağı birçok şahsiyet de itham ediliyor, hatta haklarında iki kere müebbet hapis cezası isteniyor. Eskiden olsa idam istenecek!İlhan Selçuk terör örgütü kurup gazetesini bombalatacak, Prof. Alemdaroğlu silâhlı örgüt kurup halkı silâhlı isyana teşvik edecek insanlar mıdır?Bu iddialar nasıl kanıtlanacak, herkes merakla bekleyecek!Aynı şekilde örgütün suikast hedefi olarak seçtiği önemli kişiler.. Cumhurbaşkanlığı seçimi ardından infazlar planlandığı öne sürülüyor.Çok şükür gerçekleşmemiş bu suçlar ama neden durmuşlar?Darbe yapmak kolay mı?İddianamede sanki “Bu örgüt bu suçları işleyebilir” dedirtebilmek için yargılaması sonuçlanmış ve Ergenekon’la ilişkisi belirlenememiş Danıştay davası sanıkları bu davaya dahil edilmiştir.Bu zorlamalar şüphe doğuruyor. Ama öte yanda suikast için kullanılan uzun menzilli tüfek de dahil birçok silâh ve bomba var ortada. Bunlar neyin nesi?Suç işlemek için yeter ama hükümet darbesi yapmak için komik derecede yetersiz bu deliller.İşte bu yüzden kafalar karışıyor ve büyük bir soru işareti doğuyor:Gerçekten hükümeti demokrasi dışı yöntemlerle indirmek amacıyla oluşturulmuş ahtapot gibi bir örgüt mü var karşımızda, yoksa toplumsal muhalefeti korkutup caydırmak amaçlı bir suçlama furyası ile mi karşı karşıyayız?Yargılama sürecinde konulacak deliller bu soruların cevaplarını verecektir.Soruşturmanın uzun sürmesi, toplumun insafsız bir yalan rüzgârı ile kışkırtılması, hukuku politik kırbaç gibi kullananlara fırsat tanımıştır.Ama artık hayalet taşlama oyunu bitti. Bundan böyle deliller konuşacak.Kararı elbette mahkeme verecektir ama kamu vicdanında yargılama çoktan başlamıştır bile!