Bugün Gazetesi, merhum Cumhurbaşkanı Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğüne dair bir manşetle çıktı dün.Zehrin adını da verdi: Striknin Kreatin.Hayvanların itlâf edilmesinde de kullanılan kuvvetli bir zehir bu...Kamuoyu komplo teorilerine pek meraklı ve etkilenmeye pek hevesli olduğu için haber çabucak gündemin zirvesine yerleşti.Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç. Dr. Halûk İnce “Gazetede yer alan maddeyi biz bulmadık. Haber nasıl oluştu, onu da bilmiyoruz. Bu haberin kaynağı biz değiliz” dedi; konuşmak için en az bir ay beklemek gerektiğini anlatmaya çalıştı ama nafile.Doç. Dr. İnce, genç muhabirlerin kuşatması altında, onların duymak istediklerine yakın şöyleri söylemeye mecbur kaldı.Şunu dedi:“Bir şeylere ulaştık ama açıklama yetkim yok!”Silivri’ye cephane mi?Yetkisi olmayan biri ortalığı ancak bu kadar karıştırabilir.Bu tabloya göre “Striknin Kreatin” kullanılmamıştır ama başka bir madde tespit edilmiştir.Ahmet Özal’ın Kurum yetkililerinden aldığını belli ettiği bilgiler de aynı yönde oldu. Çünkü merhum Cumhurbaşkanı’nın oğlu “gerisi gelecek, failler ortaya çıkacak” dedi TV kanallarına.AKP’li Elitaş da iktidarın verdiği ilk tepkiye tercüman olurken “Ergenekon’la ilgili işin daha ciddi boyutlara doğru gitmesi gerekir” dedi.Dört yıldır ne suç işlediklerini bilmeden yattıklarını söyleyen insanlar için bir şeyler mi hazırlanıyor? Bunu bir ay sonra anlayacağız. O zamana kadar çok heyecanlı hikâyeler dinleyeceğiz.Ama alternatif bir öykünün bu sütunda daha önce Özal’ın doktoru Cengiz Aslan’ın tanıklığına dayanarak yazıldığını hatırlatmak istiyorum:Vefatından iki ay önce Amerika’ya kontrole gittiğinde dostu olan ünlü cerrah DeBakey ona mutlaka yatması gerektiğini söyledi.Çünkü eski takılanlar da dâhil neredeyse tüm damarları tıkanmıştı.Tetikçinin arkasındaÖzal kabul etmedi. “Türkiye’nin etrafı kan ve ateş. Durumun vahametini yeni Başkan Clinton’a anlatmak için buraya geldim. Randevularım bile alındı. Böyle bir zamanda acil olmayan bir sebeple hastaneye yatamam; işimi bitirip geleyim” dedi.Clinton’la görüştükten sonra da ağır bir programın içine daldı.Türki Cumhuriyetlere yaptığı yorucu gezinin ardından 17 Nisan 1993 tarihinde hayata gözlerini yumdu.Hastasını çok yakından tanıyan Dr. DeBakey, Özal’ın “kalp aritmisi” yani halk arasında bilinen adıyla “kalp sektesi”nden ölmüş olabileceğini söyledi.Yöneticileri zehirlenerek öldürülen bir ülkenin vatandaşı olarak raporun çıkacağı bir ayı kötü duygular içinde geçirmeyesiniz diye bu hatırlatmayı yaptım.Yine de Ahmet Özal’a bir noktada hak veriyorum:Rahmetli Özal’a 1988 yılında Kartal Demirağ eliyle yöneltilen suikast girişimi çok önemlidir.Asıl suçluyu ve Özal’a kasteden niyeti deşifre etmek için tetikçinin arkasındakileri aydınlatmak, Adli Tıp’taki çabalardan daha anlamlı, daha sonuç alıcı olur.
Başbakan Erdoğan, yeni Anayasa konusunda umutlarının azaldığından söz etmiş...Almanya dönüşü, zor günler için sakladığı çözüm formülünü de açıklamış:“Dört partili uzlaşmanın çıkmaza girmesi hâlinde MHP veya CHP’den biri ile mutabakat arayışına girebiliriz” diyor.Erdoğan’ın hayali Başbakan yetkilerini de kullanan bir Başkan, yani “Tek Adam” olmaktır.Bu amaca destek vermenin vebaline hele 29 Ekim’de yaşananlardan sonra hiçbir parti ortak olmak istemeyeceğine göre büyük pazarlık yaşanacaktır.CHP veya MHP, başkanlık rejiminin taşıdığı maceralara Türkiye’yi acaba hangi çıkar karşılığında sürüklemenin suç ortaklığına razı olabilir?“Toplumsal mukavele” niteliğine zarar vermemek için dileriz ki Başbakan eksik oyları menfaate dayalı pazarlıklarla zorlamaz!Fark yok mu; var!“Çift başlılık” konusundaki soruya Başbakan’ın cevabı da ilgimi çekti.“Cumhurbaşkanı ile fikir ayrılığımız yok” diye konuşmuş.Bu yaklaşımında zarar gördüğünü düşündüğü bir tartışmayı kapatma çabası belli oluyor ama işe yarıyor mu?Çünkü Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın anlayışları arasında, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak ve Atatürk’e bağlılığını göstermek isteyen kalabalıkların önündeki polis barikatını kaldırıp yolu açmak ile o barikata dayanan masum insanları basınçlı suyla, biber gazı ile, copla, tekmeyle püskürten ceberrutluğun farkı vardır.Önemi büyük mesajlardan birini AB’ye karşı vermiş Başbakan.“Türkiye 50 yıldır kapıda bekliyor. Sonsuza kadar beklemeyiz. AB Türkiye’yi kaybedebilir” diyor.Türkiye’nin kozlarını kullanmanın sakıncası yoktur. Ama Suriye’deki gibi ayarını kaçırmamak koşulu ile...Biz de kaybederizTürkiye AB kapısında elli yıl bekleyerek bir şey kaybetmedi. Tersine gerek ekonomisini, gerekse demokrasisini geliştirip zenginleştirdi.Çok şey kazandı. AKP bile ikinci seçimdeki büyük sıçramasını, AB ideallerine bağlılık konusunda gösterdiği enerjik çabalara borçludur.Bu enerji kaybolursa Başbakan emin olmalı ki partisi de çok şey kaybeder.Bakın son yıllarda AKP iktidarı ruhen AB’den uzaklaştı.Halbuki ret cevabı alsak da çağdaş demokrasiye yönelik yolculuğumuzdan geri kalmayacağımız iddia ediliyordu.“Kopenhag kriterleri olmazsa Ankara kriterleri işler. Onlar da aynı özgürlükleri getirecektir” deniyordu.Ama olmadı, olmuyor işte...AB’den uzaklaşmanın maliyeti ortadadır; Polis barikatları, basınçlı su, biber gazı, cop, tekme, özel mahkemeler, tıka basa dolmuş zindanlar.Evet, AB kaybeder ama Türkiye de kaybeder. Kaybediyor!
Şiirsel bir deyiştir ve aynı zamanda ifade özgürlüğünü yücelten bir içeriğe de sahiptir:“Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.”Yani gerçeğin kıvılcımı, fikirlerin çatışmasından çıkar...Son iki günün tartışmaları Ankara’da polis barikatını kaldıran talimatı kimin verdiği sorusunun cevabını tam aydınlatmadı.Başbakan “Ben talimat vermedim” dedi. Hatta tutumunu yumuşattığı için polisi “görevini yapmadı” diyerek eleştirdi.Bu nokta çok önemli...Peki Cumhurbaşkanı Gül’ün olaylar tırmanırken bir müdahalesi oldu mu?Öyle “sıcak bir müdahale” söz konusu değil.Gül’ün rolü, Ankara Valisi’ne iki gün önce yaptığı genel anlamda bir “sertlikten sakının” telkinidir; öyle anlaşılıyor.Cevabı aranan soru ise şu:Polis barikatı İçişleri Bakanı’nın dediği gibi kargaşa sırasında istenmeden mi açıldı, yoksa bu hayırlı sonuçta, Cumhurbaşkanı Gül’ün Vali’ye “sakin olun” telkininin mi payı büyük oldu?Derken... “Barika-i hakikat” ışığını beklenmedik bir alanda gösterdi.Cumhurbaşkanı’nın olumlu rolü çok konuşulmaya başlayınca Başbakan sesini yükseltti.Polis barikatını Cumhurbaşkanı Gül’ün kaldırttığına inanmadığını öne süren Erdoğan “Bu ülkeyi çift başlı bir yönetimle bugüne kadar getirmedik. Bundan sonra da çift başlı bir yönetimle bu ülke bir yere varmaz” dedi.Eğer 29 Ekim günü Türkiye’yi toplumsal bir facianın eşiğinden döndüren sebep “çift başlı idare” ise onu “iyi ki varsın” diye selâmlamak gerekmez mi şimdi?Parlamenter sistem zaten “çift başlı” olma mantığına dayanır.Kararnameler niçin Cumhurbaşkanı onayı ile tamamlanıyor?Çünkü kararlarda siyasi irade ile devlet iradesi bu şekilde bir araya geliyor.Başkanlık sistemi, yani tek adamın iradesi geçerli olsaydı polis Başbakan’ın isteğine uygun hareket edecekti.Daha çok basınçlı su, daha çok biber gazı, daha fazla cop ve kimbilir daha ne üzücü sonuçlar...29 Ekim tecrübesi, Türkiye’ye uygun idarenin “iki başlı” parlamenter sistem olduğunu, hele Başbakan Erdoğan’la başkanlık sistemi denemenin macera olacağını öğretmiştir.Bu dersi unutmayalım!Polisin itirazı var!Barikatın bir anda kalkması, halkla göğüs göğüse gelen polisleri kim bilir ne kadar memnun etmiştir?Onlar grev yapan işçilere, ücretsiz eğitim isteyen öğrenciye, 4+4+4’e itiraz eden göstericiye gaz ve basınçlı su sıktı ama bu defaki bambaşka idi.Çünkü durdurmak için zor kullanmak mecburiyeti taşıdıkları hedef kitle Cumhuriyet’i kutlayan, bayrak taşıyan insanlardı.Birkaç ay önce Bursa’daki bir polis gecesinde Müslüm Gürses’in o ünlü “itirazım var” şarkısı “Biber gazı sıkmaya mecbur muyum; itirazım var” diye uyarlanmıştı.Evet evet, o barikatı polisin vicdanının kaldırmış olması, gerçeğe en yakın ihtimal gibi duruyor...
Kutuplaşmanın başımıza ne büyük dertler açabileceğini 29 Ekim’de Ankara’da gördük!Anıtkabir’e yürümek isteyen kalabalığı durduran barikat kaldırılmasa ne olurdu; bunu düşünmek bile kâbustur!Yolu açan kararı kim verdiyse milletçe ona teşekkür borçluyuz.Kararın Hipodrom’daki tören sırasında durumu telefonla izleyen Başbakan tarafından verilip İçişleri Bakanı aracılığı ile iletildiği söylenmişti.Bunu bizzat Başbakan yalanladı.Üstelik Başbakan böyle davranarak polisin “görevini yerine getirmediği” inancını taşıyor ve eleştiriyordu.Medya “kurtarıcı” kişiyi Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonda aradı.Cumhurbaşkanı Gül “Barikatı siz mi kaldırttınız?” sorusuna muhatap olunca danışmanı Ahmet Sever’i işaret ederek “Ahmet size anlatsın” karşılığını verdi.Kıyameti kim önledi?O sayede ortaya çıktı ki Gül Vali’yi Köşk’e çağırmış, gerilim tırmanırsa esnek davranılmasını kendisinden istemişti.Kıyameti önleyen emrin ilhamı bu talimattan doğmuş olmalı.Ama Başbakan dün Almanya’ya hareketinden önce “ülkeyi çift başlı sistemle yönetmiyoruz” diyerek bu ihtimale kapıyı kapatmak istedi.Fakat o kapı yine de açık duruyor çünkü Başbakan’a rağmen Anıtkabir yolunu açan kararın sahibi konusunda daha ikna edici bir bulgu yok.Bazı önemli meselelerde Gül’ün Başbakan’a karşı alternatifler üretmesi ve cesaretle söylemesi, Cumhurbaşkanı seçimi konusunda farklı yorumlar ve ihtimaller çağrıştırıyor.Erdoğan otoriter bir kimliktir.Abdullah Gül ise eğer ikinci kez seçilme hakkını kullanmaya karar verirse Erdoğan’a daha uzlaşmacı ve ılımlı alternatif olacaktır.Seçim gibi seçim olurHatırlanacağı gibi Gül, Başkanlık sistemine dönük lobi faaliyetinin arttığı bir dönemde parlamenter sistemin bize daha uygun olduğunu savunarak, yarışın ihtiyacı olan alternatifi kişiliğinde temsil ettiğini göstermişti.Son olaylar karşısındaki duruşları da Gül ile Erdoğan’ı demokratik bir yarışın alternatifleri olmaya yaklaştırıyor.Oyunun kurgusu ve beklentiler Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ün aday olmayacağını gösteriyor.Ama siyaset evdeki hesapların çarşıya uymadığını çok sıklıkla kanıtlıyor.Cumhuriyet Bayramı’nda yaşananlar AKP tabanında Erdoğan’a ne getirmiş, ondan ne götürmüştür; henüz ölçülmediği için bilmiyoruz.Ama ulusal bayramlara dönük sempatik olmayan tutumlar en azından muhalefet cephesindeki dağınıklığı Erdoğan’a karşı bütünleştirecektir.Kutuplaşma sürecektir.Birkaç dramatik yanlış daha yaşanacak olursa bu kitlenin Gül’ü ikinci kez aday olmaya ikna etmesi sürpriz sayılmamalıdır.
Cumhuriyet’i kutlarken Cumhuriyet Hükümeti’nin yasağına toslayarak devletin polisinden biber gazı yiyen insanlar...Kadın, yaşlı, çocuk ayırımı yapmadan önüne çıkanı sıraya dizen ceberrut bir babanın (devlet baba) gazabından zarar gören, suçları sadece egemenlikle taçlanmış Cumhuriyet’e bağlılıklarını belirtmek, kurucu atalara minnet ve şükranlarını sunmak olan iyi vatandaşların uğradıkları hakaret ve düş kırıklığı...Dünkü 29 Ekim kutlamaları, bir acıklı komedi filmin konusu olabilir. Rekorlar kitabına da girebilir!Rejime bağlılığını göstermeye çalışan vatandaşların rejimin hükümeti tarafından hakaret ölçeğinde itilip kakıldığı, polis tarafından tekme tokat, biber gazı, basınçlı su ile cezalandırıldığı ikinci bir örneği dünya, bundan sonra da görmeyecektir.Kurtaran kararBildiğiniz gibi Birinci Meclis binası önünde planlanan alternatif bir kutlamanın Ankara Valiliği tarafından yasaklanması ve kararı Başbakan Erdoğan’ın haklı görmesi ile sinirler gerilmeye başladı.Kurban Bayramı tatilini zehirleyen korkular dün Birinci Meclis önündeki biriken kalabalığa paralel bir artış gösterdi.Bir ara polisin alıştığı kaba önleme yöntemlerine başvurduğu ama bereket çok ileri gitmeden “bir yerlerden gelen talimatla sertlik dozunu düşürdüğü” fark edildi.O sırada vahamet kazanmaya yüz tutan durumun Başbakan’a iletildiği, onun da İçişleri Bakanı’na talimat vererek barikatları kaldırttığı haberleri dolaştı.Kutlama yasağını “provokasyon ihbarı” geldi bahanesiyle haklı bulan Başbakan’ın vebal yükü bir ölçüde hafiflemiş sayılabilir.Ama görüldüğü gibi, halkın kutlama amaçlı toplantı yapmasını yasaklamanın hiçbir gereği, anlamı yokmuş.Bu gereksiz yasak, iktidarın Cumhuriyet ilkelerine yönelik inancındaki zayıflığı su yüzeyine çıkarmıştır.Başbakan’a o güzel konuşmaları yazan danışmanların basireti mi bağlandı?Dışta kötü reklâmDünkü olaylar yabancı medyanın da dikkatini üstüne çekti. “Hükümet yasağına rağmen binlerce Türk’ün Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için meydanlara çıktığını” dünyaya duyurdular.Yani bayram yasakları, AKP iktidarının Cumhuriyet’le ve Atatürk’le sorunu olduğu şüphesini rahatsızlık verecek bir tarzda hatırlatmıştır.İktidar partisi bunu mu istiyor?Bazı yorumcular AKP’nin dünkü “günahları yüzünden” oy kaybına uğramış olabileceği ihtimaline hiç inanmıyor.Evet, dün sokakta devletten kötü muamele görenlerin hiçbiri zaten AKP seçmeni değildir.Doğru ama muhafazakâr olduğunu söyleyen iktidar beddua almaktan, günah işlemekten korkmaz mı?Dün millete karşı, ülkeyi kurtaran ve Cumhuriyet’i kuranlara karşı ayıp edildi saygısızlık yapıldı.Bütün bunlar yaşanmamalıydı.Başbakan’ın özür borcu var!
Mucize gibi, ilahi lütuf gibi bir şeydi. Adeta takvimle oluşmuş bir altın zincir...Önce Kurban Bayramı, sonra o kutsal günlerin ruhlarımıza kazandırdığı güzellikler üstüne Cumhuriyet Bayramı.“Yeme de yanında yat“ derler ya; işte öyle bir şey.Ama ah; siyasetçilerimiz barışa, huzura ve mutluluğa vesile olacak bu şahane rastlantıyı bile tedirginliğe çevirdiler!Arife gününden başlayarak 29 Ekim’de başımıza açılacak dertlerin kaygı ve kuşkularını yüreğimize yüklediler.Ankara’da kırka yakın sivil toplum kuruluşu, CHP, DSP ve İP’nin de desteklediği bir büyük buluşma düzenledi. Birinci TBMM önünde buluşacak, sonra Anıtkabir’e yüreyecekler.Fakat Ankara’nın şüpheci kararlarıyla ünlenen Valisi toplantıya izin vermedi.Bahane malzemesi...Tepkiler üstüne oluşan kutuplaşmada Başbakan, Vali’nin yasak kararına destek verince durduk yerde inatlaşma doğdu.Bayram günleri siyasi gerilimden zehirlendi ve yasağa rağmen bu toplantının yapılması halinde katılımcıların devlet gücü ile karşı karşıya kalacağı ihtar edildi.En büyük bayramını halkın dilediği gibi kutlamasına Valilik yasağı ile engel çıkarılması alışıldık bir durum değil.Başbakan toplantıya izin vermeyen Valiliğin elinde istihbarat bulunduğunu belki bu nedenle söylemek zorunda kaldı.Ama bizce bu gerekçe, özgürlüğü kısıtlanan kitlenin tahrik edilmesine sebep olmuştur.Çünkü “radikal gruplar yürüyüşü provoke ederek kaos ortamı yaratacak” haberi bir istihbarattan çok bahane malzemesi gibi durmaktadır.Nitekim başta CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bir çok parti ve STK sözcüsü yasağa rağmen 29 Ekim’de buluşma yerine gideceklerini ilan etmişlerdir.Cumhuru rahat bırakın!Şuna inanmak lazım; cumhuriyeti içselleştiren insanlar, cumhuriyetin kurucularına minnet ve şükran, cumhuriyete bağlılık sunacağı bir toplantıda radikal grupların oyuncağı olmazlar.Sızmak isteyenler zor mu kullanmak istedi; devlet gücü asıl onları durdurmalıdır.Demokratik devletin güvenlik kuvveti, özgürlüklerin güvencesi olmalıdır.Polisin biber gazını Birinci Meclis önünde toplanıp Anıtkabir’e yürüyen vatandaşa sıkmak cumhura da cumhuriyete de saygısızlıktır.İngiliz haber kuruluşu BBC dün Türkiye’de laikliğin tehdit altında olup olmadığını sorgulayan bir makale yayınladı.O makale “Cumhuriyet’i kuranlar şimdi mezarlarında ters dönüyor olabilir” cümlesiyle başlıyor.Bu tahmin gerçekçi midir bilemeyiz ama yarın cumhuriyeti diledikleri gibi kutlamak isteyenler itilir, kakılır, hakaret görürse o tahmine hak verebiliriz.Aman pişman olacağımız şeyler yapmayalım!
Bazı insanlar iş adamı sıfatına sığmazlar. Bazıları tecrübe ile lider olur, kimi ise lider olarak başlar.Yaşar Holding A. Ş’nin kurucusu Selçuk Yaşar, az görülen ikinci tür iş adamlarına seçkin, özgün bir örnektir.1954 yılında Türkiye’nin ilk boya fabrikasını kurduğu günden bu yana ona yakın üretim alanında “ilklerin babası” olmuş, sadece Ege’nin bölge ekonomisine değil, kültürüne, sanatına ve sporuna da övgü ile hatırlanacak değerli destekler sağlamıştır.Holding 40’ı aşkın şirket ve üç vakıftan oluşmaktadır.“Söz Uçar, Yazı Kalır” başlığını kapağında taşıyan bir kitaı çıktı Selçuk Yaşar’ın.Bu kitapta “Sayfalar dolusu fikir tek cümleye sığar” diyen sanayici liderin yöneticilere öğütleri yer alıyor. Tecrübe birikiminden damıtılan özdeyiş kalitesindeki sözleri, ünlü düşünürlerin Selçuk Yaşar üstünde iz bırakmış deyişleri izliyor.Uzun zamandır fırsat kolluyordum.Bir bayram sabahını yorgunluk vermeden değerlendirecek en iyi armağan sayarak birkaç seçimimi sunuyorum:*****Bir cümle, bir dünyaVictor Hugo : “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız ya okunmaya değer şeyler yazın ya da yazılmaya değer şeyler yapın!”Mevlânâ: “Acele şeytan hilesidir; sabır ve tedbir Allah’ın lütfu...”“Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım...”“Ne kadar bilirsen bil; söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır.”Balzac: “Sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır.”Aristo: “Adalet devletten önce gelir.”Bernard Shaw: “Yanlışlık fare deliğinden geçer; doğruluk kapılardan sığmaz.”Dostoyevski: “İnsan yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman hürriyete kavuşur.”Goethe: “Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.”“Gönlümüz bize aklımızdan daha yakındır.”Bacon: “Delilik aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.”Benjamin Franklin: “Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapan adamdır.”Oscar Wilde: “Bencillik, insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarını kendi istediği şekilde yaşamaya zorlamasıdır.”Descartes: “Şüpheyi, işlerimizi sevk ve idarede asla kullanmamalıyız.”Seneca: “Başlayan her şey biter.”Voltaire: “Pek az insan başkalarının deneylerinden yararlanmayı bilecek kadar akıllıdır.”Hepinize güzel bir bayram günü dilerim.
Türkiye’nin kaderi başka bir ulusun kaderi ile hiç bu kadar bağlantılı olmamıştı.Ateşkese Türkiye olarak bizim en az Suriye’de savaşan taraflar kadar ihtiyacımız vardı.Çünkü yaşadığımız yalnızlık, tuzağa düşürülmüş olduğumuzu Başbakan’ın sevdiği deyişle “açık, net” ortaya koyuyor.Komşularla sıfır sorun hedefi, gerçekçilikten ve stratejik derinlikten öylesine yoksun bir hayalmiş ki, şu anda düşmanlarla çevrili bir ada gibiyiz..Uluslararası toplumun Suriye’deki kıyıma seyirci kalmayacağını düşünerek öncü kurtarıcı rolünü kapmaya çalıştık.Bu hamlenin Sünni Arap âleminde bize kazandıracağı güç fazla abartıldı.Ve bu rüzgâr bizi Suriye iç savaşında muhalif güçlerin safına meydan okuyan bir tedbirsizlikle yerleştirdi.Ve acı ders: Amerika ve Avrupa Suriye’deki iç savaşa karışmak istemiyor.Geçen gün Financial Times, doğrudan müdahalenin İran ile Rusya’nın savaşın içine çekilmesi riskini doğuracağından yola çıkarak Batılı güçlerin muhalifleri daha etkin silâhlandırmak yolunu seçmeye mecbur kalacağını yazıyordu.Bunun en azından şu sonucu var: Gönderilecek silâhlar cihatçı grupların eline geçeceği için yeni sorunlar doğacaktır.Yani başımız derttedir.Türkiye iç savaşta taraf konumundan kendini uzaklaştırmak için fırsat yakalayabilir.Bunu her durumda yapmalıdır da, ateşkesin sağlayacağı ortam hamleleri daha bir kolaylaştıracaktır.Şam yönetiminin ateşkese hazır olduğunu ve bugün yürürlüğe gireceği ümidini belirten BM ve Arap Birliği temsilcisi Brahimi’nin açıklaması doğru çıktı.Öldürerek hiçbir sorunun çözülemeyeceği gerçeğini savaşan taraflara belki ateşkes gösterir...Şaka gibiBaşbakan dün “güçlü muhalefet” istediklerini söylüyordu...Muhalefet ne kadar güçlü olursa demokrasi o kadar ileri olurmuş... İronik bir durum.Başbakan gerçekten güçlü muhalefet ister mi?Tarifini kendi verirse ister!Mesela Başbakan’ın gözünde Cumhuriyet kutlamasına izin vermeyen Valilik kararına boyun eğen muhalefet, güçlü muhalefet oluyor!Bu konuda da uzlaşmaya ihtiyacımız var.Muhalefet gerçekten demokrasinin taleplerine cevap verecek etkinliğe ve güce sahip değilse demokrasi vardır denilemez.Çünkü demokrasiyi öteki rejimlerden ayıran en bariz fark özgür bir muhalefete sahip olmasıdır.Onun da ilk iki şartından biri bağımsız yargının teminatındaki adalet, öteki ise ifade ve basın özgürlüğüdür.AB’nin 2012 Türkiye İlerleme Raporu, bu iki alandaki eksikliğin iktidar icraatından doğduğunu saptıyor.“Muhalefet güçsüz” diye ağlamak, timsah gözyaşı dökmektir!