Krizin öğrettiği

12 Şubat 2012

Başı terörle belâda olan devletlerin halktan gizli pazarlıklara giriştiğine dair örnekler vardır.Ama oralarda gelişmeleri kontrol eden bir dinamik de daima kendini duyurmuştur.Nedir o? Kamuoyunun bir gün her şeyden haberdar olacağı gerçeği, güvencesi..Türkiye'de bu güvence biraz hor görülmüş. Beşincisi Oslo'da yapıldığı anlaşılan pazarlık, ipin ucunun kaçırıldığını ortaya koyuyor.MİT Müsteşarı Fidan'ın şüpheli sıfatıyla ifade vermeye çağrılması nedeniyle kopan kızılca kıyamet arasında dikkatlerden kaçan belgeler var.Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya KCK soruşturmasındaki görevinden alındı ama onun kafasında cevabı mutlaka verilmesi gereken sorular oluşmuştu.O soruların MİT ile PKK arasında varıldığı iddia edilen mutabakat metinlerine dayandığı öne sürülüyordu.Ne olacak onlar?Normal zamanlarda her biri gazete manşeti olacak iddialar iç sayfalarda kaybolup gitti. Mesela bir metinde “demokratik özerklik” sağlanmasından, Kürtçenin ikinci resmi dil kabul edilmesinden, Öcalan’ın ev hapsine alınmasından, “gerilla” diye anılan PKK teröristlerine silâhsızlandırıldıktan sonra “öz savunma gücü” statüsü kazandırılmasından söz ediliyordu.Sil baştan açılımıMİT-polis-yargı çatışması, etrafımızda bir ateş çemberi oluşurken hiç hoş değildir. Ama çatışmanın şimdi patlak vermesi, krizle daha zor bir aşamada yüzleşmekten iyidir.Başbakan bir ulusa sesleniş programını bu soruna ayırmalı, karanlıkta kalmış her soruya cevap ve aydınlık getirmelidir. İyimser tahmin ve dileklerle kötünün kötüsü vehimler arasında gidip gelen Kürt açılımı artık çürümüştür. Kimsenin bu projeye güveni kalmamıştır.Yaşadığımız tecrübenin ışığı altında yeni bir başlangıca ihtiyaç bulunuyor.Savcı Sarıkaya'nın masasında bıraktığı belgelere “verilmiş söz” muamelesi yapmaya AKP iktidarı herhalde cesaret edemez.Zaten o belgeler “Terörle pazarlık olmaz” sözünü doğrulayan ibret kanıtlarıdır.İktidar bundan sonra ister istemez PKK ile MİT üzerinden yürüttüğü pazarlığı unutturmaya çalışacaktır. Ama bu manevra, her şeyi silen bir dönüş olmamalıdır. Oy uğruna uyandırılan umutları, kandırılmanın öfkesine çevirmekte kimsenin yararı olmaz.Doğru muhatap BDPFakat pazarlığın ve uzlaşmanın sınırlarını gerçekçi olarak görmekte yarar vardır. Türkiye'de hukukun üstünlüğüne dayanan bir demokrasi bulunmasa da işleyen bir sandık demokrasisine sahibiz.Tüm vatandaşlar, ister bireysel, ister mensubiyetlerinin gösterdiği hedef doğrultusunda oylarını kullanıyorlar. Kürtleri yalnız Kürtçü parti temsil etmiyor. Kürt kökenli vatandaşlar öteki partilerde de, hak ettiklerinden daha yüksek sayıda temsil imkânı buluyorlar.İktidar duyulmasından ve duyulduğu takdirde hesabını veremeyeceğinden korktuğu tavizleri, anaların gözyaşını dindirmek gerekçesiyle dahi savunamaz artık.Son krizi fırsat bilerek arayışları gerçekçi zemine çekmeliyiz.Bunun ilk şartı siyasete itibar kazandırmaktır.AKP iktidarı bir yandan PKK ile müzakere yürütürken BDP'ye adeta teröristmiş gibi muamele etmektedir.Bu yanlışa son vermek, BDP'yi Kürt sorununda tek siyasi muhatap saymak ve hapisteki milletvekillerinin Meclis’te görev yapmalarına olanak verecek yolları açmak, hemen yarın başlayacak yeni dönemin ilk adımları olmalıdır.Devlet krizi bizce imkânları da imkânsız olan şeyleri de göstermiştir!

Devamını Oku

Azil çare değil!

11 Şubat 2012

“Eğer gelişmeler öngörülebilir nitelik taşıyorsa orada istikrar vardır.”Ülkelerdeki siyasi istikrar durumu bu bakışla değerlendirilir.MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile eski Müsteşar ve yardımcısını ifade vermeye çağıran, ama davete mazeretsiz uymadıkları için haklarında yakalama emri çıkartan Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya yürütmekte olduğu KCK soruşturmasındaki görevinden alındı.Yargı bağımsızlığını adaletin güvencesi olarak görenler açısından onaylanacak bir karar değildir bu ama kamuoyunda sürpriz etkisi de yaratmamıştır.Çünkü MİT Müsteşarı’nın şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldığı gün, bu konuda akıl yürütebilecek durumda olan herkes Sarıkaya’nın sonunun “azil” olacağını görmüştü.Yani tahminleri tutmuştur.Trajikomik bir çelişki doğmuştur.İstikrarın her durumda iyi bir şey olduğunu eskisi kadar iddia ile savunabilir miyiz artık?Haklı uyarılarBiliyorsunuz, MİT’çilerin ifadeye çağırılmasından doğan krize önceki gün MİT Yasası’nda yapılması öngörülen bir değişiklik teklifi ile çare üretildi.Özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren suçlar söz konusu olduğunda MİT yasası yeterli korumayı sağlamadı çünkü.Meclis’te bu hafta yasalaştırılacak teklifin bütün açık kapıları kapatarak MİT’çilere ve Başbakan’ın özel göreve tayin ettiği kişilere tam bir dokunulmazlık getireceği hesap ediliyor.Ama CHP lideri Kılıçdaroğlu, MİT görevlileri yanında Başbakan tarafından atanmış özel görevlileri de yargıdan kaçıracak hükme dün itirazda bulundu.Bu maddenin “Başbakan’a özel çete kurma izni” vermek demek olacağını savundu.Meclis’teki çoğunluğu kendisine her yasada istediği değişiklikleri yapma imkânı tanıdığı halde, iktidarın “terörle müzakere” suçlamaları karşısında kendini güvende hissetmediği belli oluyor.Yetkileri ile ilgili yorumu yüzünden olay yaratan Özel Yetkili Savcı Sarıkaya’nın KCK soruşturmasından alınmasına rağmen CMK’da da ilâve koruyucu önlemler için düzenleme yapılmasının gerektiği dün iktidar çevrelerinde konuşuluyordu.Uyanma zamanıdırAslında hukuka ve akla ters arayışlardır bunlar.Temeli hatalı bir yapının üst katlarında alacağınız tedbir yıkımı önlemez.Sorun, sıkıyönetim mahkemeleri ile devlet güvenlik mahkemelerinin daha da beteri olan özel yetkili mahkemelerdir.CHP lideri Kılıçdaroğlu dün kulak verilmesi gereken bir uyarı yaptı:“AKP yarattığı canavardan kurtulmaya çalışıyor ama hukuku dolanarak bu iş olmaz!”Yargının bağımsız olduğunu sınamaya kalkışacak her savcıyı azlederek, başına dert açan görevliler için “kişiye özel yasalar” çıkararak nereye kadar gidebiliriz?Aklın yolu birdir demişler.Burada da iktidara düşen, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını adalet ve demokrasi için mecburiyet sayan görüşleri ciddi olarak dinlemek, irdelemek ve karar verirken, bu mahkemelerin sağladığı menfaatleri artık elinin tersi ile itme vaktinin çoktan geldiğini, hatta geçmekte olduğunu görmektir.Bir VATAN okuru dün internette “özel yetkili canavar, ortada muhalif kalmadığı için yandaşları yemeye başladı” diye yazıyordu.İktidar uyanırsa yaşadığımız devlet krizi hayırlara vesile olabilir!

Devamını Oku

İlâh gibi savcı

10 Şubat 2012

Siyasi iktidar sabahlara kadar MİT Müsteşarı Fidan'ı özel yetkili savcıya teslim etmemenin çaresini aradı.Nihayet formülü buldu ve başkentten dün derin bir oh sesi yükseldi.Çünkü özel yetkili savcının en son hangi kapıyı çalmak isteyeceğini kimse tahmin edemez; o nedenle ihtimaller uykuları kaçırıyordu.Müsteşar Fidan’a savcının yönelteceği sorular medyaya sızdırılmış, MİT vahamet taşıyan suçlamalara, soru kılığına sokulmuş ifadelerle hedef yapılmıştı.Bunlar arasında PKK ile Oslo'da yapılan görüşmeler de yer alıyordu.Ses kayıtlarında o dönem henüz MİT'in başına getirilmemiş olan Hakan Fidan'ın "Başbakan'ın özel temsilcisi" sıfatıyla orada bulunduğu açık - net belirtiliyordu.Soruşturmanın daha sonraki bir aşamasında özel yetkili savcı, Başbakan'ın da ifadesini istemeye kalkabilir miydi?CHP sözcüleri bu isteği seslendirmeye çoktan başlamışlardı bile.Fakat hükümet kanadı da koruyucu düzenlemeyi aynı saatlerde tamamladı.İyi düşünüldü mü?MİT Yasası'nın 26'ncı maddesini değiştiren teklif Meclis Başkanlığı'na verildi.Teklif özetle, "MİT mensuplarının veya Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenlerin (...) özel yetkili mahkemelerin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılması Başbakan'ın iznine bağlıdır" hükmünü getiriyor.Bu yasa geçtiğinde Hakan Fidan'a henüz MİT mensubu değilken katıldığı Oslo buluşmasının hesabı da sorulamayacaktır.Çünkü Başbakan izin vermeyecektir!Kişiye özel yasa, günü kurtarma tedbiridir. Ve genellikle gözetilen hayırdan daha fazla zarar doğurur."Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere" seçilen bazı kişilere yasa ile sağlanacak olan dokunulmazlık için bir kez daha düşünmek iyi olur.Faili meçhulleri temizlemeye ve demokrasiye ilerlemeye çalışırken önümüze yeni hendekler açmayalım."Kurşunu sıkan da, yiyen de şereflidir" diyen bir başbakan tekrar başımıza gelmez gelemez dememeliyiz!DGM'ler kapanmalıİnandığım çözümü tekrarlayacağım.Bunu yaparken İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan'ın desteğinden yararlanacağım.Kazan "Yapılacak tek iş derhal CMK'nın 250, 251 ve 252'nci maddelerini kaldırmaktır" diyor.Yani özel yetkili mahkemeleri kaldırmak, kapatmak...Turgut Kazan özel yetkili yargı düzenini doktor Frankeştayn'ın yarattığı canavara benzetiyor.O canavar, Genelkurmay Başkanı'nın Yüce Divan'da yargılanacağına dair Anayasa hükmünü bile yok sayarak İlker Başbuğ'u kendi mahkemesine çıkarmış tutuklayıp hapse atmıştır.İktidarın tek maddelik çözüm tedbiri dileriz çare olsun.Ama bizce yırtık büyüktür ve tamir kabul edecek gibi değildir.Özel yetkililerin kapısına dayanıp içeri atmayacağı kimse yok bugün ülkede.Böyle bir tehdit varken kimse güvende olmaz. Kendini güvende hissetmeyen insanlar da özgür olamaz.İktidar kendini kandırmasın.Önünde sonunda bu mahkemeleri kaldırmaya mecbur kalacaktır.Hasım saydıklarına karşı kullandıkları bu canavara artık "senden gelecek hayır Allah'tan gelsin" deme basiretini göstermelidirler!

Devamını Oku

Zamanı değil!

9 Şubat 2012

Önemli tüm sorunlara uyguladığımız neredeyse değişmez iki tedbir var; uyuşturma ve erteleme.MİT-Polis-Yargı arasındaki çatışmanın sürmesini önleyecek çare dün üretilemediği gibi, TBMM’de yaşanan iç tüzük krizi de aşılamadı.İç tüzük haftaya ertelendi.MİT merkezli bunalım uzun bekleyemez.Büyük ihtimalle, MİT Müsteşarı Fidan ile iki eski MİT’çiyi ifadeye çağırma kararından Başsavcı’yı haberdar etmediği gerekçesiyle görevli savcılar kızağa alınacaklardır.Mesele kapanacak mıdır böylelikle?Devletin vazgeçilmez kurumları arasında patlak veren çatışmanın sebepleri, hastaya morfin verip uyutarak giderilemez.Yargıyı siyasete alet etmenin ve polisi de yargıya suçlu üreten bir alet gibi kullanma yanlışına düşmenin bedelini ödemeye kim bilir daha ne kadar süre mahkûm olacağız.Ahiret sorularıHükümet bütün varlığı ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a sahip çıkıyor.KCK savcısı dün MİT Müsteşarı’nı bekliyordu. Ama o Cumhurbaşkanı’nın yanına çıktı.İstanbul’a da itiraz yazısı gönderdi.Yasaya göre, ifade için Başbakan’ın izin vermesi gerektiği hatırlatıldı.Ama eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’a gösterilen gerekçe şimdi MİT Müsteşarı Fidan için kullanılacaktır.“Katalog suçlar” kapsamında bir soruşturma varsa, MİT Müsteşarı’nı şüpheli olarak çağırmakta izin şartı aranmıyor.Ayrıca, savcının MİT Müsteşarı’na soracağı soruların niteliği, kopacak kıyametin çapını belli ediyor.Medyaya sızan sorular, yöneltilecek suçlamanın vahametini gösteriyor.Savcı, MİT Müsteşarı’na “KCK sizin gözetiminizde mi kuruldu?” diye soracak.Ve “Örgütle Öcalan arasında kuryelik yaptınız mı? Kandil’le İmralı arasında mektup taşıdınız mı?” dahil yığınla soru...Adam bulamayızAslına bakarsanız, eski Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması ne kadar haksız ve yanlışsa, MİT Müsteşarı’na lâyık görülen senaryo da aynı ölçüde gaflet örneğidir.Bölücü terörü önlemekte siyasi müzakerelere dayalı ikna yolunun doğruluğuna inanan iktidara hak verirsiniz veya vermezsiniz; o ayrı iştir.Buradaki mesele, hükümetten aldığı direktif doğrultusunda MİT’in ve başındaki sorumlunun görevini yapmasıdır.Bunu suç sayacak ve böyle bir nedenle MİT Müsteşarı’nı cezalandıracak olursak özveri isteyen görevlere nitelikli insanlar bulmakta imkânsızlığa düşeriz.Galiba köklü çözüm, özel yetkili mahkemeler ve savcılar rejimine son vermekten geçiyor. Çünkü bu model devlet kurumlarını bile kavgalı hale getirmiş, siyaset merkezlerini entrikalarla kokuşmuş eski saraylara benzetmiştir.Etrafımız kaynıyor ve biz en güçlü olacağımız dönemde birbirimizin gözünü oyuyoruz!*****Bari Meclis’te olsunMecliste muhalefetin sesini kısmak niyetiyle düzenlenmiş bir İç Tüzük’e direnmek demokrasi görevidir.Üç muhalefet partisinin iktidara karşı güçlerini birleştirmesi, övgü hak ediyor.Muhalefet sözcülerinin konuşmalarını zaman kaybı görmek demokrasi suçudur.Sokakta muhalefet yok, medyada muhalefet yok; bari Meclis’te biraz olsun!.Muhalefeti susturulmuş bir meclisin yapacağı yasanın, hükümetin tek başına çıkardığı kanun hükmünde kararnameden ne farkı olur?

Devamını Oku

Esrarengiz

8 Şubat 2012

Esrarengiz şeyler oluyor. İktidar sahiplerinin bile açıklamakta zorlandığı gelişmeler...Salı günü akşamı özel yetkili savcılık MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile eski Müsteşar Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’i ifade vermeye çağırdı.Başta yalanlanan haber daha sonra doğrulandı ve adı geçenlerin KCK soruşturması bağlamında şüpheli sıfatıyla ifade verecekleri anlaşıldı.“MİT Müsteşarı nasıl olur da ifadeye çağrılır?” tartışması ile başlayan günün ilerleyen saatlerinde başka bir haber bomba gibi patladı:İstanbul Emniyeti’nin terörle mücadeleden ve istihbarattan sorumlu iki müdürü görevlerinden alındı ve yerlerine aynı gün yenileri tayin edildi.Görevden alınan polis müdürleri KCK operasyonlarını yürüten sorumlulardı.MİT ile Emniyet’in istihbarat alanında zaman zaman sürtüşmeleri işin doğasından gelir.Ama böylesine radikal bir tedbire başvurmanın mecburiyeti niçin ve nasıl doğmuş olabilirdi?Kim, kimler nereden tahrik etmiş olabilirdi?Bunu bilmiyoruz ama Uludere faciasından bu yana MİT Müsteşarı’na yönelik tasfiye amaçlı kulis faaliyetinin yoğunlaştığını görebiliyoruz.Oslo bombası...Polisin yürüttüğü KCK operasyonları sırasında terör örgütüne sızdırılmış MİT elemanlarının yakalanıp mahkemeye sevkedilmelerinden kaynaklı şikâyetleri ve doğurduğu sürtüşmeleri de hesaba katmak gerekiyor.Ve tabii altı ay önce gündemi sarsan “Oslo bombası” özel bir önem taşıyor olabilir.Hatırlanacağı üzere o tarihte Oslo’da PKK yöneticileri ile devlet adına müzakereler yapan heyetin, beşinci buluşmasına ait ses kayıtları ortaya çıkmıştı.O kaydın yapıldığı toplantı sırasında Hakan Fidan MİT Müsteşarı değildi görüşmeye “Başbakan’ın özel temsilcisi” sıfatıyla katılıyordu.Savcı, Oslo sürecinin KCK ile bağlantısını mı sorgulamak istiyor, yoksa istihbarat alanında sürtüşen kurumlar arasında, daha yakın ilişkide olduğu polise dostluk mu yapıyor? Bilmiyoruz.Bunu sorumlu hükümet üyelerinin halka açıklaması gerekiyor.Nedenine gelince, güvenlik birimleri içindeki gizli ilişkiler konusunda uzman bir gazeteci olan AKP Milletvekili Şamil Tayyar bile cevap vermiyor.O da soru soruyor:Tuhaflık varmış!“MİT Müsteşarı’na ifade çağrısını Savcı Sadettin Sarıkaya yaptı. İlginci, soruşturmayı yürüten Bilal Bayraktar Amerika’da. Asıl savcı yurt dışındayken davet sözlü olarak yapılmış. Başsavcı ve vekiline haber verilmeden basına sızdırılmış. Bu işte bir tuhaflık yok mu?”Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da dün yardımcı olamadı aydınlanmaya.Şu değerlendirmeyi yaptı:“Aklımla izah edemiyorum!”AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in yorumu şöyle oldu:“MİT gibi bir kurumun sıradan kurumlar gibi denetlenmesi sorun yaratır!”Genelkurmay’ın en mahrem yerlerinin günlerce aranması ve o dönemin Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanıp hapse atılması nasıl sorun yaratmadıysa kimse korkmasın MİT Müsteşarı’nın ifadeye çekilmesi de sorun doğurmaz.Biz vatandaş olarak ne olup bittiğini öğrenmek istiyoruz; o kadar.Vatandaşın huzur içinde yaşamak için ihtiyaç duyduğu bilgileri, yalana dolana başvurmadan verecek bir yetkili arıyoruz.Şu karanlık dağılsın yeter.Hükümetin sahiplenip koruduğu MİT Müsteşarı’nı ifade vermeye çağıran bir savcının çıkmasını, yargı kurumunun bağımsızlığına ispat saymak isterdik ama acelecilik olur! Saflık olur!

Devamını Oku

Kısır ve sıkıcı

7 Şubat 2012

Meclis’teki grup toplantılarını dün “Bu zahmet ne işe yarıyor acaba?” sorusuna cevap arayarak izledim.Halkın bilgi olarak yararlanabileceği pek az şey işittim.Düşmanca duygular havayı zehirlemişti yine. Yoğun bir “Sen şöylesin, sen böylesin” edebiyatı, sıfır saygı, sıfır sevgi.Arada bir nükte, gülümsetecek bir şaka nerede; ara ki bulasın!Kılıçdaroğlu, geçen haftaki konuşmayı inceletmiş. Başbakan kürsüde 46 dakika kalmış, 34 kez CHP, 12 kez Kılıçdaroğlu demiş.Türkiye’yi bilmeyen biri gelip TV’leri izlese CHP’yi iktidar, AKP’yi de ezilen muhalefet zanneder.Dün Tayyip Erdoğan CHP liderine tuhaf öneriler yapıyordu:Nedenini anlamak zor ama “CHP gitsin, aynı zihniyeti paylaştığı (Suriye) Baas partisine destek versin” dedi.Amerikalı yazar Paul Auster’la Kılıçdaroğlu’nun İsrail’e gitmelerini tavsiye ettikten sonra “Gazze’yi gören tepede birlikte piknik yapsınlar” dedi.Orada da durmadı “Git Danimarka’ya Roj TV’yi de savun” dedi.Başbakan’ın taktiğiTayyip Erdoğan’a kimsenin akıl verecek hali yok. Son rakamlar AKP’nin seçimden bu yana oylarını 5 puan artırdığını, CHP ile MHP’nin gerilediğini gösteriyor.Başbakan’ın derdi de örnek bir demokrasi sergilemek değil, her imkânı zorlayarak oylarını artırmaktır.Devamlı hücum oynayarak, bağırarak adeta savaş hali gerginliği yaratarak seçmen tabanını diri tutmayı becerdiği ortadadır.Başbakan’ın grup toplantılarını daha bilgi ağırlıklı ve eleştiriye daha açık bir havaya dönüştürmesi ihtimali fazla değildir.Peki siyasetin zirvesindeki ikili “temcit pilâvı” bıkkınlığı mı verecek?Demokrasinin gücü, eleştiri kanallarının açık olmasından gelir. Bizde sorun var. Eleştiren gazeteci veya bilim adamı olmuş fark etmiyor; doğrudan devlet terörüne hedef oluyor. Dün bunu gördük.Ana muhalefetin önemi artmıştır.Kılıçdaroğlu’nun daha yaratıcı olması gerekiyor.CHP lideri dün Uludere faciasına yol açan istihbaratın kaynağını sordu ve Deniz Feneri’ni unutturmayacaklarını söyledi.CHP liderine tavsiyeBunlar yerinde ısrarlar ama Kılıçdaroğlu artık fark yaratmalı, hiçbir tahrike kapılmayan, aradığı gerçeğe sabırla yürüyen bir görev adamı rolünü oynamalıdır.O zaman Başbakan Erdoğan, CHP ne derse desin kendi bildiğini okumaya devam edemeyecektir.Mesela Kılıçdaroğlu Suriye konusunda iktidarın geleneksel dış politikamıza ters adım atmaması için çağrıda bulunabilirdi dün.Türkiye’nin bölgede mezhep temelinde oluşan bloklardan birine angaje olduğuna dair artan yorumların hesabını sorabilirdi.Sonra Deniz Feneri rezaleti...Merhamet dolandırıcılığının Türkiye ayağını soruşturan üç savcı görevden alındı şimdi nasıl yürüyecek bu dava?Alman mahkemesi asıl faillerin Türkiye’de olduklarına karar verdi. Türk yargısı görevini yapmazsa ne olacak?Frankfurt mahkemesinin hâkimi Klaus Wienz bunun cevabını Gazeteport’a verdi:“Türk Savcıların görevden alınmasını değerlendireceğiz. Eğer dava açılması şartlarının Türkiye’de olmadığı kanısına varılırsa asıl faillere yönelik soruşturma ve kovuşturmanın Almanya’da yürütülmesi kararının alınması muhtemel olur!”Kimse şüphe etmesin, böyle bir son Amerikalı yazar Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme sebebinden daha az onur kırıcı bir durum değildir.Siyasetçiler arasındaki tartışma kalitesini yükseltmek zorundayız!

Devamını Oku

Tehlikeli oyun

6 Şubat 2012

Başbakan her Salı siyasete ve medyaya haftalık tartışma gündemi veriyor.Son haftayı “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözlerini tartışarak geçirdik.Kapandı mı mesele?Kapanması için iktidar görüşünde birleşmek gerekiyor. Bu gerçekleşmedi.Tersine dağılma oldu.Çünkü yandaş kalemler arasından bile “çocuğuma dokunma” itirazı geldi.Toplumsal mesajı alıp meseleyi soğumaya bırakmak Başbakan’ın doğasına uygun değildir. Nitekim vazgeçmeyeceğini belli etti.“Dindar nesil yetiştirme” sözüne laiklik ve demokrasi açısından itiraz edenleri “Tinerci bir gençlik mi istiyorsunuz?” diye paylaması, bu hafta da sorunu tartışmaya devam edeceğimizi gösteriyor.Konunun gündemde kalması hayırlıdır.Çünkü Başbakan’ın dindar gençlik yetiştirme hedefi tasavvur değil, ulusal bayramları sıradanlaştıran, imam hatiplerin önünü açan kararlar nedeniyle zaten eylem alanına konulmuş icraattır.Dün bir VATAN okuru dönemin farkını şu ifadelerle ortaya koyuyordu:“Bizler 1960’larda büyüdük. Atatürk döneminin bilgili, yurtsever, disiplinli, sevecen öğretmenleri ile yetiştik. Evlerimizde namaz kılan, oruç tutan büyüklerimizi izleyerek, yanlış yaptığımızda uyaran komşularımızı dinleyerek iyi insan olmaya çalıştık. Yazları Kur’an kursuna gidip bazı duaları ve ibadet şekillerini öğrendik. Ama kimse bize bunları öğretirken Atatürk’ü ve Cumhuriyeti kötülemedi.”Şimdi ulu orta kötüleniyor.İktidar sözcüsü, Hz. Peygamber için bile bulunmayan koruma kanununun Atatürk için var olmasından şikâyet ediyor.Neyin işareti şimdi bu?Hz. Peygamber için koruma yasası mı çıkacak, yoksa Atatürk’le ilgili koruma mı kaldırılacak?AKP, Cumhuriyet tarihinin en şanslı, en güçlü iktidarıdır. Rahat mı batıyor?Birçok güzel şeyi borçlu olduğumuz laiklikle bu kadar oynamamak lâzım!Ek iddianame gibiTime dergisi aslında dostluk yaptı.Koskoca T. C. Başbakanı Erdoğan’ın bir Brooklyn’li yazar olan Auster ile tartışmasının “Türkiye’ye irtifa kaybettireceği” uyarısında bulundu.Saldırı her zaman “en iyi savunma” değildir. Bazen yanlış girilmiş bir kavgadan çekilmeyi de bilmek gerekir.AKP kurmayları anlaşılıyor ki Başbakan’ın zararlı çıkacağını fark edip Amerikalı yazarın karşısına başka birini çıkarmışlar.Dün Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli uzun bir açıklama yaptı.Ergenekon ile Yeni Muhafazakâr diye bilinen ve Orta Doğu’da İsrail’in güvenlik çıkarlarını her şeyden daha önemli sayan bir grup olan Neocon’un ortak faaliyette oldukları iddiasını seslendirdi.Gedikli’ye göre, Türkiye’de karşılaşılan bütün fenalıklar bunların başının altından çıkmaktadır. Amerikalı yazar Paul Auster’ı da bu ikili “dolmuşa” getirmiştir!Gedikli’nin açıkladığı Neocon-Ergenekon takımı, söyleyene değil söyletene bak dedirtiyor:Teknik direktör Şimon Peres; kaleci Öcalan; geri üçlü Sarkozy, Merkel, Netanyahu; orta sahada Mehmet Haberal, Doğu Perinçek, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Yalçın Küçük; ileride Kılıçdaroğlu ve Selâhattin Demirtaş..AKP muhaliflerinin içine atıldıkları bir çöp torbası işlevi gösren Ergenekon, yavaş yavaş uluslararası nitelik taşıyan bir suç örgütü olmaya terfi ediyor.AKP’yi küçük düşmanlar kesmiyor!

Devamını Oku

Dindar nesil

4 Şubat 2012

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç AKP’nin renkli kişiliğe sahip büyüklerinden biridir.Partisinin siyasal İslâm fikriyatının savunucusudur elbette. Ama vicdanlı bir yanı vardır ki orada farkını koyar.Şikâyet ettiği adaletsizlikleri keşke düzeltmeyi de başarabilse. Ama bunu yapamadığı zaman hiç değilse itiraz etme eleştirme cesaretini gösterebiliyor.Önceki gün CNN Türk’ün konuğu oldu. Ve medyanın gündemine giren iki konuda tartışılacak şeyler söyledi.Başbakan’ın “Türkiye’ye gelsen ne olur gelmesen ne olur?” diye tepki gösterdiği Amerikalı romancı var hani, adı Paul Auster; yazarların hapse atıldığı ülkelere gitmeyi reddettiğini, bu bağlamda Türkiye’ye gelmediğini söylemişti; bu konuda ne düşündüğü soruldu.Arınç konuyu hiç beklenmedik bir alana taşıdı, şaşırttı herkesi.Amerikalı yazarın Atatürk’e çok benzediğini, Türkiye’ye gelmesi durumunda ve o sırada Atatürk’le ilgili bir film çevriliyor ise oynayabileceğini söyledi.Modaya mı uydu?Programı izleyenlere “Haydaaa!..” dedirten bu manevrada, Atatürk’ün izlerini silmeye yönelik iktidar eylemlerinin bir uzantısını arayanlar çıkabilir şimdi.Ama ben Arınç’ın Amerikalı romancıya “artistlik yapıyor“ iması içeren bir eleştiri gönderirken Atatürk’ü kötülemeye dönük bir kasıtla hareket ettiğini düşünmek istemiyorum.Çünkü onun Atatürk hakkında ne düşündüğünü üç buçuk ay önce Üsküp’te yaptığı bir konuşmasını okuduğum için biliyorum. Özetle şöyle demişti:“Atatürk’ün mücadeleci kişiliği, işgal altında yok olmanın eşiğine gelmiş bir imparatorluktan sağlam temellere sahip, değişime açık, millet iradesine dayanan, tam bağımsız bir cumhuriyet vizyonuna da sahiptir. O hem geleceği gören hem mücadeleci hem de devrimci özellikleri ile milleti ve devleti için tarihin akışını değiştirmiştir.”Arınç’ın, eline tutuşturulan her metni düşüncesine uymasa da itirazsız okuyan bir siyasetçi olmadığını sanıyorum.Cevabına bir anlam yüklemek şartsa bunu Atatürk karşıtlığında aramamak gerektiğini söylemek istiyorum.Ama Başbakan’ın “Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz“ sözüne verdiği destek bizce eleştiriyi hak ediyor.Makbul dindar kim?Bülent Arınç, muhafazakârlığın içini dolduran şeyler aile değerleri, dini değerler, kültürümüze ait değerler olduğuna göre “bunu dindarlık olarak vasıflandırmanın suç olmayacağını” savundu.Evet suç olmayabilir ama bir icraat sapmasıdır, hatadır ve hatta belki günahtır!Başbakan’ın “dindar bir nesil yetiştirmek”ten kastı, bir iktidar iradesi ise ülke, dini ideolojinin denetimi ve yönetimi altına girmiş demektir.O zaman her gelen iktidarın kendine göre bir din ve dindarlık anlayışı bulunacak ve bunu topluma dayatma hakkına sahip olduğunu düşünecektir.Laik rejim böyle şey olmasın diye vardır.Böyle bir karmaşanın doğuracağı tehlikelere karşı güvence laikliktir.Laiklik dinsizlik değil, tam aksine dine saygının garantisidir.Çünkü laiklik en başta dini korur.Çıkar kaygısı ile hareket eden cambazların binbir türlü istismarına karşı dini ve toplumu koruyan güvencenin laiklik olduğuna en canlı ve yakın örnek Türkiye’dir.Laik rejimin özgürlüğü içinde yetişen dindarlar bugün iktidarda değil mi?“Dindar bir nesil yetiştireceğiz” ne demek oluyor o zaman?.. Kendilerini dindarlıktan yana yetersiz mi görüyorlar?Görmesinler. Estağfurullah!

Devamını Oku