İyi insanlar

Haberin Devamı

Terörist kötü insandır ama kötü de olsa insandır ve kendine bir sınır koyar.
Belli oluyor ki İstanbul’un Güngören semtini cehenneme çevirenler, terörü “silâhlı propaganda”nın aracı olarak kullanmıyorlar. Katliam aleti olarak kullanıyorlar.
Üstelik yalnız masum insanları değil, özellikle faziletli, iyi insanları hedef alıyorlar.
Önce bir ses bombası patlattılar, on dakika sonra tahrip gücü yüksek olan ikinciyi patlatarak meşum hedeflerine ulaştılar. 17 vatandaşı öldürdüler.

O kurbanların pek çoğu, ilk patlama ardından yardımlarına muhtaç yaralıların var olduğunu düşünerek oraya koşan cesur, fedakâr, erdemli insanlardı.

Alçağın alçağı iblisler onları avladıkları için mutlu olabilirler ama nefretten başka hiçbir şey kazanmadıklarını bilmiyorlarsa öğreneceklerdir!
Yarattıkları vahşetin büyüklüğü, kanlı eylemi sahiplenmek konusunda katil örgütleri bile şüpheye düşürmüştür. Geç vakte kadar hiçbiri üstlenmedi eylemi.

Ama patlayıcıların niteliği ve eylemin vahşiliği “Bu PKK’dır” dedirtiyor. İki önemli davanın gerilimini yaşadığı günlerde Türkiye’yi böyle kalleşçe vurmak, doğrusu bu ya PKK’ya yakışır!

Siyasetçiler dün alışılmış lâfları tekrarladılar. Ama bunlar çözüm değil. Çözüm ancak terörün toplumdan soyutlanması ile başlayabilir.

Bu devlet ırk devleti değil. Başkalarını zaptetme ve eritme amacı hiç olmadı. Terörle dayatılan Kürt milliyetçiliği ve ayrılıkçılık, haydutlardan oluşan bir oligarşinin kanla beslenen şantajıdır.

“Kürtüm” diyen siyasetçilerin görevi PKK’ya siyaset yoluyla kitle zemini yaratmak mıdır? Kıblesini İmralı bilen siyasetçiler, birkaç gün önce çözüm isteyenlerin bebek katilini muhatap almaları gerektiğini söylüyordu.
Şimdi ne düşünüyorlar?
Uzlaşma azmi ve iyi niyeti sürekli istismar edilen bu devlete, bir arada yaşamaya kararlı bu millete karşı acaba ihanet sınırında gidip geldiklerini görmüyorlar mı?
Kalleşçe öldürülen masum insanlar, çocuklar gece rüyalarına girmiyor mu?

İstihbarat raporu!

İddianamenin Veli Küçük’te bulunan belgeleri tarif eden bölümü...
826’ncı sayfadan başlayarak okuyalım:
“Bu ajanda içinde bulunan doküman 2 Şubat 1993 tarihli ve 01.789.0879-435 sayılı, MİT’ten Sönmez Köksal / Müsteşar imzası ile ‘Çok Gizli’ ibaresi ile ‘Başbakan makamına’ hitaben yazılmış Uğur Mumcu konulu resmi belgede..” diye başlıyor.
Devamında, CIA denetiminde ve kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde 6 kişiden oluşmuş bir İsrail özel timinin botla Türkiye’ye giriş yaptığı, Uğur Mumcu’yu öldürdükten sonra İsrail’in Ankara’daki temsilciliğinde kaldıkları anlatılıyor.
İddianamede bu belgenin bir “istihbarat raporu” olduğu yazılmış. Gerçekten öyle mi?
Bu sorunun cevabını o dönem MİT’te çalışmış bir istihbaratçıdan öğrenme olanağını buldum. Şunu dedi:
“Sahte olduğunu acemi bürokratların dahi ilk bakışta anlayacağı bir belgedir. O tarihte Şevket Kazan meclis kürsüsüne getirince hemen resmen yalanlanmıştı. Yıllar sonra önemli bir davanın iddianamesinde ortaya çıkması acı verici. Toplumun hafızası zayıfsa bu biraz anlaşılır. Ama hafızası olmayan devlet olur mu?”
Evet, savcı MİT’e bir telefon açma zahmetine girseydi, bu sahte belge iddianameye girmeyecekti.
Maalesef girdi ve Türkiye bu küçük ihmal yüzünden, sahte belgelerin, yalan ve entrikanın büyük işler yapabileceği bir devlet olduğunu dünyaya ilân etti.
İddianamede kaç tane böyle belge var acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR