Aman yavaş!

3 Şubat 2012

O meşhur sözü “Bindirilmiş bir alâmete götürülüyor kıyamete” diye mi değiştirmek lâzım?Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bir aylık seyir defterine baktığınız zaman böyle düşünmekte haklı olabilirsiniz.Sürecin başında, bir Genelkurmay Başkanı yargılanacaksa Yüce Divan’a çıkarılmasının gerektiği savı, devletin zirvesi de dâhil, bilim ve yargı çevrelerini geniş ölçüde birleştirmişti.Anayasa’nın bu emri önce esrarengiz bir sessizlik içinde unutturuldu, öte yandan eski Genelkurmay Başkanı’nı kıyamete götüren “alâmet” acayip hızlandı.30 Aralık’ta Emekli Orgeneral Başbuğ hakkında suç duyurusu yapıldı.5 Ocak’ta özel yetkili savcı tarafından ifadesi alınıp tutuklandı.12 Ocak’taki itiraza beş gün içinde mahkemeden ret cevabı geldi.20 Ocak’ta Yargıtay C. Başsavcılığı’na davanın Yüce Divan’a gitmesi gerektiği hatırlatılarak “Soruşturma dosyasını mahkemeden isteyiniz” başvurusu yapıldı.Bir yandan da İstanbul C. Başsavcılığı’na uyarı gitti: “Yargıtay C. Başsavcılığı yetkili mahkeme konusundaki kararını oluşturana kadar bekleyiniz...”Hayır, beklenmedi.İddianame yazıldı ve mahkemeye sunuldu.Eski Genelkurmay Başkanı’nın darbeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet, terör örgütü kurmak ve yönetmekten 22.5 yıl hapisle cezalandırılması talep ediliyor.Başbuğ’un hayretini ve isyanını dün avukatı seslendirdi:Kendisine yöneltilen suçlar, Genelkurmay Başkanlığı görev süresini kapsamaktadır.Bir kişinin Silâhlı Kuvvetler’in en üst komutanlığını yaparken terör örgütü kurup yönetmek gibi bir işle uğraştığını düşünmek aklın kabul edebileceği bir suçlama mıdır?Silivri mahkemelerinde böyle çok suçlama var. Hatta bu suçlamalar yıllardır tutuklu olarak çile dolduran birçok şüpheliye henüz resmen yöneltilmemiştir bile.Bu yüzden “nasıl ve neden” sorusu her şeyin önüne geçiyor. Cevabını da İstanbul Barosu eski Başkanı Yücel Sayman veriyor:“Eskiden kimin tehlike ve tehdit olduğu kararını MGK’da askerler verirdi. Şimdi kararı hükümet veriyor ve yargıya nelerin bertaraf edilmesi gerektiğini, nelerin tehdit ve tehlike olduğunu o söylüyor!”Yargıtay mahkemenin adresini bir an önce belirleyip açıklamalıdır.Çünkü hukuk devletine bir gün kavuşacağız umudu devamlı olarak uzaklaşıyor!Mezara kalmazE-muhtıradan bir hafta sonra Dolmabahçe buluşması gerçekleşmişti.O buluşma Başbakan Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ı bir araya getirdi. Ne konuşuldu, bilinmiyor.Çünkü ikilinin birbirlerine söyledikleri “mezara gideceği”ne dair garantiler nedeniyle sır statüsüne yükseltildi.Muhtırayı verdiği halde Büyükanıt iktidardan “kıymetli paşa muamelesi” gördü.Bu da sırları daha çekici hâle getirdi.Halkın bilme hakkına sahip olduğu gerçekleri saklarsanız sadece dedikoduları tahrik eder, fitne - fesada davetiye çıkarırsınız.Nitekim o buluşma bağlamında Büyükanıt’ın eşini ve kızını konu alan şantaj iddiaları hiç hızını kaybetmedi.Nihayet dün Başbakanlık şantaj haberlerini yalanlayan bir duyuru yayınladı.“Böyle bir şey olmadı” deniyor duyuruda.Ama ne olduğu, yine cevapsız bırakılıyor.Sır deşifre edilene kadar Dolmabahçe muhabbeti bitmeyecektir!

Devamını Oku

Yapmayın bunu!

2 Şubat 2012

Atatürk’ün adını, andını görünür olmaktan çıkarmaya dönük çabalar sistematik bir hal aldı.Milli bayramları kutlama programlarının coşku ve heyecan içeriğini boşaltan karar ve icraatla başladı her şey.Ardından Atatürk’e dil uzatmalar başladı.Onun mirası olan kurumlara Atatürk düşmanlığı ile lekelenmiş isimleri getirme denemeleri... Ve nihayet gençliği Atatürk sevgisinden yoksun olarak yetiştirmek gibi daha köktenci adımlar...Bir süredir okulların girişindeki “Atatürk Köşesi”ni tasfiye niyetleri seslendiriliyor.Önce yandaş medyada kamuoyu oluşturma yayınları başladı.Geçen hafta Özel Eğitim Kurumları yönetmelik taslağında, özel okulların girişindeki “Gençliğe Hitabe”nin kaldırılmasının öngörüldüğü duyuldu.Toplumdan caydırıcı güçte bir tepki gelmediğinden olmalı, koroya AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik katıldı.Çelik bir TV kanalında “Andımız” ve “Gençliğe Hitabe”nin kaldırılması görüşünü destekleyen açıklamalar yaparken “Bunlar ayet mi?” diye sordu.Çelik’in bu bakış açısı, okul girişine ayet koymanın daha yerinde olacağı örtülü önermesi mi oluyor?Bütün bu eylemler zinciri, Başbakan’ın son zamanlarda sık tekrarlamaya başladığı “dindar bir gençlik” yetiştirecekleri hedefinin basamakları mıdır acaba?Kimin ne kadar dindar olduğunu ölçmek hükümetlerin yetkisinde olmadığı gibi, dindar bir gençlik yetiştirmek de görevleri arasında değildir.Böyle bir vehim, yaşam biçimi dayatmaktır ve yeni bir ayrımcılığın zehirli tohumudur.Atatürk’e sevgi ve bağlılık duyan bir gençlik Türkiye’nin ancak gücü ve zenginliği olur.Ayrıca böyle bir gençlik, dindarlığı da mutlaka daha içten ve daha içerikli, daha temiz, daha menfaatten uzak yaşayacaktır.Böyle düşünmeyenler, Gençliğe Hitabe’nin neresine itiraz ettiklerini söylemelidirler.Acaba o şaheser metinde kendi yanlışlarını mı görenler var?Eğitim Bakanlığı, Milli karakterini terk etmek istemiyorsa, hazırlığını yaptığı eylemden vazgeçmelidir.İktidar partisi kendini Atatürk’ün muhatap aldığı Türk gençliğinin dışına koyuyor durumuna düşmemelidir.Ulusun bütünlüğünü koruyan ruh, gücünü ondan alıyor.Atatürk’e zarar vermek bir iktidar için intihar demektir!Tutuklular ödemesin!Türkiye’deki ifade özgürlüğü ve uzun tutukluluk ile ilgili sorunlara uluslararası toplumun dikkat göstermesi ümit uyandırıyordu.Çünkü insan hakları, insan olan her yerde aynı derecede saygı görmeyi hak ediyor.Öyle bir dünyada yaşıyoruz.Amerikalı yazar Paul Auster’in “hapiste yatan yazar ve gazeteciler var, Türkiye’ye gitmem” sözlerine, işte bu nedenle iyileşme yönünde bir umut kapısı gibi bakıldı.Normal olarak hükümetin, Türkiye aleyhine oluşan havayı değiştirmek üzere zaten gündemde olan yasal iyileştirmelere hız vermesi beklenirdi.Ama Başbakan gereksiz bir had bildirme sinirine kapılarak Amerikalı yazara “Gelsen ne olur, gelmesen ne olur?” diye cevap verdi.Böylece Türkiye’ye zarar veren olumsuz propaganda ivme kazandı.Başbakan, dışarıdan gelen eleştiriyi sessizce kabullenip yanlış varsa düzeltecek yerde yine “van münit” tepkisi vererek iyi yapmadı.Şimdi korkulan şudur:Başbakan acaba Paul Auster’e kızgınlığının acısını, içerdeki tutuklulardan çıkarır mı?Tutuklama rejimini makulleştiren tasarıya fren yapar mı?

Devamını Oku

Yargıya el koymak

1 Şubat 2012

AKP’nin il başkanları toplantısında Başbakan Erdoğan’ın özellikle iki konuda yanlışa düştüğüne inanıyorum.İyi seçilmiş kelimeler ve baskıcı ses tonu bu inancımı değiştirmiyor.Mesela “millet yargıya el koymuştur” dedi.AKP’nin anlayışı, seçilmiş iktidarın, istediği her şeyi yapabileceği kabulüne dayanıyor.Seçilerek geldiği için iktidarın yanlışı da kutsanıyor.Halbuki demokratik bir iktidar, değil yüzde 50, yüzde 95 oy alarak da gelse millet iradesi adına yargıya el koyamaz. Çünkü hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı ilkelerinden hiçbir bahane ile vazgeçilemez.12 Eylül 2010 referandumu ile gerçekleşen değişiklikler, Türkiye’yi daha adaletli bir ülke yapmadı.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce karara bağlanan insan hakları ve adil yargılanma ile ilgili ihlâllerde Avrupa’nın en kötüsü olmamız, her şeyi anlatıyor.Başbakan da bunun farkında olmalı ki bugünkü şikâyetleri çürütmeye çalışırken dünü değil cumhuriyetin gençlik yıllarına ait İstiklâl Mahkemeleri’ni kıyas örneği alıyor.Deniz Feneri skandalı ile ilgili soruşturmayı yürütürken azledilen üç savcı hakkında üstelik 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını gördükten sonra, akıl ve vicdan taşıyan hiç kimse Türkiye’de yargının bağımsız olduğuna inandırılamaz.Deniz Feneri yakıyorBaşbakan dün buna rağmen CHP liderine şöyle sesleniyordu:“Sayın Kılıçdaroğlu; yargının hükümetin emrine girdiği falan yok. Yargı sizin militan tavrınızdan temizleniyor!”“Temize havale ediliyor” demek acaba daha mı yerinde olurdu?Deniz Feneri derneği Almanya’da merhametli vatandaşlardan yoksullara yardım vaadiyle topladığı 40 milyon Euro’yu aşan miktarda bir parayı Türkiye’de TV kurmak ve başka siyasi amaçlar için kullanmakla suçlanmıştır.Alman mahkemesi oradaki “maşa”ları mahkûm etmekle kalmamış, “Asıl failler Türkiye’de” hükmüne vararak Türk adaletini uyarmıştır.Bu kişiler yakalanıp tutuklanmış, üç ayda serbest bırakılmış, sanıkların şikâyeti savcıları yerlerinden uçurmuştur.Şimdi bu girift dolandırıcılığın sırlarını kavrayabilmek için yeni belirlenecek üç namuslu ve yetenekli savcıya en az iki yıl daha zaman gerekecektir.Hakkında ne söyleneceğinden korkmayan bir iktidar dışında hangi irade sanıklara bu korumayı sağlayabilir?Hiç kimse Deniz Feneri için adil bir yargılama bekleyemez. Yargı bağımsızlığına sürülen bu lekeyi olsa olsa üç savcının görevlerine iade edilmeleri silebilir!Dışlama, kazanmaya çalışBaşbakan’ın konuşmalarını kaleme alan ekip tarz değişikliğine gitmeli artık.Eleştiri yapan herkese ağzının payını veren küçümseyici üslup zekice istisnalarla daha çekici hale getirilebilir.Ünlü bir romancı olan Paul Auster “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum” demişti.Dünkü konuşmasında Erdoğan onu da boş göndermedi.“Gelsen ne olur, gelmesen ne olur; Türkiye irtifa mı kaybeder?” diyerek tepkisel bir cevap verdi.Halbuki onu önemsediğini belli edecek bir yaklaşımla Türkiye’ye gelecek olursa yanıltılmış olduğunu anlayacağını ve bundan şahsen memnunluk duyacağını söylese fena mı olurdu?Elbette daha iyi olurdu.Gazetecileri hapishanelere doldurmanın ayıbını önemsemeyen bir siyasetçi gibi görünerek en kötü tercihi kullanmıştır!

Devamını Oku

Güzel sürpriz

31 Ocak 2012

Fransa’da uygarlık değerlerinin elde ettiği çifte zafer “Körün istedi bir göz, Allah verdi iki göz” deyişini hatırlatıyor.Ermeni soykırımı iddialarını inkâra hapis ve para cezası getiren yasa bir hukuk ve özgürlük cinayeti idi.Bu yüz karası suçun işlenmesini durduracak son şans, Anayasa Konseyi’ne en az 60 senatör veya milletvekili tarafından yapılacak iptal başvurusu idi.İki başvuru birden gerçekleşti dün.Senatoda 77, Meclis’te 65 imza toplandı.Bu başlangıç, 2001 yılında kabul edilen “Ermeni soykırımı yasası”nın da iptalini beraberinde getirir mi; bugünden bilinmez ama soykırımın inkârına ceza öngören yasanın iptalini büyük ihtimalle sağlayacaktır.Çünkü inkâr yasası, temel hakları; fikir, ifade ve araştırma özgürlüklerini boğazlıyor.Lider kulu değillerZaten imzacıların ortak açıklamasında belirtildiği gibi bu parlamenterler soykırımın varlığını reddediyor değildir.Karşı çıktıkları yanlışlar parlamentonun tarih mahkemesi yapılması ve “soykırım olmadı” diyenlerin ceza yaptırımları ile susturulmak istenmesidir.Çünkü böyle bir özgürlük gasbı, soykırım alanındaki tarih araştırmaları için beyhudelikten öteye yasaklanma sonucunu getirecektir.İkinci meclis ve saygınlığı tartışılmaz üyelerin oluşturduğu Anayasa Konseyi’nin, siyasi saplantılarla yapılacak yanlışları önlemekteki rolü bize de ibret olmalıdır.İptal başvuruları farklı partilerin üyeleri tarafından imzalandı.Hiçbiri liderine ters düşmekten korkmadı.Ve hiçbiri bu yüzden zarar görmeyecektir.“Milli iradeyi temsil eden meclisin yaptığı bir yasayı, yargı iptal edemez” demek, kimsenin aklından geçmeyecektir.Avrupa vazgeçilmezİnkâr yasası bir düşmanlık göstergesiydi.Sonuçta Sarkozy’nin siyasi çıkar amaçlı, ırkçı ve din ayrımına dayanan kişisel düşmanlığı kendi alnına yapıştı.Saplantısını Fransa’ya mal etme çabası amacına ulaşmadı.Özgürlük ve insan hakları değerlerinin doğduğu yer Fransa, şöhretini hak ettiğini kanıtladı.Biz de hiçbir zaman Avrupa Birliği hedefinden vazgeçmemek gerektiğini öğrendiğimiz yeni bir tecrübe yaşadık.Şimdi büyük Fransız şirketlerinin bu sonucun alınmasındaki rolünü gündeme getirenler çıkabilir, çıkacaktır.Ticari ilişkiler doğru bir amaç için kullanılmışsa ne fenalık var?Türkiye Fransa gibi bir ülkede ekonomik olarak feda edilemez bir statü kazanmışsa üzülmek mi, sevinmek mi gerekir?***BulaşmayalımKomşularının iç işlerine karışma merakı Türkiye’nin başına dert açabilir.Bu ihtimal tedirginlik yaratıyor.Dünkü grupta Başbakan komşulardaki hiçbir çekişmenin tarafı olmadığımızı söyledi ama bazı gelişmeler rahat etmeye izin vermiyor.Onur Öymen, bu devre milletvekili olmasa da siyasetçi sorumluluğunu sürdüren bir hariciyecidir. Dün internetten Hamas örgütünün Türkiye’de büro açacağına dair haberler doğru ise bunun tehlikeler doğurabileceğine dikkat çekiyordu.Endişesi yersiz değildir: Hamas’ın varlığı bölgedeki silâhlı çatışmalarda Türkiye’yi taraf tutmaya zorlayacaktır.Bizce de Amerika’nın Türkiye’yi bölgede NATO amaçları dışında rollere razı etme çabalarından herkes endişe duymalıdır.Kararlar, Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı’na sokan komplonun tekrarına imkân tanımayan bir akılla oluşturulmalıdır.

Devamını Oku

Neden horoz?

30 Ocak 2012

Ulusal onura yönelik dış kaynaklı saldırıların bazı iyilikler getirdiği de oluyor.Mesela Ermeni soykırımını inkâr edenlere Fransa’nın hapis ve para cezası getirmesi kutuplaşmanın zararlı etkilerine karşı Türkiye’yi korumuştur.Adeta bir “meşguliyet tedavisi” yerine geçmiştir bu ilkel düşünce ve ifade yasağı.İnsanlar birleşmişlerdir..İnternet ortamı toplumun düşünen insanlarını aynı hedefe yoğunlaşmak konusunda özendiriyor.Soykırım iddialarını çürüten iki olayın halka çok inandırıcı geldiği hemen fark ediliyor.Bunlardan biri Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından 1923’te Bükreş’te toplanan Taşnak kongresine sunulan tebliğdir.Rus arşivlerinde yer alan konuşmasında Kaçaznuni, savaş halindeki Osmanlı’nın askerlerini arkadan vurarak Ermeniler olarak tehciri bir yerde hak ettiklerini, ayrıca bir soykırımdan da söz edilemeyeceğini belirtmektedir.Kozları kullanalımİkinci olay Malta Mahkemesi kararıdır.Ermeni iddiaları doğrultusunda Ocak 1919’da soykırım suçlusu olarak toplanan 120 kişi Malta Adası’na götürülüp yargılanmışlardır.İngiliz görevliler Osmanlı arşivlerini hallaç pamuğu gibi atmışlar, bölgedeki Amerikalı misyonerlerin raporlarını getirtmişler, yine de hiçbir Türk’e suç yükleyememişlerdir.İki buçuk yıl sonra Washington’daki İngiliz Büyükelçisi Craigie’den Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu telgraf ulaşmıştır:“Malta’da tutuklu Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek bir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum.”Siyasetçiler yaşadıkları toplumu temsil ettikleri ölçüde işlerini iyi yaparlar.Halkın büyük kesimi, tarafsız bir tarihçiler kurulunun Türkiye’nin iftiraya uğradığını teslim edeceklerine inanıyor.Mesela toplumsal düşünce oluşumuna aktif şekilde katkıda bulunan bir VATAN okuru (Selçuk Tınaz) Türkiye’ye reva görülen muamelenin insanlıkla da tarihle de ilgili olmadığını, olayın tamamiyle bir “uluslararası haydutluk projesi” olduğunu savunuyor.Haksızdır denebilir mi?“Tarihçilere bütün arşivleri açalım” önerisini Türkiye kabul ederken soykırım lobisinin sürekli yokuşa sürmesi ve parlamentolarda tarih yazmaya çalışması, ikiyüzlülüğü tüm çirkinliği ile ortaya koymuyor mu?Türk halkı, tarih kozunu sahiplenmekte siyasetçilerin daha aktif olmalarını istiyor.İpsala’daki FransızPazar günü İpsala’daki bir yol lokantasında ilginç bir diyalog yaşanmış.Dün internette fır dönüyordu.Bir Türk, adının Michael olduğunu söyleyen Fransız turiste eleştiri-sitem arası bir şeyler söylüyor; “Neden böyle yüz karası bir kanunu çıkarttı meclisiniz? Bu yüzden Türkler Fransızları artık hiç sevmiyor..”Son darbe de şu sözler:“Üstelik Cezayir’de yaşadıklarınızı unuttuğunuz halde nasıl olup da bir numaralı demokrasi savunucusu olduğunuzu iddia ediyorsunuz?”Soruya Michael başka bir soruyla karşılık veriyor:- Fransa’nın sembolü neden horozdur biliyor musun?- Bilmiyorum, neden?- Kendi ayakları pisliğin içindeyken şarkı söyleyen tek hayvan horozdur da ondan!Siyaset kulislerinde dün konuşulan kaygı Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin, utanç yasasını Anayasa Mahkemesi’ne gönderecek 60 imzanın toplanmasına fırsat tanımamak için sürenin sonunu beklemeden onay verebileceği şüphesiydi.Yapar mı yapar.Cüce horozdan her şey beklenir!

Devamını Oku

İntikam mevsimi

28 Ocak 2012

Adalet özlemini seslendirmekten yorgun düştük. Ama zahmetimiz işe yarayacak gibi görünmüyor.Çünkü hastalığın sebebini doğru yerde aramıyoruz.Doğru uygulamaları saymak, savunmak samimi bir iradeye dayanmıyorsa oyalama taktiğidir.Önemli olan tedbir alınıyor ümidi yaratmak değil, gerçekten tedbir almak ve Türkiye’yi dünyaya rezil eden adaletsizliklerin zararlarından halkı korumaktır.Yargı mağdurları hızla çoğaldığına ve adaletsizlikten kaynaklanan bir toplumsal felâket yaşandığına göre “korumak” yerine “kurtarmak” sözcülüğü daha isabetli olur.Yargıtay 13. Ceza Dairesi’nin Antalya Çocuk Mahkemesi’nce verilen bir karar bağlamında yaptığı değerlendirme, sorunun sistemden değil insandan kaynaklandığını bir kez daha göstermiştir.Yargıtay kararında yeni Türk Ceza Adalet Sistemi’nde “kişilerin lekelenmeme hakkı” diye bir değer bulunduğu, sistemin “eksiksiz soruşturma” ve “tek celsede duruşma” ilkesine bağlı çalıştığı belirtilerek şu uyarılara yer verilmiştir:Soruşturma uzun sürebilir ama dava kısa sürsün;Eksik delille dava açılamaz;Savcı, şüphelinin lehine olan delilleri de toplamalı...Tutukluluk cezası!Bu değer ve ilkelerin Türk adaletinin temeli olduğuna inanmak neredeyse imkânsızdır.Çünkü toplumun vicdanını ve siyasetin gündemini meşgul eden büyük davalara bakan mahkemeler, sanki özellikle bu ilkeleri katletmekle görevlidirler.Mesela, bizim sistemimizde ve kutup yıldızı kabul ettiğimiz AİHM içtihatlarında “istisnai tedbir“ olan tutuklama, son yıllarda mahkûmiyet kararı verilmeden önce peşin olarak çektirilen bir ceza gibi uygulanmaktadır.Oda TV davasında Soner Yalçın mahkeme heyetine şunu söyledi:“Mahkemeniz şu kararı verdi: Kuvvetli suç şüphesi, suçun vasıf ve mahiyeti, delillerin henüz toplanmamış olması, terörist olmamız vs iyi de; 1 yıldır hapisteyiz. O kadar yaptığımız savunmalar, bilirkişi raporlarının hepsi boşa mıydı?”Evet; maalesef boşadır! Çünkü muhalif bilindiği için hapse atılan herkes için belirlenmiş bir “tutukluluk ceza süresi” bulunmaktadır ve bu ceza her durumda çektirilecektir.Bu algı içerdekilere yerleşmiştir.Seminer de halletmezAdalet Bakanlığı’nın tutuklama kararlarını zorlaştıran düzenleme getireceği haberi umut olmayı pek hak etmiyor.“Tutuklama kararlarına ayrıntılı gerekçe yazılması” zorunluluğu çare olmayacaktır.Çünkü yürürlükteki mevzuat da “içeriksiz basmakalıp gerekçelerle tutuklama kararı verebilirsiniz“ demiyor.Yürürlükteki mecburiyeti baştan savan etkiler değişmediği sürece yanlış uygulama da değişmeyecektir.Çünkü uzun tutuklulukla ilgili ihlâller sadece yasalara değil, AİHM’nin içtihatlarına ve Türkiye hakkında verdiği mahkûmiyet kararlarına rağmen sürmektedir.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun özel yetkili mahkemelerin hakim ve savcıları için bu konuda bir seminer düzenlemesi iyi bir haberdir.Özel yetkili hakim ve savcıların AİHM’ce gönderilecek bir uzmandan “doğru uygulama”yı dinlemesi, mutlaka yararlı olacaktır.Ama yine kesin çözüm olmayacaktır.Özel yetkili hakim ve savcılar okuduğunu anlamayan insanlar değildir. Kendilerinden bekleneni yapıyorlar. Aksi halde sürülüyorlar.Özetle, siyasi irade intikam mevsimini kapatmadan beklediğimiz adalet gelmeyecektir!

Devamını Oku

Delil bulundu!

27 Ocak 2012

Hrant Dink suikastina bakan mahkemenin başkanı “örgüt var ama delil yok” diyerek olay yaratmıştı.Kamu vicdanı beklediği adaletin mahkeme kararında tecelli etmediğini görerek isyana sürüklenmişti.Çünkü siyasi cinayetlerin toplumu aptal yerine koyan standart senaryosu bu olayda aynen tekrarlanmış, bir tetikçi, bir maşa cezalandırılmış fakat azmettiren güçler, sisler arasında yine sırra kadem basmıştı.Dink suikastına bakan özel yetkili mahkemenin başkanı Rüstem Eryılmaz VATAN’a itiraf etti ki vicdanen kendisi de tatmin olmamıştır.Birkaç gencin işleyebileceği basit bir cinayetle karşı karşıya olmadığımızı herkes görüyor. Mahkeme başkanı da görmüş, örgüt varlığını aklı ve vicdanı ile belirlediği halde kanıtlarını bulamamıştır.Biz bu itirafın cesur ve yapıcı bir hamle olduğunu söyledik ve destekledik.Çünkü hâkim Eryılmaz “bu iş burada bitmeyecek” diyor, yeni delil ortaya çıktığında adalet arayışının tekrar başlayacağını söylüyordu.O günün yaklaştığını ümit edebiliriz.Dink cinayeti üstünde bir yıldır araştırma yapan Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun, olayın arka planını aydınlatacak kanıtlara ulaştığı belirtiliyor.Jandarma ve polis istihbaratındaki bazı belgelerde tahrifat yapıldığı tespit edilmiştir.Bu belgelerden biri, Yasin Hayal’in Dink’i öldüreceğine dair ihbardır ve iddiaya göre üstündeki tarih bozularak, cinayetten sonraki bir tarih yazılmıştır.Öteki belge Erhan Tuncel’e gelen bir cep mesajıdır ve “Yasin Hayal geldi 7.65 mermi soruyor” diyen mesaj Trabzon Emniyeti’nde “Yasin abi geldi, erken gel” şeklinde değiştirilmiştir.Yeni bir başlangıç için Mahkeme Başkanı Eryılmaz’a aradığı fırsatı sunan kanıtlar olabilir bunlar.Hem azmettiricilerin yakalarına yapışmak için, hem toplumda yaralanan adalet duygusunu onarmak için fırsattır.Mahkemenin böyle bir borcu var.Yeni deliller hemen talep edilmelidir!Faili meçhul anayasaSivil anayasa yapmak üzere Meclis’te oluşturulan “uzlaşma komisyonu” önemli bir konuda uzlaştı!Gelen öneriler ve sahipleri, kamuoyuna duyurulmayacak.Gizlilik kararı tüm partilerden gelen temsilcilerin oybirliği ile alındı.Oybirliği mi demeli, yoksa suç ortaklığı mı; siz karar verin artık...Sansürün bahanesi pek ömür:Çeşitli kurum ve kuruluşlar, değişik odaklardan gelen tepkiler sebebiyle samimi önerilerini paylaşamıyorlarmış.Demokrasi kamuoyu ile yürür.Demokrasi herkesin her aklından geçeni söylediği, önerdiği bir rejim değildir. Çünkü öyle ortamlarda özgürlük değil anarşi ürer.Demokrasilerin sağlığını en başta şeffaflık garanti eder.İnsanlar ve kurumlar, hukuken ve ahlâken savunma gücüne sahip oldukları görüşleri savunurlar, önerirler.Ayıplanma ve suçlanma korkusu medeni insanın frenidir.Utanma duygusunun ve suç işleme endişesinin denetleyici etkisinin zaman zaman Türkiye’de de kaybolduğu oluyor; özellikle siyasetin ne kadar bezdirici bir cadı kazanına döndüğünü biliyoruz.Meclis Uzlaşma Komisyonu bu yanlış kararından dönmelidir.Çünkü komisyonun bu yoldan elde edeceği öneriler, imzasız ihbar mektuplarının kofluğunu ve deli saçması uçukluğunu aratmayan yanlışlar doğuracaktır.Eleştirilmekten korkanların önerileri kendilerinde kalsın.Faili meçhul anayasa olmaz!

Devamını Oku

Dindar bir nesil

26 Ocak 2012

Başbakan sakıncalı gördüğü konu ve sorunları, muhalefeti baskı altına alarak gündemden uzak tutuyor.Öylesine suçluyor ki, hedef aldığı partide kendini savunma telâşından vakit bulup meramını anlatacak hâl kalmıyor.Son grup konuşmasında üniversiteye girişte katsayı uygulamasına son vererek imam hatiplerin önünü açan karar için Danıştay’a giden CHP’yi hedef tahtasına koydu.Can alıcı darbeyi vurmadan önce dikkatleri şu soru ile üstüne çekti:“Siz bu imam hatiplerden neden rahatsız oluyorsunuz? Meslek liselerinden neden rahatsız oluyorsunuz?”Sonra cevabı yine kendisi verdi:“Dindar bir nesil gelmesin! Herhalde bundan...”Tabii ki şimdi YÖK kararı, imam hatiplere sağlanan imkân, toplum hafızasından uçup gidecek, geriye “CHP’nin dindar bir nesil istemediği” suçlaması kalacaktır.Bu hüküm doğru mu?Hiçbir parti böyle toptancı bir hükme hedef yapılamaz.Tek başına DP iktidarından önceki son CHP hükümetinin başbakanı Ord. Prof. Şemseddin Günaltay’ın din ve tarih bilimine hizmetleri dahi CHP’yi böyle bir haksızlıktan korumaya yetmelidir.CHP meslek okulları içindeki imam hatiplere itiraz etmiyor; itirazı imam hatip okullarının sistematik olarak yaygınlaştırılıp laik eğitimin alanını kapsamasına, başka bir deyişle bütün okulların sonunda imam hatipleşmesinedir.Bunu bilmeyen yok ama Başbakan’ın başarılı taktiği tartışılmasına imkân bırakmıyor.İnsanların dindarlığını değerlendirmeye tabi tutma hak ve yetkisi peygambere bile verilmemişken bunu Başbakan’ın yapmaya kalkışması kabul edilemez.Kaldı ki son zamanlarda polemiklere tarihten referanslar getirme alışkanlığı yerleştiren Başbakan, Atatürk’ün din hakkındaki sözlerini ve özellikle de şu sözünü hatırlayarak CHP’yi o suçlamadan sakınmalıydı.“Türk Milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum.”Yaşar Nuri tecrübesiProf. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, sözünü sakınmayan itibarlı bir din bilginidir.CHP’de istifa ile sonuçlanan milletvekilliği tecrübesi ona din-siyaset ilişkilerini derinine anlamakta kapı açmıştır.Başbakan’ın sözünü ona sordum.CHP’yi bu şekilde nitelemenin haksız olacağını anlattı.Siyasete alet edilmeyen ve çıkar amacı gütmeyen dindarlığı en yoğun olarak bu partinin milletvekilleri arasında gördüğünü söyledi.Dindarlığı tekel gibi sahiplenip rakip partileri din karşıtlığı ile suçlamak dinen hak değilse bu yapılana ne ad vermek gerekir?Tabii ki dinin siyaseten istismarı...Laiklik de zaten toplumu bu tür tehlikelere karşı koruyan bir sigortadır.Genç nesillerin kafasını çelmeye, soğutup ondan uzaklaştırmaya çalışan bin türlü tertibe rağmen “Niçin laiklik” sorusuna en doğru cevabı yine Atatürk vermiştir:“Dört halifeden sonra din, daima vasıtai siyaset, vasıtai menfaat, vasıtai istibdat yapıldı. Artık bu milletin öyle hükümdarlar, öyle âlimler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur.”Başbakan Erdoğan Mısır’ı ziyaretinde yeni düzeni kuracak olanların laiklikten korkmamaları gerektiğini belirtmiş, Müslüman bir siyasetçi olarak laik devletin başbakanı olmasını örnek göstermişti.Ama Başbakan’ın imam hatipler bağlamında CHP’ye yönelttiği haksızlık ve ayrımcılık hiç de iyi bir örnek değildir!

Devamını Oku