Ülkenin geleceğini belirleyecek önemde bir problemle karşı karşıya olduğumuz kesin.Fesada hizmet eden örgütlerin, ancak zekâsı ile alay ettiği toplumlar üstünde denemeyi göze alacağı senaryoların hedefi haline geldik son yıllarda.Her türlü uçukluk iş yapıyor. Toplum hem kurumlarına, hem kendine olan güvenini kaybetmiştir.Sonuncu “belge” sanki “son darbe” için saklanmış bir hançerdi.Nitekim kurumlar arasındaki güvensizliği hemen açığa çıkarmıştır.Ama dün Başbakan’la Genelkurmay Başkanı’nın gerçekleştirdikleri görüşme Türkiye’nin kriz yönetebilecek liderleri zor anlarda çıkarabileceğini göstermesi bakımından cesaret verici olmuştur.Görüşme ardından çıktığı meclis grubu kürsüsünde Başbakan Erdoğan, ilk andan itibaren Genelkurmay Başkanlığı’nın yansıttığı sorumlu ve duyarlı tavrı, verdiği güvenceyi övmüş, iktidar-silahlı kuvvetler ilişkilerini tanımlarken “kurumlarımızın birbirine güveni tamdır” demiştir.Başbakan’ın bu sözleri “hükümetle silahlı kuvvetleri karşı karşıya getirme tuzağı”nın deşifre edildiğini mi anlatıyor? Tam değil.. İki ihtimal kaldı...Çünkü AKP’yi ve Gülen cemaatini tasfiye amacıyla yapıldığı iddia edilen planın Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisi içinde hazırlandığına, aklı başında kimse ihtimal vermiyor. Geriye iki ihtimal kalıyor:Ya bu belge sahtedir veya cunta benzeri bir grubun işidir.Şimdi hedef gerçeği ortaya çıkarmaktır. İkna edici delillerle ve en kısa zamanda...Bunu istemeye hepimizin hakkı var ama partisi, varlığı iddia edilen planın hedefi olduğu için Başbakan önceliğine saygı gösterilmesini talep edebilir. Tabii o durumda da şu sorulacaktır:Bir yandan gerçeğin bulunmasına fırsat verecek sabrı herkese tavsiye edip öbür yandan hemen AKP adına suç duyurusunda bulunmak acaba çelişki değil midir?Başbakan bir gün önce bu belgeye gerçekmiş gibi bakan bir yaklaşım içindeydi. “Partimiz üzerinde oynanması düşünülen oyunları görüyorsunuz” diye isyan etmiş hükümet sözcüsü Çiçek de mağdur olanın AKP olduğunu öne sürmüştü.Demokrasiye destekBelli ki Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, bir yandan askeri, bir yandan sivil yargının gerçeği ortaya çıkarmak için üstlerine düşeni yapmaları konusunda görüş birliğine ulaşmışlardır.Başbakan dün demokrasinin ve hukuk devletinin geleceği için tüm birey ve kurumlara sorumluluk sahibi, onurlu ve tutarlı bir duruş sergilemeleri yolunda çağrıda bulunurken şunu düşündüm:Erdoğan’ın istediği şey, böyle bir olayda herkesin demokrasi adına, hukuk devleti adına yanlarında olmasıdır.Elbette bu desteği alacak ve alıyor da.Biz kendi hesabımıza onun, muhalefet yapan gazeteleri boykot etmesi için halkı tahrik eden bir Başbakan olduğunu, devlet gücünü muhaliflerini bastıracak ve basın özgürlüğüne zarar verecek biçimde ne kadar hoyratça kullandığını bile bile bu konuda yanında olacağız.Çünkü bir partinin iktidarını değil demokrasiyi, yani ülkenin geleceğini korumak için bunu yapmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.Ümidimiz Başbakan Erdoğan’ın da demokrasiyi sadece ayağına basıldığı zaman hatırlamaması, namus yemini ile garanti ettiği hak ve özgürlükleri herkes için yani muhalifleri için bile savunarak bu desteği hak etmesidir.
Kurumların birbirlerine güven duygusunu kaybettiği dönemlerde fesat odakları bayram eder.Türkiye şu sıralarda devletin ve milletin kendini savunmakta zaafa sürüklendiği öyle bir dönemi yaşıyor.Kimse kimseye güvenmiyor, toplum neredeyse her gün yeni bir komplo haberi ile huzursuz ediliyor.Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “Darbeci zihniyet TSK içinde barınamaz” güvencesini yansıtan gazete manşetlerinin mürekkebi henüz kurumadı.Ama “AKP’yi ve Gülen’i Bitirme Planı” başlığı altında verilen haberin dayandığı belge gerçek mi, sahte mi; bunu anlamaya yetecek zamanı tanımadan Başbakan’ın iddiaları doğru, belgeyi gerçek gibi algılayan şu sözleri düşündürücüdür:Mağdur ticareti“Partimiz üzerinde oynanması düşünülen oyunları görüyorsunuz. Şu anda bizler de bunları araştırıyoruz.” Halbuki önce araştırması doğruluğuna emin olduktan sonra partisi üstünde oyunlar oynandığı hükmünü açığa vurması gerekirdi!AKP bu olayda iktidar sorumluluğunun yüklediği soğukkanlılığı nedense gösteremedi.Söz konusu komplo belgesinin, asker kökenli bir avukatın bürosundaki aramada bulunduğu öne sürülüyor. Ama belgenin arama sırasında çekmeceye konulduğunu düşündürecek şikâyet tutanağı var.Askeri savcılık dün, belgenin gerçek olup olmadığı, gerçekse kimin emriyle ne zaman, nerede ve kim tarafından hazırlandığı, kimler tarafından sızdırıldığı sorularını aydınlatma amaçlı soruşturmanın sürat ve titizlikle yürütüldüğünü belirten açıklamasında dikkatli ifadeler kullandı:Geciken belge“Şu ana kadar elde edilen delliler değerlendirildiğinde, ele geçirildiği iddia edilen belgenin, Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir biriminde hazırlanmadığına ilişkin bir kanaate varılmıştır.” Evet, tedbirli bir açıklamadır ama bu ifadeyi AKP’nin Grup Başkanvekili Bozdağ gibi “Şüpheleri gidermekten ziyade şüphe edenleri haklı çıkaran bir açıklama” olarak değerlendirmek haksızlıktır.Çünkü askeri savcılık kesin kararını vermek için belgenin kriminal inceleme yaptırılmak üzere kendisine gönderilmesini talep etmiştir. Fakat medyaya hemen sızdırılan belge, üç gündür askeri savcılığa ulaştırılamamıştır.İktidar mağduriyet üretmeye çalışacak yerde en kısa zamanda gerçeğe ulaşmanın payına düşen sorumluluğunu yerine getirsin!Hükümet sözcüsü Çiçek dün “Bu işin mağduru AK Parti”dir dedi.Soruşturma henüz başında iken bundan nasıl emin olabiliyor?Güveniyoruz ki kendileri de bu belgenin sahte olmasını temenni ediyorlardır.Sahte ise, hedef alınan kurumun da mağdurun da TSK olduğu ortaya çıkmayacak mı?Uzun zamandan beri uğursuz bir planla laik rejimin güçlü teminatı olan TSK’nın zayıflatılmaya çalışıldığını herkes, hepimiz görmüyor muyuz?Birbirine güvenmeyenler bari adalete güvensinler!
Yayın yasağı sansür uygulamaktır. Sansürün amacı karartma yapmaktır.Bu çağda halkı karanlığa mahkûm etmek en ağır insan hakları ihlâlidir.Gerçeğin dolaşımını ve toplumun özgürce tartışma yapmasını önlemek iyi niyetle, doğru amaçlara hizmetle asla izah edilemez.Çünkü sansürden doğacak iyilik yoktur ve olamaz.Taraf gazetesi önceki gün Genelkurmay’da hazırlandığı iddia edilen bir “gizli” planı yayınladı. Bu plan “laik düzeni yıkıp İslâm devleti kurma hayalindeki” AKP hükümeti ile Fethullah Gülen cemaatinin eylemlerine karşı alınması öngörülen tedbirleri kapsıyor.Gündüz Genelkurmay sözcüsü planın varlığını inkâr etmedi, aksine “konunun tüm yönleriyle incelenmesi amacıyla askeri savcılığa soruşturma emri verildiğini” belirterek doğruladı.Akşam saatlerinde de konuyla ilgili haberlere yayın yasağı getirildiği ilân edildi!Tedbir değil, zararVATAN gazetesi olarak sansür anlamına gelen bu yasağın en kısa zamanda kaldırılması için karar vericilere çağrıda bulunuyoruz.Sansürün koruyacağı bir kamu yararı yoktur. Hiçbir şey karanlık bir medya ortamından daha zararlı değildir.Demokrasilerin temeli olan halkın bilme hakkı, milli şuurun, toplumsal sağduyunun beslendiği kaynaktır.Türk Silâhlı Kuvvetleri vatandaşına ve rejimin kurumlarına tuzak kurmaz, tertip düzenlemez. Böyle bir şeyi yapsa yapsa içindeki bazı bireyler yapabilir.“AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” başlıklı habere getirilen yayın yasağı, bireysel bir suçu kuruma, yani TSK’ya mal etmenin haksızlığını doğuruyor.İnsanlar bu sansürü Genelkurmay’ın kusuru kabullenmesine işaret sayıyorlar.Halkın en güvendiği kurumlar sıralamasında TSK değişmez birincidir. Bu çapta bir güven duygusunun karşılığı sansür olmamalı.Gerçekleri arayan meraka getirilen kısıtlamalar ordunun itibarını korumaz tam tersine zedeler.Bu haksızlığı yapmayalım!Bir sürü “kirli tezgâh” Yaşanan esrarengiz gelişmeler toplumun zihninde zehirli şüpheler üremesine sebep oluyor. Gülen 8 Nisan’da yandaşlarını bir komploya karşı uyarırken “Çuvaldızı bile olmayan insanlara terörist damgası vurmak isteyebilirler” demişti.Sonra onun korkularını doğrulayan tasfiye planı aynı günlerde Genelkurmay’da yazıldı ve medyaya sızdırıldı.Dün Fethullah Gülen olayı “kirli tezgâh” diye niteleyip şöyle bir değerlendirme yaptı: “Kim bilir; belki de düşünceleri kirli bir kısım kimseler, yaptıkları çirkinlikleri o müessese üzerinden yaparak ordumuzu karalamaya ve halkın nazarından düşürmeye çalışmaktadırlar..” Plan, vasat zekâlı insanlar için bile hakaret gibi.. Bu kadar kaba bir tertibin normal bir akla mal edilemeyeceğini farkedenler de pekalâ şöyle düşünebilir:Planı hazırlayanlar ile sızdıranlar aynı kişiler, ordu içine sızmış cemaat uzantıları olabilir. Çünkü hiçbir tertip Gülen cemaatini bu kadar masum, TSK’yı da komplocu gösteremezdi.Demokratik toplumun ihtiyacı karartma değil aydınlanmadır.TSK yayın yasağının gölgesinden kurtarılmalıdır!
Manşeti “Garip şeyler oluyor” diye attık ama “Neler dönüyor?” diye sormak belki daha gerçekçi olurdu!Taraf Gazetesi dün Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nın hazırladığı iddia edilen bir planı yayınladı.Plan temel olarak “laik düzeni yıkıp İslâm devleti kurma hayalindeki” faaliyetler ile Gülen cemaatinin eylemlerine karşı icra edilebilecek önlemleri düzenliyor.Dün akşam getirilen yayın yasağı nedeniyle içeriğini aktaramadığımız belge ilk anda inanılmaz gibi görünüyor ama şu andaki haliyle maalesef “talihsiz bir gerçek” diye nitelenmeye daha yakın duruyor.Çünkü Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Gürak bir soru üzerine “Böyle bir belge yoktur. Yazılanlar hayal ürünü” dememiş, diyememiştir.“Belgenin varlığı mı soruşturulacak, yoksa nasıl sızdığı konusu mu?” sorusuna “konunun tüm yönleriyle incelenmesi amacıyla askeri savcılığa soruşturma emri verildiğini” belirtmiştir.Bu kadar da olmazPlan, Gülen cemaatinin ordu içindeki uzantılarına karşı alınacak tedbirleri sıralıyor daha çok.Genelkurmay Başkanlığı, ülke güvenliğine yönelik iç ve dış tehlikeler bağlamında elbette irtica tehdidine karşı uyanık olmak ve önleyici tedbirler geliştirmek sorumluluğundadır.Ama insanın güvendiği bir arkadaşının yanında bile telâffuz etmekten sakınacağı tertipleri bir belgede görmek akla sığmıyor!Bu bir tedbir paketi değil, sanki askerleri karalamak için kasten hazırlanmış bir suçüstü belgesidir!Okuyan üstünde yarattığı ilk duygu, en güvenilen kalenin yıkıldığı şokudur.Başımıza gelecek en iyi şey, böyle bir planın asla yazılmadığını öğrenmek veya en azından bir fikrî çalışma taslağı olarak sunulduğu halde üst makam tarafından çöpe atıldığını işitmek olabilir.Haber nasıl uçuruldu?Nazlı Ilıcak beş yıl önce “Fethullah Gülen’in istihbaratı kuvvetlidir” diye yazmış, kendisiyle ilgili bir ihbar aldığı için Türkiye’ye dönmediğini öne sürmüştü.Genelkurmay’da hazırlandığı iddia edilen plan Nisan 2009 tarihini taşıyor. Dikkat!.. Fethullah Gülen, Ilıcak’ı doğrularcasına 8 Nisan 2009’da cemaatine aynen şu uyarıyı yapıyor:“Ellerine de (kitap okuyan Müslümanların) Kalaşnikofları verirler. İki yerde eylem yaptırıp demek ki fırsat bulunca bunlar da silâha sarılabilir derler. Çuvaldızı bile olmayan insanlara terörist damgası vurmak isteyebilirler.” Fethullah Hoca asla haklı çıkmamalıdır.Askerler rejime tehdit hissediyor, Ergenekon soruşturmaları bahanesiyle TSK’nın lekelenmek ve yıptarılmak istendiğine dair şüpheler taşıyorsa bunları konuşmanın yasal zemini vardır.Çare Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın gizli görüşmelerde mezara gidecek sırlar üretmeleri değildir.Tasfiye planları hazırlamak hiç değildir. Devletin tanıklığına sahip Milli Güvenlik Kurulu zeminini kullanmaktır.Yasal zeminlerin göstermelik hale geldiği yerde sadece komplo ve entrika ürer.Türkiye’ye yakışmıyor!
Asabi bir aile reisi çoluk çocuğunun ama asabi bir başbakan ülkenin sorunudur.Hele o başbakan, hükmettiği devlet gücünü husumet duyduğu kişi ve kurumları terbiye ve tasfiye için kullanmayı hak sayıyorsa...Tayyip Erdoğan’ın dün NTV’ye verdiği mülâkat, yine bütün eleştirel bakış ve yaklaşımlara gözdağı veren bir strateji üstüne kurulu idi.“Halkım beni bu halimle kabul etmiş. Eğer beni böyle sert görüyorlarsa ben sert olduğumu kabul etmiyorum” dedi.Siyasetçinin gücünü haksızlığa itiraz ederken kullanması hoş da, bunu eleştirilerin önünü kesmek amacıyla kullanması suiistimaldir ve hiçbir halk siyasi yöneticilerini “bu haliyle kabul etmek istemez”..Mesela RTÜK Başkanı Akman’ın direnişine hak vermek adalet duygusu taşıyan hiç kimse için mümkün değildir.O kadar ki partinin “saygıdeğer ağabeyleri” bile bu rahatsızlığı dışa vurmuşlar, Alman mahkemesinin Deniz Feneri davasındaki “asıl failler” arasında gösterdiği Akman’a açık açık istifa çağrısı yapmışlardır.Kavramlar altüst...Başbakan dünkü demecinde “Zahid Bey üstünden partimi vurmaya çalışmak ciddi bir haksızlıktır” dedikten başka, dava ile AKP’yi ilintili hale getirmenin “namertlik” olacağını iddia etti.Aslında partiyi vuran yanlışlık, RTÜK Başkanı koltuğunda bir gün bile oturmasına izin verilmemesi gereken kişiye kol kanat germektir!Başbakan “Biz bu arkadaşımızı şu ana kadar tanıdığımız, bildiğimiz kadarıyla temiz bir arkadaşımız olarak bildik, biliyoruz” dedi.Akman’ın 15 Temmuz’daki seçimde RTÜK Başkanlığı’na yenidan aday olmayacağını hatırlatarak, niye fırtına kopardığımızı soruyor.Hatta Alman mahkemesinin talebi ile “asıl fail” olarak işaret edilen 16 kişinin mal varlıklarına tedbir koyduğu için Türk yargısına sitem ediyor.Bir Başbakan, hiçbir bürokratını mahkemeye intikal etmiş bir suçlama karşısında savunacağım diye itibarını böyle rehine koymaz!Akman’a banko!..Çünkü bu suçlama imzasız bir ihbar mektubuna veya gizli telefon dinleme kaydına dayanmıyor. Frankfurt mahkemesinin kararına dayanıyor.Sanıklar orada savcıyla pazarlık ederek suçlarını kabul ettiler ve cezalarında indirim sağladılar.Yani oradaki hüküm, mahkemenin kanaatine değil, suçluların itiraflarına dayanıyor.Asıl ilgiyi Başbakan’ın arkadaşlarından daha fazla dolandırılan merhametli gurbetçi vatandaşlar hak etmiyor mu?Bu gerçeği inkâr eden tutumu ile iktidar, kaderini Zahid Akman’la birleştirme yanlışını inatla sürdürüyor.Zahid Akman’ın istifası konusunda Bülent Arınç’la ters düşmeye Başbakan’ı hangi sebeplerin mecbur ettiği sorusuna cevap ararken üreyecek şüpheler, Erdoğan aksini de söylese Deniz Feneri’ni AKP’nin en önemli meselesi katına yükseltecektir.Her fırsatta “Temiz Eller” özlemi ifade eden Başbakan hata ediyor.Dileriz geçmiş olaylar, Akman’ı bu kadar açıkça korumaya iktidarı mecbur edecek kadar vahim değildir!
Otuzuncu yılında Humeyni devrimi değişimin kapılarını açmayı vaat eden bir sınava giriyor.İran’da yarın yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi, sadece tutucularla reformistler arasındaki rekabetin galibini belirlemeyecek.Musavi Ahmedinecad’ı yenecek olursa İran’da insan haklarına ve uluslararası hukuka daha saygılı bir İslâmi kimliğin ortaya çıktığını göreceğiz.Humeyni otuz yıl önce kırsaldan Tahran’a göç eden, yoksulluk ve baskıdan bunalarak dine yönelen yığınları örgütleyerek darbesini gerçekleştirmişti.Liberal ve sol aydınlar da dini gruplarla Şah’a karşı birleşmişti.Hayal edilen şey bir demokratik devrimdi ama Humeyni destekçileri tasfiye ederek hareketi İslâm devrimi rayına oturttu.Aydınlar şimdi rövanş peşinde. Devrimin tabanı olan kır kökenli yığınlar ise artık kentli oldular, hak ve özgürlük istiyorlar.Bir İslâm düşünürünün dediği gibi insan hakları ve evrensel hukuk Batı’nın uygarlığa yaptığı katkılardır. Ama bu kazanımlardan yararlanmak Müslümanların da hakkıdır.Reformist aday Musavi’nin şansını artıran güçlü eşi Zehra, mitingine katılan kalabalığa dün şöyle sesleniyordu:“Dünya ile barışık, özgürce yaşayabileceğiniz bir İran için bize oy verin!” Mollalar İran’da sıkı bir rejim kurmuştur. Komşulara saldırganlık durulmuştur ama içerde işkence, azınlıklara zulüm, düşünce özgürlüğüne baskı Şah dönemini aratmayacak yoğunluktadır.Musavi’nin galebesi, İslâmi reform laboratuvarı durumunda olan İran’ın Hatemi döneminde başlatıp Ahmedinecad’la kesintiye uğrayan çağdaşlaşma çabalarına şans kazandıracaktır.Ayrıca İran’ın dışta yönlendirdiği grup ve yönetimleri de etkileyeceği için sınırları aşan bir yumuşamayı da getirebilir.İran’daki model başarı sağlayamamıştır.Bu gerçek ve halkın özlemleri, çağdaş insan hakları ile kalite kazanan bir İslâmi kimliği üretebilir.Anketler bu ümidi veriyor...Gizlilik kime lâzım?Dolmabahçe görüşmesi ile ilgili ilk açıklama eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’tan gelmişti.Büyükanıt 32. Gün’de “Görüşmede hassas konular gündeme geldi” diye konuştu.Birand açıklamasını isteyince “Bir şey söyleyemem” dedi ve bitirdi.İki gün önce ATV’deki mülâkatta bu defa Başbakan’dan dinledik o görüşmeyi. Başbakan da Büyükanıt gibi başladı söze: “Aramızda gizliliği olan bir görüşmeyi hiçbir zaman ifşa etmem. Benimle ebediyete gidecek..” Ama öyle bir final yaptı ki kafalar tekrar karıştı. Çünkü hem bu sırrı mezara götüreceğini söyledi hem de eğer isterse Büyükanıt’ın açıklayabileceğini ifade etti.Ortada iki tarafın iradesiyle gizli kalması kabul edilmiş bir görüşme var.İki taraf da önemli bir görüşme olduğunu hatta Başbakan “asker-sivil ilişkilerinde dönüm noktası” olacağını kabul ediyor.Peki bu hayırlı mutabakat neden devlet sırrı oluyor?Çünkü halktan gizlenmesi gereken bir şey demokratik de olamaz, hayırlı da olamaz!Başbakan böyle bir şüphenin yıpratıcı olacağını düşünmüş olmalı ki, gizlilik mutabakatına rağmen “Ben açıklamam ama Büyükanıt isterse açıklasın, gocunmam” anlamına gelen bir hamle yapmıştır.Saklanması gereken bir şey varsa, o gizlilik şartına kendisinin değil Yaşar Büyükanıt’ın ihtiyacı olduğunu düşündürmüştür.Bu sır hastane mikrobu gibi tahrip edici hale getirildi; aydınlığa çıkmalı!
Risk faktörleri asgariye indirilmiş basın toplantıları baskı rejimlerinde olur.Çünkü diktatörler sürpriz sorulardan hoşlanmazlar.Türkiye resmen bir baskı rejimi değil ama Başbakan yine de “seçilmiş gazeteciler”in sağladığı rahatlıktan bir türlü vazgeçmiyor. Eminim yerinde Baykal olsa, başvurduğu bu tedbiri demokratik rejim adına “çirkin” bulduğunu söylerdi. Neyse..ATV’deki “Başbakan’la Gündem” programı yine de birçok bakımdan aydınlatıcı oldu.Mesela Başbakan’ın konuşmalarından Ergenekon’u darbe duyumlarının tetiklediği anlaşılıyor.Başbakan Erdoğan şöyle diyor:“Daha sonra yaşadığımız başka süreçler var. Örneğin ben bir 14 Mart sürecini kabullenemem. Partimin antilaik yaftasıyla yaftalanmasını kabul etmem mümkün değil..” Bu isyan duygusu, yani AKP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılmasına duyulan tepki, acaba Ergenekon’daki tutuklama dalgalarının sıklaşarak büyümesinde etkili olmuş mudur?Temeli çürük çünkü..Ergenekon zaman içinde AKP’ye muhalif kişilere ve kurumlara dönük bir terbiye ve tasfiye aracı haline geldi.Peki iddiaların hiç mi geçerliliği yok?Bu söylenemez ama ölçüsü ne?Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı emekli general Osman Pamukoğlu’nun çektiği röntgen gerçeğe yakın görünen bir tespit:“Ergenekon’da bir grup var; vuralım kıralım, bir şeyler yapalım diyorlar. Uyduruk bir grup.. İkinci grup var. Bunlar da üniformadan çıktıktan sonra Donkişot gibi hayalperest darbeciler. Bir de bunlara inananlar.. Bunlara ben saflar diyorum. Hepsi baştan aşağı komik...” CHP lideri Baykal, davanın dayandığı temelin çürüklüğü konusunda her fırsattan yararlanarak uyarı yapıyor. Unutulmamasını istediği iki konu var.1. Ergenekon davasının altında bir ihbar mektubu yatıyor. Dönemin MİT Başkanı bu belge için “deli saçması ama ne yapalım; bize gelmiş istihbaratı Başbakanlığa ve Genelkurmay’a gönderdik” diyor.2. Davanın kamuoyundaki önemi, Danıştay baskını dosyasının Ergenekon’la birleştirilmesinden sonra büyüdü. Peki bu birleştirme işi çok inandırıcı kanıtlara mı dayanıyor? Baykal’a göre hayır, çünkü... Birleştirme, Danıştay davasında mahkûm olanlardan birinin “ifşaat”ı üzerine gerçekleşmiştir ama bu kişi kasten adam öldürmeye teşebbüsten 9 yıl, ablasını öldürmekten 20 yıl, yeğenini satarak fuhuşa aracılık etmekten 2,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış birisidir.Başbakan kimi kastetti?Devlete, rejime tertip hazırlayanlar varsa bunlar elbette yargılanmalı ama hukuk, akıl ve vicdan, siyasi intikam hırsları ile körleşmiş operasyonlarda yerlere düşmemeli.Hastalığı ve elim ölümü Türkân Saylan için belki kurtuluş oldu. Onun kadar temiz daha kaç kişi acaba cezaevinde; biliyor muyuz?Bunu adalet bilecek ve gereğini yapacaktır.Dün DP lideri Cindoruk “Türkiye’de tutukluluk kararları çok çabuk veriliyor ama tutukluluk kararları ya çok geç veya hiç kaldırılmıyor” dedi.“Başbakan’la Gündem” programında Erdoğan’ın dikkate değer bir sözü var:“.. Suç sabit olmadıkça kimsenin suçlu ilan edilemeyeceği bir ortamı da önce hazırlamak lâzım!” Bu söz, Deniz Feneri suçlularını korumak niyetiyle mi, yoksa neyle suçlandıklarını bilmeden iki yıla yakın zamandır hapiste yatan bilim adamları, medya mensupları ve her kesimden aydınların hukukunu korumak ihtiyacı ile mi söylenmiştir, bilmiyoruz.Ama adaleti siyasetin ipoteğinden kurtarmakta geç kaldığımızı görüyoruz!
Son seçimde AKP’ye hezimet duygusunu İzmirliler yaşattı. Başbakan bunun sebebini aramakla iyi ediyor.Erdoğan’ın bu araştırma için bir siyaset bilimci ile bir sosyoloğu görevlendirdiği değerlendirme raporunu da 21 Haziran’daki il kongresinden önce görmek istediği belirtiliyor.DHA’nın haberine göre Başbakan Erdoğan partisinin İzmir’deki ilçe başkanlarını kabulünde, yenilginin kendisine çok ağır geldiğini belli eden şeyler söylemiş.Başbakan kontrolünü kaybettiği anlarda padişahlık döneminin örnekleri ve özel deyimleri ile duygularını yansıtıyor.İlçe başkanlarına şunu söylemiş:“İzmir’deki seçim yenilgisi Osmanlı döneminde olsaydı çok kelle alınırdı!” Osmanlı döneminde kelle uçuracak iradeye sahip “devletlü”lerden hangisinin partisi vardı ve seçim kaybeden hangi mahalli yönetici kellesini kaybetmiştir; Başbakan bir öfke anında belki onu da açıklar.Ama demokrasi Osmanlı’ya yetişse ve bu rejime lâyık adil bir hükümdar tahtta oturuyor olsaydı, İzmir’dekine benzer bir hezimet, yerel yöneticilerin kellesini değil, bu araştırmayı yaptırmakta geç kalan sadrazamın altındaki koltuğu altından çekip alırdı.İyi bir muhafazakârDün bu haberle beraber Belçika’da baş örtülü bir Türk kızının (Mahinur Özdemir) milletvekili seçildiğine dair haber gündeme düştü.Başbakan Erdoğan, İzmirli seçmenin AKP’ye niçin güvenmediğini, sipariş ettiği rapor eline geçmeden önce öğrenmek istiyorsa Mahinur Özdemir’in iki demecinden aktaracağım şu sözleri döne döne okusun.Mahinur Özdemir ilk başarısı olarak kent meclisine seçilmesi ardından Türkiye’de türban propagandasına alet edilmek istenmiş, bunun üzerine o da şu tepkiyi koymuştu:“Türkiye iç siyaseti ile ilgili olarak benim baş örtüsü takmamı kullanıyorlar. Ben bu konu ile gündeme gelmek istemiyorum. Zaten şunu da belirtmeliyim ki ben baş örtüsünü bir siyasi simge olarak görmüyorum.” Geçen yıl verdiği bir mülâkatta “Atatürk için ne söyleyeceksiniz?” sorusuna da şu cevabı verdi:“Atatürk cumhuriyetimizin kurucusudur. Ona ben toz kondurmam. Büyük önder ve Türkiye’yi en zor zamanında belli bir yerlere taşımış insandır. Onun kurduğu cumhuriyet bir modeldir. Keşke onun kurduğu cumhuriyete sahip çıkabilsek keşke şimdikiler de sahip çıkabilse..” İzmir erken uyarı verirAKP İzmir’de yenildi çünkü bu ilin uyanık ve aydınlık halkı Mahinur Özdemir’in kadirbilir samimiyetini ve demokrasinin din sömürüsünü reddeden faziletini iktidar partisinde görmemiş, bunu tehlike görmüş, o yüzden esirgemiştir oyunu.Yoksa İzmir’in çağdaş düşünceli insanların kenti olması, onların dini inançlarındaki zayıflığa işaret etmez. Tersine, inançlarının bilinçli bir derinliğe sahip olduğunu gösterir.İyi eğitimli aydın insanların rolü, din sömürüsünün toplumda yarattığı kargaşadan yararlanan siyasetçilere iktidar yolunu açmak değildir. İnsan aklının zafere ulaşmasına ve özgürlük rejiminin korunmasına ve ileri gitmesine hizmet etmektir.İzmir öncüdür. Her doğuş ve her bitiş orada erken yaşanır. AKP eğer İzmir’de seçim kazanmak istiyorsa, laik demokratik cumhuriyete sadakati konusunda doğmuş bulunan şüpheleri bir an önce ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.Bunu yapmadığı takdirde İzmir’in yakaladığı samimiyetsizliği ve onun içerdiği sinsi tehlikeyi öteki bölgeler de biraz gecikerek de olsa mutlaka fark edecektir.