Norveç’te ırkçı cinnetin 76 kurbanı arasında bir Türk kızı da var... Norveç’te yaşayan bir Müslüman olmaktan dolayı gurur duyuyordu o;Norveç vatandaşı olmaktan mutluydu...Ama dünyanın en özgür ve en müreffeh ülkesi, 17 yaşındaki Gizem Doğan’ı koruyamadı.“Avrupa’nın bağımsızlığı için” katliam yapan bir caninin kurbanı oldu.Üyesi olduğu çok kültürlü toplum ona güven veriyor, kendini emniyette hissettiriyordu.Ama kaderin cilvesine bakın ki kültürel çoğulculuğun Norveç’i ve Avrupa’yı felâkete sürükleyeceği kuruntusuyla cinnete kapılan bir ırkçının kurşunları ile hayatı sona erdi.Oysa büyük hayalleri vardı. Ve o hayalleri gerçekleştirecek yetenek ve fırsatlara sahipti.İşçi Partisi Gençlik Kolları’nın Güney Norveç Direktörü olmuştu ve bu statü, parlak bir geleceğin müjdesi gibiydi.Müslüman ve Türk düşmanı bir faşistin Gizem Doğan’ın kader çizgisinde yarattığı trajik sapma, Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk için büyük önem taşıyan bir uyarı olarak değerlendirilebilir.Birçok Avrupa kentinde neo-faşist eylemlerin hedefi olarak gereken uyarı mesajlarını Türkler almış olsalar da Norveç’teki olay daha korkutucudur.Çünkü bu vahşi eylem doğrudan Müslümanları ve Türkleri hedef almasa da, ırkçı düşmanlığını büyük çaplı ve sistematik hale getirmeye yönelik uğursuz bir çağrıdır.Türklerin yaşadığı ülkelerde ırkçı nefrete vatandaşlarımızı hedef gösterecek oluşumlara karşı yerel hükümetlerin merhameti ile yetinmek herhalde yeterli olmayacaktır.Ankara onların sahipsiz olmadıklarını daha cesaretle hissettirmelidir.Din veya ırk ayrımına dayanması hiç fark etmiyor; terör aynı alçakça acımasızlığın hükmünü yürütüyor.Olay ilk duyulduğunda radikal İslâmcıların intikam saldırısı sanıldı.Irkçı ve dinci nefretin, iki dinden de çıkabilecek sapkınları terör denilen insanlık suçunda birleştirebildiği çok geçmeden anlaşıldı.Farklı din ve kültürlerin bir arada yaşama hakkına saygılı insanların, güçlerini birleştirmekten başka kurtuluş yolu olmadığını anlamalarının bedeli keşke bu kadar acı ve ağır olmasa...Ama bu kadar acı, bu kadar ağır!Nasıl savunuruz?Norveç’teki katliam, idam cezasını yeniden gündeme getirdi.Terörün sürekli ülke gündemini meşgul ettiği Türkiye’de de halk, şok etkisi yaratan saldırılar ardından aynı isteğin peşinde buluşan büyük kalabalıklar oluşturabiliyor.İdamı geri getirmek terörle mücadeleye caydırıcı bir etkide bulunabilir mi?Norveç meclisinin bu meseleyi ele alıp almayacağını bilemeyiz.Tabii TBMM’nin böyle bir mecburiyeti doğuracak sebeplerle karşı karşıya gelmesini de hiçbir zaman temenni etmeyiz.Katliam yapan Norveçli, yasalara göre en çok 21 yıl hapse mahkûm olacak. Yedi yıl sonra şartlı tahliye başvurusu yapabilecek.Hangi vicdan kabul eder bu haksızlığı?Çağdaşlık adına idam cezası uygulamayan Almanya’da Baader Meinhof Çetesi’nin tüm üyeleri aynı gece cezaevinde intihar etmişlerdi.Bu devlet terörü hiç unutulmadı.Terör suçlarına karşı idam cezasını yasalara koyup mahkemelerin takdirine bırakmak daha ahlâki ve hukuki olmaz mı?Dün Norveç mahkemesinin verdiği “gizli celse” kararı da önemlidir. Katilin bir de propaganda yapmasına fırsat tanımadılar.Norveç mahkemesinin kararı, Türkiye’de 40 bin kişinin katlinden sorumlu terör elebaşısının haftada en az bir kez örgütüne talimat, halka tehdit mesajları vermesini seyreden mahkemelerimize inşallah örnek olur!
Rahmetli Özal hiçbir devlet adamının yabancı parayı “borcumuz artmasın” diye geri çeviremeyeceğini söylerdi.Çünkü dış kaynaklı da olsa para, misafir olduğu ülkeye zenginleşme imkânı kazandırır.Burada kilit soru borç para ile ne yaptığınızdır.Parayı haramzade gibi yediniz mi, yoksa büyümeye katkı sağlayacak üretici yatırımlarda mı kullandınız?Türkiye geçen yıl yüzde 9’a yakın büyüdü. 2011’in ilk çeyreğinde yüzde 11 büyüme ile rekor kırdı.Borçla sağlanmış bir büyüme idi bu.Bedeli de sürdürülemez olacağı bilinen cari açıktı.Döviz kurlarının düşük tutulması yabancı malların ithalâtını ve tüketimini çılgınlık raddesinde arttırıyor, rekabet gücü azalan yerli sanayi de tahrip oluyordu.Patlama tehlikesi, IMF Temsilcisi Mark Lewis’in “Türkiye’de risk artmıştır“ sözü ile kafalara dank etti.Bu ifade sonra yalanlandı ama iktidar sözcülerinin yaptığı tavsiyeler, tehlikenin resmen kabul edildiği anlamına geliyor.Önce Başbakan Yardımcısı Babacan, sonra AKP Genel Başkan Yardımcısı Gedikli “Kriz kapıda, fazla harcamayın“ uyarısında bulundular.Ardından Merkez Bankası Başkanı Başçı, kamu ve özel sektör kuruluşlarına döviz pozisyonlarında dengeli olma çağrısı yaptı.Bu beyanatların piyasadaki sonuçları, psikolojik etkileme yoluyla kavgasız gürültüsüz bir devalüasyonun gerçekleşmesi oldu.Dolar 2,5 yılın tavanına, 1.70’e dayandı.Bu tecrübe Türk ekonomisinin krize karşı kendini koruma kabiliyetini arttırdığını kanıtlıyor. Panik, çalkantı olmadı çünkü.Bilinçli küçülme tercihleri eskiden olduğu gibi borçla büyüyüp belli aralıklarla dibe vurmaktan elbette iyidir.Ve tabii ki bu ders, üretim artışına dayanmayan büyümenin sürdürülebilir olmayacağını öğrettiyse daha da iyidir!***Polis imdat!MHP lideri Bahçeli gerekli bir uyarı yaptı dün:“Türkiye’nin etnik kördüğümünü görmeyecek kadar basiretini kaybeden iktidar kardeş kavgasının önündeki bariyerlerin kalkmaya başladığını fark edememektedir.”İstanbul Zeytinburnu sokaklarında halkı karşı karşıya getiren tahriklerin ırkçı nefretin cehennemine çağrı çıkardığını gören MHP liderinin, parti tabanını tuzağa düşmemek konusunda uyaran bir açıklama yayınlaması övgüye lâyık bir duruştur.Ama kardeş kavgasını önleyen güvencelerin yitirilmesi konusunda biraz beklese daha iyi olurdu.Çünkü hükümetin, özel harekatçı polislerden yararlanmaya karar verdiği ortaya çıktı.2002’de neredeyse sıfır terör bir ülke devralmasında bu polislerin rolü olduğunu hatırlamak, iktidara ilham vermiş olabilir.Ama unutulmasın, o başarının bedeli Susurluk’ta yollara saçılan çeteler oldu.Yani yeni yapıyı bu kötü tecrübenin ışığında kurmak lâzım.Ve terörün üstüne hiç zaman yitirmeden göndermek lâzım.
Şiddet ve karmaşa birbirini doğuran ve birbiri ile beslenen iki hastalık... Bu ikiz hastalıkla mücadelenin ilâcı bilgi, cesaret ve kararlılıktır.Oysa PKK terörüne karşı uzun zamandır kararsızlığın çaresizliğini sergiliyoruz.Uzun zamandır “silâhlı mücadele mi, müzakere mi” seçeneklerinin yol ayrımında bekliyoruz. Oysa cevap tektir:Elbette ikisi birlikte!..Terör örgütü elebaşı ile devlet adına görüşmeler yapıldığını dünya biliyor. Öcalan her fırsatta bunu açığa vurarak kendisine siyasi muhatap karakteri inşa ediyor.Devletin PKK’yı muhatap alması, bölücü taleplerin tırmanmasına, hatta özerklik ilânı gibi emri vakiler yapılmasına sebep oluyor.Müzakere dahi teröre karşı etkili ve sürekli mücadele eşliğinde yapılmalıdır.PKK bile hem İmralı’da görüşme yürütüyor hem aynı anda terör eylemi düzenliyor, pusu kurup katliam yapıyor!Meclis’ten geçen son bir yasa ile terörle mücadelenin profesyonel birlikler eliyle yürütülmesine karar verildi.Elli bin profesyonel asker TSK hiyerarşisi içinde görev yapacaktı.Ama Başbakan Erdoğan Kıbrıs’tan dönerken akılları karıştırdı. Silvan’ın kırılma yarattığını söyleyen Başbakan, operasyonlarda artık asker yerine polisin kullanılmasına dönük çalışmalar yapıldığını haber verdi.Artık toparlanalım;1. Asker veya polis fark etmez. Hemen karar verelim ve terörle etkin mücadeleye başlayalım. Devamlı karar değiştirmek, halkın ve askerin moralini bozuyor.2. İmralı’da yürütülen görüşmelerde PKK’yı buyuran, devleti ise yakaran bir rolde gösteren açıklamalara izin vermeyelim.İdam hükmü müebbet hapse çevrilmiş bir terörist elebaşının her hafta emir ve talimat yağdırmasına izin verilmesi milleti incitiyor.Onurundan fedakârlığa katlanan devlet barış yapamaz!Başrolden figüranlığa...Silvan saldırısı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun verdiği önemli bir kararı örttü.Hukuk devleti sanki karambolda gol yedi!Biliyorsunuz, Akademik Personel ve Lisans Üstü Eğitim Giriş Sınavı’nda türbana serbestlik yolunu açan kılavuzun iptali için Eğitim İş Sendikası, Danıştay 8. Daire’den durdurma kararı çıkarmıştı. Oybirliği ileÖYÖK buna itiraz etti.Ve İdari Dava Daireleri Kurulu, sendikanın dava açma ehliyeti bulunmadığı iddiasını yerinde görerek oy çokluğu ile itirazı kabul etti.Böylelikle üniversitenin bir kapısı daha türbana açıldı.Yüksek mahkeme, davanın esasına girmemek suretiyle türban konusunda oluşmuş içtihatları dolanmış, çalımlamış oldu.Bu durum ileriye dönük bir tehlike oluşturuyor. O da mahkemenin artık sendikaları ve meslek kuruluşlarını, kamu menfaatine etkili hukuki sorunlar karşısında taraf görmediğini belli etmesidir.Amaç iktidara toplum ve yargı denetiminden uzak bir alan sağlamak mıdır?Yeni Danıştay Başkanı Hüsnü Karakullukçu “Bizim görevimiz idare ile sürtüşme yaratmak değil” demişti.Dediği elbette doğrudur. Ama iktidar eylemlerinin hukuka uygunluğunu denetlemek de Danıştay’ın varlık sebebidir. Bu görev hakkıyla yapılmazsa hukuk devleti biter!Siz istediğiniz kadar “ileri demokrasi” deyin, birey öyle bir iklimde figüranlığa düşer.Son karar demokrasiyi biraz daha temelsiz ve sahipsiz duruma sokacak riskli bir adımdır.Yeni Danıştay Başkanı seçildiğinde Başbakan Yardımcısı Arınç “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” diye bayram etmişti.Sevinci sebepsiz değilmiş!
Haberi gördüğümde üzüldüm, geleceğimiz için endişeye kapıldım.AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’in sözü sayfanın orta yerinde imanın, bilimin, demokrasinin canına okuyordu.Hazret “Başbakan’a dokunmak bile ibadettir” demiş!Seçim bölgesinden gelen partililerle Başbakan’a uğramışlar. Başbakan beş dakika zaman ayırmış onlara. Hatırlarını sormuş, fotoğraf çektirmişler.Hüseyin Şahin bu olayı İnegöl’de anlatırken coşmuş ve “Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir” diye konuşmuş!“Kutsallaştırılan, putlaştırılan Başbakan, onu yücelten ise kendi seçtiği milletvekili; seni niye ilgilendiriyor?” diye sorabilirsiniz.Bu olay herkesi ilgilendiriyor.“Her toplum lâyık olduğu şekilde yönetilir” özdeyişini unutmayalım.Yalnız beni, bizi değil çocuklarımızı da ilgilendiriyor. Çünkü yeni anayasayı, içinde Hüseyin Şahin’in bulunduğu ve kim bilir aynı körü körüne teslimiyete saplanmış kaç kişinin bulunduğunu bilemediğimiz bu Meclis yapacaktır.Bu tipler sistem hastalığıMerak etmez misiniz; bu ve benzeri milletvekillerini ettiği yemin mi, yoksa Başbakan’a dokunmayı ibadet sayan kör kütük kulluk mu bağlayacaktır Anayasa yapılırken?İnancı bütün ve din bilgisi yeterli olan kişiler böyle putlaştırılmayı istemezler. Böylesi abartılı övgülerin parlamenterden gelmesi sistem hastalığıdır.Demokrasimizin kalitesini yerlere düşüren bir hastalık...Geçen dönem Başbakan için “Peygamber gibi adam” diyen Denizli İl Genel Meclisi’nin bir üyesi yerinde bir kararla partiden uzaklaştırılmıştı.Bir AKP milletvekili de Başbakan’ı bayıldığı Mercedes otomobilin içinden kurtaran balyozu hatıra olarak alıp baş ucuna asmıştı.Başbakan’ın hoşuna gitmiş olsaydı bu jestin sahibi son seçimde de aday gösterilir yeniden milletvekili olurdu.Olmadı. İyi oldu.Bu durum teselli verici görünse bile Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin örneği, milletvekilinin bilgi ve ruh kalitesini fire vermeden tutturmakta halâ sorunlarımız bulunduğunu kanıtlıyor.Başbakan’a dokunmak ibadet değildir ve olamaz. Ama bunu söyleyen kişilerden Meclis’i kurtarmak herhalde ibadet derecesinde sevap ve hizmet olur!Dar bölgede iki turlu seçimTabii temizlik böyle komik ve çirkin olaylar karşısında disiplin kurullarını çalıştırarak sağlanamaz.Çünkü riya, yağcılık ve yalakalığı sistem üretiyor.AKP’nin yeni Anayasa taslağını hazırlayan takımı, ülkenin başına diktatör musallat edecek başkanlık sistemi için taraftar toplamaya çalışacak yerde gerçek parlamenterlere nasıl kavuşuruz; asıl ona kafa yormalıdır.Düzen ne olursa olsun yeni dönemin milletvekilleri, dar bölgede iki turlu seçimle belirlenen şahsiyetler olmalıdır.Parti lideri uzaktan adam sandığı birini seçimde aday gösterebilir, o niteliksiz adam da liste arasında kaybolup seçilir ve parlamentoya girebilir.Ama tek milletvekilinin seçileceği dar bölgede halk bu yanlışa asla düşmez. Adam gibi adamlar seçilir ve onlar da liderin kulu olmaz, kendilerini seçen insanların temsilcisi olur.Parlamenter sistem veya başkanlık sistemi; hangisi olursa olsun dar bölgede iki turlu seçimle oluşacak meclis, liyakat ve faziletin temelinde yükselen bir geleceği müjdeleyecektir.Başkanlık sisteminin getirmesi muhtemel diktatörlere karşı bile en etkili demokratik tedbir, liderin değil halkın seçtiği Meclis’tir!
Başbakan Erdoğan bir haftadır Kıbrıs için bastırıyor. AB’ye her gün “One minute” çekiyor!Başbakan, Türkiye’nin artan politik ve ekonomik gücünü, ayrıca son seçimde yükselen kendine güven duygusunu Kıbrıs’ta köklü çözümün sermayesi olarak değerlendirme arzusu ile doğru bir hedef seçti.Türkiye Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanı olacağı 2012 Haziran’ına kadar adadaki Türk ve Rum taraflarının birleşmelerinin sağlanmasını istiyor.Aksi halde?..Bu sorunun cevabını dün bir kez daha ilân etti:“Kıbrıs sorunu çözülmeden Rum tarafının 2012’de AB Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesi halinde açık ve net söylüyorum; Türkiye’nin AB ile ilişkileri tamamen donacaktır!”AB’nin Türkiye’ye yaptığı haksızlıkların listesi uzun. Fakat Annan Planı’nın Kuzey’de kabul edilip Güney’de Rumlar tarafından açık ara reddedilmesine rağmen Türklerin cezalandırılıp Rumların ödüllendirilmesi, siyasi tarihin az görülecek haksızlıklarından biridir.Burada hiç kimse Başbakan Erdoğan’dan yükselen tehdidin haksız ve yersiz olduğunu iddia edemez.Tek sorun Türkiye’nin ilişkileri dondurmasının AB içinde bir yankı, bir silkiniş yaratıp yaratmayacağıdır.Türkiye’nin AB üyeliği yoluna sürekli hendek kazan ülkeler için “Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz” misali bir sonuç doğmayacağından emin olabilir miyiz? Hayır..Rest çekme eylemi formüle edilirken riskler hesaplandı, Brüksel’de gerekli alt yapı hazırlandı mı?Çünkü AB bağlantısı ve ilişkileri, şu dönemde Türkiye için vazgeçilemeyecek ve riske sokulmayacak kadar değerli bir güvencedir.Rejimin otoriterliğe kayma eğilimi yüksektir. AB çapasından kurtulduğu anda Türkiye’nin Ortadoğu’lu rejimler safına hızla sürükleneceğinden korkmak kuruntu sayılmamalıdır.Zaten şu anda ne demokrasiyiz ne otokrasi; Türkiye’deki rejim melez kabul ediliyor. Ve bu durum kaygılara sebep oluyor.Washington Post’un önceki gün yer verdiği başyazı buna örnektir.Amerika pek çok konuda Türkiye’nin yardımına muhtaç durumda. Gazete bu duruma rağmen ve “Başbakan Erdoğan’ın ters mizacı”ndan doğacak olumsuz tepkileri göze almak pahasına ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un medya özgürlüğüne ilişkin kaygıları açık açık söylediğini ve böyle davranarak doğru hareket ettiğini yazdı.Zaten özgürlük sorunları büyümekte olan demokrasimizin sigortaları ile oynamaya kalkışmayalım.AB ile ipleri koparmak maceradır!Akıl almaz şeylerSilvan’daki katliamı kim yaptırdı?İçerdeki yani İmralı’daki elebaşı mı, yoksa dışarıdaki yani Kandil’deki elebaşı mı?Avukatları aracılığıyla yaptığı olağan açıklamaların sonuncusunda Öcalan, profesyonel katillere özgü soğukkanlılık içinde ihaneti sahipleniyor.Cenazeler daha soğumamışken gözdağı vermeye devam ediyor:“Yarın bunun on katı gelişebilir. Bir günde çok fazla kayıplar da yaşanabilir. Eskisi gibi yalnız kırsalda da olmayabilir, şehirlerde de olabilir!”Bir yandan da halkı yönetime karşı kışkırtıyor:“Heyetle (devlet heyeti) son bir görüşme daha gerçekleştirdik. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. Böyle kritik ve sıcak bir dönemde bile görüşmenin sürmesi ciddidir, önemlidir.”Millet şehitleri için ağlarken “devlet” terörist elebaşı ile ne konuşur?Ve hangi amaca hizmet uğruna bu görüşmenin halka duyurulmasına izin verilir?Akıl almaz şeyler oluyor!
Şehitlerimizin son nefeslerini verdikleri o meşum alanın resimlerini gazetelerde gördüğümde acı duymuştum.O fotoğrafları basmamak gerekirdi.İnsani sorumluluk, terör örgütüne psikolojik üstünlük kazandıracak bu görüntüleri kamuoyuna yansıtmamayı emrediyordu.Ama öte yanda mesleki kıskançlık duygusu, “öbürleri nasılsa basacak, benim gazetem geri kalmasın” kaygısı ezici hükmünü yürütmüştü.Gazetecilik meslek örgütleri bu alanda yaşadığımız ilke ve disiplin yoksunluğunu keşke Başbakan’dan önce fark edip harekete geçseydi.Kıbrıs’a hareketinden önce Başbakan bu konuya özellikle vurgu yaptı.Son katliamdan söz açarak “Medyadan beklediğimiz desteği bulamadık” dedi, “özellikle Dolapdere mevkiindeki manzaraların yayınlanmasını beklemezdik. Bunları yayınlamak terör örgütüne hizmet ediyor..”Yerden göğe hakkı var.Terör alçaklıktır, insanlık suçudur. Hiçbir bahane teröre haklılık kazandırmaz. Hele Türkiye’de Kürtçülük adına yapılıyorsa..Bölgenin bir çok ülkesinde Kürtler yaşıyor. Ama bunlardan sadece Türkiye’dekiler insanlık onuruna sahip bir yaşama sahip bulunuyorlar.Bölücü terör ırkçıdır. O nedenle de daha vahşi, daha kalleştir..Ele başlarının ateşkesi uzattığını söylediği günlerde askerlere pusu kurmak, özerklik ilân etmek bunlardadır.PKK dünyadaki son terör örgütü olarak kalabilir. Ancak terörün silâhlı propagandasına alet olan TV’ler, gazeteler Türkiye’de artık olmasın.Başbakan’ın serzenişi yerindedir ve Basın Konseyi ile cemiyetlerin ortak bir zeminde konuyu tartışmasında insani ve mesleki zorunluluk vardır.Bizim medyamız da, bu belâ ile savaşan Batılı meslektaşlarımızın tecrübelerine ortak olarak terörle mücadeleye katkıda bulunabilir.Onlar böyle resimleri kullanmıyorlar. Çünkü o resimler, yıkılmış insan görüntüleri terörün silâhlı propagandasına katkıdır.Halkı ve askeri zayıf ve yılgın gösteren yayınlar sadece ihanet odaklarının ve onlara hizmet eden katil sürülerinin cesaretini arttırır.Terör Türkiye’ye diz çöktüremez. Ama teröre karşı ortak tavır geliştirmekte gecikmek pahalıya mal olur.Ve oluyor!Sansürün ustası...İktidar nalıncı keseri gibi çalışıyor.Alınan son kararlardan biri, Meclis çalışmalarını naklen yayınlayan TRT-3’le ilgili.Mesela bundan böyle partilerin grup toplantıları eskisi gibi verilmeyecekmiş. Nasıl olur; neden?Efendim mikrofonu, kamerayı karşısında gören siyasetçi kürsüye çıkıp şov yapıyormuş. Seçmene selâm gönderiyormuş.Başbakan dün böyle anlattı kararın sebebini.Sonra da “İsteyen istediği gibi konuşabiliyor. Meydanlar açık, öteki televizyonlar çalışıyor” dedi.Başbakan terör konusundaki serzenişinde ne kadar haklı ise bu konudaki savunmasında o kadar yanlışta ve haksız!AKP iktidarı, medya tarihinin en acımasız ve cüretkâr zaptetme eylemini gerçekleştirmiştir. İktidar icraatını eleştirmenin ağır bedeli vardır. O nedenle her yerde sabahtan akşama iktidara methiye düzülmekte, eleştirel gözler çıkarılıp diller kesilmektedir!Demokrasi eleştiri ile zenginleşir, derinleşir.Parlamenterler şov da yapsa hakkındaki hükmü seçmeni verecektir. Kötü kullanan zarar görür. İktidar parlamenterlerin halkla ilişkisini kuran bu köprüyü tahrip etmemelidir.Bu kaba bir bencilliktir. Sansürdür.“Ustalık dönemi”nin icraatları bu zihniyetle yapılacaksa yandık!
Fidanlarımızın katliama uğradığı her baskından sonra aynı kararı veriyoruz:Terörle mücadele özel bir savaş tekniğidir, başarı sadece profesyonel savaşçılar kullanarak elde edilir.Bu çoğunluk görüşü her defasında yaramız üstünde pansuman etkisi yarattı. Çünkü defalarca ulusal çaplı mutabakat oluşturduğumuz tedbir bu defa hayata geçecek, bölücü katil sürüleri evlâtlarımızı kolayca avlayamayacak.İhanetlerinin bedelini hak ettikleri biçimde ödeyecekler.Ama ne yazık ki hayalimiz gerçekleşmedi. Felâket ve ihanet senaryosu bir kez daha, üstelik gündüz vakti Diyarbakır’da kendini tekrarladı.Sorular havada uçuşuyor. Ve bu soruların çoğu Silâhlı Kuvvetleri zan altında bırakan itibar ve moral kırıcı sorular.Terörle mücadelede kullanılacak profesyonel birlikler nerede? Karar niçin hayata geçirilmedi?Dokuz yıllık iktidarın hiçbir bahanesi olamaz. Eğer üç aylık acemi eğitiminden sonra ellerine silâh verilerek eşkıyanın peşine gönderilen vatan evlâtları pusuya düşürülüyorsa siyasi iktidar kendi vicdanında bunun muhasebesini yapmalıdır.Başarısızlık alanı..Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun kurucu başkanı Prof. Sedat Laçiner dün VATAN’a verdiği mülâkatta AK Parti’nin en başarısız olduğu alanın teröre karşı silâhlı mücadele olduğunu söylüyordu.Laçiner’e göre “demokratik açılım teröriste yarıyor.”Eğer silâhlı eşkıyayı dağa hapsedecek yetenekte profesyonel birliklerimiz olsaydı reformlar demokratik devletin doğal işleyişi gibi hayata geçer, PKK taban gücünü ve bahanelerini kaybederdi.Halbuki şimdi silâhlı saldırıların takvimini istediği gibi düzenleyen terör örgütü siyasi gündemi de kontrol edebiliyor.İstediği şeyi de zorla alma gücüne sahip bir görüntü yansıtıyor.Bu iktidar zamanında çok sayıda kültürel hak verilmiştir. Ama Kürt açılımı efsanesi öylesine olmadık beklentiler yarattı ki şimdiye kadar verilen haklar adeta kaybolup gitti...Üstüne üstlük yeni dayatmalarla karşı karşıya bırakıldık.13 askerimizin şehit edildiği gün demokratik özerklik başkaldırısı gerçekleşti.BDP Milletvekili Emine Ayna demokratik özerklik ilânı için şunu diyor:“Ben artık senden talep etmiyorum. Ben yapıyorum. Sana düşen beni tanımaktır!”Emine Ayna TBMM üyesidir; yapmak istediği şeyi meclise götürsün, orada savunsun, başarabilirse alacağını alsın bakalım!.İyi niyet ne demek?Ama böyle olmuyor. Prof. Laçiner’in dediği gibi “Devlet Hakkâri’de, Yüksekova’da vatandaşını koruyamıyor, bu zafiyetten yararlanan PKK kurtarılmış bölgeler oluşturmaya çalışıyor.”Bu cüretin kaynağı AKP’nin bir plana sahip olmamasıdır.Yürürlükteki politikalar terör örgütünü siyasallaştırdığı gibi, İmralı’daki elebaşını da devletin muhatap aldığı bir lider konumuna yükseltmiştir.Halkın yöneticilerini serbest oyla belirlediği hiçbir demokratik ülkede böyle rezalet yaşanmadı.Kürt sorunu vardır ama böyle çözülmesi mümkün değildir. Çünkü terör tehdidi ve Güneydoğu halkını rehin alan ırkçı despotluk onurlu bir arayışın önünde engeldir.Başbakan terörist cepheye karşı “Bizden iyi niyet beklemesinler” dedi ya, her şey bu sözün ilham edeceği stratejiye bağlı gelişecektir.İktidar şimdiye kadar terör cephesine iyi niyet gösterdi ve dersini aldıysa çare ufukta göründü demektir.Teröriste nihayet terörist gibi davranmayı öğrenen bir iktidar, terörle savaşı profesyonellere bir an önce devretmeyi de umarız öğrenmiştir!
Gencecik fidanları, masum vatan evlâtlarını, fedakâr yiğitleri yirmi yaşında toprağa götüren sebep nedir?Onları ölüme gönderenlerin de uğrunda ölmeye hazır oldukları bir amaç, bir değer var mı görünürde?Akif, Çanakkale şehitleri için “Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor” demişti.Onlar mübarek canlarını neye adadıklarını biliyorlardı. Bugün batan güneşler bilmiyorlar!On üçünü yeni toprağa verdik.Ülkeyi idare edenler, onlara şehitliklerinin hangi yüce amaca hizmet ettiğini söyleyemezler.Bu çocuklar canlarını vatan için verdiklerine inandıklarından ölüme giderken arkalarına bakmıyorlar.Yirmi beş yıldır ölüyoruz; nereden nereye geldik?Demek ki vatanın yararına akmıyor bu kanlar, Mehmetler ziyan oluyor!Lânetli bir kısır döngü yaşıyoruz. Kurnazlığı aklını aşmış yöneticilerimiz kişisel yetersizliklerinin cezasını millete ve özellikle gençlere çektiriyorlar.Kalleşçe bir baskın, bayrağa sarılı cenazeler, yükselen nefret ve öfke, “terörle pazarlık olmaz” gerçeğini bilmem kaçıncı kez keşfetmek, yeni tedbirlerin kararlarını oluşturmak...Sonra bir sükûnet dönemi. O zaman da amaç sorunu çözecek çareleri bulup hayata geçirmek değil, sadece ateşkes dönemini olabildiğince uzatmak...Ve ardından yeni bir pusu, yeni şehitler...Uluslararası komploBu gel-gitlerin altında istikrarla yürüyen bir şey var: Bölücü Kürtçülerin dört Ortadoğu ülkesinin toprakları üstünde bir Kürdistan devleti oluşturma amacı!Geçen gün Diyarbakır’da “demokratik özerklik” ilân edilmesine Başbakan Erdoğan alaycı bir tepki gösterdi ama bu uluslararası komployu kimse hafife almamalıdır.Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürtlerinin ortak bir bayrak düzenlemek için yakında bir araya geleceklerine dair dünkü gazetelerde haber vardı.Geçen zamanın aleyhimize çalıştığını unutuyoruz; unutmayalım!Son katliam, daha önceki acemiliklerin izlerini taşıyor.Hani bu savaş uzmanlık sahibi profesyonellerin ellerine teslim edilecekti?En çok sınır beklemesi gereken askerler niçin savaş riski taşıyan operasyona dahil edilip katil sürülerinin önüne atıldı?Güvence Meclis’tir...TBMM bir ortak akıl oluşturmalıdır. Çünkü bölünme tehlikesinin önündeki en sağlam güvence demokratik bir meclisin varlığıdır.Bu meclisten çıkan hükümet öncelikle terör örgütü ile müzakere yürütme yanlışını sürdürmekten vazgeçmek zorundadır. Çünkü terör örgütü özgür siyasetin önünü tıkıyor.Bu milletin askeri, savaştığı katillerle devletin pazarlık yürüttüğünü bilirken gönlü rahat eder mi?Hakkını helâl eder mi?BDP milletvekillerini terör örgütünün uzantısı diye suçlamak da adil bir yaklaşım değildir.Çünkü onların çoğu terör örgütünün rehinidir. En azından PKK’nın varlığını inkâr edemeyeceğini bilmenin çaresizliğine hapsolmuş tutsaklardır.Terör tehdidi kalksın üstlerinden... Neyin savunucusu, neyin uzantısıdır, o zaman karar verelim.İnsanlık onurundan nasibini almış hangi birey demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı olmak yerine ırkçı bir diktatörlüğün kulu olmayı seçebilir?Terörün ipoteğinden kurtulmayı başarabiliriz.Yeter ki Tanrı bize bu acıyı unutturmasın!