Ömrü dolmuş gelenekleri bitiren değişimlerin onurunu muhalefetle paylaşmak akıllı iktidarların farkıdır.AKP üçüncü iktidar dönemine girdi ama maalesef bu beceriyi hâlâ kazanamadı.Dün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Başbakan Erdoğan’ın YAŞ’taki başkan rolünü netleştiren görüntüyü, bir Anadolu deyişi ile yorumladı:“Bir köyde iki muhtar olmaz!”Ama sözü orada bırakmadı.Eskiden YAŞ’taki başkanlık kürsüsünü Başbakan ile Genelkurmay Başkanı paylaşırdı. Arınç, son toplantıda Başbakan’ın kürsüyü tek başına işgal etmesinin çok yazılıp çizildiğini öne sürerek “bunu hayretle karşıladığını” belirtti.Benim bildiğim YAŞ’taki bu görüntü değişikliği, ilhamını yasadan aldığı için yaygın bir kabul görmüş, hele hayretle karşılanacak bir direniş veya eleştiriyle karşılaşmamıştır.Arınç herhalde başarının keyfini çıkarmak ve bu yolla siyasi kazanca dönüştürmek için değişimin kolay gerçekleşmediği havasını yaratmak istemiştir.Fiyaka bozma çıkışıİstediğini aldı mı tartışılır ama muhalefeti tahrik ettiği, bu nedenle de memnun olmayacakları bir zeminde kavgaya davet edildikleri ortadadır.CHP’nin sivri dilli Grup Başkanvekili Muharrem İnce dün parti olarak duruşlarını şöyle tanımladı:“Biz de bu ülkede askerin süngüsü gitsin istiyoruz. Sivilleşmek hepimizin özlemidir. Askerin siyasallaşması kötüdür ama daha kötüsü sivil iradenin askerleşmesidir. Sivilin askerleşmesi askerin siyasallaşmasından daha kötüdür.”CHP’li İnce geçen hafta İran sınırındaki Esendere sınır kapısında bir milletvekilinin de katıldığı bin kişilik eylemi ve “Kürdistan Kontrol Noktası” pankartı asılması olayını hatırlatarak iktidara yüklendi.AKP’nin fiyakasını bozma amacı çok belliydi:Tahriklere dikkat!..“Herkese aslan kesiliyor. Profesörlere, generallere, gazetecilere.. Ama burada kedi hatta kâğıttan kaplan bile değil. Özerklik ilân ettiler, bayrağımızı indirdiler sustu. Devlet nerede? Hakkâri’de devlet yok, kabadayı Başbakan yok. Başbakan başkanlığını sadece Çakmak Salonu’nda hatırlıyor!”Birçok kimse uzun bir ateşkesten sonra muhalefet bataryalarının niçin gürlediğini merak edebilir.Sebep YAŞ’taki oturma düzeni nedeniyle paylaşılabilecek bir kazanımı iktidarın nispet yapma havasında sahiplenip muhalefeti ret cephesine iten tutumudur.Siyaset dünyamızı, başta yeni anayasa yapmak gibi işbirliği ve uzlaşmacı diyaloglar talep eden zor sorunlarla dolu bir gündem bekliyor.İktidar güç sarhoşluğuna kapılmamalıdır.YAŞ’taki kazanımı, 30 Ağustos Zafer Bayramı protokolünü yeniden düzenleyerek ikiye katlamak amaçlı açık ve gizli telkinler uçuşmaya başladı çünkü etrafta.İktidar tuzağa düşmemelidir.Sivil demokrasi, askerine saygı ve itibar göstererek gücünü kanıtlar.Bunu yapamıyorsa eksiklidir, özürlüdür!
AKP iktidarı Deniz Feneri soruşturması bağlamında ciddi bir sınavdan geçmekte olduğunu bilmelidir.Bu dava Almanya tarihinin en büyük merhamet dolandırıcılığı ile ilgili. Frankfurt mahkemesi asıl suçluların Türkiye’de olduğunu bildirdiği halde bu suçlular görünmez eller tarafından yıllar boyu korunmuştur.Eller görünmez olsa da parmak izleri suçluları koruma sorumluluğunu iktidarın taşıdığını ele veriyor.Türkiye’deki soruşturma için düğmeye basanlar seçimin geçmesini beklemişlerdir.İktidar en baştan itibaren yargıya yardımcı olmamıştır.Alman mahkemesinin “asıl suçlu”lar arasında saydığı RTÜK eski Başkanı Zahid Akman için savcılık soruşturma izni istediği halde Başbakanlık direnmiştir.Haklı olarak toplum vicdanı şüphede:“Asıl suçlular” üç yıl boyu ellerini kollarını sallayarak dolaşmaktan daha verimli (!) işler yapmışlardır herhalde.Almanya’daki Türk vatandaşlardan toplanan 40 milyon avroyu aşan bir servet siyasi ve ticari amaçlarla kullanılmıştır. Suçlanan kişiler himaye altında geçirdikleri yıllar boyunca elbette bu fırsatı delilleri karartmak yolunda değerlendirmişlerdir.Zahid Akman ve Kanal 7 yöneticilerinden dört kişinin tutuklanması yine de adalet için umut vaat ediyor.Çünkü bir hukukçunun ifadesi ile ortada öylesine azgınca işlenmiş bir suç var ki, tüm delillerini ortadan kaldırmaya üç değil 13 yıl bile yetmez.Burada önemli olan mahkemeyi etkileyecek müdahalelerin yaşanmamasıdır.Bunu hayal etmek de yazık ki kolay değil.Dün Deniz Feneri’nin programlarında sunuculuk yapan Uğur Arslan ile üç Kanal 7 yöneticisi Ankara’ya götürüldüler.İnternet sitelerinde dün yayınlanan bu habere yönelen okur yorumlarını AKP yöneticileri mutlaka değerlendirmelidirler.AKP’nin Deniz Feneri ve Ergenekon davaları karşısındaki duruş farklılığına bakanlar, yargının adil bir karar vermesine imkân tanınacağına inanamıyorlar.İktidar sözcüleri “Yargıya karışamayız, yargı bağımsızdır” plâğını çalmasınlar yine.Bakın Ege Ordu Komutanı hakkında savcı yakalama talebinde bulundu. Ama mahkeme karar veremiyor.Çünkü iktidar komutanın Yüksek Askeri Şûra’daki görevini yapmasında yarar görüyor.Mahkeme de karar vermek için herhalde hükümetten ışık bekliyor.Bağımsız yargı ihtiyacı Türkiye’nin her gün büyüyen sorunu olacak.“Normalleşen Türkiye”den bahsedenler serap görüyor.Yargısı iktidar kontrolüne girmiş demokrasi olmaz!*****Habercilik değil buBölücü terör yine oyun peşinde.İmralı’daki elebaşı, muhataplarını kanla terbiye etmeye çalışıyor.“Ben aradan çekiliyorum” dedikçe pusular, kayıplar artıyor.Amacı tabii ki vazgeçilmez olduğunu düşündürmek ve hep gündemde kalmak...Son şehitleri Başkale’de verdik. Onlara Allah’tan rahmet, ailelerine sabır dileriz.Ama şehitlerden birinin ailesi kara haberi televizyondan öğrendi.Şehitlik, milletin minnetini hak eden en yüce fedakârlıktır. Acı kaybını şehidin ailesine bildirmenin bir usulü, ahlâkı olmalı.TSK bunu disipline etmişti ama belli ki ihlâller yine görülebiliyor. Öyle durumlar karşısında medya hassasiyet göstermelidir.Burada habercilik yarışı yapılmasa da olur. Çünkü yapılan felâket tellâllığı oluyor!
Yüksek Askeri Şûra, yüksek komutada yaşanan depremin sonuçlarını dahi unutturacak kadar önemli bir değişimin işaretini vererek başladı.Bu YAŞ “ilklerin YAŞ’ı” diye anılıyordu.Çünkü bir üyesi (Orgeneral Balanlı) tutuklu olduğu için toplantıya katılamıyor, bir başka üye Ege Ordusu Komutanı (Orgeneral Taşdeler) savcının yakalama talebine rağmen YAŞ’a katılıyor.Ama ilklerin başına o fotoğraf geçti.Görmeye alıştığımız resimde üyeler iki kanat oluşturuyor, onları birleştiren geniş başkanlık kürsüsü Başbakan ile Genelkurmay Başkanı tarafından paylaşılıyordu.Dün orada Tayyip Erdoğan Başbakan olarak tek başına oturdu!Bu durum, iktidarın yaşanan krizi yeni bir mevzi kazanmak amacında fırsat olarak değerlendirdiği anlamına çekilebilir mi?Yasa YAŞ’a Başbakan’ın başkanlık edeceğini, onun bulunmadığı oturumlarda bu görevin Genelkurmay Başkanı tarafından yerine getirileceğini yazıyor.Yani YAŞ’ta bir “eşbaşkanlık” düzeni yok. Dolayısiyle Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın YAŞ Başkanı kürsüsünde yan yana oturmaları olsa olsa Türkiye’ye has bir gelenek olarak sürüyordu.Türkiye karar verecekDoğunun Batısı mı olacağız yoksa Batının Doğusu mu?Bu soru “Gösteriş mi yoksa içerik mi daha önemli?” diye de sorulabilir.Eğer Batı demokrasilerinin ortağı olacaksak doğrusunu yapacağız.Varsın YAŞ’ın başkan kürsüsünü tek başına Başbakan işgal etsin. Bu Ordu’yu da Genelkurmay Başkanı’nı da küçültmez.Yaşanan son kriz şu gerçeği öğretmiş olmalı: Genelkurmay Başkanı’nın, personelinin hak ve hukukunu koruma sorumluluğunu yerine getirme konusunda yetersizliğe düşmemesi her şeyden daha önemlidir.Orgeneral Koşaner başkanlık kürsüsünü Başbakan’la paylaşan bir Genelkurmay Başkanı idi ama yüz yüze geldiği zorluklar onu önünde daha iki yıl bulunduğu halde bırakıp gitmeye mecbur etti.Temenni ederiz ki istifa krizi ve getirdiği yeni düzen iktidara ve Başbakan’a sorumluluklarını anlaması bakımından uyarıcı olsun.Sivil yönetimin askerle çatışma halinde olduğu görüntüsü artık son bulmalıdır.Bunun ilk şartı, yargı eliyle baskı uygulamaktan vazgeçilmesidir.Şekil değil öz önemliSivil otoritenin üstünlüğüne yönelik bir itiraz uzun zamandır bulunmuyor.Ama NATO toplantılarında Savunma Bakanı’nın arkasında oturmayan tek Genelkurmay Başkanı sadece bizimkidir.Türkiye’nin demokrasisi bu örnek nedeniyle yıllar yılı hep gizli alaylara konu olmuştur.Türk Silâhlı Kuvvetleri NATO toplantılarında Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanı ile eşit statüde göründüğü, YAŞ’ın başkanlığını Başbakan’la paylaştığı için büyümemiştir ama bu konumunu koruma çabaları nedeniyle zarar görebilmiştir.TSK’yı rakip gibi görme yanlışından iktidarın kurtulması lâzım.Askerin siyasetten soyutlanmış olması ilişkilerin muhtaç olduğu güven duygusunu zamanla kazandırabilir.Ayrıca sivil otoritenin üstünlüğünü vurgulayan şekil şartlarında yapılacak düzeltmeler iyiye gidişi hızlandırabilir.Yeter ki şu unutulmasın: Kürsü düzenlemek, ast üst sıralamasını doğru yapmak demokrasi getirmeye yetmiyor.Her şeyden önemli olan hakka, hukuka kurumlara ve geleneklere saygı göstermek yargıyı ve kanunları siyasal çıkar amacıyla kötüye kullanmamaktır!
Orgeneral Koşaner’in veda mesajı son üç yılda yaşanan iktidar-asker çatışmasının raporunu yansıtıyor.Genelkurmay Başkanı pes etmiştir.Mağduriyete uğradığını düşündüğü silâh arkadaşlarının hak ve hukukunu koruma imkânlarının tükendiğine karar verdiği için ayrılmak zorunda kaldığını belirtmiştir.Şu anda 173’ü muvazzaf, 77’si emekli 250 general amiral, subay ve astsubayın tutuklu bulunduğunu belirten Koşaner veda mesajında tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdana uygun yapıldığını kabul etmenin -bir çok hukukçunun da ifade ettiği gibi- mümkün olmadığını belirtiyor.Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların özel bir amaca hizmet ettiğini söylüyor. TSK’yı kamuoyunda bir suç örgütü olarak gösterme kastıyla yapılmıştır tüm bunlar. Yandaş medya da halkı silahlı kuvvetlere karşı tavır almaya teşvik eden yayınlarıyla bu kampanyaya destek olmuştur.Orgeneral Koşaner haksızlıkları önlemek yolundaki girişimlerinin dikkate alınmadığını belirttikten sonra bardağı taşıran son damla olduğunu düşündüğümüz duruma itirazını şu şekilde ifade ediyor:Başbakan söz verdi mi?“Haklarında henüz hiçbir kesin yargı kararı olmamasına rağmen tutuklu bulunan 14 general-amiral ile 58 albay, hürriyetlerinin tahdit edilmesinin yanı sıra bu yıl yapılacak Yüksek Askeri Şura’da değerlendirmeye girme hakkını kaybetmiş ve peşinen cezalandırılmıştır.”Cuma günü Ankara zirvelerinde yaşanan gel-gitlerde nelerin yaşandığını, neler istenip nelere “hayır” dendiğini Koşaner’in veda mesajından okumak mümkündür.Koşaner’in istifası, mağdur TSK personelinin hak ve hukukunu koruma amacıyla harcanan çabaların başarısızlığa uğramış olması sebebine dayanıyor.Burada cevabı bilinmeyen soru şudur:Acaba yeni komutan Orgeneral Necdet Özel görevi kabul etmeden önce yaptığı görüşmelerde Orgeneral Koşaner’i bezdiren meselelerin kendi dönemini riske sokacak engeller olarak kalmaması için Başbakan’dan destek istedi mi, herhangi bir söz aldı mı?Orgeneral Özel’in önünde uzun bir görev süresi bulunuyor. Hem yaş durumu, hem birikim ve yetenekleri buna elveriyor.O nedenle komuta edeceği ordunun güven ve bağlılığını kazanmak için iktidardan destek istemesi, iktidarın da bunu vermesi doğaldır.Yeni komutana destekİşte tam burada başka bir soru zihinleri kurcalayacaktır:Eğer “hallederiz” denilen şeyler çözülebilecek sorunlar idiyse Orgeneral Koşaner gibi sivil otoritenin üstünlüğünü içine sindirmiş bir komutandan aynı destek neden esirgendi?Yaygın inanış iktidarın TSK komuta kademesine istediği biçimi verebilmek için her şeyi göze aldığıdır.Nitekim CHP’nin dünkü açıklamasında da bu iddia imadan öte ifadelerle ortaya kondu:“İktidarın görevi devlet kurumlarını itibarsızlaştırarak ele geçirmek olmamalıdır!”AKP iktidarı gerçekçidir; en fazla kendisiyle uyum içinde çalışacağını umduğu bir komuta kadrosuna ulaşmaya çalıştığı düşünülebilir. Yarısı geçen yıl halledilen o amaç bu Ağustos’ta tamamına ermiş olacaktır.Ama bu arada kimse TSK kalesinin düşeceği bir geleceğin kapısı açılıyor endişesine kapılmasın.TSK’nın Atatürkçü geleneği, o ocağa siyasi ideolojilerin sızmasını önleyen bir zırhtır.Bu ortak kimlikteki küçük farklılıkları demokrasi algısındaki tonlar yaratır ancak.İktidar herhalde bu gerçeklerin ışığında orduyla oynamayı sürdürmenin gereği kalmadığını görecektir!
Çankaya eksenli gel-gitler bir saatli bombanın patlama anına yaklaştığını hissettiriyordu..Patlama akşam beklenenden daha gürültülü gerçekleşti..Genelkurmay Başkanı Koşaner’in istifasını verdiği haberinin hemen ardından 3 kuvvet komutanının da emekliliklerini istedikleri duyuruldu..Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmedik bir krizle karşı karşıyayız..Siyasi krizlere şerbetli olan Türk halkı ilk kez komuta kademesi boşalmıs bir ordu gerçeğiyle tanışıyor..Halk bu durumdan dolayı siyasi iktidarı sorumlu tutacaktır. Çünkü Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları sürecinde TSK’ya karşı bir itibarsızlaştırma operasyonu yürütüldüğü yaygın bir inanıştır..Dünkü gelişmeler TSK’nın ileriye dönük hiyerarşisini de altüst eden bir etki yaratacaktır..Geçen yılın YAŞ toplantısı arefesinde gerçekleşen geniş çaplı subay tutuklamaları olayının bir benzeri dün Ege Ordusu Komutanı’nı da içerecek şekilde tekrar yaşandı..Çankaya’daki zirvede Org. Koşaner’in Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ı sonu gelmeyen soruşturmalara ve yakalama emirlerine bir son verilmesi konusunda ikna edemediği ve kendisinin de önüne konulan general tayin terfi ve emekliye sevk kararlarından bazılarını kabullenemediği anlaşılıyor..Belli ki iktidarın YAŞ’tan çıkarmaya çalıştığı kararların sorumluluğunu Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları paylaşmak, taşımak istememişlerdir..3 yıldır Silivri’de yürüyen davalara sabırla katlanan ve adaletin ne diyeceğini saygıyla bekleyen TSK’nın komuta kademesini böyle bir tepkiye hangi sebebin sürüklediğini merak ediyoruz..Her şeye rağmen TSK’nın bu ağır krizi dahi zaafa düşmeden aşacağına güveniyoruz..İktidarın da ulusun iftiharı, ülkenin güvenlik teminatı olan ordumuzun hassasiyetlerine bu tecrübeden yararlanarak daha anlayışla yaklaşmasını bekliyoruz..Galiba uyandıkBaşbakan Erdoğan bugünkü noktaya geleceğini bilseydi açılım siyasetini başka türlü kurgulardı.Daha doğrusu terörle mücadeleyi 1990’ların kararlılığı içinde yürütmekten hiç vazgeçmezdi.Açılım bağlamında tanınan kültürel haklar sosyal ve ekonomik iyileştirmeler, devletin hak ettiği moral kazanımları getirmemiştir.Doğru olan elbette insan hakları içeren reformları şartsız olarak hayata geçirmekti.Ama bu reformları iktidarın terör örgütünün eylem ve tehditlerinden etkilendiği için yürürlüğe koyduğu duygusunun da asla yaratılmaması gerekirdi.Maalesef tersi oldu..Özellikle açılım sürecinin ilânından sonra öyle bir algı yaratıldı. PKK da propagandası için bu etkiyi körükledi.Çatışmasızlık sürecine yardımı olur diye bölücü çevrelerin abartılı hayaller kurmasına izin vermesi iktidarın yanlışı oldu.Çünkü buradan nereye geldiğimiz ortada:Bölücü örgüt bir yandan katliamlarını yeniden tırmandırıp devleti “terörle terbiye” etmeye çalışırken öte yandan devletin zaaf noktalarında güç denemeleri yapıyor.İşte demokratik özerklik ilânı, “vergi vermeyelim, üstüne yardım alalım” yoklaması, iki uluslu devlet modeli önermesi, tabii bu arada Apo’ya özgürlük talepleri...Tehdit altında olmazKürtçü kalkışmanın nihai hedefi nedir diye anlamak için sahte bir teslimiyet atmosferi yaratılmak istense ancak bu kadarı yapılabilirdi.Neyse ki bu sayede AKP iktidarı, asla kabul edilemeyecek şartların muhatabı konumuna getirildiğini nihayet görmüştür!“Silvan’da kırılma oldu” ne demek?Oradaki kalleşlik aklımızı başımıza getirdi demek!Başbakan Bakü dönüşü şunları söyledi:“Artık kötü niyet, karşısında iyi niyet bulmayacaktır. Bedeli ne olursa olsun farklı bir sürecin içine giriyoruz.”Fark, 1990’lı yıllarda alan hâkimiyetini devlete kazandıran, terör örgütüne nefes aldırmayan, vursa bile kaçacak yer bırakmayan tecrübenin yeniden hayata kazandırılması olacak.Başbakan “Güvenlik güçlerimizin hiçbir zaman operasyondan vazgeçmesi söz konusu olamaz” dedi. Operasyonları ihtiyaçlar belirler.Bölücü terör biter, dağlarda eşkıya kalmaz operasyonlar da o zaman biter!Tutum değişikliği ne?Hükümet nihayet doğru zemine doğru geliyor. Başbakan aynı konuşmasında, stratejik bir tutum değişikliğinin işaretini verdi:“Açılım güvenlikle devam eder. Güvenliğin olmadığı yerde açılımı nasıl gerçekleştireceksiniz?”Temel yanlışını fark eden iktidar, şimdi zaaf alanlarını güçlendirmeye gidiyor.Başbakan’ın hudut birlikleri ve özel harekât polisi ile ilgili açıklamaları, terörle mücadelenin artık ihmal edilmeyeceği konusunda kararlılık oluştuğunu gösteriyor.Anayasa çalışmaları hakkında bilgi veren Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın “İlk üç madde ile ilgili önerilerimiz olmayacak” sözleri de, kalfalık hatalarının ustalık döneminde tekrarlanmayacağı vaadi sayılabilir.İlk üç madde Türkiye’nin “tek ulus, tek devlet” olarak kalacağının güvencesidir.Dün bu maddeler bile tartışılıyordu.Yeni stratejiler içinde yer alıyor mu bilmiyoruz ama yer almıyorsa Liberal Demokrat Parti’nin şu iki önerisi ciddi olarak ele alınmalıdır:1. Kandil’in ev sahibi Kuzey Irak yönetimi “terörü himaye eden yönetim” ilân edilerek askeri ve ekonomik yaptırımlar yürürlüğe konulmalı;2. Terör örgütünün İmralı’dan giden direktiflerle yönetilmesine artık kesin olarak son verilmeli!
Atatürk’ün öğretmenlere direktifi açık ve nettir: “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”Üniversitelerin ihtiyacı olan araştırma görevlilerini ve asistanları bundan sonra YÖK seçip alacakmış...Araştırma görevlileri akademik dünyanın üniversitelerin fidanlığıdır.Yusuf Ziya Özcan’a emanet edilmiş YÖK zihniyeti, Atatürk’ün tarif ettiği kalitelere sahip nesiller yetiştirecek öğretim elemanları ister mi acaba?Korkarız ki öğretim elemanı olacak adayları seçerken uygulayacakları sistemi kaçak riskini sıfıra indirmek amacıyla belirlemişlerdir.Sistem, kadrolaşmanın en radikal yöntemine başvuruyor çünkü.AKP’nin yücelttiği niteliklere sahip adaylar seçilecek ve üniversitelerin öğretim kadroları bu kaynaktan beslenecektir.Oysa asistanlık usta-çırak ilişkisi ile başlayan ve beslenen bir statüdür.Seçilecek asistanda üniversitenin, hatta öncelikle profesörünün tercih hakkı olmalıdır. Akademik rekabet, yaratıcılık ve gelişme ancak böyle sağlanır.YÖK Başkanı Özcan “Araştırma görevlileri üniversitelere tamamen objektif kriterlerle alınacak ve şeffaf bir şekilde atanacak” demiş.Nasıl olur?Bu YÖK, iktidarın hoşuna giden mütalaalar yazdığı için göze giren Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’a Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kadro açmak için bütün mevzuatın ve geleneklerin üstünden buldozer gibi geçmedi mi?Hedef hiç şüphe edilmesin ki iktidar zihniyetini bütün üniversitelere egemen kılmaya çalışmaktır.Çağdaş toplumun aklı üniversiteler, vicdanı medya ve kamuoyudur.Türkiye’deki baskı yönetimi yüzünden toplumun aklı durmuş, vicdanı susmuştur.Bu ortam korkutularak sağlanmıştır.YÖK’ün yeni sistemi, akademik özgürlük için mücadele etmemeye gönüllü olarak razı öğretim elemanlarının devamlılığını garanti edecektir!Gel adalet gel...Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth bir Türkiye dostudur.Türkiye’nin AB’ye üyeliğini Almanya’da savunmak her babayiğidin harcı değildir. Öylesine bir dost...“Türkiye’de eğer 70’ten çok gazeteci cezaevinde ise o zaman bu ülkede demokrasi alanında bir şeyler doğru gitmiyor” diye düşünüp dün Silivri’nin yolunu tuttu.Onu iki saat oyaladılar, çirkin bir oyun oynadılar ve gönderdiler.Yazdığı kitap daha basılmadan “yakılan” gazeteci Ahmet Şık ile görüşmekti isteği.Görüşemedi ama bazı şeyleri kıyas yoluyla tahmin etti:“Türkiye’nin dostlarına bu şekilde davranılıyorsa diğer insanların nelerle karşılaştığını merak ediyorum!”Claudia Roth kapıda iktidarı hedef alarak “Neden korkuyorsunuz?” diye sordu.Ve doğru tahmin ettiği şeyleri, yani baskıyı, hukuksuzlukları saydı döktü.Giderken şunu söyledi:“Ben Türkiye dostu olarak Avrupa ve Almanya’da Türkiye’nin AB’ye üyeliğini savunan birisiyim. Bunu gördükten sonra işimiz çok zor!”Hiç üzülmesin...Türkiye’deki hukuksuzluğa karşı yapacağı mücadele, AB konusundaki yardımlardan çok daha anlamlı ve yararlı bir dostluk olacaktır.Yabancıdan medet ummak, dışarıya umut bağlamak acı ama ne yapalım?CHP bile Silivri’den bırakılmayan iki milletvekili Haberal ve Balbay için AİHM’ne başvurmaya hazırlanıyor.
Devlet adamı kaliteleri siyasetçi kimliğini yücelten Doğu kökenli bir siyasetçiydi.Adını vermeyeyim, zarar görmesin... Kürt vatandaşların kültürel kimliklerini tanıyan ve geliştirmelerine yardımcı olan bunca icraata rağmen ayrılıkçı talepler hız kesmiyor hatta verdikçe tahrik oluyor; neden?Cevabı şu olmuştu:“Asıl istedikleri ‘Devlet buraya harcadığı parayı bize versin, biz harcayalım..’ Kimlik kültür lâfları örtüdür!”BDP Milletvekili Bengi Yıldız’ın “özerkliğini ilân eden yer Ankara’ya vergi vermemeli ama devletten yardım almalı” önermesini okuduğumda o konuşma aklıma geldi.Türkiye’de siyaset kirli.Bal tutan parmağını yalıyor.Birkaç yıl öncesine kadar Kürt kökenli siyasetçiler, kamu parasını harcayanların kolay yoldan zengin olmalarına bakıp hevese kapılmış olabilirler.Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini bu niyet ve hayallerle istemiş olabilirler.Ama artık devir değişti. Bal tutanlardan olmak amacı ikinci planda kaybolmuştur.Açılım mı tahrik etti?Bengi Yıldız’ın sözleri aslında Güneydoğu insanına “devlete vergi vermeyin” çağrısıdır.Devlet olmanın birinci değilse ikinci şartı belli: Vergi alamadığın yer senin değildir!Başbakan dün BDP’nin seslendirdiği hayali “Yağma Hasan’ın böreği” söylemi ile alaya alırken bir uyarı da yapmıştır:“En batıdaki nasıl vergisini ödüyorsa en doğudaki de vergisini ödeyecektir. Ödemediği zaman bedelini ödemek durumunda kalır!”Açılım siyaseti de terörle mücadele de iyi yönetilemedi. Ucu açık açılım vaadi, hayal ve ihtirasları uçurmuştur adeta.Ayakların yere basması için iktidarın şu gerçeği görmesi lâzım:Terör azgınca sürerken çözüme ilerlemenin imkânı yoktur.Çünkü hem toplumsal psikoloji bu ortamı onur kırıcı bulacağı için, hem de bölücü talepler cesaretlenip azgınlaşacağı için halk her adımı teslimiyet sayacaktır.İktidarın terörle mücadeleye yoğunlaşmak gerektiğini fark etmesi iyi bir gelişmedir.Terör uzmanı polis gücünün artırılması da doğru karardır.Ama başarı “kim yapıyor” değil “ne yapılıyor” sorusuna verilecek cevaba bağlıdır.Askerin moraline dikkatBir anda bulup gönderseniz bile 15 bin polis, terör bölgesinde 1990’lı yılların sonunu tekrarlamaya yetmeyebilir.O dönemde polis özel harekât timlerinin başarıda büyük payı oldu. Ama temel TSK idi yine.Yapılan, bütün güçlerin uyum içinde bir arada kullanılması idi. Bu sayede PKK hem alan hâkimiyetini (köy ve kentlerdeki etkinliğini) hem de “cephe gerisi” denilen kurtarılmış bölgelerini kaybetti.O tecrübeyi unutmamak lâzım.Özel harekât polisleri, nokta operasyon yapan elit birliklerdir. İşe yaraması için iyi işleyen bir istihbarat ve çevre güvenliğini sağlayan etkili bir asker desteği lâzım.Bunun için de güvenilen, milletin minnet ve takdir duyguları ile beslendiğini hisseden bir ordu gerekiyor.Çatışmada kurşunla ölmezse daha sonra bir imzasız ihbar mektubu ile kahırdan ölebileceği endişesi taşıyan subaylarla kolay kolay yapılamaz bu iş.Dün İçişleri Bakanı, Silvan soruşturması ile ilgili olarak “Tabur veya bölük komutanı seviyesinde görevden alma olabilir” diyordu.Bunu soruşturma bitmeden söylemenin adaleti yoktur.Peki başka türlü bir yararı var mı?Ayağımıza kurşun sıkma huyundan vazgeçsek artık!
Anayasalar toplumsal sözleşmelerdir. Mutlaka çoğulcu bir anlayışın ürünü olmak zorundadır.Aksi halde ölü doğmuş olurlar. Gölgesinde özgürlük yaşanmaz, insan haklarına saygı olmaz.Seçimde AKP’nin yüzde 50 oy almasına rağmen tek başına anayasa yapacak çoğunluğu elde edememesi ülkenin şansıdır. Kendisi için de şanstır.Ama farkında mı; belli olmuyor.Çünkü anayasa taslağını hazırlayacak karma komisyonun önüne “ilke metni” adı altında bir çerçeve koymak, olsa olsa sayısal gücünü kötüye kullanmaya hazırlanan bir niyetin işareti olabilir.CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan dün iktidara şu çağrıyı yaptı:“Muhalefeti, işin başında devre dışı bırakmaktan vazgeçmelisiniz. İlke metni adı altında kafanızdaki yasakçı düşünceleri taslağa dönüştürmemelisiniz. Bizim yanımıza zihniniz temiz olarak gelmelisiniz..”İktidarın kendi metnini dayatmasının sadece sivil dikta getireceğini öne süren CHP sözcüsü haksız değildir.Yeni bir anayasa yazmak için bir araya gelenlerin hiçbiri ötekine üstünlük iddia etmemelidir.Mesela en önemli mesele yargı olacaktır.AKP “O iş halledildi, 12 Eylül referandumu ile de onaylandı” deyip yolu tıkayamaz.Emine Ülker Tarhan, ülkeyi askeri darbe anlayışından kurtaracak ama sivil darbenin kollarına da bırakmayacak bir anayasa istediklerini anlatırken yargı bağımsızlığının ön şart olduğunu savundu. Haklıdır.Gerçekten de iktidar yargıyı kullanarak siyaseti, basını, toplumu, özetle her şeyi “dizayn” ediyor. Anayasayı da dizayn etmeye kalkmamalı.12 Eylül referandumu ile getirilen yargı düzeni, eski düzene tepkinin ürünü oldu. Bir uçtan öteki uca savrulduk.Yeni anayasa, iki aşırılığı da yaşamış tecrübenin ürünü olmalıdır.Yüksek yargı kurumları üyelerinin tümüyle TBMM tarafından seçilmesi bile tartışılabilir. Yeter ki bu seçimler salt çoğunluğa değil 3/4 oy şartına bağlansın. Yargı bağımsızlığı böyle sağlanır.Aksi durum zaman kaybıdır, mahremimize uzanan kulaktır, sabaha karşı evden alınıp meçhule götürülmektir, adalete hasret yaşamaktır, hakarete uğramaktır, düşünmemek, yazamamak, söyleyememektir.AKP, muhalefet olduğu zaman da kendisini memnun edecek bir anayasa için çalışmalı!İnönü ne yaptı?Lozan Antlaşması’nın yıldönümü nedeniyle Başbakan Erdoğan imzasıyla yayınlanan mesajda İsmet İnönü’den söz edilmemesi CHP’yi kızdırdı.Partinin internet sitesinde şu eleştiriler yer aldı:“Lozan’ı anarken İnönü’yü anmamak kendi tarihine ihanet etmek demektir. Lozan Antlaşması’nın önemini bilmeyenler Türkiye Cumhuriyeti tarihinin de, İnönü’nün de önemini bilmezler. Lozan’ı anarken İnönü’yü anmamak basitliktir, çiğliktir.”Başbakanlık açıklamasını Başbakan Erdoğan kendisi mi yazdı?Yahut yıldönümü mesajını kaleme alan kişiye “İnönü’nün adını anmayın” diye talimat mı verdi?İhtimal veremiyorum.Ama bürokrasi partizanlaşınca böyle kazalar yaşanabiliyor.Başbakan’ın seçim kampanyasında İnönü ile çok uğraştığını hatırlayan görevli bu şekilde göze gireceğini ummuş olmalıdır.Sonuç, ayıplı bir inkâr, ondan üreyecek şüpheler...İnönü 88 yıl önce Lozan’da AKP’nin hıncını hak edecek ne yapmış olabilir?!