Hakkın, hukukun çiğnendiği yerde bayram kutlamak zordur. Bu zorluğu yeneceğiz inşallah.Çünkü bu ülkeden ümit kesmenin bahanesi olamaz.Tek sorunumuz sahip olmak zorunda olduğumuz değer ve zenginlikler arasında doğru bir öncelik sırası yapabilmektir.Cumhurbaşkanı Gül bayram mesajında Türkiye’nin yükselen bir bölgesel güç olarak çevresine ilham verdiğini belirtirken bayramın hatırlattığı güzel değerlerin kalıcı hâle getirilmesi dileğinde bulunuyor.Yokluk içinde bulunanlara sahip çıkılmasını istiyor.Ekonomik imkânları gelişen vatandaşların sayısı arttı ama hayatımızı “mükemmel” diye nitelemenin hâlâ uzağındayız.Victor Hugo “İyi olmak kolay; zor olan adil olmaktır” demiş.Türkiye’de bugün en büyük yoksulluk adalettir. Hakkın hukukun çiğnendiği yere bayram gelmez; nasıl gelsin?Vicdanlı ve medeni insanlar hak ihlâllerinden arınmış bir dünyanın varlığını daha ısrarla ve daha inançla aramalı ve yaratmaya çalışmalıdır.Suçsuz insanların ahıDün bunları düşünüyordum ki önüme iki e-mail geldi.Biri Soner Yalçın’ın sitemli seslenişi:“Günde 17 saat su verilmeyen, 24 saat aydınlanma lambalarının açık olduğu ve her anımın 2 kamerayla izlendiği cezaevindeki koğuşumda bazen kendimi bu sözü söylerken yakalıyorum;Kimse var mı orada?Yaklaşık 2 yıldır tutukluyum. Daha mahkeme ne kadar sürecek bilmiyorum. Fakat ben şimdiden unutuluşa mahkûm edildim...”Öteki mesaj, Balyoz davasında 16 yıl hapse çaptırılmasına isyan eden Hava Harp Akademisi Komutanı Tümgeneral Ayhan Gümüş’ten... General Gümüş bayram günü “Bizler kimin esiriyiz düşündünüz mü?” diye soruyor.Özgürlükleri ve gelecekleri iftira ve yalanlarla çalınan suçsuz ve şerefli insanlar olduklarını yazıyor:Devletten önce adalet“Devletimizin ve milletimizin bu düzmece davada Türk ordusuna karşı emperyalist güçlerle, Cumhuriyet düşmanlarının kurduğu hain komployu görmemiş olması kabul edilemez zafiyettir!”Balyoz’un dayandığı hukuk ihlâlleri ve içerdiği yığınsal ağır cezalar kamu vicdanında olumlu karşılık bulmamıştır.Komşu ülkelerdeki insanlar için hak hukuk ve özgürlük isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi ordusuna karşı yapılan hak ihlâllerini, hukuksuzlukları acaba Yargıtay aşamasında önleme gücünü kullanacak mıdır?Aristo “Adalet devletten önce gelir” demiş.. 2400 yıldır bu söz hükmünü yürütüyor.İnsan bir haksızlık karşısında bazen çaresiz kalabilir. Ama itiraz edecek medeni cesaretten hiçbir zaman yoksun kalmamalı.Hak edilmiş bayramlara ulusça o zaman erişeceğiz. O günlerin hayali ve ümidi ile...
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO yirminci genel konferansında bir karar almıştı.1978 tarihli o kararla, Atatürk’ün yüzüncü doğum yıldönümünün uluslararası ölçekte kutlanması faaliyetlerinde UNESCO önderlik rolü üstleniyordu.Gerekçe sade ama görkemliydi.“UNESCO’nun üzerinde çalıştığı tüm alanlarda onun olağanüstü bir devrimci olduğunu göz önünde tutarak;Özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri olduğu inancı ile;Dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın değerli öncülüğünü yapmış olduğunu unutmaksızın” sözleriyle övülmüş, örnek olarak tanıtılmasından insanlığa sağlanacak yararlar belirtilmişti.Valilik niye atladı?Atatürk olmasaydı bağımsız Türkiye Cumhuriyeti olmazdı.Cumhuriyet Bayramı haftası içindeyiz ve kutlamalarla ilgili birkaç yıldır tanık olduğumuz tartışmalar tırmanma ve restleşme görüntüsü kazanmaktadır.Hazin bir tablo bu.Cumhuriyet’i kuran kahramanlara karşı işlenmiş ağır bir inkâr ve vefasızlık suçudur.Çok sayıda demokratik toplum kuruluşu 29 Ekim’de Birinci Meclis önünde toplanarak “Büyük Cumhuriyet Buluşması” gerçekleştireceğini duyurdu.Bunun üzerine Ankara Valiliği yasal olmadığı, o nedenle toplantının engelleneceği açıklamasını yaptı.Karar bekleneceği gibi hemen siyasi bir kamplaşma yarattı.Bazı iktidar milletvekilleri yorum yapmaktan sakınırken CHP şiddetli tepki gösterdi. Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan “Cumhuriyet Bayramı kutlamak ne zamandan beri yasa dışı terör eylemi gibi oldu? Biz o gün orada olacağız” dedi.MHP’den Özcan Yeniçeri, halkın kutlamalarına sınırlama ve yasak koymanın iktidarın meşruiyetini tartışmaya açmak olacağını savundu.Birleşen bayramlarAtatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) önderliğinde bir toplantı ve yürüyüş düzenlendiği haberi Ankara Valiliği’ni niçin bu kadar telâşlandırdı, bilmiyoruz.Umarız kararın kaynağı iktidar değildir.Çünkü sahip oldukları iktidarı yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyet’e borçlu olduklarını bilmezler mi?İktidar sorumluları milleti rencide edecek olan bu tür yasak ve kısıtlamalardan vazgeçmeye Ankara Valiliği’ni ikna etmelidir. Yasak kalkmalıdır.Zaten ADD Genel Başkan Yardımcısı Prof. Ayhan Filazi de Birinci Meclis önündeki buluşmadan sonra Anıtkabir’e kitlesel bir yürüyüş yapmayacaklarını, polis engelleme yaparsa karşılık verilmeyeceğini açıklamak zorunda kaldı.Bir dini bayramın en büyük ulusal bayramla birleştiği günlerin mutluluğunu yaşamak dururken bu gerginlik niye?Cumhuriyet’in birleştirici gücü bırakın insanları sevgi ve coşku ile kanatlandırsın bayram sokaklara taşsın...
Anayasa Uzlaşma Komisyonu düne kadar kolay maddelerle uzun bir balayı dönemi yaşadı.Hardallı konular birikti. Ve nihayet “vatandaşlık” maddesi gündeme geldi.Sadece MHP yürürlükteki Anayasa’nın ilgili maddesi korunsun istiyor:“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”Buradaki Türk, hukuki bir tariftir. Özgürlük sorunu olarak etnik kimliğe gönderme yapmıyor.Ama yıllardan beri öylesine bir bekleyiş yaratıldı ki CHP’nin önerdiği tarif bile kapsamı genişletilen ve karambolde gol arayan fırsatçılara hayal kurdurmaya müsait bir metindir:“Dil, din, etnik köken, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti’ne insan onuru, insan hakları, eşitlik ilkeleri doğrultusunda biçimlenen hukuki bağ ile bağlı olan herkes Türk vatandaşıdır..”BDP’nin önerdiği madde “Türkiye Vatandaşlığı” kavramını önermekle beraber “Vatandaşlığa ilişkin esaslar kanunla düzenlenir” diye bitiyor.Önemli bir noktada AKP önerisi ile benzerlik taşıyor. Çünkü AKP de “Vatandaşlık temel bir haktır. Kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunla belirtilen hallerde kaybedilir” diyor.İktidar partisi ile BDP vatandaşlığın tarifini tam yapmayıp düzenlenecek bir yasaya gönderirse, Uzlaşma Komisyonu uzlaşmış mı sayılacaktır?Hayır.. Daha elverişli bir ortamın beklentisine bağlı olarak gizlenmiş bir amacın varlığı söz konusu olacaktır.Tarifler uçuk ve lâstikli olmamalı.Netlikten uzak anayasa maddeleri, gizli niyetler besleyenlerin cüretini artıran teşvikler sağlar.Komisyon, orada ulusun kaderini yazmakta olduğunu unutmamalı!Keşke dememek içinDün Ahmet Hakan’dan öğrendim; ölüm orucuna yatan PKK tutuklu ve hükümlülerinin sayısı bine yaklaşmış...Eylemin ilk katılımcıları ölüm orucundaki kırk günü doldurmuşlar.Yani tehlike sınırı aşılmış bulunuyor.Kalıcı sakatlıklar ve ölüm haberleri gelmeye başlayabilir.Peki bu haber taşıdığı önemi hak eden bir rüzgârı medyada niçin estiremiyor?Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) basın özgürlüğü raporu bu soruyu aydınlatıyor biraz.Rapor “Türkiye’deki basın özgürlüğü sorunu kriz düzeyine ulaşmış bulunuyor” diye yazıyor.İktidar baskısının medyada otosansür doğurduğunu söylüyor.Eleştirel yazı ve haberlerin ceza gördüğü hatırlatılıyor.Açlık grevlerinin medyada yeteri kadar yer bulamamasının nedeni korku mudur? Belki..Ama dikkat; toplumun dikkatinin çekilmesi konusunda bir eksiklik varsa bunun en ağır faturayı iktidara çıkaracağını unutmamak gerekir.Çünkü medya görevini lâyıkı ile yapamazsa, iktidarlar ileride pişmanlık duyacakları yanlışlara karşı uyanamazlar.“Keşke”lerin yararı olmaz!
Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu, AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nu ne yaptı biliyorsunuz.Türkiye’nin neredeyse “yoldan çıktığı”na dair yığınla tesbit ve eleştirinin yer aldığı raporu, şov havasında çöpe attı!Türkiye’nin geleceğini AB’de görenlerin “Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini” diye endişe ve bekleyişe girdikleri bir süreçte biraz gecikerek de olsa Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç imdada yetişti.Haşim Kılıç “Övgüleri cebe atıp eleştirileri çöpe atma lüksümüz asla olamaz“ dedi.Gerileme raporu...Hatırlayacağınız gibi AB ilerleme raporu pek çok alanda Türkiye’nin geri gittiğini düşündüren tesbitler yapmıştı.Adil yargılanma hakkı, uzun tutukluluk süreleri ve karmaşık, uzun iddianameler yüzünden kamuoyunda kutuplaşma oluştuğunu yazan rapor pek çok önemli sorunun yanında yolsuzluklara karşı Meclis’in denetim görevini yapamadığını kaydediyor ve basın özgürlüğünün durumunu “vahim” diye nitelenecek sertlikte eleştiriyordu.Meclis Anayasa Komisyonu’nun başkanlığını yapan AKP milletvekili Prof. Burhan Kuzu, bu aksaklıkları düzeltme talebine hakaretamiz bir karşılık verirken, insanlar şimdi ona yeni Anayasa yapma sürecinde nasıl güvenebilirler?İlerleme Raporu’na yönelik Burhan Kuzu tepkisi, bizi Ortadoğu diktatörlerinin şanına ve çapına uyan bir hayata mahkûm edilmekten koruyan gücün AB olduğunu gösteriyor.Daha iyisi olabilirdiAnayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç açık bir iktidar destekçisidir. Yargıç kimliğine zarar vereceğinden bile korkmaz bu açık duruşunun.Ama o dahi gerçeklerin saklanmasına razı olmuyor ve yeni dünya düzeninin getirdiği güvenceleri övüyor:“Artık kimse ülkesinde olup biteni saklama imkânı bulamıyor. En küçük hak ihlâli bütün dünya tarafından izlenebiliyor. Bunu denetlemek üzere de bir ortak vicdan oluştuğunu söyleyebiliriz.”Haşim Kılıç takdiri hak ediyor ama ortak vicdanın taleplerini keşke daha önce Başbakan Erdoğan fark etseydi.Başbakan’ın desteğini almayan hiçbir hak hayat bulmuyor çünkü...Kılıç’ın çıkışı tesellidir.Ama bizim daha güçlü güvencelere ihtiyacımız var.18 yaş önerisi yanlış zemindeDün siyasi liderler sanki ülkenin başka bir derdi kalmamış gibi seçilme yaşını 18’e indiren anayasa değişikliği teklifi üstünde lâf yarıştırıyordu.Hangi partinin doğru düşündüğünü, hangi tarafın ucuz popülizm ile gündem saptırmaya çalıştığını anlamak için çaba harcamaya gerek yok.Boşuna zahmettir çünkü.Meclis’te bir uzlaşma komisyonu var ve bu komisyon bir kaç ay içinde Türkiye’nin yeni Anayasa’sını yazıp bitirmeye çalışıyor.Şehit cenazelerinin geldiği, Suriye ile gerginliğin savaşa tırmandığı bir ortamda 18 yaş önerisini, siyasetin A takımı değil de Anayasa’yı yazan komisyon bütün boyutları ile tartışsa daha akıllı ve dürüst bir tercih olmaz mı?
Kolayı zor, oluru olmaz yapmakta bizim siyasetçilerin üstüne yoktur herhalde!İktidarların tutkusu muhalefete muhtaç olmadan dilediği yasayı çıkarmaktır. Muhalefete zevk veren alışkanlık da iktidarı kendisine mecbur kaldığı eşiklerde zorda bırakmak...Gündemde üç önemli konu var.Biri seçilme yaşını 18’e indiren, biri yerel seçimleri öne alan anayasa değişikliği önerileri, öteki ise eyalet sistemi tartışmasıyla çatışma konusu olacağı görülen Büyükşehir tasarısı...Yerel seçimler ve seçilme yaşı konusunda iktidarı destekleyen MHP dün “tehlike alârmı” verdi.Bahçeli bu tasarı ile “federe devlet modelinin prototipi planlanmış ve bölgesel bazda hemen hemen her yetkiye haiz olacak derebeyleri ihdas edilmesinin önü açılmıştır” dedi.Bu kadar ağır bir günah yüklediği iktidara daha önce sözünü verdiği desteği MHP geri alabilir mi?Her şey mümkündür. Nitekim CHP de baştaki kabul tavrından çark etmeye başlamıştır.CHP’nin dönüşünde de Büyükşehir tasarısının etkisi vardır. Ama ana muhalefet seçilme yaşının 18 yerine 21’e düşürülmesini karşı teklif olarak öne sürmekle manevraya başlamıştır.AKP sözcülerinin dün verdikleri ılımlı tepkiler sertleşebilir.Hiçbir partinin karşı tarafın zorluğunu kötüye kullanmasa kolayca bulunabilecek orta yollar bir anda kaybedilebilir.Oluşan gündem, AKP’nin ezici sayı üstünlüğünden doğan kibir havasını değerlendirip bu itici tutumdan uzaklaşması gerektiğini saptayacağı fırsattır.Büyükşehir tasarısının korkulan sonuçlara açık olmadığına muhalefeti ikna etmek iktidar partisinin ne kadar borcu ise 18 yaşında milletvekili seçilmenin Türkiye şartlarında çok erken olduğunu, 21 yaşın daha doğru işleyeceğini savunmak ve ikna şansına sahip olmak muhalefetin o kadar hakkıdır.Meseleler genel kurulda bilek güreşi ile değil, daha önce diyalogla çözülmeli.“Kanırta kanırta kazanmak” alışkanlığı demokrasiyi zedeliyor.Bu alışkanlık, başkanlık sistemi lobisi yapanlar hesabına da ikna edici olmuyor, korkutucu oluyor!*****Laik hukuk devleti testiÖmer Hayyam’a ait bir dörtlüğü kullandığı için mahkemeye verilen Fazıl Say bir şey kaybetmez ama Türkiye çok şey kaybetmiş olmalıdır.İlk tuhaflık Ömer Hayyam’ın bin yıl sonra bir Türk mahkemesinde uluslararası değere sahip bir Türk sanatçının şahsında yargılanıyor olmasıdır.Eminim ki dünyayı şaşırtmamıştır haber. Çünkü dünya bizdeki insan hakları ve özgürlüklerin kalitesini biliyor. AB yeni açıkladı.Dışarıda Türk dendiğinde akla ilk gelen üç dört isimden biri olan Fazıl Say’a reva görülen muameleye üzülmüşlerdir.O şimdi, uluslararası ailenin duyarlı kesimlerinin esirgeme duygusu ile aklından çıkarmadığı bir mağdurdur.Financial Times gazetesi, böyle saçma bir nedenle, “dini değerleri aşağıladığı” gerekçesiyle yargılanmakta olan Fazıl Say’ın şahsında “Türkiye’de laik sistemin direncinin test edildiğini” yazıyor.Mahkemenin Say’ı duruşmalardan vareste tutması, laik hukuk devletinin geleceği için küçük de olsa bir teselli ışığıdır!
PKK ile Oslo’da kesilen müzakere sürecini ayağa kaldırma çabalarının yoğunlaştığı görülüyor.En sıcak gelişme, Azerbaycan dönüşü Başbakan’ın yaptığı şu açıklamadır:“MİT her an her tür hareketi yapabilir. Mesela yarın İmralı’ya gitmek gerekiyorsa MİT Müsteşarı’na ‘gerekeni yap’ derim...”Kırk bin hayatı söndürmekten hükümlü Abdullah Öcalan, Başbakan katında kıymete mi bindi?Öyle denmese bile terörü durdurmaya dönük çabalar bakımından müzakere seçeneğine de şans verilecekse en etkili muhatap maalesef o çıkıyor.Ayın başında BDP milletvekilleri Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaret ederek iktidar ile PKK arasında köprü olabileceklerini bildirdiler.BDP’liler, sonuç alıcı bir müzakerenin ancak Öcalan’la yapılacağını, ona bu rolü oynayacak rahatlığı kazandırmak gerektiğini söylüyorlar.Örgütün Kandil’deki elebaşı Karayılan da aynı adresi gösteriyor.Muhatap İmralı...Kafalar karışmış durumdadır. Teröristlerle kucaklaştıkları için Başbakan BDP milletvekillerini aforoz etmişti.Bu milletvekilleri Cumhurbaşkanı’ndan görev isterken Başbakan, İmralı’yı doğrudan muhatap almaya hazır olduğunun işaretini vermektedir.Taşlar yerine oturmuyor.İlerlemenin önündeki en büyük manevi engel, müzakere haberlerinin terörün yoğunluğunu düşürmemesi cenazelerin gelmeye devam etmesidir..Başbakan, silâhlarını bıraktıkları güne kadar devlet güçlerinin teröristleri hedef almaya devam edeceğini söylemişti.İsviçre gazetesi LeTemps’a konuşan PKK’nın Kandil’deki lideri Karayılan da benzer sözleri tekrarladı:“Müzakerelere açığız ama silâhlı eylemlerimizi durdurmayacağız!”Son örgüt olmak...Türkiye PKK’yı 2000 yılında yendi ve bitme noktasına getirdi.Başarı bir kez daha tekrarlanamaz mı?Hep o hayal kuruldu ama olmadı.Çünkü bırakın askerin moralini bozan mahkemeleri bir kenara, asıl sorun 10-15 yıl öncesinin yöntemlerini bugünün dünyasında uygulama zorluğudur.Köyleri boşaltıp topa tutmayı kim savunabilir?Evet, müzmin terörü bitirmenin arayışı dünyanın başka yerlerinde de hükümetleri örgütlerle masaya oturtuyor.Çünkü ölerek, öldürerek bir yere varılamayacağını anlamak, bu aleti son çare yapmıştır.Ama süreci yönetmek büyük yetenek ve özveri gerektiriyor. Cenazeler gelmeye devam ederken müzakerelerin silâhtan arınmış güvenli bir yaşam getireceğine halkı inandırmak ve diyalog isteğini canlı tutmak mümkün değildir.Burada en kritik eşik, PKK’nın masaya oturtmak için işe yaradığını düşündüğü şiddeti, boyun eğdirmek için masada da kullanmaya devam edip etmeyeceği sorusunun cevabıdır.Türkiye bölücü terörün direndiği son ülke, PKK da dünyanın en son terör örgütü olmasın!
Amerikan Büyükelçisi Ricciardone’nin önerisi kıyamet koparacak zannetmiştim.Ama hiç öyle bir şey olmadı.İlgililerin dili mi tutuldu, yoksa gülme krizine mi girdiler?Bildiğiniz gibi Büyükelçi, Bin Ladin’i bitiren çok özel operasyonun deneyimini bizimle paylaşmayı hükümete öneri olarak getirdiklerini söylemişti.Büyükelçi’ye göre o operasyon Kandil’de Karayılan’a karşı tekrarlanabilir.Önerinin özeti açıkça şu:“Bin Ladin’i nasıl öldürdüğümüzü size öğretelim, siz de Kandil’e gidip Karayılan’ı öldürün!”Bin Ladin ile Karayılan’ın durumları fazla benzerlik taşımıyor.Başbakan’ın dediği gibi biri evde saklanıyordu, diğeri dağdaki derin mağaralarda yaşıyor.Biri süper devlet ABD’nin yeminli hedefi idi, diğeri devletle müzakere sürecine giren bir terör lideri...İsviçre gazetesi LeTemps’a mülâkat vermiş; hükümetle müzakereleri yürütmesi için Öcalan’ın eve çıkarılmasını, şiddeti durdurmanın şartı olarak öne sürüyor.Bin Ladin yakalanırsa öldürüleceğini biliyordu, bildiği gibi öldü; Öcalan ise İmralı’da devletin koruması altındadır.Karayılan gider, Engerek gelir...Bunları Amerikalılar bilmiyor olamaz o zaman Büyükelçi bu komik öneriyi niye kamuoyu önünde açık etti?Önerinin tatbik kabiliyeti olsa zaten Karayılan’a “kaç” uyarısı yapar gibi açıkça söylemezdi.O Karayılan ki yıllardan beri Kuzey Irak’ta yönettiği katil sürüsü ile birlikte Amerika’nın maddi manevi himayesinde barınmış, uğursuz kötülüklerini o şemsiye altında yapmıştır.Büyükelçi ya alay ediyor veya Türk halkını hafife alıyor.Sözleri, Suriye konusunda Türkiye’ye “küçük bir rica daha” geleceğinin işaret fişeği olabilir.Seçim haftasında Esat’a uzaktan bir Osmanlı tokadı Obama’nın işine yarar sanılabilir. Biz de eldiveniz ya!...Zalimlik teşhiriOğlu Emir’i toprağa vermek için Silivri’den Ankara’ya götürülen Prof. Dr. Hilmioğlu’nun hikâyesi beni kahretti.Empati duygusu bile bu kadar yakıcı iken ateşin ortasındaki baba Fatih Hilmioğlu’nun durumunu tahmin etmek zor değil.Allah ona da ailesine de sabırlar versin.Hilmioğlu, Haberal gibi bir hekimdir, üniversite hocasıdır.İkisi de Silivri’de 5 yıldır hiçbirine suçunun ne olduğu hâlâ söylenmemiş Ergenekon sanığıdır.Üstelik Hilmioğlu kanser hastasıdır.Ona oğlunun cenazesine gitme iznini tanıyan yasa böyle mi uygulanmalıydı?Prof. Hilmioğlu’nu gece Sincan cezaevine götürdüler, ailesiyle bırakmadılar. Neden?Oğlunun kaybıyla yıkılmış bir babanın acısına bu kadar saygısızlık yasal bir uygulamadan gelemez.Yargı da, emniyet de halkın gözünde itibar yitirmiştir. İktidar, saygı ve acıma duygusundan yoksun bu çirkinliğin ister istemez ortağı olacaktır.Zalimlik, bu kadar utanmazca teşhir edilemez. Edilmemeli!
Her sabah gözümüzü aynı soruya açıyoruz: Suriye ile acaba savaş olur mu?Olmamalı. Asla olmamalı.Ülkeyi yönetenlerin bu gerçeği her an vatandaşın gözünden okuyor olmaları lâzım.İki muhalefet partisi lideri dünkü grup konuşmalarında en büyük ağırlığı savaş tehlikesine verdiler. Haklı eleştiriler yönelterek yeni yanlış adımlar atmaması için iktidarı uyardılar.CHP lideri Kılıçdaroğlu, Başbakan’a açık çağrı yaptı:“Suriye ile çatışmak için bana bir tane haklı gerekçe göster. Yok bir gerekçe!”MHP lideri Bahçeli de Türkiye’yi Orta Doğu bataklığına çekecek tahriklere ve istihbarat tuzaklarına karşı iktidarı uyarırken Rusya’yı karşı cepheye kazandırmanın hiç yeri ve zamanı olmadığını söyledi..Bunlar da yerinde uyarılardı.Ankara’daki ABD Büyükelçisi Ricciardone’den de dikkate değer bir açıklama geldi. “Türkiye ile Suriye arasında savaş ihtimali görmüyoruz” dedi. Bir de “Türkiye Esad rejiminin tuzağına düşmedi...”Eğer tırmanan gerilime rağmen çatışma gerçekleşmemişse ortada bir başarı vardır. Bunun nedenini İngiliz Independent gazetesi “Türkiye övgüye layık bir şekilde kendini dizginledi” diyerek teslim ediyor.İstanbul Küresel Forumu’na katılan El Kuds El Arabi gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdülbari Atwan NTV’ye “Türkiye dikkatli olmalı ve provokasyona gelmemeli. Suriye ile savaş 3. Dünya Savaşı’na dönüşebilir” diyor.Peki seçimi kazanırsa Obama asker gönderir mi?“Hayır, çünkü Suriye’de petrol yok..”Başbakan bütün bu uyarıcı sesleri dost bilmelidir.Baasçı suçlaması barış savunucularını susturur mu bilemeyiz ama herkes şu gerçeği görmelidir:Suriye ile savaş bizi bir anda 50 yıl geri götürür, sadece sonsuza kadar bir düşman komşu kazandırır.Bunca kırım ve vahşetten sonra Suriye’ye iyi bir şey olamaz.Dağılan bir devletin müsebbibi olmayalım!Grupta mitingCHP liderinin gündemi yoğundu.Ama fondaki tezahürat, Meclis grup salonunun partililerle tıklım tıklım dolu olduğunu gösteriyordu.Meclis, sorunların sükûnet ve akılla tartışıldığı bir yer olmalı. Grup toplantısı da Meclis çalışmasıdır.Orada slogan atılmaz, atılmamalı.Çünkü bu yol açılırsa ve her parti militanlarını grup toplantılarına taşırsa Salı’lar kaybedilir.Ciddiyet değil heyecan tercih edilir.Mesela dün Kılıçdaroğlu, Libya’da Kaddafi’den ödül alan Başbakan Erdoğan’ın kendisine verilen 25 bin doları şehit ailelerine devredeceğini söylediğini hatırlattıktan sonra şunu sordu:“O 25 bin doları hangi şehit ailesine verdin; çık anlat!”Bunu diyorsa o vaadini Başbakan’ın yerine getirmediğinden CHP liderinin emin olması gerekir. Acaba öyle mi?Soru şeklinde suçlama yapılmamalı. Meclis’i kirletir çünkü...